‘tati’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bu satırların yazarının Floransa Katedralinden düşesi

16 Ekim, 2009

Anormal keyifsiz bir günden nasıl kaçacağımı düşünürken draftta kalmış bir yazıya takıldım. Dünya öyle birşey ki diyelim bu yöredeki konumunuzdan hiç memnun değilsiniz. İlişkilerinizden, işinizden, toplumdaki yerinizden. Kalkıp başka bir yöreye gidiyorsunuz ve artık buradaki tüm o konum burada kalıyor. Orada sadece ayrı mekan, ayrı gelenekler, yani gördükleriniz değil, aynı zamanda size bakınca görülenler de farklı.

||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||

Hatırlayıp yazması bile çarpıntı verici.

Kubbelere meraklıyım. Anladığım kadarıyla mimari tarihinin en önemli iki kubbesi Pantheon ve Ayasofya. Onlardan sonra da Floransa katedralinin kubbesi geliyor, Vatikan’daki San Marco katedrali ile beraber. Hatta yapıldığı zaman dünyanın en büyük kubbesi ünvanını Pantheon’dan almış, 500 yıl kadar da öyle kalmış. Hala da en büyük ‘örülmüş’ kubbe imiş.

IMG_1155

Tepesine tırmanın, fresklere yakından bakın diyordu yıllar önce sokakta bulduğum rehber kitap fasikülü. Çıkmak için davrandım Cuma günü. Elimi cebime atmayı bile kabullenmiştim (en nefret ettiğim şeylerdendir, müzeler için para vermek. Bilgiye erişim için para vermek gibi birşey bu ve kütüphanelerin paralı olması gibi gelir bana. Hepsi Wash.’daki müzeler gibi beleş olsun isterim) ki bir afiş gördüm girişte. Pt.leri rehberli tur yapıyorlarmış kubbede. İyi, onu bekleyeyim dedim. Daha pahalı olsa da çok farkediyor bir rehber. Birinden dinleyince kendi başıma gezdiğimde pek birşey anlamamış olduğumu farkediyorum.

3′te İngilizce, 4:30′ta İtalyanca. Yemek, tren filan, 4:30′a anca yetiştim. Önce katedralin çevresini, sonra vaftizhanenin önünü dolandım, kimse yoktu. Sonra afişe buluşma yeri için tekrar bakıp koştur koştur katedral müzesi girişine geldim ama kimse yoktu. Oysa ben büyük bir grup, şöyle en az 20-30 kişi filan bekliyordum. Gişedeki kadına sordum, sanırım bir tek sizsiniz dedi. Haber verdiler bir görevliye. Bunun çok özel bir gezi olduğunu, terasların çok nadiren açıldığını söylediler güvenlik görevlisiyle birlikte.

Bir başka görevli gelip beni aldı, bir kız yapıyormuş turu ve henüz başlamış. Sadece iki çocuklu bir Alman aile var, bir de ben katıldım. Sonra kimselere açılmayan kapılar bize açılmaya başlandı. Bunlar da sizle mi diye soruyordu görevliler kıza, sonra çekiliyorlardı, birçok yerde de onun anahtarlığındaki koca koca anahtarlar açıyordu kapıları. Dışarıda kubbeye tırmanmak için uzun bir sıra varken biz küçük bir grup olarak her yere girip çıkıyorduk. Kız İngilizce anlatıyordu, Alman adam çocuklarına çeviriyordu.

IMG_1246

İçeriyi gezdikten sonra dehliz gibi bir tünelin içinde bir kat çıktık. Odacıklar, eski işkence aletleri ve sonra dışarı çıktık. Katedralin terası. Yükseklik benim için fazlaydı ama neyse ki geniş bir yerde duruyorduk. Ama bunu demek için erken davranmışım. Rehber kız dışarıdan kubbeyi anlattıktan sonra katedralin çevresini dolaşan terası turlamaya başladık. Geçtiğimiz bir köşenin darlığını hafızama ve tüm bilinçaltıma kazıdım.

Neyse, az sonra içeri girdik tekrar. Turun bir kısmını içeriden yaptıktan sonra yine çıktık, dar geçitleri görünce yine mi dedim. Şöyle oluyordu, kız ve Alman aile patır patır yürüyor, ben abarık derecede geriden peşlerinden gidiyorum, o da kendimi zorlaya zorlaya. Elimde foto. makinası var, kitapçıklar var, bir de dışarı çıkıp içeri girdikçe kafamda ve gözümde yerleri sürekli değişen güneş gözlüğü ve numaralı gözlük var. Yani ellerim dolu, tutunamıyorum. Üstelik hava rüzgarlı. Senaryoyu yazdım o anda. Elimden foto. makinası veya kitapçık veya bir gözlük düşecek ve ben onun peşinden hamle yapınca 100 metreden yeri boylıycam. Sonraki gün manşetlerde “Katedralin terasından bir Türk turist uçtu”, “Katedralden 200 yıl sonra düşen ilk kişi (bir öncekini halk cadılık suçlamasıyla atmıştı)”, “Terasların turistlere açılması doğru mu?” yazacak.

IMG_1137

Ama bildiğiniz gibi (yani henüz gerçekle bağınızı kopartmadıysanız) öyle olmadı. Geniş bir kısımda fotoğraflar çektirdik. Alman adam benim fotoğrafımı çekmeden önce istersen seni bu nice lady ile çekeyim dedi. Rehber kız Allah için güzeldi. Ki ben İtalyanları çok güzel bulanlardan değilim. Anlayışlı çıkmıştı yani Alman abi. Ama kız istemedi. Olsundu.

Sonra bizi içeride bıraktı kız. Kubbeye tırmanmak için 9564 basamak daha vardı ve o sabahleyin çıkmıştı. Ben de çıkmış oldum ki ömrümün güzel bir dönemi gelirsem zamanımı böyle harcamayayım. Kubbenin tepesi daha yüksek olsa da kesinlikle teraslar kadar heyecan verici değildi. Kalabalık ve fazlasıyla geniş.

IMG_1285

(Kubbenin iç tarafı sanırım mahşer gününü anlatıyor ama fazlasıyla karışık ve fazla sanatçı karışmış zaten).

[Bu arada bu kubbe meselesinin en ilginç tarafı yüzyıllar içindeki bilgi kaybı. Bu katedrali Ayasofya'dan 8-9, Pantheon'dan 15 yy. sonra inşa etmelerine rağmen bu kadar büyük bir kubbeyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlarmış -çünkü Karanlık Çağ ile beraber öyle bilgiler kaybolmuş. Brunelleschi de bu kubbeyi biraz deneysel ortaya çıkarmış. Örneğin, üstteki fotoğrafa bakarsanız küresel değil, sekizgen. Ve dış kubbe ile içeriden görünen kubbe duvarı farklı, arada bir katman daha var.]

h1

Türk dediğin = Bol kebap, az Pamuk

31 Ağustos, 2009

31 Ağustos transferin son günü. Bonservisim elimde bekliyorum. Yalnız, Toronto başkanı Hidayet’e özel jetini göndermiş, ben de aynı muameleyi isterim.

________________________

Birkaç ay önce gastede ‘Lucca’da dönerciler yasaklandı‘ diye bir haber vardı. Irkçılıktan bahsetmişti yorumcular. Bense Lucca ve dönerci kavramlarını yanyana düşünememiştim. O kadar aykırılardı ki. Aynı haberde geçen ‘Pisa’da 16 dönerci var’ sözünü ise hiç kafam almamıştı.

Gittim, gördüm:

IMG_2357
Burası Pisa’nın en turistik, en pahalı sokağı. Karşısında, az ileride Armani var. Ondan sonraki restoran gayet lüks. Bu arkadaşın fiyatlarıysa -resimde biraz fazla minik kalacaktır- 3-4 euro civarı.

IMG_0107
(şu an bilinmeyen bir sebepten ötürü döndüremedim).
Bir Ye Kebab (sahibi dilimiz bozuluyor diyerek Türkçe’den ödün vermemiş) Floransa’da ara sokakta.

IMG_0243
Star Kebab da öyle. Merkeze yakın ama biraz daha ucuz otellerin, restoranların olduğu bir sokakta. Resmi çekerken içeriden ağdalı bir arabesk geliyordu. Uzanıp pardon, bu çalan kim dedim. Gülümsedi içerideki adam, Azer Bülbül dedi.

Arkadaşımın bir arkadaşı, Türk deyince iki şeyden bahsetti (öyle olur ya, karşınızdakinin ülkesiyle ilgili bildiklerinizi, aklınıza gelenleri söylersiniz). Pamuk ve dönerciler. Hatta biri bir dönerci söyleyince diğeri,  o Türk değil, Kürt diye düzeltti (nasıl ayırıyorlar bilmiyorum ama pek meraklılar buna). Yurtdışında bizi bunlar temsil ediyor işte. Çoğunluk Pamuk okumadığına göre herkesin her yerde karşılarına çıkan dönerciler. (Ve inanın, ben oradayken değil Pisa-Floransa, koca ülkede bir adet dönerci görmemiştim, hiç de olmayabilir; hatta benim aklıma gelmişti, burada bir dönerci mi açayım diye).

Lucca-dönerci haberinde de herkesin aklına pizzacılar gelmiş. Ama oradaki dönerciler bizdeki pizzacılar gibi değil. İtalyanlar gelip burada pizzacı açmıyor. Ve bence sorun şu ki oradaki tüm dönerciler en adi etten, onu da yakarak ve fazla yağlı yapıyorlar döneri, yani güzelim bir yemek geleneğinin en kötü halini sunmaktan başka birşey yapmıyorlar. Aynı burada açtığı köşede sokaktaki diğer dönercilerle rekabet ediyormuş gibi ucuz fiyat üzerinden götürüyorlar işi. Bununla ilgili olarak ‘yurtdışında hep dönerci var, ama bir tane bile Türk mutfağı restoranı yok’ denir ya, sadece o değil, dönercilerden bir tanesi de çok kaliteli bir restoran yapayım, kaliteli etlerle illa pahalı değil ama masada yenecek şekilde bir yer tasarlayayım, iyi pişireyim, iyi servis edeyim demiyor (yani isteyene açık bir pazar var). Temsil sorunu da tam burada. Ve böyle olduğu müddetçe, bence de müze gibi şehir Lucca’nın merkezinde dönerci olmasın.

Pamuk’a gelince, onu sevmeyenler bir de yurtdışından baksın olaya. Açık ara en tanınan Türk, Pamuk. Kitapçılarda Orhan Pamuk denince anlamıyorlar ama Pamuk deyince en basit tezgahtar bile biliyor. Hep en önlerde, en ortalıkta. Hem Amerika gibi sadece yenileri değil, tüm kitaplarını çevirmişler. Kimse de nobel alırken dedikleri gibi ‘yazdıkları yüzünden değil, söyledikleri yüzünden okunuyor’ diyemez herhalde.
IMG_0301

h1

Al gözüm, seyreyle şu alemi

28 Ağustos, 2009

Maalesef, şu sıralar pek bir heyecan içermiyor hayatım. Tatil fotoğraflarını bilgisayara çekerken farkettim ki 6-7 günde yaşadığım maceranın 10′da birini geleli beri bir aydan fazla sürede yaşamadım. Olanlar da genelde can sıkıcı. Mesela, dün evden çıkıp durağa geldim. Gerçekten çok tatlı bir kız vardı. Yanında da bir oğlan (belki de arkadaşı, akrabası filandır canım). Sonra, kız oğlana tekme atarmış gibi bir hareket yaptı. Oğlan da onun bacağını yakalayıp kaldırdı, sonra da kız oğlana arkadan sarıldı (yok, sanırım öyle değilmiş). Ben de bir sonraki durağa yürümeye karar verdim.

O yüzden bir süre daha tatil anılarıyla avunmak en iyisi. Bu arada, gidilen yerden, özellikle de yurtdışından bahsetmek çok pek sevilmez bizde. Gösterişçi durur. Ama burada maksatın anlattıkça, hatta okudukça tekrardan yaşamak, ilgilenen olursa da paylaşmak olduğunu söylemeye gerek var mı?

Bir de illa bir misyon yükleyeceksem -ki isterim- bir gruba bağlı bir tur tatilindense özgür, kafana göre planlanan ve herşeyi kendin keşfettiğin bir tatilin sözcülüğünü yapmaya çalışıyorum. Tren çizelgelerini, şehiriçi otobüs güzergahlarını kendin çözdüğün, oralı gibi davrandığın ve ne zaman ne yapacağına, nerede yiyeceğine ve kalacağına kendin karar verdiğin bir tatilin.

IMG_0940

Orayı değişmiş bulsaydım rahatsız olurdum. Ama bu kadar aynı olmasından da rahatsız oldum. Bir ülke bu kadar mı sabit olur? Sokakta hala aynı eski telefonlar. Bizde herhalde iki kez değişmiştir bu dönemde. Daha inanılmazı, yeni bir ulusal kanal eklenmemiş. Bizde onlarca ulusal kanal çıktı bu arada. Aynı otobüs hatları, aynı trenler, trenlerde hemen hemen aynı çizelgeler, aynı broşürler. Okul kafeteryasının birebir aynılığını daha önce anlatmıştım. Bir de bu ülke en zengin Avrupa ülkelerinden biri oldu bu arada.

Öğlen vakti, bir arka sokağa giriyorsunuz. Dar sokaklar, kemerli geçitler ve açıkça işeyen bir adam. Uzaktayken pek idealleştiriyorum. Ulaşılmaz ve müthiş görüyorum. Gitmeden de bir heyecan duyuyordum. Ama gider gitmez o kadar olağan oluverdi ki orada olmak. Gayet sıradan.
Bir de -bunu gerçekten hiç beklemezdim ama- orada yaşamadığıma memnun oldum. (Gerçi bu his geleli bir süre geçince kaybolmaya yüz tutuyor).

IMG_0945

İtalyanlar’dan iki şey olmaz: iş ortağı ve sevgili/eş. İş ortağı çünkü size önemli bir iş için söz verdiği saatte bir muhabbete dalar. Sevgili/eş çünkü çok kavgacı ve dırdırcılar. Tecrübe değil, gözlem.

Sokaktaki bu Afrikalı satıcılar (arada Hintli veya G.D.Asyalı da var) sanırım benim zamanımda da vardı ama bu kadar çok değildi. Yerlerde türlü tezgahlar. Ama sık sık o tezgahların altındaki çarşaf dürülüp toplanıyor çünkü ileriden carabinieri arabası görünüyor. Ama aheste aheste geliyor çünkü sanki aralarında bir dayanıklı döğüş var.
Aynı dayanıklı döğüş trafikte de var. Hız kontrollerinin yapıldığı yerler tabelalarla belli. Kalan her yerde bas ama orada yavaşla.

IMG_0319

İtalya’da bana en sevimsiz gelen hep Türk turistler oluyor. Bir yerde rastladığınızda dili duyup birşey söylüyorsunuz (lafatıyorsunuz). Hoş bir tepki ve en fazla azcık muhabbet bekleyerek (alışmışsınız zaten orada, bu tarz bir şaşırtıcılık içermese de her türden İtalyan’ın en ufak lafatmada topa girmede ve sonra topu uzun uzun sürmede hiç tereddüt etmemesine). Ama sanki birşey satacakmışsınız gibi bir tepki geliyor.

Bunu da duymuş oldum: Resimdeki adam Kule’ye yakın duruyor ve resmini çeken kız arkadaşına “ne yapmanı istediğimi anladın mı diye bağırıyordu” -Türkçe. İkisini de o Kule’den sallandırmak istedim.
IMG_1364
Diğer yandan, kulem, dünyanın en sevgili yapısı, kuşağındaki katlardan birindeki tadilattan dolayı pek fotojenik değildi bu sefer.

Bir gece trende ışıklar söndü, öyle güzel oldu ki.

Bir de ondan 2-3 hafta önce Sultanahmet’te beni turist sanıp lafatan çok olurken orada kimsenin sanmaması, hatta oralıymışım gibi yol, saat, otobüs sormaları güzel oldu.

IMG_0304

h1

Rachel ile başlayan mail adresinin sahibi

3 Ağustos, 2009

Aç ön parantez: Son 2-3 yılda, ama en çok da Washington’daki son yılımda ilah bellediğim belli başlı kişiler oldu: Başta David Bowie, ondan sonra gelen de David Byrne (adları da benzer, soyadları da, beyaz saçları, genel tipleri ve deneysellikleri de). İlham veren, apayrı bir enerji taşıyan insanlar. Kapa ön parantez.

IMG_1727

Cumartesi’ydi, 2 hafta önce, ama bana evvelsi gün gibi geliyor. İtalya’ya gidiş nedenim olan ve 5 gün düzenlenen tiyatro festivaline 2 veya 3 gün gideyim diye planlıyordum. Ama gittikten sonraki gün yorgundum, şehirden çıkmadım. Sonraki günü de akşama Mogwai konseri var diye Floransa’ya ayırdım. Böylece tiyatroya Cmt. ve Pz. kalıyordu.

Konser vasattı. Yorgunluktan betona yatıp izledim. Bayağı az insan vardı. Bir film atmosferi yaratıyor Mogwai. Genelde fena değildi ama sonlarında ses düzeyinden kulaklarımı kapamak zorunda kaldım.
Çıkışta son trene daha var diye bir kitap fuarını gezdim. Sonra sık sık andığım, benim için nostaljik de değil, fazlasıyla tanıdık olan ve tüm yolcuların uyuduğu gece yarım treni. Erken bindiğimden oturup topladığım onlarca broşürü karıştırıyordum ki kalkmasına 7-8 dk. kala aklıma hep aldığım aylık aktivite-gösteri dergisi geldi. Hemen fırlayıp alıp döndüm. Günlerim doluydu, aradığım bir aktivite yoktu ama karıştırdıkça beklenmedik bir haber görmüş oldum: David Byrne sonraki akşam Fiesole’de. Fiesole, Floransa’nın dibinde antik bir şehir. İyi de ben Certaldo’ya gidecektim… hmmm…

Sonraki gün, biriken yorgunluğun etkisiyle evdeydim. Lorenza’yla gidecektik Certaldo’ya, arabasıyla. O da görmek istiyordu festivali. Akşamüstü geldiğinde dedi ki o gün tanıştığı bir kızı da davet etmiş. Peki, Certaldo yerine bu konsere ne dersin? Ama davet ettiği kız var. Hem ben acaba hangisini istiyorum. Bu konser kader gibi birşey. Ama oraya kendi başıma nasıl giderim Floransa’dan? Biraz zaman geçer, “kızı aradım, açmadı, konsere gidebiliriz” der Lorenza. yippu!

Atlar, gideriz. Yok aslında, tam öyle olmaz. O oyalanır biraz. Sonra, yaklaşık ucu ucuna yetişecek şekilde yola çıkmışken 10 dk.lığına erkek arkadaşına uğrayacağımızı söyler Lorenza. İki İtalyan’ın konuşmasının 10 dk. sürmeyeceğini bilirim ama ümidimi kaybetmek istemem. Gösterdiği iyilik karşısında fazla vaktimiz yok gibi birşey de demem.
Şehir dışında tek katlı mütevazi evler. Dışarıda yaşlı bir kadınla adam oturuyor, komşular. Lorenza selamlaşır onlarla, beni tanıştırır. Neyse gireriz eve, hemen tartışma başlar, ben çıkarım. Yaşlı çiftin gözlerini üzerimde hissederek evin önünde dolanırım. Dışarı bile gelir kavga sesi. Dolanmaktan yorulup sıcağın da etkisiyle arabaya dönerim. Zaman geçer. Sabrımdan dolayı kendimi zen budisti, hatta Buda gibi hissetmeye başlarım. Camın kirini farkedip camları silmeye başlarım dıştan. Sonra neyse ki gelir Lorenza. Yaklaşık 40 dk. kadar sonra. Kaçtaydı konser? 21:15. Saat kaç? 20:40. Yol ne kadar sürecek? Tam yerini ve Floransa’dan sonra yolu bilmediğimize göre  rahat 1:30. hmmm…

devam:

Geç kaldığımızı neden söylemedin der Lorenza, sonra da kendi cevaplar, bölmemek için. Ama olsun, söyleyebilirdin, ben bilmiyordum zamanı. Sonra basar gaza. Etrafta 90 levhalarını gördükçe kontrol yok mu derim. Burası özgür TR değil ki, bayağı regülatif bir Evropa ülkesi. Nerede olduğunu biliyorum der, levhalar var. Nitekim biraz ilerde görürüz kontrol var levhasını. Oraları dışında hızla gideriz.

Floransa’ya çabucak varırız da Fiesole için şehre girmeden bir ayrım göremeyiz. Böylece mecburen şehiriçi trafik. Durup birine yol sorar Lorenza. İstasyondan tarif ederler. Biraz sonra kırmızıda durunca da yandaki kamyon şoförüne istasyonu sorsana der. Ben kırık İtalyancamla bir kamyon şoförüyle nasıl anlaşayım. Neyse, sorarım, cevaplar. Işıklarda bolca vakit kaybetsek de Fiesole’nin şehir dışına çıkan ve bir tepeye doğru yükselen, kıvrımlı,  sessiz sakin yollarına varırız.

Fiesole yolu Şirince’yi hatırlatır. Havada tam bir tatil ve huzur kokusu var. Köyün meydanına varırız. Polislere konser mekanını sorsana der L. Yine mi? Daha sormadan hemen soldaki afişi görürüm. Burası mı diye sorarım. Evet. O parkyeri ararken ben atlar biletleri alırım, sonra da girerim. Ne kadar oldu? 3. şarkıymış biten. Girer girmez ritm sarar. Önceki günki konserin tersine içine girdiğin, şarkıcının da herşeyini verdiği, çok eğlenceli bir konser.

Yani şöle (linkte bi’ şarkı videosu):

IMG_0897

Bir de mail adresi hikayesi var tabi. Konser biter, birkaç adam yanıma gelip Mr. Byrne sizi görmek istiyor der.
Tamam, tam olarak öyle olmaz. Ben sahnenin yan tarafından kulise geçeyim diye isterim. Tabi ki izin vermezler. -Birşey yazsam iletir misiniz? -Yok, girişte bekleyin. -Ama o bu girişten çıkmaz ki. -Burası antik bir tiyatro, başka çıkışı yok. Yine de inandırıcı gelmez bu. Burası antik mi bu arada? Evet, hemen anlaşılmıyor ama belli ki öyle.

Bekleyelim mi gidelim mi diye konuşurken tiyatronun sol tarafındaki boş alanı farkederim. Oradan arkaya geçiş var. O alana nerden giriliyor peki? Lorenza buradan atlasana der. Hop. Birkaç vip, gasteci tipli kişinin yanından sakince sahne arkası. Demin sahnedeki vokalist kadın, dansçı adam filan. Peki Byrne nerde acep?

Oralarda fazla dikkat çekmemeye çalışıp beklerken bir kadın da usulca bana sorar, nerede biliyor musun diye. O da benim gibi belli, elinde de birsürü eski plak var. Sanırım aşağıda derim hafifçe. Orada bir çadır var, diğer tayfası küçük kabinlerde. Bu arada bakmadığım diğer tarafta görürüm, dansçılar gibi küçük bir kabinden çıkınca. Yaklaşıp bir kadınla konuşmasını beklerim. Dibinde bir bodyguard da var ama bana birşey demez izbandut. Birkaç cümlecik konuşup el sıkışırız. Mail adresini yazar. Benimkini de ister ama vermem:)

Dönüşte ben kullanırım arabayı, Lorenza uyur. İlk defa araba kullanıyorum Avrupa’da, hatta Avrupa kıtasında. Radyoda 80′lerin rock şarkıları. Hatta birara istasyonlar içiçe geçer, bir Jumpin Jack Flash, bir Kiss. Gecenin içinde ilerlemek çok huzurlu. Uzatmak için 90′ı pek geçmem.

h1

Macera dedi oğlan. Benle mi dedi kız.

26 Temmuz, 2009

Tatilden ne beklersin dense büyük çoğunluk deniz kıyısında günboyu yatmak der herhalde. Oysa bence en iyi evde yatılır. İstediğin gibi içkini hazırlarsın, para bayılmazsın. Şezlong-şemsiye bulman gerekmez, kum dolmaz her yerine, ıslak mayo derdi olmaz, güneşten-sıcaktan bayılacak duruma gelmezsin, filan.
Nur Çintay da aynen dün “Benim için tatil demek, iyi deniz ve iyi yemek demek.” demiş. Deniz iyidir tabi, ama anca benim olunca. Yani şöyle 6′dan, hatta 7′den sonra. (Yemek ayrı mesele, onu tatile sınırlamaya ne gerek?).

IMG_1031

Tatil bence macera demek. Diyelim, yeni birşeyler yaşamak, daha önce girmediğin bir duruma girmek; biraz da risk içeren bir durum belki.
Bir markör duruyordu evde, bir otostopta gerekir belki diye. O markörü yanıma aldım İtalya’ya giderken. Çünkü, yolculuğun esas amacı olan Certaldo tiyatro şenliğinden dönerken sorun olacağını biliyordum. Daha önce gittiğimde son tren çok erken olduğundan geceyi sabaha kadar istasyonda demir bir bankta geçirmiştim (mektup yazarak). Çok yıllar geçti, son tren hala aynı saatte (9:58, ama zaten gösteriler 9′da başlıyor).

Aynı günün öğleninde yine minik bir mensa macerası olmuştu. Bu sefer yemek kuponu alamayınca bunu gören bir kız benim kartımda var deyip ısmarlamış oldu, ya da daha doğrusu kartıyla alabildiği fazla yemeğini paylaştı.

IMG_1034

Akşamsa bu seyahatin esas amacı olan Certaldo Alto. 2 post aşağıdaki resimdeki kızın afişe edildiği teatro şenliği. Sokak tiyatrocuları, kuklacılar, müzisyenler, bandocular, dansçılar, ateşlerle oynayanlar, jonglörler, sihirbazlar, standupçılar, şaklabanlar (linkte festivalle ilgili bir tv haberi). Mekan tepede bir ortaçağ kasabası. Acaip bir kalabalık. Tam bir curcuna cümbüş .

IMG_1037

Ama dönüş sorunu yerli yerinde duruyor. Oradan dönecek herkesi göreyim de Pisa’ya dönen birini bulabileyim diye nispeten erkenden çıkışa gideyim diyordum. Ama zaten doğru dürüst bir gösteri seyretmek için geceyarısını beklemek gerekmişti. Sonrasında teleferik sırası yerine yanındaki patikadan inip herkesin geçeceği bir yer bulmaya çalıştım ama üç otopark varmış, insanlar dağılıyor farklı kısımlara. Otoparkları dolaşan otobüs geldi, ona atladım ben de, büyük bir otopark çıkışı bulmak için. Ama öyle bir yer yok, uzun uzun dolaşıp geri döndü otobüs. Ben geç kaldım diye düşünüyordum ama belli ki hala çok insan var yukarda. Sonra çok yıllar önce inip çıktığım daha az eğimli yola gitmeye karar verdim. Bir noktada gitar çalan bir oğlan ve yakınlarında arkadaşları vardı. Ben de ışıklı bir noktada durdum, şu şekilde:

IMG_1684

(Karalanan kısımda “veya tren için Empoli’ye” yazıyordu, çünkü bu şehir Empoli’ye yakın ve oradan Floransa’dan gelen tren geçiyor. Ama sonra o son trenin de vakti geçti).

Geçenler görüp okuyordu hep. Genelde de hafif alaylı ‘üzgünüm’ veya direk alaylı ‘Pisa mı? ha-ha çok beklersin’ tepkileri geliyordu. Pek yakın değil Certaldo Pisa’ya ve böyle şenliklere ancak çok yakın şehirlerden geliyor herkes. Bir de gece 1 olmak üzere ve sonraki gün Pt.-işgünü. Geceyi 5:30′taki trene dek istasyonda geçirmeye artık kesin bakıyordum. Ancak 7:30-8′de evde olacağım böylece ve hiç hoş olmayacak. Pt. ölecek bir defa, ama zaten sayılı günüm var. Sadece fiziksel etkisi de değil; şenlikteki birliktelik havası böyle bir durumda nasıl kof olduğunu gösteriyor, yardımlaşma kayboluyor, gerçek yüz ortaya çıkıyor diye düşünüp canım da sıkılmaya başlamıştı.

Arada okuya okuya geçenler oluyordu, ben de kartonu onlara doğru çeviriyordum, hafif komik bir hareketle. Yine öyle yapan bir oğlan oldu. Geçtikten sonra da ona doğru tuttum. Peşinden kız arkadaşı gibi duran bir kız geldi. Ona da aynısını yaptım. Sonra oğlan (dediysem 30 filan) Pisa’ya mı dedi? Evet dedim (e, belli değil mi?). Biz de dedi. Gel istersen dedi. Emin misiniz dedim. Evet. Bu bir rüya olmalı. Onlara da öyle dedim. Bir süre arabayı nereye parkettiklerini aradık. Merak etme diyorlardı. Yok canım dedim, o kadar memnunum ki şu an.

Ön kısım rahat rahat üç kişilikti, ben de yanlarına oturdum. Yolda kız arkadaşı (İrene miydi, ortadoğu-K.Afrika kökenli olabilir) uyudu, biz Vincenzo ile sohbet ettik. Gösterilerden, TR’den, Osmanlı’dan, politikadan filan. Fotoğrafçıymış. Beni eve kadar bıraktılar. Hatta eve geldiğimizde ikisi de arabadan indi beni geçirmek için. Bu harekete bayıldığımı söyleyebilirim.

Yemekteki kızın (Enrica) ve Vincenzo çiftinin iyilikleri karşılıksız kalmasın istiyorum cidden, sadece onlara değil, tüm iyi İtalyanlara duyulan büyük bir şükranla.

IMG_0641
(Dostlar: şarkı söyleyin, dansedin ve eğlenin. Hep birlikte!)

h1

-Nereye gittin? -Geçmişe

24 Temmuz, 2009

Bu geziyi herhalde anlatacak en iyi şey ilk sabahtı. Yani öğlen.

Gelmeden uykusuzdum ve vardığımda zaten geceyarısıydı filan, geç kalktım, 1′e doğru. 2′ye çeyrek kala çıktım. Evde yiyecek birşey olmadığını biliyordum, zaten mensa’ya -üniversite yemekhanesine gitmek istiyordum. Ucuz ve düzgün bir yemek yemek için; belki biraz da anısından. Ama 2 ya da en geç 2:30′da biter diye düşünüyordum. Üstelik yazın açık mı, onu da bilmiyorum.

1:53 diyordu duraktaki otobüs çizelgesi. Her zamanki gibi 2 dk. geç geldi (İtalyanlar kendilerini Almanlarla karşılaştırıp şikayet ederler dakik olmadıklarından). 2:10 gibi istasyondaydık. Oradan, herhalde yüzlerce kere geçtiğim köprüye doğru yürüdüm, arada fotoğraflar çekip. Köprüden sonra kuleye giden ve İtalya’ya giden turistlerin yarısının filan yürüdüğü sokağa değil, hemen bir paraleline girmem gerektiğini hatırlıyordum. Yolun ayrıldığı yerlerdeyse tam karanlıkta el yordamıyla hareket eder gibi hislerimi dinledim. Büyük bir meydandan çıkar çıkmaz -va-la! Karşımda. Elimle koymuş gibi.

Etrafta öğrenciler var, demek ki yazın açık. Peki bu saatte açık mı? Saat 2:28-29. Kapısı açık. Ama bilet gişelerinin olduğu yer ev ilanları arasında pek görünmüyor. İki otomat var, biletçi onlar mı olmuş? Tamam, yanlarında bilet gişesi ama kapalı. Girdim yine de, içerde bir çözüm belki. Oturma düzeni, yemek dağıtılan kısım,  sistem (1. tabak için 3-4 alternatiften biri, 2. yemek için 3-4 alternatiften biri, ya da peynir, ya da salata, ayrıca meyva veya yoğurt) tamamen aynı.

IMG_1312

Kaçta bitiyor yemek? Şimdi dedi kadın. Belki bu kadınların bir kısmı bile aynı. Oysa aradan bir yüzyıl gibi bir zaman geçmiş. Abartma değil, söylesem siz de yüzyıl gibi dersiniz.

Peki bilet? Aşağıda der kadın. Kimse yok derim ben. Yok mu der. Şimdi yiyemeden mi döneceğim yani? Tepsimi bile hazırlamıştım oysa. İndim. Bir Afrikalı. Bilet? Ne bileti? Ne demek ne bileti, yemek için. Tekrar baktım gişelere. A, biri açıkmış. Kadın içerde sohbet halinde. Pardon, bir bilet. Gider, para üstü ve kuponu getirir. O sırada ağır metal kapının kapanma sesi duyulur. Acele et, kapanıyor, der kadın. Ben 2′lik ve 50 centi bir türlü tutamam. Sonra fırlayıp girerim, kapı hemen arkamdan kapanır.

IMG_2057

Sonra, işte, başarısız bir yemek -patatesli bir hamurişi sandığım ilk yemek meğer domates soslu ekmek parçalarıymış; 2. yemekteki hindi eti dilimleri de çok yağlı. Ama hiç farketmez. Bana ekmek-kivi-kola bile yeterdi. Uzun zamandır olmadığı kadar mutluydum. (Bu liderlik hemen 2 gün sonra el değiştirdi).

h1

Chiama lei

15 Temmuz, 2009

Mercantia2

Ya da bilemiyorum, belki de çağıran o değil, geçmişimdir.

h1

fotoğrafın fotoğrafı -2

26 Mayıs, 2009

IMG_1969

NBC’nin Antalya’da festival merkezindeki minik sergisinden. İzinli mi peki? Diil. Ama yani, napsaydım? Cannes’a gidip jüri toplantısında kapıyı tıklatıp ‘pardon, ben NBC’ye bir şey sorup gidecektim’ mi deseydim? Hem görmüşken Isabelle’e birşey dememek de olmazdı. Gider yanına Hüper’dim bir güzel.

Gerçi aklıma gelmedi diil. Yaklaştım da buna, en azından fikren. Ama aynı hafta Monaco grand prix’si de vardı ve o hafta tüm bölgedeki otel fiyatlarını düşünemiyorum bile. Hem bünyem, yıllardır gidemediğim iki festivale bu yıl (sinema sezonu) içinde gitmişken 3.yü de kaldırmazdı diye düşündüm. Ama Cüneyt Özdemir’in programında gördüğüm bir sahne (bir belgesel yönetmeniyle plajda söyleşirken yanlarından, ayakları denizin içinde koşarak Hatice Arslan ve Saadet Işıl Aksoy geçer) hafif pişman etti beni. Burada tümden celebrity postuna bürünen fani ve gayet ortalama kişilerin yabancı bir mekanda kendileri (yani ortalama) olduklarını görmek, hatta öyleyken tanımak hoş olurdu.

_____________________

Resmin adı iki kızkardeş. Gördüğümde bu kız ne kadar da NBC’nin eşine benziyor diye düşünmüştüm. Ve şu da fotoğrafın fotoğrafı -1.

h1

Başka bir hayatta beni bekleyen bir tiyatro oyunu var

9 Mayıs, 2009

Orada olmamak veya tekrar gitmeyecek olmak çok garip bir his yaratıyor bazen. Alışkanlık çok fena birşey. Hala sinemalardan, tv kanallarından, müzelerden mailler geliyor, veya çeşitli indirim haberleri. Ne yapmalıyım şimdi onları? Bir türlü vedalaşamıyorum ben.
(Geleli beri oradaki günlerimden bahsedicem, onun da etkisi olabilir mi?)

IMG_0811-2IMG_0920IMG_0922

Aylık havayolu dergisinin hep yaptığı ‘3 perfect days’ bölümü giderkenki sayıda Washington’a ayrılmış. 3 günlük turistik plan. Benim 22 günüm vardı ama okudukça o yazılanları o kadar sürede yapabilirsem ne kadar iyi olur dedim. Bir güne 5 müze, 3 mahalle sığdırıyorlar filan. Ben daha 2.de yorgun düşerim. Hem gördüğünden de birşey anlamazsın.

O dergiden başka bir de evde eski bir Washington Post eki geçti elime. Şehrin göbeğindeki yürüme parkurlarını yazmış. Tabi ki yapmamışım, oysa tarihi utanç verici derecede eski, 2002. İkisinde de geçen lover’s lane gayet ilgimi çekti. Çok çekici resimleri vardı.

Bir cumartesi önce daha önce hiç gitmediğim katedrale gittim. Çok da ilginç değildi, birkaç vitray ve biraz gezdiğim (girilmez yazan) alt katındaki dehlizler dışında. Oradan çıkınca daha önce hep adını duyduğum Dumbarton Oaks’a geldim. Eski bir malikane, yüzyılın başlarında Harvard’a bağışlanmış. Şimdi müze. Ama asıl bahçeleri ünlüymüş. Az sonrasında kapanacaktı, artık almıyorlardı içeri. Zaten benim merakım, onun yan tarafındaki lover’s lane’di.

IMG_1070

Lover’s Lane kısacık birşeydi, tam da resmindeki gibi (ve Boğaziçi Üniv.’ni hatırlatan), ama ondan aşağı doğru inince, sokaktan, binalardan ve modern hayattan 100 metre filan ileride vahşi doğa başlıyordu. Ağaçlar, patika, aradan su akıyor. Bir tarafı da şehrin ortasındaki ormana bağlanıyor. İnanılmaz bir huzur. Genelde kimsecikler yok, nadiren köpekli bir adam veya kadın geçiyor. Soğuktu ama o huzur iyi geldiğinden kalabildiğim kadar kaldım.

Gün bittikten sonra internet sayfalarından okudum. Dumbarton Oaks’un bahçelerini düzenleyen kadın, o parkı da düzenlemiş. Zaten doğal ama elden geçmiş havası çok belliydi. Bahçelerin resmini gördükçe pek üzüldüm ama, görmediğime. Üstelik ben bir yıl boyunca oraya yürüme mesafesinde oturmuştum.

IMG_1075

Oradan son hedefim The Exorcist steps’e yürümeye başladım. The Exorcist’in bir sahnesinin çekildiği merdivenler. Şehrin Bağdat Caddesi denebilecek Georgetown’daydım. Çok pahalı sıra-evlerin olduğu ara sokaklarda yürürken National Conservatory diye bir tabela gördüm. Bir bakayım dedim, konservatuar nasıl bir yer diye. Arkamdan bir kız geliyordu. Güzel bir sarışın. Yardım edebilir miyim dedi. Yok, bir arkadaşım burada okumuştu da dedim. Öyle demek, ben bir serseriyim, aklıma esen her yere takılıyorum demekten daha iyi geldi. Kızın da hemen arkasında siyah bir oğlan vardı. O da ikimize de yardım edebilir miyim dedi. Kız gülümseyip ben oyundayım dedi. Oğlan geçti. Kız benle konuşmaya devam etti. Kim dedi arkadaşınız. Eski mezun, herhalde siz bilmezsiniz dedim. Bu gece oyunumuz var, gelmek isterseniz dedi. Late Bloomers and Glory Days diye bir oyun. Eski mezunların buluşmasını anlatıyormuş.
Oradan mezunmuş o da. İçeri girmiştik, orta büyüklükte müstakil bir ev. İçerdeki kadına da söyledi, arkadaşı buradan mezunmuş diye. O da ismini sordu. Uydurdum, telaffuzu kolay bir Türk ismi. Neyse, o bahis kapandı. Oyun için yer ayırtmak için ismimi yazdılar. 1 saat vardı, isterseniz bir kahve içip bekleyebilirsiniz dedi kadın. Yok, dedim ben, 1 saat sonra gelirim. Başta pek düşünmüyordum ama sonra niye olmasın dedim. Yalnız, artık çok ama çok yorulmuştum.
Oraya kadar gelmişken önce şu basamakları görelim dedim. Georgetown üniversitesi de yakındı. Önünde geçtiğim bir evdeki öğrenci partisinden canlı müzik geliyordu. Glory Days’i çalıyordu bir grup. Glory Days -bu bir işaret mi şimdi (oyunu gör diye)?

IMG_1081

Az ileride koordinatları verilen yerde dar bir geçitte çok dik basamaklar vardı. Uçurumun altında gibi görünen basamakların başında orta yaşlı iki kadın ve bir adam durmuş fotoğraf çekiyorlardı. Burasıymış demek. Zar zor çıktılar. Exorcist steps burası sanırım dedim. Öyle görünüyor, aşağıdaki dükkandaki adam öyle dedi, dediler.

Sonra oyun mu ev mi? Açım, bir sandviççi görüp girdim, öğrenciler ve hoca tipli adamlar. Ama kızartmamsı birşeyler hiç çekici gelmedi. Hem evde köftem vardı. Kötü bir yemek ve vasat bir oyun mu, evde rahatça yayılıp köfte ve televizyonda film mi? Döndüm eve. Ama otobüse binerken bile hala kararlı değildim.
4 gün sonra da döndüm.

h1

Zeki Müreeeen!!

16 Mart, 2009

Yarım saat filan olmuştu başlayalı ve aralıklardan birinde “Last week we were interrogated at the Atlanta Airport. You know, to be an immigration officer, you need to have zero IQ, be very rude, and despise people… and be very big” dedi adam. Tahmin edersiniz ki ben o anda havaya girdim.

Bir mail adresime sürekli sürekli şu kanalda şu oynayacak, bu haftaki konserler bunlar, sinemada bu başladı diye mailler geliyor. Buraya ne zaman geleceğim kesinleşir kesinleşmez hemen baktım bu süre içinde neler var diye. Buradayken son bir altın vuruş yapmak niyetiyle. Ve ne şans ki o vardı. Zeki Müreeen! İstanbul konserinden beri (kaçırdığıma en üzüldüğüm konserler sıralamasında ilk 10′a girer) adamın ismini duyar duymaz böyle diyorum. Hatta yanımda bir Türk olsa bir sessizlik anında Zeki Müren diye bağırırdık diye düşünüyorum. Hele Jel olsa.

Önce 3 şarkılık bir grup. Sonra 60′ların sonlarından BBC’den çeşitli müzik klipleri. Ve o. O ana dek konser havasında olmayan, öyle içkilerle filan takılan salon o sırada birden coştu. Ben açıkçası çoğu parçasını bilmiyordum. Ama adama bir sempatim vardı. Gerçekten de çok nevi şahsına münhasır biri. Bir salon beyefendisi. Aynı zamanda serseri (e, rock’çı). Ve teatral, hafiften oynamaya hazır bir havası, bir de arada feminen pozları var. Bunlar tek bir kişide buluşuyorsa o muhtemelen İngilizdir.

img_0094

Bence biraz kısa (1.5 saate yakın) ve hoştu. Beklediğim kadar harika değildi belki ama bunu da kaçırsam üzülürdüm. Zaten tarihi ayarlarken beni gözetmiş. Böylece Washington konserleri serisini kapamış olduk.

Bunu kutlamak için de one day if you’re bored, by all means call.

[Maili gönderiyorum, anında 1 saat önce gönderilmiştir diyor. İkide bir bilgisayarın saati 1 saat geri gidiyor. Microsoft'la gugıl'ın bizim saatleri 1 hafta önce ileri aldığımızdan haberi olmayabilir mi acaba?]

h1

isim şehir hayvan (ve bitki ve ülke ve eşya)

12 Aralık, 2008

Gözde şehrim gidene dek Londra değildi (Roma’ydı). Her zaman bir sempatim olmuşturLondra’ya ama görünce gönlüme yerleşti. Çok kısa bir tatilde yemyeşil ve bakımlı parkları (oysa Washington’da en sembol parklar bile çorak ve bakımsızdır), parklardaki çizgili şezlongları ve çimlerde uyuyan kızları; Royal Albert Hall ve BBC Prom konserleri, teatro: özellikle de benim için efsanevi National Theatre, ve gidilen bir açıkhava oyunu, sonra British Film Institute; haftada bir gün akşam açıkmış diye boş yere gidilen British Museum dönüşünde bastıran yağmurda sığınılan telefon kulübesi (o da Dr. Who’daki gibi havalansaydı keşke); artık birkaç günlük tatil için ne kadar çok şey aldıysam metro merdivenlerinden çıkarken zorla çekilen çantaya atlayıp bir ucundan tutan bir genç adam; ulaşılamayacak ama göz doyuracak mağazalar, en başta Harrods; buram buram tarih ve gelenek, ama bir yandan yeninin, modanın öncüsü, neo-klasiği sürekli yeniden üreten bir kent. Londra güzeldir (benim için güzeldir).

Geçen haftalarda sevdiğim birinin Londra’da olduğunu öğrendim. Kötü bir mecburiyetten. Ben herhalde bir yandan geziyordur, şehrin keyfini çıkarıyordur derken onun canı sıkkındı. Bir süre sonra müsait olduğunda dışarıda bir şeyler yap diye heveslendirmeye çalışıyordum ama pek morali yoktu. Sonra bir şekilde benim ona plan yapmamda anlaştık. Severim, sevdiğim kişilere iyi birşeyler seyrettirmeyi. Hatta sevmekten çok ihtiyaç benim için.

warhorse16gallery-802

Uzun uzun planlar yaptım, birkaç gün boyunca, orada kalacağı günler için. Araştırdıkça, neler var, neler iyi, nasıl eleştiriler almış, ne zaman, nerede, kaça… içlerine girmiş oldum. Herhangi biri olsa kötü kıskanırdım, ama bu durumda onları araştırmak iyi geldi, gitmiş kadar olmadıysam da.

En başta tiyatrolar, National Theatre’ın baba oyunları, politik oyunları, bir çocuk kitabından uyarlama kuklalı oyunları, Oedipus’u; çeşitli geleneksel tiyatrolar, yeni patlakveren yenilikçi küçük gruplar (şu sıralar sahneye çıkanlar arasında Kennet Branagh, Ralph Fiennes, Jude Law, Pete Postlethwaite (usual suspects ve in the name of the father), michael gambon (prof. dumbledore), Imelda Staunton (vera drake) var desem); hem tiyatro hem sinema hem dans stüdyosu Riverside Studios, dolu dolu repertuarlı British Film Institute; müzelerde Tate Modern’da Rothko sergisi, British Museum’da Babylon, Royal Academy of Arts’ta Bizans, National Gallery’de Titian hareketi, sevgili Victoria&Albert Museum’da Booker ödüllü kitaplar ve Swarm Chandelier. Swarm Chandelier:

swarm2

En bahsedilmesi gerekense Brilliant: 3-6 yaş arası için bir oyun aslında, ama her yaş için bir lokum diyor eleştiri. Bir çocuk yatmaya hazırlanırken başlar oyun ve gecenin ve karanlığın mistik ve büyülü dünyasına girer. Ve yıldızlar ve ay ve kainat. “Kainatı görebiliyorum, o da beni görebiliyor” der çocuk.

Imagine it’s bedtime. Imagine it’s time to turn out the light.
Imagine the night outside. And the stars, shining bright.
But where is Reindeer leading you? Through a forest of flickering torches,
Where the moon comes down to play. To a place that is made of light
Imagine how brilliant that would be.

Gerçekten çok çekici. Ben de çocuklar için böyle şeylerin üretildiği bir şehirde yaşamak istiyorum.
bril460-brilliant-fevered-sleep

h1

onlar yıldız, sen birşey diilsin

10 Eylül, 2008

Cuma akşamüstü 6:40. Sığacık’ta Teos antik kentini arıyorum. Kahverengi levhalar bitti. Geçtim mi acaba. Kıvrıla kıvrıla giden yollarda kimse yok. Bcörk çalıyor. Demiştim, bu kız stüdyo şarkıcısı, konser vermemeli. Gerçi tam Yavuz Aydar’ın Stüdyo FM saati. Ama antik Teos’ta trt3 çekmez herhalde? Çekiyormuş. Hava çok güzel. Antik kente şöyle bir bakıp sonra şöyle bir denize gireceğim. Akşama da sevgili dizim Kavak Y.’nde düğün sahneleri çekilecek. Hayat küçük anlarda güzel olabiliyor. Zaten hayat o küçük anların toplamı demeyin, değil, daha fazlası.

Etraftaki tek canlıyı görünce durup soruyorum. 20 metre sonra solda diyor. Gerçekten hemen ileride birkaç sütun var. Birkaç basamak, birkaç taş. Teos’ta 10 kişi filan yaşıyormuş herhalde. Veya arkadaki boş alan kazılmamış mı yoksa. Keşke kamyonetle gelseymişim, salona antik bir sütun iyi giderdi.
________________________________________

Gece 1. Efe, arada, dar bir geçitte, nişanlısı o sırada telefonla kendisini terkettiği için nikahı kıymaktan vazgeçen (“Neşe bana kıydı ama ben o nikahı kıyamam! Ben artık ölü bir nikah memuruyum! Benim kıydığım nikah geçerli olmaz!) nikah memurunu iknaya çalışıyor:

Kayıt! Oyun!

- Bak bakayım bana! Hiç yakışıyo mu sana! Ne var hatun seni terk ettiyse! Sen koskoca bir nikah memurusun! Görev herşeyden önce gelir doğru mu?

- Doğru da…

- De’si da’sı yok! Görev bu! Hiçbir şeye benzemez! Bi doktor ameliyat masasında hastasını bırakıp gider mi? Gitmez.. bi komutan savaş meydanında askerlerini bırakıp gider mi? Hayır! Sen de içerdeki gelinle damadı bırakıp gidemezsin! Şimdi giriyoruz içeri! Basıyoruz bağrımıza taşları, oturuyoruz masaya, aslanlar gibi kıyıyoruz nikahımızı!

- Kıyıyoruz anasını satıyim! Yemişim Neşe’yi!… koskoca nikah memuruyum ulan ben!

Bi önden Efe açısından, bi nikah memuru açısından, bi close up Efe, bi close up nikah m., hepsi çeşitli tekrarlarla. Ama ikisi de iyi oyuncu, her seferinde farklı vurgular kullanıyorlar, eğlenceli oluyor sahne. Görebilirsiniz, haftaya cumartesi, 20 eylül, 22:15 sonrası.

Ondan önceki sahne sırasında da lizzle’ın mesajı geliyor, tepkiyle sizin telefonunuz muydu diye soruyorlar bana. yok canım.
________________________________________

Üç saat öncesi. ‘Ayşe Hanım Teyze’, ‘Canan’, ‘Gönül Hoca’ televizyon seyrediyoruz. Canan’ın diğer dizisi başlayacak. Kötü bir dizi, ama ilk defa yanımda oturan kişi aynı zamanda ekranda. Hatta yanımdaki kişi az sonra ekranda ölüyor! Ayşe Hanım teyze çok sıcak, ne ise o, Canan’ın canı sıkılmış çok, Gönül’ün annesi orada, akrabaları geliyor. Mine sevgilisi ile geliyor, oturuyor biraz. Gerçek olmayan kardeşi küçük kız bilardo toplarıyla oynuyor, onun gerçek babası da bizle oturuyor. Öyle oturuyoruz, dizilerden konuşup. e, demek onların da hayatı öyle.
________________________________________

Ondan da 1.5 saat öncesi. Annem sonradan diyor ki telefon çaldı, senin sesin, restoran gibi bir yer, kız sesleri geliyor. Ekranda gösteriyorum, kız sesi dediğin ses bu oğlanın sesi. Nasılsa son çevirdiğim numara çevrilmiş o sırada. Efe ile yemekte konuşuyoruz. Hırsız-Polis’ten, Uğur Yücel’den, Amerika’da film çekimlerinden…
________________________________________

Gece ilerleyen saatlerde karanlık yollarda eve dönerken hiç de iyi hissetmiyorum

h1

şehr-i istanbul’da halkın arasına karıştım (ama galiba biraz fazla oldu).

7 Ağustos, 2008

2 ay önce ilk geldiğimde dükkanlarda, marketlerde filan gerekli gereksiz muhabbetlere girişiyordum. Aç bilaç. Yabancı bir şehirde turist gibi olunca iyice abarttım. 75 saatte 100′ün üzerinde tanımadığım insanla konuştum. Tabi artık bir kısmı tanıdık oldu.

- Beymen nerede biliyor musunuz?
(güler kız) – Biliyorum. Şuradan sola dönüp yürüyün.

Niye güldü bilmiyorum, ama hoşuma gitti.

ξ ξ ξ ξ ξ

- Afedersiniz, Maçka Parkı’nın Abdi İpekçi çıkışı neresi?
Apt. görevlisi: – Maçka Parkı şurası, Abdi İpekçi de burası.
- Tamam ama parkın girişi neresi?
- Park şurası işte. Sen nereyi arıyorsun?
- Maçka Parkı’nın Abdi İpekçi çıkışında bir kafeyi.
- Burada öyle fast food filan yok.
- Parkın en yakın girişi ne tarafta, siz bana onu söyleseniz.
- Şurada telörgüden atla işte.
- Niye atlayayım ya telörgüden, deli miyim ben? (ST döner ilerler, giderek sinir katsayısı yükselir).
- Şu sağda ileride bir giriş var.
- Niye uğraştırıyon o zaman be hocam…

∂ ∂ ∂ ∂ ∂

(bi’ kız) – İki sorumuz var, bu teleferik nereye gidiyor, bir de bizim çişimiz var. (bu İstanbul kızları çok acaip).
şirin görevli – Teleferik karşıya gidiyor. Tuvalet de hemen 100 mt. ilerisinde.
St. – Bazı kabinlerde banyo var. Ama onlar daha pahalı. Banyo ortak olursa ucuz oluyor.

Θ Θ Θ Θ Θ

– İndiğimiz yerden Akmerkez’e kolay gidilir mi?
aynı kız – Akmerkez mi? Sen daha çok organik pazar nerede diyecek birine benziyorsun.

§ ζ § ζ §

Yallah şoför: – Siz konsere nasıl gireceksiniz? Gelirken çok uzun bir sıra vardı.
Bi’ oğlan: – Biz girmiycez ki, Kuruçeşme Parkı’nda yerimiz var, oradan seyredicez.
St. – İstanbullu olmanın yararları, biliyorsunuz tabi.

ƒ ∫ ƒ ∫ ƒ

Az sonra, Beşiktaş’tan Ortaköy’e her zamanki gibi 1 metreyi 10 saniyede giderken:
St. – Yürüyerek gitseydik daha iyiydi.
Aynı oğlan: – Ben demiştim ama dinlemedi (yanındaki kızı kasteder). 15 dk.da yürüyorum ben Beşiktaş’tan.
- O kadar mı?
- Tabi. 15, en fazla 20. Ortaköy’den hemen sonra zaten, köprünün altı.

2-3 durak ileride inerim. Ama yürü babam yürü, Ortaköy’ü geç, köprüyü, Reyna’yı, başka 2 klübü, yürü yürü, toplam yarım saat, o da anca yolun bir kısmı. Zaten İstanbulluların ulaşım mevhumlarına da hasta (deli) oldum. Şuradan Taksim’e nasıl giderim diyorum. Oradan 5 dk.da Kozyatağı’na geçersin (nasıl geçiyorum, aralarında altgeçit mi var, sürekli raylı bir koltuk sistemi mi akıyor?), oradan Taksim kolay. Nasıl kolay? Allah bilir, bir otobüsten inince diğer durağa kadar otobandan atlaman gerekiyordur. Anladım ki siz İstanbullular için bir yerden bir yere ulaşmak hayatın amacı. Taksim’den Beşiktaş’a nasıl giderim desem şuradan Kadıköy’e taksi dolmuş var, oradan Üsküdar’a geçersin, Üsküdar’dan Beşiktaş zaten 5 dk. diyecekler.

≡ ≡ ≡ ≡ ≡

Dolmuşun kapalı kapısını tıklatıyorum, adam açıyor, girip oturuyorum. Şoför ve yanında arkadaşı radyoda garip bir program dinliyorlar. Cumartesi gecesi ne yazık ki Beyoğlu karakolündeydik diye anlatıyor dj. 2-3 dk. geçiyor, şoför dönüyor:
- Nereye gideceksin?
- Soyak.
- Ben gitmiyorum ama, arkadaşı bırakmaya gelmiştim. Birazdan belki gelir.

Ð Ð Ð Ð Ð

Dolmuşçu şoför durup kaldırımda yürüyen klasik Evanescence’çı bir kıza seslenir: – Ne tarafa gidiyorsun?
Kız bir yer der, anlamadığım.
- Köprüye dek bin, oradan gidersin.
Kız kararsız kalır, sonra çocuk gibi bir ı-ıh mimiği yapar başını iki yana titretip, yürümeye devam eder.
Ben şoförün kızın açık bluzüne takıldığını düşünürken o içerdekiler duysun diye “bu dolaşıp duruyordu Kadıköy’de. Parası yok herhalde diye gel köprüye kadar dedim, ama…”

Ω Ω Ω Ω Ω

- Soyak için nerede ineceğim?
Arkadaki bir kadın atlar: – Kemal’de sağlık ocağında inip aşağı yürüyeceksiniz.
Deminki şoför: – Abla muhtar gibi maşallah.

Λ λ Λ λ Λ

Taksici: – Burası Mustafa Kemal. Normalde buradan birini almam da baktım sen düzgün birisin, burada kalma dedim. Burada her türlü örgüt var. Seni burada öldürseler polis gelene dek 5 kere soyarlar. Otobüs yaktıkları yer var ya, burası.

© ® © ® © ®

Sonra, insanların lisansüstü eğitimi niye yaptığı ve keten ceketler üzerine uzun bir sohbet yaptığımız ilginç bir satış elemanı, konser kızları, şoförler, şoförler, şoförler (bu şehirde yol konuşmaya bayılıyor herkes), otobüs şoförleri, dolmuş şoförleri, halk otobüsü muavinleri (onlar niye hala var?), konser sonrası otobüsteki arkadaş çift -ama kız oğlanla ilgileniyordu, söyliim-, Taner Berksoy, garsonlar, ve daha hatırlamadığım birsürüsü…

h1

quelche foto

17 Temmuz, 2008