‘ti-vu’ Kategorisi için Arşiv

h1

Başlığa şiir aldım: Kapalıçarşı, kapalı kutu.

1 Ekim, 2009

© İnsan içinde en çok görüldüğüm yerlerden olan Alsancak durağında otobüs bekliyordum bir akşam. Bayram içindeydik sanırım. 121 henüz gitmiş olmalı ki ben tektim. Sonra yüksek orta yaş civarında iki kadın geldi, biri yanıma oturdu. Diğerinin elinde ikea kitapçığı vardı. Otobüsün gelmesine yakın abla dediği öbürüne bir hastalık olasılığından bahsetti ki annemde de var, biliyorum biraz. Otobüste öne oturmuştu, ben de yanına oturdum bu yüzden. Eğer varsa şuna şuna dikkat etmeniz gerek demek istemiştim. Dedim ve sonra psikiyatri seansına dönüştü ön sıra. Nedeni bulunamamış başağrılarından, onların sıkıntı duyduğu zamanlar tekrarladığından, yalnız yaşadığından, evliliğinin kötü bir şekilde bittiğinden, kocasının kendisini aldattığından, ki bu noktada ben şoför bey, ben atlıyorum demek istedim. Üzüldüm, ama insan kendisine bunu yapmamalı. Ya da daha doğrusu, böyle şeyleri açıkça söylemeyecek kadar zarafetini korumalı.

® Evde sakince otururken en rahatsız olduğum şeylerden biri, alttan alta gelen gümgüm bir bas sesi. Sanırım oradaki evarkadaşlı günlerden kalma bir deformasyon. Ahşap evde tam altımdaki yemek odasında duran müzik setinin sesi kısık bile olsa kolonlardan çıkan bas sesini, aynen zeminde hissediyordum. Hatta ses de açıksa bas kalp atışımın yerine geçiyordu. Kabus gibi birşeydi. Kolonların altına çok kalın telefon rehberlerinden koyduysam da kar etmemişti.

Şimdi burada da arada bir uzaklardan geliyor, müzik olmasa da bas. 2 yaz önce bir gece evde yalnızken çok sürünce gece 2 civarı çıkıp bakmıştım. Evin ilerisindeki parkta -aslında pek yakın değillerdi ama arası açıklık olduğundan bize dek geliyordu ses- pek yanlarına yanaşılmayacak tipler arabadaki müziğin sesini abarık açmış içiyorlardı, üstelik ben gittiğimde yanlarından bir polis arabası ayrıldı. Yani pek yapılacak birşey kalmamıştı.

Evvelsi gece de 1 civarı başlayan müzik (balkona çıkınca ne olduğunu duymuştum: tekno-horon) 3′e dek bitmeyince karakolu aradım. 155′i arayın dedi. 155 daha önemli şeyler için değil mi, ama yine de aradım. 2 dk. içinde kesildi. Garip olan o kadar süre içinde etraftaki kimsenin aramaması. Bazı açılardan ne koyunuz.

© Pazar akşamıydı sanırım, bir kanala atladım ve sanki bir rüya alemine daldım. Hem de daha önce hiç duymadığım bir Türk filmiyle. Masallar, arada basit ama inandırıcı animasyon, eski doğu metinleri, karanlık-başarılı görüntüler, tatlı bir kız, hipnoz. Arada fantastiğin-metafiziğin dozunun kaçtığı yerler oldu ama azcık hoşgörüp devam ettiğinizde Oktay Kaynarca’nın etkileyici sesi çıkıyordu karşınıza. Ki çok başarılıydı Kaynarca (ona bir sonraki neslin Haluk Bilginer’i demeyi bile uygun gördüm). Son birkaç ayda hem Aşk Yakar’da, hem radikal’in kitap ekinde hem de Uzak İhtimal’de karşıma çıkıp çok dikkatimi çeken Görkem Yeltan da vardı -ama çok iyi değildi açıkçası. Sıfır Dediğimde‘yi pek beğendim.

® Beğendim’den devam edeyim. Bu aralar en hevesle seyrettiğim ve beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan şey, aslında şeyler, iki bbc dizisi. Cold Feet’in bahsi geçmişti daha önce. 3 çift arkadaş (Perş.leri -maç yoksa- 23:30′da tnt’de).  Bir de BBC prime’da oynayan çok şeker bir dizi keşfettim. Love Soup (Pt.leri 21:45). Her bölümde farklı farklı şekillerde ‘doğru kişiyi’ arayan bir genç kadın ve apayrı bir genç adam. Anlıyorsun ki bir karşılaşsalar şimşekler çakacak, ama onlar ayrı ayrı dünyalarında her bölümde türlü belalar barındıran kişilerle çıkıyorlar. Alttan alta çok hoş bir mizahı var dizinin.

© Onca gerçekten başarısız, genelde taklitçi yapımın yanında, beğendiklerime bir tane de Türk dizisi ekleyebiliyorum. Kapalıçarşı, eli yüzü düzgün ve sahici bir yapıma benziyor şimdilik. En azından Türk dizilerinin geliştirdiği çeşitli numaralara (mesela tempo: 10 sn. bir sahne göster, sonra diğerine atla, sonra geri dön, sonra diğeri) veya zorlama senaryolara, hep aynı tarz oyunculuklara başvurmamışlar. Oyunculukların nasıl olacağını isimlerden anlıyorsun zaten: Erkan Can, Olgun Şimşek ve tabi Türk dizilerinin Tim Roth’u Nejat İşler. Bir de küçük kız süper ve müzikler iyi. Beklentiyi yüksek tutmamak koşuluyla memnun edebilecek bir yapım gibi.

Şimdi kadrosuna bakınca anladım ki şaşırtıcı değil beğenmem. Gaye Boralıoğlu ve Neşe Şen yazmış (1 İstanbul Masalı, Hırsız Polis ve Bıçak Sırtı’ndan aşinayız kendilerine). (Pt.leri 22:15 civarı, ilk bölüm tekrar bu akşam 23:10 civarında).

h1

Norveç’e gidiyoruz!

20 Eylül, 2009

Evet, önce Oslo’ya gidip oradan gemiyle gece yolculuğuyla varacağız gideceğimiz küçük ve şirin şehre. Orada bizi bekleyen insanlar olacak, yeni arkadaşlar edineceğiz, bizim için partiler verilecek, küçük bir motorla karşıdaki adaya gidip duracağız, yazdönümü şenliklerinde eğleneceğiz, tekneyle fiyortlarda gezeceğiz, balık tutacağız, yüzeceğiz, üstüne bir de romans. Üstelik bize biri anakarada, biri adada iki ev ve bir balık işleme şirketi miras kalmış olacak. Süper be!

Tabi, anlatmadığım kısımda, bize mirası bırakan fabrikatörün öldürülüp öldürülmediği, adamın adadaki evde teyzesiyle yaşadıktan sonra intihar eden karısı, onunla ilgili çok gizemli durumlar ve bir de adadaki evdeki yüze yakın porselen bebek var. Evet, asıl o bebekler. Eğer sizin bebek sevmemenizin nedeni bizzat o bebekler değilse kesin ya eşiniz ya abiniz, komşunuz, kuzeniniz için filan öyledir. Çünkü o bebekler acaip.. ürkünç.

Ben zaten sevmezdim ama bu dizi perçinlemiş olmalı. Geçende eski dizilerle ilgili yazarken görmüştüm bu diziyi. Birden fazla yorumda “porselen bebeklerden korkmamın sebebi bu dizi” diyordu. Çok mantıklı.

O kadar dizi arasından en çok bu ilgimi çekmişti: Maelström-Girdap. Hakkında birkaç kelime okudukça hatırlar gibi olmuştum. Ön lob bilmese bile genlerimize işlemiş diziler bunlar. Ve o günden beri her gece azar azar izliyorum. Ve izledikçe daha fazla seviyorum. O kadar hoş ki. Yavaş bulunup eleştirilmiş. Oysa çok iyi gelen bir havası var. Birçok zaman bir korku dizisinde olduğunuzu unutuyorsunuz. BBC’nin zarifliği işlemiş çekimlere.

Link şudur. Tamam, yutüp, görüntü kaliteli değil ve her bölüm 5 parça ama napalım, hem eskiden dvd filan mı vardı?

Maelstrom0004

Diziyle ilgili özellikle şu yorum çok ilginç geldi bana:

“aradan koca yıllar geçti.o kadar korku filmi izledim.ama ne o filmi.ne o satoyu.nede dizinin başlangıcındaki o sudaki bebeği unutmadım.gizlicetv nin karşısına geçip,sesini kısıp izlerdik.çünkü herkes uyurdu.gecekonduda oturduğumuz icinde herkes hemen hemen salonda uyurdu(tv nin oldugu bölüm yani)korkunca bağırmayalım die zor tutardık kendimizi.o günler artık çok zor gelir galiba.”

h1

bir iyi film, bolca iyi dizi, bir de eskiden kamu hizmeti yapan bir kanal

14 Eylül, 2009

I. Bir Shakespeare tiradına rastladım dün gece. Hangi oyundaydı diye aradım, Hamlet’miş ve Withnail & I’da da geçmiş. Withnail & I pırlanta gibi bir filmdi. İki işsiz ve sapına kadar parasız aktör ve bir haftasonu için gittikleri ama neden gittiklerini bilmedikleri berbat bir köy kulübesi. O kulübe (cottage) satılıkmış Guardian’ın haberine göre. Filmde bile burası yaşanacak gibi değil diyorlardı, artı kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeydi ama filmin hayranlarından medet ummuşlar. 150 bin pound istiyorlarmış.

Withnail-and-I-001

II. Filmdeki iki aktörden Withnail’i tanıyoruz (Richard E. Grant), Bright Young Things’ten, çeşitli Robert Altman filmlerinden, Henry&June’den, Hudson Hawk’tan, hatta Spice World’den. Ama filmin ismindeki I bilinen biri değil. Bazı Amerikan filmlerindeki şaşkın, kısa boylu ve kıvırcık saçlı adama ne kadar da benziyor diye düşündüm. Zaten seyrederken de aynı şeyi düşünmüştüm. Sonra o benzettiğim adamın kim olduğunu bulayım dedim. Nerde vardı, nerde vardı? Hah, hani kuzeni uzaylı olan bir adam vardı, uçuk kaçık bir diziydi, Mork ve Mindy gibi, neydi adı? Eski dizilere bakarken rastladım, Perfect Strangers.

Bulduğum sitede envai eski dizi var. Ortak hafızadakiler bir yana, eminim herkesin çoktan unuttuğu birçok dizi sıralanmış (biraz çorba gibi olsa da). Güzel ve Çirkin’i-Beyaz Gölge’yi-Aşk Gemisi’ni dedem de hatırlar da, ya genç kadının, kendisini timsahlara yedirip öldürmeye çalışan kocasından intikam almak için estetik operasyon geçirip geri döndüğü Cennete Dönüş’ü, ikisinde de genç bir kadının gizemli bir adaya gittiği mini korku dizileri Martı Adası’nı-Girdap’ı, uyumsuz iki kardeşin dedektiflik yaptığı Simon&Simon’ı, onunla dönüşümlü olarak hangi dizinin yayınlandığını, bu dizinin bir kovboy dizisi Smith ve Jones olup olmadığını (emin olamadım da), bu dizideki Smith (Ben Murphy) başka başka dizilerde çıktıkça (Piyango, Görünmez Adam, Berrenger’s) yine bu adam oynuyor dediğimizi, isimleri bile dünyanın en güzel işi gibi gelen Serüven Adası’nı, Hayal Adası’nı?..

III. Ama inanılmaz olan o kadar diziyi TRT’nin çoklukla tek, kısa bir dönem iki kanalında görmüş olmamız. Şu anda envai kanala sahibiz ama oynayan kaliteli dizi belki de daha az. Özel kanallar sadece izlenme peşinde olabilir ama kamu televizyonunun amacı farklı olmalı.

Bu arada, iyi demişken, sinemada çok seyredilenin illa iyi film olmadığını artık herkes biliyor -10 yıl öncesine kadar Sinan Çetin tersini iddia ederdi, ama hele son yıllardaki çok seyredilen Türk filmlerinden sonra onu dinleyen olmaz herhalde-. Ama iş iyi diziye gelince herkesin aklına en çok seyredilenler geliyor. Oysa arada temelde çok fark yok (katılmayan 5 dk. Aşk-Memnu’yu izlesin). Diziler para için yapılıyor diyebilirsiniz. E, filmler de öyle. Nasıl bazı sinemacıların farklı amaçları varsa bazı tv yapımcılarının, mesela BBC’nin de amaçları farklı olabiliyor. Bizim dizi oyuncularımız ‘dizilerde yaptığımız sanat filan değil’ diyorlar bir süredir. Evet, sizin yaptığınız değil. Ama bir David Lynch filmi sanatsalsa bir David Lynch dizisi (Twin Peaks) niye olmasın?

IV. Zamanında tek bir kanalda harikalar yaratan TiaRTi şimdi neler yayınlıyor peki?

14:55 Sufi Klipler
15:00 Türk Sineması “Yunus Emre”
16:45 Minyatürle Anlatılır Aşk
16:50 Gönül Makamı
17:10 Kur’an Işığında
17:40 Ramazan Sevinci
19:33 Ana Haber Bülteni
20:10 Hava Durumu
20:20 Spor
20:25 Ramazan Güzeldir
21:10 Zoraki Başkan
22:55 Kısa’ca Ramazan
23:15 Telve
23:25 Endülüs
00:10 Günün Ardından
00:30 Sufi Klipler
00:35 Yabancı Sinema “Dünyalı”
02:10 Anadolu’da Oruç Mevsimi
02:35 Ramazan Güzeldir
03:05 Sufi Klipler
03:10 Sahur Zamanı

Sanki Kanal 7′nin programına bakıyoruz. Devletin televizyonunun herkese eşit mesafede olduğu artık hiçbir şekilde söylenemez.

h1

bir doktor, 3 aktör ve bir sanatçı

12 Eylül, 2009

Radikal Doctor Who’yu tanıtmış: “Bir uzaylı olan Who işi gereği sürekli zamanda ve uzayda gezindiği için arkadaş edinmekte ve ilişki kurmakta zorlanır. İşte bu yüzden bir yardımcıya ihtiyaç duyar.” Çok yaratıcı. Sanki Doktor, işi gereği uzayda geç saatlere dek gezinen bir işadamı ve özel meselelerine yardımcı olsun, kızlarla randevularını filan ayarlasın diye bir asistan tutuyor. Bu arada zaten adamın adı Who değil, sadece Doktor. ‘Doctor who’ onla tanışanların verdiği tepki. Eski TRT olsa Doktor Kim (veya Doktor Ne) diye oynatırdı herhalde.

2 yıl önce “görmediğiniz, ama illa ki göreceğiniz BBC dizisi” demiştim Doctor Who için. Artık bana özel birşey olmayacak. Ayrıca, ne kadar çocukça olduğunu görüp lafedecek birçok kişi. Ama kendine has bir çekiciliği ve seyredilirliği olduğu da inkar edilemez. Eski TRT dizilerindeki gibi uzak diyarlara uçan bir hayal gücü.

Bu doktorun 9. reenkarnasyonu. Christopher Ecclestone oynuyor ki birçok iyi İngiliz filmden (Jude, With or Without You, 28 Days Later, The Others -ama o İngiliz değildi tabi, ürperdim bu arada-) tanırız kendisini. Karizmatik, güldüğünde de şeytan tüyü var hınzırın oluyor.

Gelecek sezon değişecek. 10. reenkarnasyon David Tennant ki o daha sevimli ve komik. Aptal tipli ama bıcırık Rose ise bir sezon daha idare edecek. Sonra onun yerini alan Martha ise tıp öğrencisi. Zaten o sezonun fragmanı da şöyle:
Martha: I battle with textbooks.
Doktor: I battle with monsters.
Martha: I try to save money.
Doktor: I try to save the universe.
Martha Jones: I’m going to be a doctor.
Doktor: I *am* the Doctor.
Martha: Well, let’s hope this box is big enough for the both of us.

(sanırım bu diyalog en çok doktor ve doktora adaylarını eğlendirir).

Doktorla Rose’un şu şekilde tanışacakları ilk bölüm bugün (cumartesi) 7′de:
- What’s your name?
- Rose.
- Hi Rose, nice to meet you, now RUN FOR YOUR LIFE!

Cnbc-e’nin bir başka yeni dizisi Leverage’ın tanıtımlarını ne zaman görsem dış ses “başrolde Oskarlı aktör” dediği zaman Matthew Broderick diyordum. Oysa Timothy Hutton diye bitiriyordu o ses. Kim kimdi, niye böyle karıştırdım diye bakınırken farkettim de o kadar da çok benzemiyorlar. Ama ikisinin de daha çok benzediği ve benim kafamı karıştıran biri daha var: Robert Downey Jr.

Bunlar böyle benzer yaşlarda bir üçlü. Matthew Broderick daha sevimli, çocuksu yüzlü olan. Sarah Jessica Parker’la evli. Family Business, Cable Guy, Inspector Gadget, The Stepford Wives, The Producers filan.

Robert Downey Jr. içlerinde en farklı rollerde ve büyük bütçelerde oynamış isim, ve belki de aktör olarak en iyileri. Ayrıca en olaylı isim, 6 ay uyuşturucudan (kullandığı için) yatmış. O sırada oynadığı Ally McBeal’den de kovulmuş. Chaplin, Only You, Restoration, Good Night and Good Luck, Iron Man, ayrıca yeni Sherlock Holmes. Ayrıca -buyrunuz benzemiyorlar deyin- 7 yıl Sarah Jessica Parker’la yaşamış.

Timothy Hutton, en serseri duranları, ama o dalda Robert Downey Jr.’ı geçemez. Sinema kariyerine Robert Redford’un yönettiği Ordinary People’da Oskar alarak başlıyor. Sonra Falcon&Snowman, Made in Heaven, A French Kiss filan ama sanırım bir daha o başrol seviyesine çıkamamış. Zaten o yüzden dizi yapıyor Hollyw.’da oyuncular.

Yalnız, Leverage kamera arkasında önündekilerden daha ilginç birini barındırıyor. Yankesici şovmen Apollo Robbins oyunculara numaralar öğretmiş. Eski günlere gittim bunu duyunca. Apollo bizden üç sınıf üstteydi, hocalar çok beğenirdi tekniğini. Ama sonra Vegas’ta yüzyıllık sırları deşifre eden şovlar yapınca bir daha adı anılmadı akademide. Çünkü birden çok kuralı çiğnemişti: – Bilgi birikimimizi koru. – Becerini zorda kalmadıkça çıkarın için kullanma. – Becerinle övünme.

h1

Memleket aynı olsa ama şusu busu düzelse

22 Ağustos, 2009

“maymunlar neden hala konuşmayı sökemedi”

“lütfan kiviyi sorun yaratıcısı kimdir laboratuvarda mı üretilmiştir.allah mı yaratmıştır”

“su gibi seffaf olmak isteyen bir canli cikmamismi milyarlarca yil once”

Bende en fazla ‘kaçıcam bu ülkeden birazdan’ hissi yaratan gruplardan biri EVRİM KARŞITLARI. Onları cahilliğin, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın, inatla öğrenmemenin ve dogmacılığın, herşeyi komplolarla açıklamanın ve kendi içine kapanmanın sembolü olarak görüyorum.

‘80′ler üzerine sohbetlerde, programlarda ‘ay nasıl değişmiş hayat’ anlamı çıkıyor ya. Mesela Hasibe Eren’in Kanal 24′deki programında hep olduğu gibi. 80′lerde mehdi olarak ortaya çıkmış olan bir tarikat şeyhi vardı. Yani bildiğimiz şarlatan. Benzeri bir program yapılsa geçmişten onunla ilgili haberlerin olduğu, a deriz, hiçbir şey değişmemiş. Çünkü o şahıs ve kendinden menkul tarikatı hala gayet aktif.

Eğitimli ülkelerde de böyle bir şarlatan çevresinde örgütlenmiş tarikatlar var tabi. Yalnız bunların farkı, gerek toplumda gerek devlette gayet etkili olmaları. Çünkü ‘niş’lerini iyi seçmişler. Evrim karşıtlığı inançlı ve eğitimsiz/yarı eğitimli, yani ülkenin çok büyük bölümü için çok cazip.

Gazetede ne zaman bir evrim haberi olsa astronomik sayıda yorum alıyor. Herkes sanki biyoloji uzmanı gibi yoğun bir tartışma yürüyor. Mesela kimse görecelilik teorisini tartışmıyor ama konu evrim olunca eyvah, dinimiz elden gidiyor refleksiyle atlıyorlar ortaya. Buna, ‘maymundan gelmiş olamayız’cılar da ekleniyor tabi. O yorumları görünce artık insanların belli minimum düzeyde bir mantığı olduğuna inanamıyorsun.

İşte bu yüzden, bu yaradılışçı tayfanın sesi medyada ne kadar az duyurulsa o kadar iyi. Ama sansasyon arayan Yiğit Bulut Haberturk’te 3 haftadır bu görüşleri programa çıkarıyor. İlkinde önce iki mürit doktor vardı, herhalde prezentabl diye seçilmiş olan. Biri kendi söylediklerine inanmıyor gibi geldi bana. Şeyhlerinin bilimsel kitabında geçen ‘Nuh’un buharlı gemisi’ veya ‘Hz. İbrahim’in uçak kullanmış olması’ gibi tezleri savunmak durumunda kalmak istemez gibi geldi bana. Diğeri ilik nakli kampanyasıyla tanıdığımız doktor. Tam bir inançlı mürit. Hikayesini -çok acıklı- şuradan okuyabilirsiniz. Evet, o söyleşi mutlaka okunmalı çünkü bu şeyhte garip bir ikna kabiliyeti var demek ki. (Belki bir tür müritlerine ne dese yaptıracak olan Hasan Sabbah vakası).

Ama belki de o kabiliyet ekrandan iletilemiyor ki programa sonradan katıldığında (herhalde baştan programın nasıl geliştiğini görmek istedi) konuşması çok tereddütlü ve iknadan çok uzaktı. Sürekli aynı şeyleri söyleyip durdu. Mesela, çocuklarını kendi alemine aldığını iddia eden aileler hep alemci, tacizci filanmış, dinden çıkarmak istiyormuş çocuklarını. Ama o kadar ezbere söylüyor ki anlıyorsun, onyıllardır aynı şeyleri söylüyor. Röportajı yapan kişi için kaçırılmayacak bir fırsat ama Yiğit Bulut zavallılaştıkça zavallaşıyor karşısında. Kendi programına katıldığı için müteşekkir.

Sonraki haftaysa evrimi savunanlar karşısında coşuyordu Yiğit Bulut. Tek amacı, yaradılışla evrim arasında bir ilişki bulmak. Ama buna da eğitimi yetmiyor (biri “ara geçiş formu” diye tanımlamış kendisini).

Bu gece ise anlı şanlı proflar vardı. Böylece ve acıyla görmüş olduk ki yaradılışa inanan proflarımız var üniversitelerde. Hepsinde dinle bilim arasında bir sıkışmışlık gördüm. Bunu kabul etsek dinimi inkar ederim diye düşünmüşler bir yerde. Bilim felsefesini bildikleri şüpheli, bilimsel kitaplara hadis koymuşlar, her şeyi bir yaradanla açıklıyorlar.

3 haftadır bu işkencelere katlanma amacım bu insanları anlamaktı. Ama genel olarak durum ümitsiz bence. Hocalar dahil, yeterince okumayan bir topluluk var karşımızda. Bilimsel birikimin ne olduğunu bilmeyen. Hep de aynı teraneleri tekrarlayıp duran. Canlılar tesadüfen yaradılmış olur muymuş? Gözlerimiz mükemmelmiş, nasıl rasgele meydana gelirmiş? Bir maymun rasgele tuşlara bassa o kitap ortaya çıkar mıymış? Boğaziçili hoca “Üniversite 1. sınıf, hatta lise konularını burada tartıştığımıza inanamıyorum” diyordu. Öyledir durum.

________________________

Bahsettiğim mantığı görmek isteyen olursa (yalnız, uyarıyorum, kısa devre yapabilirsiniz) programa gelen yorumlar şurada.
Okumayacak çoğunluk için birkaç vecize daha:

“evrim nezaman başladı ne zaman bitti”

“evrim gercekten bilimsel olarak kabul edildimi”

“insan ruhu nereden gelmiştir.evrimle ruh oluşumu nasıl açıklanır.canlılar ruhsuzmudur.ruh evrimleşirmi”

“eger oyle olsaydi bu kuranda bildirilirdi”

“evrim varsa ben yokum”

“hocalara sormak istiyorum bir ağaç niçin elma yapar.”

“sorarmisiniz lutfen madem evrim var bu evrim milyarlarca yildir evrimlestide darvinden beri 150-200 yildir neden evrimlesmiyor madem tesaduf neden 150-200yildir bu tesaduf tekerrur etmiyor”

“ben süperman gibi birşey olmak istiyorum evrimciler bunu hızlandırsınlar sabırla bekliyorum byle birşey olacaksak evrende gidemediğimiz nokta kalmaz”

“ara geçişe örnek homoseksüeller olabilirmi”

“evrim var insanın evrimi yok..lütfen dile getirin..”

“evrim insanın kendine yakışanı giymesidir bence :) )”

(Bu sonuncuyu sevdim).

h1

Televizyonda Sinema

12 Ağustos, 2009

Televizyonda iyi birşey oynadığını görünce birilerine söylemeden ve seyrettirmeden rahat edemeyen biriyim. İçten kopan ve engelleyemediğim bir dürtü bu. Hele bu akşam tam öyle söylemeden yapamayacağım bir film var. Ama buraya ikide bir bu akşam şu oynuyor deyip duramam. Onlarla dolar blog. Yanda bir sayfa yapmıştım evvelsi yaz. Ama oraya sığmaz her gün her gün -hem kimse yandaki bir sayfaya tıklayıp durmaz.
O halde, yeni bir adres. İlgilenenlere. Televizyonda film seyretmeyi unutanlara. Hep kendi bildiği ve çevresinin söylediği dar bir alandaki filmler yerine yeni şeyler seyretmek isteyenlere. Eskinin kıymetini bilenlere. Televizyon programlarını takip edemeyenlere. Niye haber vermedin diyenlere. Akşamını iyi bir film çevresinde planlayacak olanlara. Günü, tarihi unutmak isteyenlere. Heyecanı, gerilimi, romantizmi, romantik komediyi, yeni dünyaları ve bir film duygusunu özleyenlere…
Televizyonda Sinema başlıyor. Kuruyemişi de getir içerden gelirken.

h1

İki duygusal ve sempatik karakter

11 Ağustos, 2009

Amerikan dizileri hep cool olmasına özenilmiş karakterleri çağrıştırıyor bana. Ama demek ki artık o cool’luk sıradan insanlara uzak gelmeye başlamış ki gayet duygusal ve ‘kaybeden’ karakterler çıkıyor dizilerde.

Ø Chuck, bir an bile rastlasanız bırakamayacağınız bir albeniye sahip, çok şeker -dizi olarak. Hikayenin bir sürekliliği olsa da çok kolay izlemesi, hemen anlıyorsunuz neler döndüğünü. Tam öyle sıkıldığınız bir anda rastlamalık, hemen kafanızı dağıtıyor. Ben de hep öyle seyrediyordum zaten. Gece 1′e doğru başlıyordu. İlginç, orada da yalnız geçirdiğim son gece toplandıktan sonra yatmak üzereyken 2′ye doğru Italia 1′de karşıma çıktı Chuck.

Chuck yakışıklı ve uzun boylu ama sonuçta bir ‘loser’. Tehlike belirince çok korkuyor, saklanıyor, yerlerde sürünüyor filan. Hem BestBuy muadili BuyMore’da çalışıyor. Yalnız, geçen haftaki son bölümünde bir değişim geçirdi. Tam Neo’laştı. Bakalım gelecek sezon nasıl olacak. O ezik Chuck’ı arayacağım ama. Zaten biteli beri arıyorum diziyi, alışkanlık yapıyor.

Dizi sevimli derken harika anlamında değil tabi. Mümkün olduğunca kolay olsun diye çok az kişi tanımlanmış her kısımda. Bir tek üstleri var örneğin üç kişilik grubun, kadın bir general, o da videoyla bağlanılan. Sonra, Chuck’ın giysisi, sürekli siyah pantolon, dışına çıkmış beyaz gömlek, siyah kravat, siyah Converse, fazla kurgulanmış duruyor. Bir de sürekli mükemmellik bekleyen abla tiplemesi Amerikalılarda sevmediğim ne varsa barındırıyor. Ayrıca, son bölümlerden birinde sert ajan “Yeni yönetim waterboarding’i yasaklayalı beri konuşturmakta zorlanıyoruz” dedi ki pek olmadı bu laf (dizi de ne kadar yeniymiş).

NUP_111042_0812

Ø Pushing Daisies‘te de kızın adı Chuck. Sanırım aslında e2′da olduğundan çok görmüyordum bu diziyi. Bu aralar haftasonları cnbc-e’de (e1 desek?). Bir an bile rastlasanız çok dikkat çekiyor, grotesk havasıyla. Anlatıcı dışsesin de katkısı çok tabi bunda, masalsı mekanlarla beraber. Ama o dışsesi fazla kullanıyorlar bence, zaten hikayeyi anlatmanın en kolay yollarındandır bir dış sesle anlatmak.

Adam, yani turtacı Ned, yine uzun boylu ve yakışıklı. Üstün bir özelliği de var, ölüleri dokunarak diriltebiliyor (genelde 1 dakikalığına -aşağıda bahsettiğim Torchwood’dan almışlar sanırım bunu-, sonra tekrar dokunup geri gönderiyor). Ama çok duygusal biri, bakışları çok hüzünlü. Sevgilisinin aslında ölü olmasıyla da ilgisi olmalı bunun. Anladığım kadarıyla diriltmiş Chuck’ı ve o yüzden şimdi tekrar dokunamıyor. İlginç bir denklem. Yanyana yataklarda birbirlerine doğru yatıp konuşmaları çok hoş. {Alakasız bir çıkarım isterseniz aşkın aslında ne kadar azının cinsellik olduğunu da gösteriyor bence}.

pushin_daisies_3

h1

Kimse uyumasın! Sen bile prenses

29 Temmuz, 2009

TV’de gördüğüm bilgi türü yarışma programları tatil yazılarına ara verme gereği uyandırdı.

Ahmet Çakar’ın sunduğu yarışma. Program boyunca çok bilgili diye anılan Bilkent Bilgisayar mezunu genç, Nessun Dorma’nın bestecisi sorulunca şöyle diyor: “Bu sorunun cevabını herhalde Nessun Dorma’nın bestecisi dışında kimse bilmiyordur”. Şıklar arasında Puccini, Verdi, Domingo, Pavarotti var. Pavarotti’yi biliyor da diğerleri için “bu şıklar bana hiç birşey ifade etmiyor” diyor. Sonra da cevap olarak Placido Domingo’yu seçiyor. Ve burada opera tarihinin en önemli aryasından bahsediliyor.

Bu bilgili olandı. İki yarışma kazanan bir diğeri Big Ben’in hangi şehirde olduğu sorulunca “Emin değilim ama bana Londra yakın geliyor” diyor.

Kanal 1′deki sinir bozucu sunuculu bilgi yarışmasında 20 yaş civarında iki kız yarışıyor. Soru “Cervantes’in yazdığı, yeldeğirmenlerine karşı savaşan İspanyol halk kahramanı”. İlk kız bilemiyor. İkincisine geçiyor hak. Sunucu “halk kahramanı” diye vurgulayınca Robin Hood diyor kız. “Robin Hood İngiliz, sorudaki İspanyol” diyor sunucu. “Doğru… O zaman Heidi. Ama o nereli bilmiyorum. Ben en iyisi cevap vermeyeyim” diyor kız. Keşke kaydetseydim, çünkü inanılır gibi değil, ama aynen böyle oluyor.

Yine Ahmet Çakar yarışması. 30′larındaki kadın hangi ayın kaç gün çektiği üzerine çok basit bir soruda parmak hesabı yapıyor, onu da yanlış yapıyor. Hangi ayın kaç gün olduğunu hesapsız bilmez mi insan? O hesap da olsa olsa ilkokul 2′ler-3′ler içindir.

[Sonradan ekliyorum: Dün otobüste kitap okumakta olan 40 civarındaki kadın eşine dönüp "Stendhal ne biliyor musun" dedi. "Burada geçiyor da". Baktım ben de, "Stendhal çevirdim" diyordu yazar Cesare Pavese. 50'lerindeki ve minimum kelimeyle anlaşan adam baktı, bilmiyorum anlamında başını salladı. (çevirdim derken ne olabileceğini düşündüler acaba, hulahop mu?)]

Geçen yıl bir yarışma vardı, güzel ve aptal kızların yarıştığı (Güzel ve Dahi). Çok bomba vecizeler dönüyordu, akla gelmeyecek şeyleri bilmiyordu kızlar. Çoğu kişi de bunları bilmiyor olamazlar, kesin numara yapıyorlar, hepsi format gereği diyordu. Oysa işte bizim genel kültür düzeyimiz bu. Bunu böyle olduğunu bilmemek de bence genel kültürsüzlüğün bir başka yansıması.

Diğer yandan, ortalama değil ama seçilmiş kişilerin yarıştığı Kelime Oyunu var, yine Kanal 1′de. Yarışma gayet zevkli, sunucusu da çok iyi ve birçok çok iyi yarışmacı var. Para ödülünü öne çıkarmadığından ancak bulmacalara meraklı ve bunda iyi olanların başvurmuş olması olmalı nedeni.

Yazarken İngiltere’deki yetenek yarışmasında Nessun Dorma’yı süper söyleyen bir cep telefonu satıcısını hatırladım, Paul Potts (Susan Boyle’dan önce onun ismini biliyorduk). Bizde köyden bir müzikal şarkısı söyleyen bir kadın çıksın veya şehirli alt-orta kesim operacı olmak isteyen çıkmıyor gibi bir karşılaştırma değil bu. Opera bizim tarihimizde yeralmamış zaten. Ama benzetmeyi sürdüreceksek klasik sanat müziğini bilsin mesela aynı düzeyde birileri. Ve değil seçkin bir üniversite mezunu, tüm üniversite mezunları da bir zahmet Nessun Dorma’yı bilsin.

_____________________________

Bu kadar laftan sonra Nessun Dorma:

Prens Calaf:
Nessun Dorma! Nessun Dorma! – Kimse uyumasın! Kimse uyumasın!
Tu pure, o principessa,  –   Sen bile prenses
nella tua fredda stanza   –   Soğuk odanda
guardi le stelle che tremano  -  Aşk ve ümitle titreşen
d’amore e di speranza!  -  Yıldızları seyret
ma il mio mistero   – Ama benim sırrım
è chiuso in me, – Bende saklı
il nome mio nessun saprà!  – İsmimi kimse bilmiyor
no, no, sulla tua bocca lo dirò, – Hayır, hayır, ağzına fısıldayacağım
quando la luce splenderà! – Gün ışıdığında
ed il mio bacio scioglierà – Ve öpücüğüm seni benim yapan
il silenzio che ti fa mia! – Sessizliği eritecek

Koro:
il nome suo nessun saprà… – İsmini kimse bilmeyecek
e noi dovrem ahimè, morir, morir!…  – Ve biz bu yüzden ölmek zorundayız

Prens Calaf:
dilegua, o notte! tramontate, stelle! – Ey gece, dağıl, yıldızlar, inin!
tramontate, stelle! all’alba vincerò! – Yıldızlar inin! Şafakta ben kazanacağım
vincerò! vincerò! – Ben kazanacağım! Ben kazanacağım!

{Hırs dolu duruyor ifadeler ama aslı öyle değil: Prenses Turandot’la evlenmek isteyen kişi üç bilmeceyi bilmek zorundadır. Bilemeyenin kafası gider. Ona ilk görüşte aşık olan Prens Calaf (ismi bilinmeyen prens) gelir ve hepsini bilir. Ama Turandot kimseyle evlenmeyi istememektedir. Prens Calaf ona sabaha kadar adını öğrenmesini, sabah bilirse kafasını kesebileceğini, ama bilemezse de onunla evlenmesi gerektiğini teklif eder. Kabul eden soğuk prenses de prensin ismi öğrenilene dek hükümdarlığında kimsenin o gece uyumamasını, aksi halde hepsinin öldürüleceğini buyurur.}

h1

Torchwood trt’de

13 Temmuz, 2009

torchwood

Amerika yıllarının hoş hatırlayacağım ender keyiflerinden biri, cumartesi akşamüstleri yakındaki mağazalara kısa bir alışveriş turuna çıkıp gelince bir yemek hazırlamak ve televizyonun karşısına geçip Torchwood izlemekti.

Torchwood, Dr. Who’yla beraber bu topraklarda bulunmadığından hiç bahsedemediğim iki BBC dizisi. Dr. Who ne derseniz 60′lardan 80′lerin sonuna dek 26 yıl oynadıktan sonra 3-4 yıl önce tekrar başlatılmış şeker bir bilim kurgu. Tekrar çekimlere başladıklarında bu haber hemen duyulmasın diye film bobinlerine yazdıkları isimmiş Torchwood (çünkü Doctor Who’nun anagramı). Sonra da ondan ayrı bir dizi olarak türemiş.

Velhasıl, o topraklarda kalmış şeylerden biri olan Torchwood geçen Pt. (23:25′te) trt’de karşıma çıktı. TRT’nin böyle sürprizleri oluyor.

Seyretmek için önceden bilmeniz gereken fazla birşey yok. Çalışkan ve akıllı polis memuru Gwen kimsenin bilmediği ve bağımsız çalışan bir gizli birime katılır. Bu birim, Torchwood, dünyaya gelen her türlü extra terrestrialle başetmek üzere uzmanlaşmıştır. Grubun karizmatik lideri Yüzbaşı Jack Harkness ölümsüzdür, filan. Yani, biraz çocuk işi, akıl boşaltıcı, bağımlılık yapıcı, hoş.

h1

Milör’ün asistanı olmak istiyorum!

11 Temmuz, 2009

Bunca yıl yanlış adamları takip etmişim anacım. Önce Odtü’dekiler (biri rektör oldu, biri öğrencisiyle evlenmiş bir adamdı [evet, ondan çok şey öğrendim], biri mülayim bir kadın), sonra yeni dünya’dakiler (biri meşhur Dr. Z., biri Murat Hoca, biri dikkat çekmeyen bir adam). Yanlış olmuş. En baştan direk Milör’e gitmeli ve ben sizi asistanınız olmak istiyorum demeliymişim. Hayat boyu!

Çünkü her Çarşamba akşamı süper yiyen adamım Milör* meğer Georgia Tech’te ekonomi, Koç’ta uluslarası ilişkiler hocasıymış. Böyle birçok alanı kapsayan bir eğitimi var zaten. Hatta fazla eğitim almış diyebiliriz (kim doktoradan sonra hukuk okur?). Ama eğitim boyu ve çalışırken Fransa ve Amerika’da, parasını hem yemeğe ve şaraba yatırmış (şaraptan çok da kazanmış).

Ben bazen bu büyük ülkede bazı dallardaki uzman sayısına inanamıyorum. Dünya çapında uzman olanlar o kadar tek tük ki onlara birşey olsa kimse olmayacak. Milör böyle biri. Neyse ki NTV kendisini bulmuş da sürekli öğreniyoruz. Yemek (şimdi aramızda gastronomi demeyelim) en hızlı yükselen ilgi dallarından biri ve o gemide ben de varım. Asıl maksat yemek üzerine birşeyler öğrenmek ama bir yandan mekan da öğreniyoruz. Orada görüp yediğim iki yer oldu bile. Ama bana yetmiyor. Ben onun ekolüne girmek, zamanla bir Milör2 (milör dö) olmak istiyorum.

Bu yazıyı yazdıran bu hafta İzmir’deki restoranları gezmesi oldu -haftaya da devam edecek sanırım İzmir-. Ah, kendisine rastlasaydım da yalvar yakıl asistanlığını dilenebilseydim dedim (ceketle gezdiğine göre Mayıs’ta, en fazla Haz. başında çekilmiş programlar -sonrasında pantolon bile giyilemiyor burada).

Milör kim tanımıyorsanız kendisini anlatmak için en iyi sahne Cunda’da deniz kenarındaki restoran yedikten sonra verilen kamera arkası görüntüydü herhalde. Milör yerken şlop diye bir ses çıkıyor ve kenardan bir kız eyvah diyor. Noldu diyor Milör, cep telefonunuz denize düştü diyor prodüksiyondan bir kız. Cebine bakıyor Milör, yok, “onu oradan alamayız di mi” diyor karşısındaki rest. sahibine. Hayır diyor adam. Deminki kıza prodüksiyondan bir kız daha ekleniyor, ikisi suya bakıyorlar yakından, Milör’ün dibinde. Milör tabağına dönüyor, bir yandan deniz ürünü mezeleri yemeğe devam ederken “artık ondan hayır gelmez” diyor. NTV’ciler çok sevmiş olmalı ki bir süre tanıtımlarda kullandılar bu sahneyi.

{Bu arada programın pek farkedilmeyen ve aslında artı olmaması gereken bir artısı var. Her gün saatlerce süren ve pişirilen yemeklerin tadının uzun uzun tartışıldığı yemekteyiz’de şarabın ş’si geçmiyor (sadece 1 veya 2 kere içilen şeyin şarap olduğunu düşündüm, tabi ismi anılmadan). Pek gastronom konuklar yemekle beraber tatlı meyve suları, kola, hatta şalgam veya red bull içiyor. Eminim yapımcı firma veya şov tv’nin aman kimseyi kaçırmayalım evhamından bu. Çünkü içki konusunda böyle gerici olduk biz. Milörse her fırsatta şaraptan bahsetmeye çalışıyor.}

*Milör’ün (aslı Milor) ismini ben koymuşum sanki. Edith Piaf’ın ‘allez, venez, milord’undaki gibi, tam anlamıyla ‘adamım’.

θθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθ

Geçen yaz da aynı şeyi düşünmüştüm. Yaz sezonu televizyonu kıştan daha güzel. Dizi yok, onun yerine yeşil ekran var. NTV giderek daha iyi ve daha ilginç programlar yapmayı öğreniyor. Program yapımcılığı, çekilen şeyi zenginleştirmek bizde bilinmeyen bir dal, ama yavaş yavaş gelişiyor.

Milör’ün programı kış sezonundan mekan değişikliğiyle devam. Onun dışında şimdilik daha çok Galata (Şişhane-Tophane) taraflarını gezen Levent Erden -Şehrin Şifreleri cuma 9-, çeşitli az bilinen antik kenti büyük bir tutkuyla gezen Ahmet Yeşiltepe (bu adam geçen yıla kadar normal ve ciddi bir sunucuydu, şimdi tam bir arkeoloji delisi olmuş) -Zaman Yolcusu perş. 8:30-, sonra ünlülerin yeşil işlerde çalıştığı Zor İş, çeşitli çevre sorunlarını takip eden Bay Yeşil, bir de sunan kızın güzelliğinin insanı üzdüğü Yeşil Tatil. . Çok uzman işi olmasa da en azından bariz bir heves ve enerji barındıran yapımlar (hepsi ntv’nin sayfasında var, video galeri kısmında).

Sanırım ben NTV’ye aşığım. Ta ilk zamanlarında düşünmüştüm. NTV gibi bir kanalımız olduğu için çok şanslıyız. Birçok kültürlü Avrupa ülkesinde olduğunu sanmıyorum. Zaten çok kendine özgü bir format. O sayede CNN Türk’ü de sürükledi peşinden o formata (yine de arada küçük bir fark var, ilki lehine).

Ratingleri ölçülse ne kadar minik bir seyirci yüzdesinin olduğunun anlaşılacak olmasından korkuyorum. Ama yine de seyircisinin alım düzeyi düşünülerek verilen reklamlarla kar edebiliyor demek. O da olmasa bağlı oldukları holdingin reklamlarını yayınlamak bile işlerine geliyordur.

NTV’nin bize fazla olduğunu, hatta onu haketmediğimizi düşündüğüm çok oldu. Şimdi tam öyle demiyorum. Çünkü biz neysek bu kanal da o. Ama en azından, ‘çok küçük bir kısmımız neyse o’.

h1

Sezonu kapattık

5 Temmuz, 2009

Geçtiğimiz sezonun dizi ödüllerini vereyim diye düşünüyorum bir süredir. Biliyorum, ortalama bir ay oldu hepsi biteli, ama Oscarlar da yıl bittikten 3 ay sonra veriliyor. Hem burada oy pusulalarını göndermek, doldurmak, geri göndermek, oyları saymak, hepsini bir tek kişi yapıyor, o da ben.

Burayı okuyanlar arasında benden başka Türk dizisi seyreden var mı, bilmiyorum. Dizi deyince gittikçe daha fazla kişi Amerikan dizisi anlıyor. Herkes neye özlem duyuyorsa onu izliyor diye düşünüyorum. Mesela ben, Türki hayatlara, sokağa, beraber yaşama olan özlemimle hiç seyretmediğim kadar Türk dizisi seyrettim bu sezon. Amerikan yapımları seyredenlerse oradaki kişisel hayatlara, profesyonelliğe ve insana verilen öneme özeniyor belki. Ben Komiser Çinar’ın karakola girince polislerle dertleşmesini seviyorum. Bir başkası Dr. House hastane koridorlarında yürürken kimseyle selamlaşmak zorunda olmamasını. Ben Çinar’in bir arkadaşıyla rakı masasında aşkından bahsetmesinden hazalıyorum. Diğerleri, House’un ‘benden arkadaşlık beklediğine göre durumun kötü’ demesinden, yalnız hissedince bir telefonla evine bir kız çağırmasından.
(House’u ben de seviyorum da, maksat örnek olsun).

Bana sorarsanız bütçeleri ve üretim süreleri 10 kat fazla da olsa bizdeki samimiyete mümkün değil erişemez Amerikalı yapımlar. Ha, İnciluz deyin, bbc deyin, ciğerimi yiyin, o ayrı.

Daha önce bir sezonda birden çok Türk dizisi seyrettiğimi hatırlamıyorum. Birkaç seyredilir iş olsa da sektörün lokomotifinin Yaprak Dökümü olması beğeni düzeyimizin nasıl yerlerde süründüğünü gösteriyor.
Seyrettiklerime geçelim, gün sırası ile:

ø Yol Arkadaşım: Geçen Mayıs’ta, tam döndüğümde başlamıştı bu dizi. Vasat ama sıcak yapısı Ege esintileri ile beraber seyrediliyordu. Sonradan bir iyi bir kötü gittiler. Meğer Çağan Irmak yazmaya başlamış, bırakmış-filmini çekmiş, dönmüş-yazmış, başka kanala geçince bırakmış.

Hiçbir şey olmuyordu bu dizide. Olmayanlar da sabun köpüğü gibi geçiyordu. Hiç ciddiye alınmadan. Hele son bölümlere doğru oyuncuların da ciddiye almadığını hissedir olmuştum. Ama yine de oyuncuları bir bütün halinde çok sıcaktı.

ø Canım Ailem: Bu dizide de hiçbirşey olmuyordu ama o olmayanlar gayet ciddiye alınarak işleniyordu. Gayet izlenir oluyordu hep, hiçbir zaman çok iyi düzeyine çıkamasa da. Önemli bir çatışma içermemesine rağmen bu sonucu tamamen oyuncularına bağlıyorum ben. Senaryonun önemli bir katkısı olduğunu sanmıyorum. Daha çok, aşağıda bahsedeceğim 3 oyuncusu sayesinde.

ø Aşk Yakar: Tanıtımları sırasında bu sezon cayır cayır yanacağımızı, sezonun iyi ve başarılı dizisinin bu olacağını sanıyordum. Ama ‘yırtamadıkça’ kötüleşti dizi. Özcan Deniz anlattı sonradan, rating gelmeyince telaşlanıp hikayeyi aceleye getirdiler diye. Zengin, güçlü ve rahat Ece Sükan birden aşk acıları içine giriyordu mesela. Bir de bilindik hastane sahneleri. Şimdiye dek o sahneleri o kadar çok gördük ki: Ana karakterdekilerden biri yaralı hastanededir. Bilinci kapalıdır. Tüm tanıdıkları endişe ve acılar içinde odanın dışında bekler. Hastane garantili formüldür diyordu bir yerde bir senarist.

Yine de yan rollerde hep iyi oyuncular vardı. Çok iyi sürüklüyorlardı sahneleri.

ø Kavak Yelleri: Bazı dizileri zevkle seyredersiniz, ender olarak bazılarıysa ruh durumunuzu belirler. Bu dizi de bir önceki yıl tam ben geldiğimde başlamıştı. Ve yine tam Egeliydi. Çok hoş bir dinamizmi vardı, zaman zaman da çok şekerdi. Tüm altplanı Dawson’s’tan alsa da gayet Türki ve ondan daha başarılı bulmuştum.

İlk sezonu baştan sona gayet iyiydi. 2. sezonu da fena başlamadı ama sonra yavaş yavaş bozdu maalesef. Yan rollerdeki oyuncular kaybolup durdu mesela. Yine de piyasadaki en özenli işlerden biri olmaya devam etti. Çeşitli senaryo buluşlarını da hep barındırdı. Bir de hoş bir gastronomi muhabbeti olunca cazibesini tamamen kaybetmedi. Ama gelecek sezona Efe’siz olur mu, bakalım.

Oyuncu ödüllerini de verelim:

uurycel2
Bu adamın her yerde, her rolde bu kadar iyi olmasına o kadar alıştık ki.

sebnem-bozoklu1
Yılın -sarışın- bombası. Şebnem Bozoklu ‘ömre bedel’. Daha iyisi, frenklerin çok sevdiğim ifadesiyle: ‘Larger than life’. Hele, iki eliyle yandan saçını kabartma hareketi bitirim. O haliyle güzeller güzeli küçük kızkardeşinden daha alımlı.

ilker-aksum-480x318
İlker Aksum’un ne kadar iyi olduğu süper oyun çıkaran iki başrolün yanında çok dikkat çekmedi. Ama bu adam müthiş bence. Yılın en iyi yanrolü.

yol arkyol ark4yol ark2
En iyi yardımcı kadın ödülü bir ensemble’ye: Yol Arkadaşım’ın kadın oyuncularına (bir süredir resmen takmadan oynayan Özge Özberk hariç). Özellikle de büyükanne -emektar- Tanju Tuncel, Eylül – Melis Mutluç ve Hafize – geçenlerde Şehir Tiy.ları genel müdürü seçilen Ayşe Nil Şamlıoğlu’na.

Yalnız, emeğe saygımız ne az. Dizi oyuncularını listeleyen sitelerde birçok yan karakterin ismi olmuyor. Bu küçük kızın adı hiçbir listede geçmiyor örneğin. Oysa onunki neredeyse başrol. Yol arkadaşı derken kastedilen bile o.

Bir de Serji olarak Fox’ta şovuna başlayan evin büyük oğlu Serhat Kılıç’a birşey verememiş olduk ama adını analım bari.

Beklenmedik bir sonla bitireyim. Bence sezonun en bomba yapımı Adanalı. Bugünlerde akşamüstleri rastladıkça seyrediyorum. Çok sağlam bir çatışması var. Her bölümde hem yeni bir macera hem süregiden bir hikaye barındıran aksiyon-komedi-aşk üçgeni de çok garantili. Bir de mizahı bu kadar çocukça olmasa.

h1

Handel’in Rosmene’ye ettiğidir

20 Haziran, 2009

18:10, Kumrucu Şevki: Bir sucuklu, bir peynirli. Paket. (orada ‘here or to go?’ derlerdi, burada ‘burada mı yiyeceksiniz, paket mi?’. tamamen aynı olması global dünyanın hükmü olsa gerek).

20:45, otobüs: Bir yandan poğaça kırıntılarken dışarıyı seyrediyordum. Otobüs boşça. Arkamdaki kız da arkasını dönmüş, batan güneşi seyrediyordu. Ben de dönüp bir kurabiye verdim.

21:30, Odeon (Küçük Tiyatro): Tam sahnenin karşısına hem de etrafı boş bir yer bulup etrafıma bol bol minder toplamanın konforuyla rahat rahat kuruldum.

21:40, aynı yer: Geç gelen bir çift dibime oturdu. Ve abartısız sürekli konuşup durdular. Bir oyuncunun kostümünden, kutu koladan, etraftaki insanlardan, oyunla ilgili ipe sapa gelmez şeylerden. 10 sn. bile sahneye bakamayan birileri buraya kadar niye gelir diye merak ediyor insan. İst. olsa görünmek ve görmek derdim. Ya buraya? Muhtemelen Selçuk veya Kuşadası’nın, eline davetiye gelmiş bir devlet veya belediye görevlisi, yemekten sonra ‘hadi hanım, biraz hava alalım’ demiş.

22:30, hala aynı mekan: Bela çiftten biraz uzaklaşılan 2. perdede kendisini korsanlardan kurtaran Imeneo ile değil de önceden sevdiği Tirinto ile evlenmeyi istemektedir Rosmene. Ama ailesinin ve Imeneo’nun baskısı ile istemediğini seçer. Koro da insanın arzularını değil mantığını izlemesi gerektiğini, şükran ve onurun duygulardan ve bağlılıktan güçlü olduğunu söyleyip iyice saçmalar.

23:40, gelinen otobüsün yanı: Arka koltuktaki kızla -ufka yakın bile görülen- yıldızlardan, Şirince üzerinde gökyüzünden ve çeşitli planlardan konuşuyorduk.

01:40-55, Konak Meydanında bir durak: Aynı kızla sohbet tükenince çeşitli ritmler yapmaya başladık. Ama hayır, tinerci çocuklar ve akşamcı abiler etrafımıza toplanıp bize katılmış, bir cümbüş, bir eğlence gitmiş değil.

02:15, KSK iskele: Baykuş denilen salak otobüs iskelede durdu, şoför ve kırmızı burunlu bilimum amca indi. Aşağıda sigara içme seansı başladı ve bitmek bilmedi. Önümdeki sakallı tipe sordum, müthiş belediye planlamacıları otobüsü iskeleden buçukta hareket edecek şekilde planlamış.

02:35-55: Girne’den eve yürüyüş. Bizim muhit ne zaman ‘uyumayan muhit’ ilan edildi bilmiyorum ama envai kumrucu, dondurmacı, köfteci, waffle’cı hala açık. Ama en acıklıları, aralarında çok fazla üremiş arabalı ızgaracılar. Bunları diziler yanlış yönlendiriyor olmalı. Bir İst. Masalı’ndaki dayı, 2. Bahar’daki Ali Haydar, onlara özenen Aşk Yakar’daki Filibe köftecisi, Annem’in pazaryeri köftecisi Vahide Gördüm, arada stadyum yakınlarına köfte ekmeğe giden Efe ve aşçısı Mösyö, hatta Yol Arkadaşım’daki seyyar lokmacı.

05:00: (Mümkün değil eve gelir gelmez yatamam) TNT’de Kuzeyde Bir Yer başladı. Mike Monroe dalgıçlık kıyafeti almak istediği için kasabalı arasında para toplar, doktor Joel kıskanır. Aralarında güzeller güzeli Maggie olmalı. O kıza benim de zaafım var. Sanırım bayılmadan kapattım tv’u.

h1

Televizyonlarda yaşayanlar

4 Haziran, 2009

Dün, geceyarısından sonra elektrikler kesildi. Hava öyle bunaltıcı ki herhalde herkes klimaları açtı ve kapasite yetmedi. Neyse ki az sonra geldi. Derken bu gece yine kesildi. Dün hazırlıksızdı diyelim TEDAŞ, bugün de mi? Ayrıca, bizdeki bu klima sevdası ne zaman başladı? Dün bir otobüse bindim, klimadan -yanımdaki gömleği üzerime geçirsem de- öyle üşüdüm ki 2 durak sonra indim. Bazı banka şubelerinde beklerken dışarıda çıkıyorum. 25 filan yapacaklarına 19 dereceye ayarlıyorlar. Böyle değildik biz.
Diğer yandan, geceleri bu basınçlı, bunaltıcı hava hep Washington’da olur bu dönemlerde. Gündüzden daha fena olur. Tüm pencereleri açsanız da farketmez, durduğunuz yerde terlersiniz. Orada da elektrik kesildiğini görmüştüm birkaç kere, bize göre daha az ve kısa olsa da. Ama hiç su veya gaz kesildiğini görmedim. Elektrikten sonra suyumuz da kesildi de bu gece.
Artı, bu aralar arada bir yurtdışı internet bağlantısı kesiliyor. Örneğin, yerli gazetelere, gugıl, bloggır gibi yerlere girebiliyorsunuz ama yurtdışı kaynaklı hiçbir yer açılmıyor. Başka kimse sözünü etmediğine göre bizim şehrin çıkışı ile ilgili birşey olsa gerek (o da garip).

Geçen gün kargocu geldi eve. Adam tanıyor bizi. Burada Simon Templar diye biri oturuyor mu dedi. İsmi değiştirmiyorum, aynen böyle. A, evet, arkadaşım. Adresini bulamayınca bana göndermişler herhalde dedim. Aklımda bir iki alternatif vardı, gönderici olarak. Sonra içinden badem şekerleri çıktı, ve kargo şirketinden bir mesaj. Birşey gönderirken garip hatalar yapmışlardı birkaç hafta önce. Ben de telefonlarını arayıp iletmiştim. Onunla ilgiliymiş meğer. Yalnız, iyi ki kapıyı ben açtım. Annem açsa hiç anlamazdı neler döndüğünü.

Televizyonda hep bilindik formüller dönüyor. Yalnız, geçenlerde biraz değişik bir şey gördüm: Uyanık Bar. Yol Arkadaşım’daki evin büyük oğlunun (Serhat Kılıç -Serji) oynadığı Uyanık Bar. Teatral bir sohbet şov. Gelen konuklara sarkan bir bar yöneticisi. Yani Bayülgen’in -en azından evlenmeden önce- oynamadan, kendisi olduğu hal. Ama bu adam pek daha sempatik.
İlk programda Dolunay Soysert’le kocası (Bosch reklamından bilirsiniz ve yine Yol Arkadaşım’dan) vardı ve Serji ‘Doli”yi ayartmaya çalışıyordu kocasından ayırıp. Şahsen Dolunay’a benzer hisler besleyen biri olarak destekledim, ama iyi direndi maalesef çift.
(Salı ve Perş.leri geceyarısı civarı -sevimsiz bir kanal- Fox’ta.)

Son programda oyuncu hocası bir adam çeşitli temrinlerle çalıştırıyordu Serji’yi. “Ağla. Bu oyunculuğun en zor noktalarından biridir” dedi. Karşısındaki kızla ayrılmışlar da ağlayıp onu ikna edecek. Serji 2-3 saniye içinde ağlamaya yaklaşırken ben de denemeye başladım. Az sonra gözlerim dolmuştu. Sonra gerçekle deneme karıştı tabi. Hayatından mutluysan zor birşey olmalı bu.
Bir de oyunculara öpüşme-sevişme sahneleri için etkilendiniz mi derler. Doğru cevap, o ben değilim ki, oynadığım kişi etkilendi’ olmalı.

Televizyonda olanları taklit etmeye Ebru Şallı’yla devam ettim. Programın geceyarısından sonraki tekrarında, çeşitli yer hareketleri. Hergün ve bir süredir devam eden bir program olarak artık seyircilerle ahbap olmuşlar sanki. Baştan hergece yapılabilir geldi ama 5 dk.da sıkıldım. Sağlıklı olmak adına çekilecek sıkıcılığın da bir haddi var. Hem zaten insan hareket etmeden bile terliyor şu an. Hem -hani- su yok.

‘Doli’ bir, Göksel iki. Ne zaman görsem, en çok da “bi seni konuşurum” şarkısında kıskançlıktan çatlarım. Zaten hep de kocasından bahseder. Ama bu akşam yine antilop gözleriyle beraber katıldığı bir programın alt bantında “4 albümü eski eşimle yaptım” yazıyordu. Eski eşim? Bu son zamanlarda aldığım en ‘ümitli’ haber. Ama canım, ben de kimi kıskansam ayrılıyor. Yani, hiç tavsiye etmem size, kıskandırmayın kendinizi.

Mektubumu buldun mu ile kapatıyoruz, eski bir Gönül Yazar şarkısı.

h1

Philippe Petit

1 Haziran, 2009

Dünya Ticaret Merkezi’nin bir olayla zihinlere kazınmış olması ne büyük haksızlık. Oysa öncesinde çok büyük başka bir olaya, ve diğeri gibi iç karartıcı ve -kelimenin ulaştığı en keskin anlamda- yıkıcı değil, ilham verici, büyüleyici ve özgürleştirici bir olaya sahne olmuş.

Man on Wire’ı geçen hafta oynadığında çok kısa seyredebilmiştim. Hatırlamıyorum ama başka birşey vardı, gece de tekrarlamamışlardı. Ne güzel ki iç sesimi duymuş olan ntv tekrarladı bu gece.

Öncelikle olay şurada geçiyor:
man on wire-philip petite
{Aşağılarda görünen 300 metrelik dev gökdelenlere dikkat.}

İnsanın kanını donduran veya ağzını açık bırakan üç fotoğraf vardı filmde. İlkinde Philippe Petite olayın başlamak üzere olduğu anda ikiz kulelerden birinin kenarında duruyor. “Ağırlığımı binadaki ayağımdan teldeki ayağıma vermek üzereydim ve bunun sonucunda belki de öleceğimi düşünüyordum, ama bunu yapmam kaçınılmazdı.”:
IMG_1297

İkinci resimden önce söylemem gerek ki filmin neyden bahsettiğini ilk duyduğumda bunun korkunç ama yapılabilir olduğunu düşünmüştüm. Ama seyrettikçe anlıyorsunuz ki bu aslında yapılamaz ve imkansız bir fikir. İhtiyaçları olan 1 ton ağırlığında bir malzeme, eylemleri suç, normalde ihtiyaç duyulan 4 kişinin oraya çıkması mümkün değil, o teli bir binadan diğerine ulaştırmak, iki bina arasına germek ve tüm düzeneği kurmak acaip zor, o yükseklikte rüzgar inanılmaz, binalar hareket ediyor, yükseklik baş döndürücü değil bayıltıcı. (Ama bir noktada şöyle diyorlar: Evet, imkansız. O yüzden hadi çalışmaya başlayalım.)

2. kare bütün bunlara rağmen, evet, iki bina arasındayken. P. Petit telle ilgili endişelerinin boş olduğunu ve rahat yürüdüğünü gördükten sonra tele yatar. Buna bir yorum yapmak mümkün değil.
IMG_1357

3. karede tele yatmakta olan Philippe’ten geniş açıyla sola doğru açılır görüntü. Filmlerden tanıdık, eli belinde iki Amerikalı polis diğer binanın çatısında onu izlemektedir. Sonrasında siyah, tombul bir polis onu ip cambazı değil, ip dansçısı diye tanımlar, “çünkü ipin üstünde dansediyordu” diyerek.
IMG_1361

Bu da filmin sonlarından o sahnenin olduğu kısım.