‘TR’ Kategorisi için Arşiv

h1

El Secreto

13 Ekim, 2009

Biz başka memlekete benzemeyiz ya, ben sanırım bizim topraklarda geçerli olan asıl The Secret’ı çözdüm. Ama şimdi bunu size burada mı yazsam, yoksa kitap yapıp 100 bin mi satsam acaba?

Tamam, size çıtlatayım. Ama söz verin, kitap çıkınca bilmiyormuş gibi yapçanız.

Efendim, bizde birşey olmasının yolu onu çok istemek, aman olumsuz ifadeler kullanmamak filan değil. Direk ben oyum demek. Biz özgüven fakiri bir toplumuz ya, arada kendine güvenen kişiler çıktığında direk etki alanına giriyoruz. Kim sağlam, düsturlu bir şekilde ben şuyum dese peşine takılıyoruz. İddia ediyorum, kalabalık bir metroda bir deney yapın: Bir arkadaşınız ilerde bayılma numarası yapsın, siz de ben doktorum deyin. Bunu Almanya’da yapsanız mutlaka biri size kimliğini göster der. Kanada’da yapsanız, ne gerek var, acil yardımı hepimiz biliyoruz denir. TR’de ise ‘açılın, abi doktormuş’ der herkes.

Bakın etrafınıza, gastelere, televizyonlara. Gördüğünüz bir yere gelmiş kişilerin en az %80′i zamanında bir şekilde ben buyum diye ortalığa atlamış kişiler.

Bakınız, sanat dünyamız. Çok değil, bundan 5 yıl önce yönetmen deyince akla gelen iki isim, sinema tartışıldığında çağrılan daimi iki konuk Sinan Çetin ve Mustafa Altıoklar’dı. Kendilerinin doğru dürüst bir film çektiğini görmüş olduğunu bilen var mı? Tiyatro yönetmenlerimizin çoğu kendinden menkul tiyatro adamları. Oyuncularımızın bir kısmı da öyle.

Televizyoncularımız: Acun, geçen yıl Seda Sayan’dan (buyrunuz, kendinden menkulluğun Allah’ı) sonra 2. en çok vergi veren sanatçıydı. Kimdir sayın Acun? Kendi kendisini spor muhabiri, gerzek sunucu, sonra da program yapımcısı yapmış bir kişilik. Şimdi Adriana Lima’yı Miami’deki evinde ağırlıyor.

Gasteciler: Açın bir gazeteyi, herhangi bir köşe yazısını okuyun. Sizin de yazabileceğiniz birşey olmaması pek olası değil. Hele spor sayfasını açtıysanız hiç mümkün değil.

Modacılar, politikacılar (bunun en bariz olduğu iş dalı), reklamcılar, sinema eleştirmenleri, hatta toplumbilimciler; yani, muğlaklığın olduğu her meslek. Her taraf, hayatının bir noktasında ben buyum diye ortaya atlamış, oysa değil o, hemen hiçbir şey olmayan ağalarla dolu. Bunlar genelde köprünün başını tutmuş oluyor. Onlar yaşlanmış ise hemen gençlerden yenileri çıkıyor.

Siz de deneyin. Atlayın ortaya, deyin ki ben St. Remy’de aşçılık okuluna gittim, iki Michelin yıldızlı Gorbiot’nun yanında 3 yıl çalıştım. Veya Floransa’da iç mimari okudum, geçen yıl  La Scala’yı restore eden gruptaydım. Olmadı, babam beni Ermenildo Zegna’nın yanına çırak verdi, 5 yıldır terziliğini yapıyorum, dersiniz. En fazla iki vakte kadar keşfeder sizi medya. O olmadı, kendinizi Bilgi’de ders verirken bulursunuz.

Sonuçta Melis Alphan’dan neyiniz eksik? (kendisi Milliyet’te yıllardır sayfalarca moda yazan bir şahsiyet). Eminim, onun kadar kıvırırsınız. Hatta, en iyisi siz o olun, o da siz [referans için bakınız Beyaz Kale, veya Şaban filmlerinin yarısı].

h1

Türk dediğin = Bol kebap, az Pamuk

31 Ağustos, 2009

31 Ağustos transferin son günü. Bonservisim elimde bekliyorum. Yalnız, Toronto başkanı Hidayet’e özel jetini göndermiş, ben de aynı muameleyi isterim.

________________________

Birkaç ay önce gastede ‘Lucca’da dönerciler yasaklandı‘ diye bir haber vardı. Irkçılıktan bahsetmişti yorumcular. Bense Lucca ve dönerci kavramlarını yanyana düşünememiştim. O kadar aykırılardı ki. Aynı haberde geçen ‘Pisa’da 16 dönerci var’ sözünü ise hiç kafam almamıştı.

Gittim, gördüm:

IMG_2357
Burası Pisa’nın en turistik, en pahalı sokağı. Karşısında, az ileride Armani var. Ondan sonraki restoran gayet lüks. Bu arkadaşın fiyatlarıysa -resimde biraz fazla minik kalacaktır- 3-4 euro civarı.

IMG_0107
(şu an bilinmeyen bir sebepten ötürü döndüremedim).
Bir Ye Kebab (sahibi dilimiz bozuluyor diyerek Türkçe’den ödün vermemiş) Floransa’da ara sokakta.

IMG_0243
Star Kebab da öyle. Merkeze yakın ama biraz daha ucuz otellerin, restoranların olduğu bir sokakta. Resmi çekerken içeriden ağdalı bir arabesk geliyordu. Uzanıp pardon, bu çalan kim dedim. Gülümsedi içerideki adam, Azer Bülbül dedi.

Arkadaşımın bir arkadaşı, Türk deyince iki şeyden bahsetti (öyle olur ya, karşınızdakinin ülkesiyle ilgili bildiklerinizi, aklınıza gelenleri söylersiniz). Pamuk ve dönerciler. Hatta biri bir dönerci söyleyince diğeri,  o Türk değil, Kürt diye düzeltti (nasıl ayırıyorlar bilmiyorum ama pek meraklılar buna). Yurtdışında bizi bunlar temsil ediyor işte. Çoğunluk Pamuk okumadığına göre herkesin her yerde karşılarına çıkan dönerciler. (Ve inanın, ben oradayken değil Pisa-Floransa, koca ülkede bir adet dönerci görmemiştim, hiç de olmayabilir; hatta benim aklıma gelmişti, burada bir dönerci mi açayım diye).

Lucca-dönerci haberinde de herkesin aklına pizzacılar gelmiş. Ama oradaki dönerciler bizdeki pizzacılar gibi değil. İtalyanlar gelip burada pizzacı açmıyor. Ve bence sorun şu ki oradaki tüm dönerciler en adi etten, onu da yakarak ve fazla yağlı yapıyorlar döneri, yani güzelim bir yemek geleneğinin en kötü halini sunmaktan başka birşey yapmıyorlar. Aynı burada açtığı köşede sokaktaki diğer dönercilerle rekabet ediyormuş gibi ucuz fiyat üzerinden götürüyorlar işi. Bununla ilgili olarak ‘yurtdışında hep dönerci var, ama bir tane bile Türk mutfağı restoranı yok’ denir ya, sadece o değil, dönercilerden bir tanesi de çok kaliteli bir restoran yapayım, kaliteli etlerle illa pahalı değil ama masada yenecek şekilde bir yer tasarlayayım, iyi pişireyim, iyi servis edeyim demiyor (yani isteyene açık bir pazar var). Temsil sorunu da tam burada. Ve böyle olduğu müddetçe, bence de müze gibi şehir Lucca’nın merkezinde dönerci olmasın.

Pamuk’a gelince, onu sevmeyenler bir de yurtdışından baksın olaya. Açık ara en tanınan Türk, Pamuk. Kitapçılarda Orhan Pamuk denince anlamıyorlar ama Pamuk deyince en basit tezgahtar bile biliyor. Hep en önlerde, en ortalıkta. Hem Amerika gibi sadece yenileri değil, tüm kitaplarını çevirmişler. Kimse de nobel alırken dedikleri gibi ‘yazdıkları yüzünden değil, söyledikleri yüzünden okunuyor’ diyemez herhalde.
IMG_0301

h1

Kimse uyumasın! Sen bile prenses

29 Temmuz, 2009

TV’de gördüğüm bilgi türü yarışma programları tatil yazılarına ara verme gereği uyandırdı.

Ahmet Çakar’ın sunduğu yarışma. Program boyunca çok bilgili diye anılan Bilkent Bilgisayar mezunu genç, Nessun Dorma’nın bestecisi sorulunca şöyle diyor: “Bu sorunun cevabını herhalde Nessun Dorma’nın bestecisi dışında kimse bilmiyordur”. Şıklar arasında Puccini, Verdi, Domingo, Pavarotti var. Pavarotti’yi biliyor da diğerleri için “bu şıklar bana hiç birşey ifade etmiyor” diyor. Sonra da cevap olarak Placido Domingo’yu seçiyor. Ve burada opera tarihinin en önemli aryasından bahsediliyor.

Bu bilgili olandı. İki yarışma kazanan bir diğeri Big Ben’in hangi şehirde olduğu sorulunca “Emin değilim ama bana Londra yakın geliyor” diyor.

Kanal 1′deki sinir bozucu sunuculu bilgi yarışmasında 20 yaş civarında iki kız yarışıyor. Soru “Cervantes’in yazdığı, yeldeğirmenlerine karşı savaşan İspanyol halk kahramanı”. İlk kız bilemiyor. İkincisine geçiyor hak. Sunucu “halk kahramanı” diye vurgulayınca Robin Hood diyor kız. “Robin Hood İngiliz, sorudaki İspanyol” diyor sunucu. “Doğru… O zaman Heidi. Ama o nereli bilmiyorum. Ben en iyisi cevap vermeyeyim” diyor kız. Keşke kaydetseydim, çünkü inanılır gibi değil, ama aynen böyle oluyor.

Yine Ahmet Çakar yarışması. 30′larındaki kadın hangi ayın kaç gün çektiği üzerine çok basit bir soruda parmak hesabı yapıyor, onu da yanlış yapıyor. Hangi ayın kaç gün olduğunu hesapsız bilmez mi insan? O hesap da olsa olsa ilkokul 2′ler-3′ler içindir.

[Sonradan ekliyorum: Dün otobüste kitap okumakta olan 40 civarındaki kadın eşine dönüp "Stendhal ne biliyor musun" dedi. "Burada geçiyor da". Baktım ben de, "Stendhal çevirdim" diyordu yazar Cesare Pavese. 50'lerindeki ve minimum kelimeyle anlaşan adam baktı, bilmiyorum anlamında başını salladı. (çevirdim derken ne olabileceğini düşündüler acaba, hulahop mu?)]

Geçen yıl bir yarışma vardı, güzel ve aptal kızların yarıştığı (Güzel ve Dahi). Çok bomba vecizeler dönüyordu, akla gelmeyecek şeyleri bilmiyordu kızlar. Çoğu kişi de bunları bilmiyor olamazlar, kesin numara yapıyorlar, hepsi format gereği diyordu. Oysa işte bizim genel kültür düzeyimiz bu. Bunu böyle olduğunu bilmemek de bence genel kültürsüzlüğün bir başka yansıması.

Diğer yandan, ortalama değil ama seçilmiş kişilerin yarıştığı Kelime Oyunu var, yine Kanal 1′de. Yarışma gayet zevkli, sunucusu da çok iyi ve birçok çok iyi yarışmacı var. Para ödülünü öne çıkarmadığından ancak bulmacalara meraklı ve bunda iyi olanların başvurmuş olması olmalı nedeni.

Yazarken İngiltere’deki yetenek yarışmasında Nessun Dorma’yı süper söyleyen bir cep telefonu satıcısını hatırladım, Paul Potts (Susan Boyle’dan önce onun ismini biliyorduk). Bizde köyden bir müzikal şarkısı söyleyen bir kadın çıksın veya şehirli alt-orta kesim operacı olmak isteyen çıkmıyor gibi bir karşılaştırma değil bu. Opera bizim tarihimizde yeralmamış zaten. Ama benzetmeyi sürdüreceksek klasik sanat müziğini bilsin mesela aynı düzeyde birileri. Ve değil seçkin bir üniversite mezunu, tüm üniversite mezunları da bir zahmet Nessun Dorma’yı bilsin.

_____________________________

Bu kadar laftan sonra Nessun Dorma:

Prens Calaf:
Nessun Dorma! Nessun Dorma! – Kimse uyumasın! Kimse uyumasın!
Tu pure, o principessa,  –   Sen bile prenses
nella tua fredda stanza   –   Soğuk odanda
guardi le stelle che tremano  -  Aşk ve ümitle titreşen
d’amore e di speranza!  -  Yıldızları seyret
ma il mio mistero   – Ama benim sırrım
è chiuso in me, – Bende saklı
il nome mio nessun saprà!  – İsmimi kimse bilmiyor
no, no, sulla tua bocca lo dirò, – Hayır, hayır, ağzına fısıldayacağım
quando la luce splenderà! – Gün ışıdığında
ed il mio bacio scioglierà – Ve öpücüğüm seni benim yapan
il silenzio che ti fa mia! – Sessizliği eritecek

Koro:
il nome suo nessun saprà… – İsmini kimse bilmeyecek
e noi dovrem ahimè, morir, morir!…  – Ve biz bu yüzden ölmek zorundayız

Prens Calaf:
dilegua, o notte! tramontate, stelle! – Ey gece, dağıl, yıldızlar, inin!
tramontate, stelle! all’alba vincerò! – Yıldızlar inin! Şafakta ben kazanacağım
vincerò! vincerò! – Ben kazanacağım! Ben kazanacağım!

{Hırs dolu duruyor ifadeler ama aslı öyle değil: Prenses Turandot’la evlenmek isteyen kişi üç bilmeceyi bilmek zorundadır. Bilemeyenin kafası gider. Ona ilk görüşte aşık olan Prens Calaf (ismi bilinmeyen prens) gelir ve hepsini bilir. Ama Turandot kimseyle evlenmeyi istememektedir. Prens Calaf ona sabaha kadar adını öğrenmesini, sabah bilirse kafasını kesebileceğini, ama bilemezse de onunla evlenmesi gerektiğini teklif eder. Kabul eden soğuk prenses de prensin ismi öğrenilene dek hükümdarlığında kimsenin o gece uyumamasını, aksi halde hepsinin öldürüleceğini buyurur.}

h1

Milör’ün asistanı olmak istiyorum!

11 Temmuz, 2009

Bunca yıl yanlış adamları takip etmişim anacım. Önce Odtü’dekiler (biri rektör oldu, biri öğrencisiyle evlenmiş bir adamdı [evet, ondan çok şey öğrendim], biri mülayim bir kadın), sonra yeni dünya’dakiler (biri meşhur Dr. Z., biri Murat Hoca, biri dikkat çekmeyen bir adam). Yanlış olmuş. En baştan direk Milör’e gitmeli ve ben sizi asistanınız olmak istiyorum demeliymişim. Hayat boyu!

Çünkü her Çarşamba akşamı süper yiyen adamım Milör* meğer Georgia Tech’te ekonomi, Koç’ta uluslarası ilişkiler hocasıymış. Böyle birçok alanı kapsayan bir eğitimi var zaten. Hatta fazla eğitim almış diyebiliriz (kim doktoradan sonra hukuk okur?). Ama eğitim boyu ve çalışırken Fransa ve Amerika’da, parasını hem yemeğe ve şaraba yatırmış (şaraptan çok da kazanmış).

Ben bazen bu büyük ülkede bazı dallardaki uzman sayısına inanamıyorum. Dünya çapında uzman olanlar o kadar tek tük ki onlara birşey olsa kimse olmayacak. Milör böyle biri. Neyse ki NTV kendisini bulmuş da sürekli öğreniyoruz. Yemek (şimdi aramızda gastronomi demeyelim) en hızlı yükselen ilgi dallarından biri ve o gemide ben de varım. Asıl maksat yemek üzerine birşeyler öğrenmek ama bir yandan mekan da öğreniyoruz. Orada görüp yediğim iki yer oldu bile. Ama bana yetmiyor. Ben onun ekolüne girmek, zamanla bir Milör2 (milör dö) olmak istiyorum.

Bu yazıyı yazdıran bu hafta İzmir’deki restoranları gezmesi oldu -haftaya da devam edecek sanırım İzmir-. Ah, kendisine rastlasaydım da yalvar yakıl asistanlığını dilenebilseydim dedim (ceketle gezdiğine göre Mayıs’ta, en fazla Haz. başında çekilmiş programlar -sonrasında pantolon bile giyilemiyor burada).

Milör kim tanımıyorsanız kendisini anlatmak için en iyi sahne Cunda’da deniz kenarındaki restoran yedikten sonra verilen kamera arkası görüntüydü herhalde. Milör yerken şlop diye bir ses çıkıyor ve kenardan bir kız eyvah diyor. Noldu diyor Milör, cep telefonunuz denize düştü diyor prodüksiyondan bir kız. Cebine bakıyor Milör, yok, “onu oradan alamayız di mi” diyor karşısındaki rest. sahibine. Hayır diyor adam. Deminki kıza prodüksiyondan bir kız daha ekleniyor, ikisi suya bakıyorlar yakından, Milör’ün dibinde. Milör tabağına dönüyor, bir yandan deniz ürünü mezeleri yemeğe devam ederken “artık ondan hayır gelmez” diyor. NTV’ciler çok sevmiş olmalı ki bir süre tanıtımlarda kullandılar bu sahneyi.

{Bu arada programın pek farkedilmeyen ve aslında artı olmaması gereken bir artısı var. Her gün saatlerce süren ve pişirilen yemeklerin tadının uzun uzun tartışıldığı yemekteyiz’de şarabın ş’si geçmiyor (sadece 1 veya 2 kere içilen şeyin şarap olduğunu düşündüm, tabi ismi anılmadan). Pek gastronom konuklar yemekle beraber tatlı meyve suları, kola, hatta şalgam veya red bull içiyor. Eminim yapımcı firma veya şov tv’nin aman kimseyi kaçırmayalım evhamından bu. Çünkü içki konusunda böyle gerici olduk biz. Milörse her fırsatta şaraptan bahsetmeye çalışıyor.}

*Milör’ün (aslı Milor) ismini ben koymuşum sanki. Edith Piaf’ın ‘allez, venez, milord’undaki gibi, tam anlamıyla ‘adamım’.

θθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθθ

Geçen yaz da aynı şeyi düşünmüştüm. Yaz sezonu televizyonu kıştan daha güzel. Dizi yok, onun yerine yeşil ekran var. NTV giderek daha iyi ve daha ilginç programlar yapmayı öğreniyor. Program yapımcılığı, çekilen şeyi zenginleştirmek bizde bilinmeyen bir dal, ama yavaş yavaş gelişiyor.

Milör’ün programı kış sezonundan mekan değişikliğiyle devam. Onun dışında şimdilik daha çok Galata (Şişhane-Tophane) taraflarını gezen Levent Erden -Şehrin Şifreleri cuma 9-, çeşitli az bilinen antik kenti büyük bir tutkuyla gezen Ahmet Yeşiltepe (bu adam geçen yıla kadar normal ve ciddi bir sunucuydu, şimdi tam bir arkeoloji delisi olmuş) -Zaman Yolcusu perş. 8:30-, sonra ünlülerin yeşil işlerde çalıştığı Zor İş, çeşitli çevre sorunlarını takip eden Bay Yeşil, bir de sunan kızın güzelliğinin insanı üzdüğü Yeşil Tatil. . Çok uzman işi olmasa da en azından bariz bir heves ve enerji barındıran yapımlar (hepsi ntv’nin sayfasında var, video galeri kısmında).

Sanırım ben NTV’ye aşığım. Ta ilk zamanlarında düşünmüştüm. NTV gibi bir kanalımız olduğu için çok şanslıyız. Birçok kültürlü Avrupa ülkesinde olduğunu sanmıyorum. Zaten çok kendine özgü bir format. O sayede CNN Türk’ü de sürükledi peşinden o formata (yine de arada küçük bir fark var, ilki lehine).

Ratingleri ölçülse ne kadar minik bir seyirci yüzdesinin olduğunun anlaşılacak olmasından korkuyorum. Ama yine de seyircisinin alım düzeyi düşünülerek verilen reklamlarla kar edebiliyor demek. O da olmasa bağlı oldukları holdingin reklamlarını yayınlamak bile işlerine geliyordur.

NTV’nin bize fazla olduğunu, hatta onu haketmediğimizi düşündüğüm çok oldu. Şimdi tam öyle demiyorum. Çünkü biz neysek bu kanal da o. Ama en azından, ‘çok küçük bir kısmımız neyse o’.

h1

üzerimden ne geçti

27 Mart, 2009

Dün, ya da galiba iki gün oldu, saat akşamüstü 5′ti. Yerime oturmuştum. Aşağıda benim eşyalarımı yüklediklerini görüyordum camdan. Ne büyük bir huzur. Fiziksel olaraksa bir aksiyon filminde harcanmış gibi hissediyordum. Sanki demin kardaki kovalamacada 007 bir tepeden diğerine kayarak uçarken ben 20 metreden aşağı düşen isimsiz kgb ajanlarından biriydim. Sonra çizgi filmlerdeki gibi üzerimden arabalar, sonra da bir tır geçti. Sonra da kafama piyano düştü. Öyleyim. Komada gibi. Beni ambulans helikopterle almışlar, evime götürüyorlar. Gözkapaklarımı bile açamıyorum. Bu sırada evden eşyalarımı da almışlar. Ama bayağı bir para karşılığında.
Gidince 1 gün 2 gün uyuyacağım. Günler haftalar aylar boyu uyuyacağım. Umarım seçime uyanırım, diye düşünüyorum.

Φ

Zaten herşey o seçim yüzünden. Son akşam evde telefonda konuşuyordum. Kapı çaldı. Carabbinieri denenlerden bir polis. Simon Terim, Simon Terim, arabanızı yanlış yere parketmişsiniz, isterseniz camdan bir bakın dedi. Pardon canım, bu polis birşeyler diyor deyip camdan baktım. Sokakta yüzlerce Hintli kız, yüzlerce Koreli kız, yüzlerce Polonyalı-Rus-Rumen kız aralarında özel dizilip ‘GİTME SİMON’ yazmışlar. Pencereyi açıp seslendim: Üzgünüm kızlar, isterdim ama yetişmem gereken bir seçim var.

Φ

Birkaç saat sonra, yani dün saat 8:45′te uyandım. Tam 23 gün önce uyandığım yerde. Ne biçim bir dejavü. Aslında tam aynı yer değil, o H36′nın yanıydı, bu H37′nin. Ama onun dışında tüm koşullar aynı. Penelope hala ileriden bakıyor. Sanki arada hiçbirşey olmadı. Biraz da oryantasyon sorunları yaşayan biri olsam küçük sayılardaki kendi kapıma değil, terminalin diğer ucundaki o belalı kapıya doğru yöneleceğim. Bu H terminali araf gibi bir yer benim için. Bir tarafta cennet var, diğer tarafta cehennem. Nereye doğru gittiğini belirleyen tek şey nereden geldiğin.

Φ

Bu sefer kimsenin olmadığı evime girerken 100 kilo civarında zımbırtı var yanımda. 23 tanesi de Münih’te kalmış, birazdan gelecekmiş. 9 tanesini de postaya vermiştim, herhalde 1-2 hafta içinde gelir. PK’sunda geçen hafta aldığım bir hediye benden önce gelmiş, ne güzel.

Φ

Bu gelişlerdeki bitkinliği kimseye anlatamıyormuş gibi hissediyorum. Herkes hep bir jetlag lafı ediyor ve ona içermediği bir ilginçlik veriyor. Hatta yabancı kaynaklı olduğundan ben biliyorum denmesi özenilen birşey gibi davranılıyor jetlag’e. Oysa o sorunun çok küçük bir kısmı oluyor. Daha çok gelmeden önceki günlerdeki büyük yorgunluk, uykusuzluk, yoldaki gecenin yaşanmadan yani uyumadan geçmesi (batıya giderken bu yok mesela).

Φ

3 hafta içinde televizyondaki tüm reklamlar değişmiş. Ne ilginç. Orada, inanmazsınız, 9 ayda değişmeyen birsürü reklam vardı. Yıllar boyu aynı reklam oynar mı ya. Bilmeyen de orada ilginç reklamlar oynadığını sanır. Değişenlerin birçoğu bile aynı seri reklamlar. ‘O kadar basit ki bir mağara adamı bile becerebilir’ esprisine dayanan reklam serisi 5-6 yıldan beri sürüyor. Rezervasyon ödemekte olanların evini Kaptan Kirk’ün kırıp döktüğü reklamlar da öyle. Bu bence TR’nin ne kadar hızlı değiştiğinin, Amerika’nınsa ne kadar değişmediğinin göstergesi.
Zaten bizdekine göre reklamı yapılan ürün çeşidi çok az. %90 araba, bira, sigorta, birkaç web sitesi.
Bizde de milli maç dönemi reklamları çok sinir bozucu tabi, ama yine de ilginç birçok reklam oluyor.

Φ

Yalnız, insan bir ay içinde iki kere bir saat kaybeder mi? Önce orada ileri alındı saatler, şimdi de burada.

Φ

Elemelerin en önemli maçı, seçim, düşen helikopter, FF derken gündem ne kadar yoğun. Bu kazaya uğrayan Tayyip veya Baykal olsa seçim ertelenmez miydi; o zaman bu durumda da gerekmez mi? Üstüne bir de dünya patinaj şampiyonası var. Hepsini reddedip sürekli onu seyretmek vardı ya…

h1

daha da gelmem

10 Mart, 2009

Bu ülkeden daha kapıda girerken nefret etmeye başlarım her seferinde. Nefret edilmeyecek gibi de değildir. Bitmeyecek gibi gelen yolculuktan sonra estetikten nasibini almamış havaalanına iner, sonra da S şeklindeki upuzun sıraya girersiniz. O sıranın 1 saatten fazla sürdüğünü bilirim. Orada telefon kullanmak yasaktır -niyeyse. Pek severler böyle yasakları. Bizde öncelik turisti memnun etmektir. Avrupa’da da kurallarla memnuniyet arası bir denge gider gelir. Burada o memnuniyet kısmını takan yoktur. Gelmeseydin diye bakarlar sana.
Sonra bir memur niye geldiğinizi sorar, elinizdeki belgelerden açık değilmiş gibi. Parmağınızı bir yere sürüp yağlayıp izini bırakırsınız (iğğğrenç), bir de resminizi çekerler (pislikler)

Neyse, hepsi yine oldu tabi. Bu sefer yalnız ben öncesindeki terminal maceraları da eklenince yorgunluktan ve bir uyanıp bir uyanılan salak bir halden dolayı dakikaları sayıyordum. Evden eve 35 saatte varabilecek miyim diye hesaplar yapıyorum. Uzun sıra bitti, bir memurun önüne gönderildim, ama onun sırası kapattılar, başka yere geç diyerek. En sonda önünde kimse olmayan iki sıra vardı. Birinde geçen seferlerden hatırladığım erkek bir memur, birinde de latin güzelce bir kadın. Ve ben çok büyük bir hata yaparak kadının sırasına geçtim. Oysa yıllardır bilirim, böyle yerlerde, havaalanlarında, poliste, sıkı işleyen devlet dairelerinde kadınları seçme. Kraldan çok kralcı, kuraldan çok kuralcıdır oralardaki kadınlar; esneklik bilmezler, hatta ondan ölesiye korkarlar. Clara’nın bakıcısı Bayan Rottenmeier’i erkek olarak düşünebiliyor musunuz?

Verdim belgeleri. Kadın baktı, eski belgelerini ver dedi. Yok yanımda dedim. Onları görmem lazım dedi. Ama onlar eski, daha önce 14 kere girdim, hiç sorulmadı onlar dedim. Bu imzayı karşılaştırmam lazım dedi. Üzgünüm, evde bıraktım, şimdiye kadar hiç kimse de onları da bulundur demedi dedim. Acaip de saçma buluyorum bir yandan isteği, öncekilerin süresi geçmiştir, atsan atılır. Ama rahatımı da bozmuyorum, kolaysa almasın.

Onayladı belgeleri. hehe, elin mecbur kabul edeceksin diye ayrıldım yanından. Ama sonra baktım, kocaman B/C diye yazmış elimdeki kartlardan birine. Bir memura gittim, bu ne lan dedim. Pardon, bu ne dedim. İkinci inspection’dan geçeceksin dedi. Karışıklıkta bavulu alıp çıkarken 2. inspection kısmına gönderildim nitekim. O zaman bunun bavulların kontrol edilmesi olduğunu sanıyorum. O kısma bir girdim ki yüzlerce bavul, yüze yakın insan öyle bekliyor. En ufak da bir ilerleme görülmüyor. Acaip sinirim bozuldu. Önce sorduğum memur geliyordu, iyi de benim burada olmamam lazım, tüm herşey tamam dedim. Bunları söylerken oradaki diğer bekleyenlerini aşağılamış mı oluyorum diye düşünüyorum. Ama benim durumum bu, onlarınkini bilemem. Elimdeki belgeleri aldı, yardım edecekmiş gibi herşeyle ilgilenen bankodaki tek memura bıraktı. Çok bitkindim. Çantamı açıp elime ne geldiyse yedim. Muz, portakal, sandviç. Bunun orada yasak olduğunu sansam da hiç umurumda değildi. Çöpleri de etrafta çöp olmadığından bir bankonun altındaki bir kutuya atıyorum. Kolaysa biri gelip laf etsin. Madem böyle bir işkence çektireceksiniz, bari birşeyler yiyebileceğimiz doğru dürüst bir yerde bekletin diyeceğim. Hatta bize yemek getirtin. Veya daha sorun çıkarsınlar da ben de beni ülkeye almadılar diye olay yaratayım. Hiç de umurumda olmaz, paşa paşa dönerim. Pek severim haksızlığa uğramış haklı olmayı.

Bir de girişte doldurulan belgelerdeki “yanınızda meyva/yiyecek var mı” sorusuna her zamanki gibi otomatik olarak hayır demiştim. Onu değiştirdim bu arada. Çünkü en önemlisi yalan beyan. Çantalarda da her türlü yiyecek var. Uzun yol için olabildiğince tedbirlilikten.
Baktım herhangi bir gelişme yok, geçen kadın bir memura ne kadar sürecek bu, niye bize bir kişi bakıyor, ben niye buradayım gibi şeyler söylendim. Önce ses tonunuzu değiştirin dedi. Ses tonumda yanlış bir şey yok dedim. Bağırıyorsunuz dedi. Bağırmıyorum dedim. Sonuç mu almak istiyorsunuz, şikayet mi etmek istiyorsunuz, bu şekilde olmaz dedi. İyi tamam, sakince soruyorum, ben neden buradayım dedim. Adımı aldı, ilgilenecekmiş gibi gitti arka tarafa. Sonra da arkadaşlarıyla takıldı. Birsüre sonra anons geldi, bilmemne devriyesindeki memurlar çıkabilirler diye. Onlar evlerine gitti, biz kaldık. Biz derken başta Pakistanlılar olmak üzere çeşitli 3. dünya ülkesi vatandaşları ve ben.

Sıra, artık kim biliyorsa gerçek sırayı, biraz hızlanır gibi oldu. Arada Endonezya havayolunun hostesleri de var, yolcularına yardım etmek için. Lufthansa’dan da biri geldi, siz bizle gelmiştiniz di mi dedi. Evet, ve burada olmaktan hiç memnun değilim -sizinle ilgili değil biliyorum ama- dedim. Anlıyorum dedi. O sırada hemen yanlarımdaki sarı kıvırcık saçlı, 40′larındaki kadın da Türk müsünüz dedi. Evet, dedim. O da sinirliydi orada olmaktan. Etraftaki, başlarına ne gelse kabul edecek ve sonuçta ülkeye girsinler de ne yapılırsa katlanacak diğerlerinden değildi. Ne yapıyorum, neredeyim derken şunu tanıyor musun dedi. Meşhuuur hocam. Bu ülkede tanıştığım ve kendisini bir şekilde tanımayan Türk yoktur. O kadar ki artık komediye dönüştü. O da eşinin kardeşinin kız arkadaşıymış (o öyle tanımladı kendini, yoksa o laf 40′larında denince kendisini 20’sinde sanmak gibi duruyor bana). O da önüne geçen bir Almanla takıştığı için oradaymış. Memur o Alman’la Almanca şakalaşmaktaymış, hoşlanmamış. 30 yıldır gelirim, hiç böyle birşey birşeyle karşılaşmadım diyordu. Zengindi bariz (zaten sevgilisinin ailesi acaip zengin).

Vakit geçti, toplam 2 saat kadar, çağrıldım. Çinli orta yaşlı bir kadın niye oradayım, napıyorum filan diye çok sakince sorular sordu. Onayladı. O zaman sıra bana geldi. Burada tutulduğuma dair bir kağıt rica edebilir miyim dedim. Öyle bir belge vermiyoruz dedi. Niye oraya gönderildiğimi sordum. Öyle sakindi ki sinirlenemiyordum bile. Memur öyle hissetmiştir dedi. Ama böyle öznel olamaz ki dedim. Subjektif değil, feeling dedi. e, subjektif dedim. İnsanı daha gelir gelmez aşağılamış oluyorsunuz. no humiliation no humiliation dedi. Biraz daha üsteledikten sonra bavul sırasına geçtim -ama açmadan gönderdiler Allah’tan.

Havaalanının dışı. Yerler karlı, yeni kar fırtınası olmuş. İzmir’de havaalanına geldiğimde gömlekleydim. Hep de böyle olur. Minibüs-shuttle’la giderken daha da gelmem dedim. Bu söz yeterince baydı, ama bu kadar uyabilir. Hayır, zaten durum oydu, şimdi bir de bunu orijinalindeki gibi sinirle söyleyecek bahaneyi verdiler bana.

h1

insanın en güzel hali: isyan hali

14 Ocak, 2009

Bizimki herhalde varolanlar arasında en apolitik üniversiteydi. Ama tabi o bile şu ankilere göre bayağı politikti. Sürekli bir politik tartışma yürürdü, paneller düzenlenirdi. Konuyu hatırlamıyorum, herhalde güncel politika ile ilgili birşeydi, tartışmanın konukları arasında Yalçın Küçük de vardı. O gün, işletme binasındaki herhalde C Blok Anfi’de tanışmış olduk önce kırmızı kaşkolüyle dikkat çeken Yalçın Küçük’le. Konuşması da gayet etkileyiciydi. Tartışmada sürekli zıtlaştığı ve sürekli bastırdığı kişi, ekonomi ve idari bilimler dekanı, düzen adamı, kapitalist (en büyük hakaret) Ümit Berk man’dı. Çıkışta yanımdan geçerken yanındakilere “kaç yıl geçti, hala aynı yerde” diyordu Ü. Berkman sinirli sinirli, Y. Küçük’ü kastederek.

Son yıllarda iyice meczup ve ırk’sal söylemlerin peşinde gibi görünebilir; ama ben Yalçın Küçük gibi kişilerin varlığını bir ülke için çok önemli buluyorum. Ülkenin entellektüel seviyesini yükselten, her daim muhalif birileri. Muhalifliğinden ötürü hem 71 hem 80′de üniversiteden atılmış, ayrıca TİP’ten de atılmış, hep tek tabanca olmuş, defalarca ve senelerce sadece fikirlerinden ötürü içeride yatmış biri.

Şimdi böyle bir adamın böyle bir örgütün içinde yeralacağına mantıklı düşünen kim inanır? O örgütün üyeleri onu okuyor diye mi suçlanacak? Ne var, belki beni de okuyordur aynı kişiler. (Benzer bir gözaltı yorumu için: balbay yazısı).

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Bir süre önce düşündüm ki normal şekilde yetişmiş bir TC vatandaşından tek adamlık gerektiren işleri iyi yapan biri çıkmaz. Yani, başbakanlık, teknik direktörlük, hakemlik filan. Bunlar çok kapsamlı düşünmeyi, analitik ve çok değişkenli bakmayı gerektiren işler. O işleri yapabilecek niteliğe sahip olanların sayısı zaten azken onlar da o pozisyonlara yükselmeden elenir zaten (yedirmeyecekleri için, toplumumuza fazla geldikleri için,…).
Aslında o tek adamlığa yükselmiş kim olursa olsun çok sert eleştirilerle ilk fırsatta yerlebir edilmeye çalışılır. Bazı nadir karizmatik (eşittir: arkası sağlam, kendisi de konuşmasıyla korku salan) kişilerse ilah-tanrı-imparator filan ilan edilir. Bunun da etkisiyle, zaten aşağılık kompleksi-yükseklik kompleksi arasında gidip gelmek genlerinde olan bir TC vatandaşı iyice megalomanlaşır. Bakınız, son yıllarda o mesleklerde sivrilmiş tek adamlarımız: Tayyip, Terim, Ahmet Çakar. Zaten düşünürseniz ismi üzerinde uzlaşılmış, toplumun geniş kesimlerince sevilen, yorumcuların-uzmanların çoğunun takdir ettiği bir tek adamımız da yok bayağı bir yıldır.

[Bunu, bu sezon ligdeki fahiş hakem hataları üzerine düşünmüştüm. Kapsamlı analiz gerektiren, dışarıdaki çeşitli baskılardan izole olmayı gerektiren, kendi egonu iyice geri atman gereken bir iş hakemlik. Anlık olduğunu da hesaba katınca bir penaltı kararı bile (artık üç alternatif içerdiğinden: penaltı mı, devam mı, yoksa aldatmadan dolayı sarı kart mı?) gayet zor bir karar -bu sezon çalınması gereken pozisyonların çok azında penaltı kararı verilmesinden belli].

Anlaşılan başsavcılık da böyle. Böyle geniş kapsamlı bir davayı yönetemediğini, davanın sınırlarını çizememesiyle ve yaptıklarının sonuçlarını düşünemediğinin belli olmasıyla gösterdi başsavcı. Tabi bu, tüm bu anlamsız tutuklamalarda bir artniyet olmadığı varsayımına dayanıyor. Ama ‘bir silkeleyelim, bir şey çıkmazsa da pislik atmış oluruz’ mantığı varsa durumumuz fena.

[başlık Y. Küçük'ün.].
[Bir de TR sinema tarihinin en iyi filmlerinden Mayıs Sıkıntısı çarş. akşam 10'da].

h1

biraz hareket, hareket

25 Aralık, 2008

Limon ne ister diye sormuş yengem. Bizde böyle yabancı uyruklu sorular pek olmaz aslında ama gerekmiş demek ki. Aklıma pek birşey gelmedi. Hani, bir ara blogger profillerinde oluyordu (belki hala vardır), wish list kısmı. Daha çok kızlarda olurdu, özel üretim converse, kıpkırmızı bir topuklu ayakkabı, lost’un 4. sezonu gibi şeyler, Amazon’dan linklerle. İşte öyle wish list’lik belli istekleri olan biri değilim ben (belki bir tek Sight & Sound aboneliği hariç). [Nasıl biriyim: sanırım outlet tipi biri. Kaliteli birşey bulursun. Ama illa aradığın belli bir şeyi değil. Veya hırsız kültürü de denebilir. Girdiğin evde iyi bir şey bulacaksındır. Ama belli birşey bulmayı beklersen olmaz].

Neyse, bir süredir yüzsem diye geçiyor içimden. Biraz ileride de Sports Int.’l var. Onun üyeliği geldi aklıma. Ama şimdi çok pahalı birşey demek olmaz diye önce bir öğreneyim dedim. İntern. sitelerine baktım, çirkin ve işlevsiz. Geçen yılın aktiviteleri var ve fiyatlar yok. Telefon ettim. Arkadaşlarımız sizi arayacak dedi kadın. Telefonumu sordu, söyledim. İsminiz dedi, söyledim. Soyadınız dedi. Neden dedim. Öyle gerekiyor dedi. Gerektiğini sanmıyorum, bu numaradan ulaşırlar bana dedim. Bizim sistemimiz böyle dedi, sesi de yükselmişti. Ben sizi bilgi almak için aradım, siz beni değil dedim. Benim soyadınızı da almam gerekiyor dedi bağırarak. Niye bağırıyorsunuz dedim. Bağırmıyorum dedi bağırarak. Bir üstünüzü bağlar mısınız dedim. Şu anda toplantıdalar dedi. İyi, ben gelir söylerim dedim.

Çıktım, otobüs, 4-5 durak sonra Sports. Önünden geçerim sık sık ama girişini bilmiyorum. Zorla karanlık ve küçük girişini buldum. Kapıdaki adama üyelik deyince birini çağırdı. Bir güvenlik gör.lisi geldi, beni danışmaya götürdü. Danışmadaki kadın biraz beklettikten sonra bir arkadaşımızı çağırayım, sizle görüşsün dedi. Bu arada şu formu doldurur musunuz dedi. O sırada anladım bunların nasıl çalıştığını. Ben ‘önemli olan benim sizden bilgi almam değil mi’ diye lafedecekken belli ki bunların tüm çalışma şekli bu. Niye kaydolmak istiyormuşum, neye ihtiyacım varmış, adresim şuyum buyum. Kredi kartımın arka yüzündeki rakamları da sorsaydınız deyip sporsal birkaç şeyi doldurdum.

3-4 dk. geçmişti. Saatime bakıyordum. Bir dakika sonra kalkıp gidecektim. Genç biri geldi. Buyrun dedi, odasına çıktık. Birkaç soru soracağım dedi. Şu hastalığınız, bu hastalığınız, şikayetiniz. Ben de doktor gibi anlattım. Şöyle yapınca şurama bir ağrı giriyor, sonra da yumuşak g’leri söyleyemiyorum, filan. Hep size uygun bir program tasarlarız filan diyor. Önce vücudumdaki yağ oranı vs.ye bakılacakmış da bir diyetisyenle ve spor hocasıyla beraber program yapacakmışız. Şişman ev hanımları ve masa başından kalkmayan göbekli kocaları için düşündükleri sistemden bana ne? Ben öyle kafama esen saatte gelip yüzemez miyim? Herhalde bugün karar verirsiniz, di mi? dedi adam. Hayır, birkaç hafta içinde dedim. Hoşlanmadı. Bugün geçerli bir çek çıkardı sonra. $200′lık. Bunu imzalarsanız bugün kullanabilirsiniz dedi. Kullanmayacağım dedim. Yine de imzalayın dedi. Neden dedim. Şeflerim öyle istiyor dedi. Sizin işleyişiniz yani dedim. Aynen dedi. Yumuşak başlı olabiliyorum bazen. İmzaladım. Birkaç dakikalığına kayboldu. Şefiyle beni nasıl ikna edebilirler diye konuştular herhalde. Vaktiniz varsa gezelim dedi. Uzatmadan dedim. Yol gibi çizilmiş ve şeritle ikiye bölünmüş bir parkurdan tura başladık. Etrafta başka turlar da var. Karşıdan bir üye geliyor, adam iki üç metre yana çekiliyor. Rahatsız edici değil, korkunç.

Yüzme havuzu, jakuzi, sauna, insanların koşup koşup bir yere gitmedikleri aletler, insanların taş taşır gibi ağırlıkların altına girip bir de bunun için para almadıkları aletler… Adam etkileneceğimi düşündü sanırım ama ben sadece bölümlerin boşluğuna takıldım. Yanyana televizyona bakılıp koşulan kısım dışında hep çok azar insan vardı. Hem o kadar geniş alanı iyi kullanıp bir kapalı tenis kortu yapsaydınız bari.

Şu spor için şuradan yer ayırtılıyormuş, saati şu kadarmış. Şu restoranda şu kadar, bu Barçın’da bu kadar indirim varmışmış. Bunlar beni ilgilendirir miymiş? Bilemiyorum, sanmıyorum. Arada da benim ağzımdan çıkan herşeyi bol bol kullandığı bir sohbet geçiyordu.
Döndük ofise. Ücret kısmına geçtik. Biliyorsunuz, tesisi anlatmadan kuru kuruya şu kadar demenin anlamı yok. Öyle. Tenisli mi düşünüyorsunuz tenissiz mi? İkisi de olabilir, siz söyleyin. Tenissiz ilk üyelik bedeli 2100 dolar, yıllık aidat 2000. Tenisli olursa ilk üyelik 2300. Yani toplam 4100 dolar. Nasıl bu fiyat sizce? Çok güzel bu fiyat bence. Ben zaten bu fiyatı çok severim. Zaten gelirken diyordum keşke tam 4100 dolar olsa diye. Keşke bir Tolga Çevik’lik yapsaydım. Önceden birşey düşünmemiştim dedim. Gerçekten de öyle. Sonra devam etti: Bu ay üye olursanız 3000, bu çeki de düşünce bugün için toplam 2800 dolar. Kartınıza %10 indirim. 2520 dolar. Dolar kurunu da 1.35′te sabitledik. Hesap makinesi. 3400 ve 2 ytl. Nasıl bu fiyat? Müthiş bu fiyat.

Sonuçlar:
1. Bu nasıl bir ülke ya?

2. Bir hizmetin bedelinin o hizmet için çalışan kişilerin maaşından fazla olması ortada yanlış birşey olduğunu gösterir diyebiliriz herhalde. Sonuçta da ‘o hizmeti alacak enayi bul, maaşını çıkar’ diye çalıştırılan asalaklar oluyor o kurumda.

3. Geçenlerde bir Radikal spor yazarı, Almanya’ya 3 günlüğüne giden bir arkadaşının bir spor tesisine üye olduğunu ve üyelik için aylık 10 euro verdiğini anlatıyordu. (Abarttığımı düşünen olursa emin olamadım, yıllık da olabilir 10 euro).

4. Çoktur herhalde diyordum, ama yine de belki alınabilir, hediye edilebilir birşeydir diye aklımdan nasıl geçebildi?

5. Bizim okulun, ne girerken ne de istediğin sporu yaparken 5 kuruş istenmeyen bundan güzel tesislerini yıllar boyu ayda yılda bir kullandığım için, yukarıdaki maddeyle de birleşince demek gerçekten salağım.

6. Para eşittir sağlığın geri kazanılması olduğunu biliyorduk da bir de para eşittir sağlığın korunması demek ki.

7. Bugün otobüste “uçlar 50 kuruştan 1 liraya çıkmış”, “yok, benimki hala 50 kuruş” sohbeti yapıyordu üniv. sınavına hazırlanan çocuklar.

h1

kendim ettim kendim buldum (Rawhide!)

22 Eylül, 2008

Alışkanlık ne fena şey! Hani, hava döndü, okullar her yerde başladı, yeni bir döneme girdik ya. Bu durum bende bir fazladan sevinç, veya en azından garipseme değil, içimden başgösteren bir hata yaptım hissi uyandırıyor. Hep giderdin sen, bu sefer gitmedin. Demek yanlış birşey yapıyorsun. Bak, poster satışı vardır bugünlerde okulda. E Street’teki sinemada neler oynuyordur kimbilir… Ya american film institute’te… Hem bol bol alışverişe giderdin, şu peynirci kızı arardın, arada sıkılırsan bir Etyopya veya Tayland restoranına gider, 10-15 papele değişik tadlar denerdin. Müzelerde neler var kimbilir. Bak o blog-bu blogda national gallery of art’tan resimler koyuyorlar, sen daha onları yerinde görmedin. Ya, devasa ve huzur dolu kitapçılar… 3.5′a Poe külliyatı, bir-iki fazlasına bir sanat antolojisi. Sinemalardan, televizyon kanallarından üstüste mailler geliyor, ne programlar vardır. Tam değişiklik istersen de 2 günlüğüne bir daha büyük elma (NY), 3-4 günlüğüne sanfrancisco sokakları (ama giderken saçına çiçek takmayı ihmal etme).

Bunda kesin olarak elinde olmayana özlem var. Çünkü oradayken de ‘ah, denizkenarı şehrim ne ılıktır şimdi’, ‘evde olsaydım da kitap okusaydım, sonra sakin sakin tansaş’a yürüseydim, dönerken de eve sakızlı dondurma’, ’sokakta-vapurunda tanışılacak kızlar olan kentler istiyorum’ deyip duruyordum. Diğer taraftaki bahçe daha yeşildir. Diğer şerit hep daha hızlı ilerler. Kedi uzanamadığı ete pisst (mundar?) dermiş. vs.

Yoksa, orada yaşadığım derin griyi, hatta fümeyi unutuyorum. Dayanılmaz ev arkadaşlarını, dayanılmaz ev arkadaşlarının nefret edilesi sevgililerini. Onlarla ilgili-ilgisiz uykusuzlukları. Orada olsam vereceğim sabah 8 dersini -hem de lisans öğrencilerine. Ve ve ve… yine orada olsam tekrar, bu dönem 1 yıllık tatilinden dönen Dr. Z.’ye bakıcı-temizlikçi-kahya-köle olarak verilme olasılığımın yüksekliğini. Bütün o yapılacak şeyler dururken geçen dönem hiç yerimden kıpırdamadığımı, çünkü içimden yerimden kıpırdama isteği gelmediğini. Orada hep boş boş mail bekleyerek vakit geçireceğimi. Yalnızlık kelimesinin artık yetersiz kaldığını.

Üstelik, gitmiş olsam kalkıp bir Sığacık yapamazdım ki değişiklik olarak o bile yeter. Sonra, design week varmış diye ist.’a gitme olasılığı olmazdı. Hadi, atla, şuraya gidelim de. Henüz kendimden birşeyler yapmış olmayabilirim. Ama yapma şansım da olmazdı işte.

O yüzden, bunları hatırlamak için, şimdi,… tamam, sadece inanç-coşku karın doyurmuyor ama yine de sınırları zorlamanın bir örneğini görmek için önce şunu izleyelim.

Sonra da iyi hissetmek için RAWHIDE! (sesini açın)

____________

-Blues Brothers’ın hatrına sineliste‘de gelecek program: en iyi müzikaller-

h1

şehr-i istanbul’da halkın arasına karıştım (ama galiba biraz fazla oldu).

7 Ağustos, 2008

2 ay önce ilk geldiğimde dükkanlarda, marketlerde filan gerekli gereksiz muhabbetlere girişiyordum. Aç bilaç. Yabancı bir şehirde turist gibi olunca iyice abarttım. 75 saatte 100′ün üzerinde tanımadığım insanla konuştum. Tabi artık bir kısmı tanıdık oldu.

- Beymen nerede biliyor musunuz?
(güler kız) – Biliyorum. Şuradan sola dönüp yürüyün.

Niye güldü bilmiyorum, ama hoşuma gitti.

ξ ξ ξ ξ ξ

- Afedersiniz, Maçka Parkı’nın Abdi İpekçi çıkışı neresi?
Apt. görevlisi: – Maçka Parkı şurası, Abdi İpekçi de burası.
- Tamam ama parkın girişi neresi?
- Park şurası işte. Sen nereyi arıyorsun?
- Maçka Parkı’nın Abdi İpekçi çıkışında bir kafeyi.
- Burada öyle fast food filan yok.
- Parkın en yakın girişi ne tarafta, siz bana onu söyleseniz.
- Şurada telörgüden atla işte.
- Niye atlayayım ya telörgüden, deli miyim ben? (ST döner ilerler, giderek sinir katsayısı yükselir).
- Şu sağda ileride bir giriş var.
- Niye uğraştırıyon o zaman be hocam…

∂ ∂ ∂ ∂ ∂

(bi’ kız) – İki sorumuz var, bu teleferik nereye gidiyor, bir de bizim çişimiz var. (bu İstanbul kızları çok acaip).
şirin görevli – Teleferik karşıya gidiyor. Tuvalet de hemen 100 mt. ilerisinde.
St. – Bazı kabinlerde banyo var. Ama onlar daha pahalı. Banyo ortak olursa ucuz oluyor.

Θ Θ Θ Θ Θ

– İndiğimiz yerden Akmerkez’e kolay gidilir mi?
aynı kız – Akmerkez mi? Sen daha çok organik pazar nerede diyecek birine benziyorsun.

§ ζ § ζ §

Yallah şoför: – Siz konsere nasıl gireceksiniz? Gelirken çok uzun bir sıra vardı.
Bi’ oğlan: – Biz girmiycez ki, Kuruçeşme Parkı’nda yerimiz var, oradan seyredicez.
St. – İstanbullu olmanın yararları, biliyorsunuz tabi.

ƒ ∫ ƒ ∫ ƒ

Az sonra, Beşiktaş’tan Ortaköy’e her zamanki gibi 1 metreyi 10 saniyede giderken:
St. – Yürüyerek gitseydik daha iyiydi.
Aynı oğlan: – Ben demiştim ama dinlemedi (yanındaki kızı kasteder). 15 dk.da yürüyorum ben Beşiktaş’tan.
- O kadar mı?
- Tabi. 15, en fazla 20. Ortaköy’den hemen sonra zaten, köprünün altı.

2-3 durak ileride inerim. Ama yürü babam yürü, Ortaköy’ü geç, köprüyü, Reyna’yı, başka 2 klübü, yürü yürü, toplam yarım saat, o da anca yolun bir kısmı. Zaten İstanbulluların ulaşım mevhumlarına da hasta (deli) oldum. Şuradan Taksim’e nasıl giderim diyorum. Oradan 5 dk.da Kozyatağı’na geçersin (nasıl geçiyorum, aralarında altgeçit mi var, sürekli raylı bir koltuk sistemi mi akıyor?), oradan Taksim kolay. Nasıl kolay? Allah bilir, bir otobüsten inince diğer durağa kadar otobandan atlaman gerekiyordur. Anladım ki siz İstanbullular için bir yerden bir yere ulaşmak hayatın amacı. Taksim’den Beşiktaş’a nasıl giderim desem şuradan Kadıköy’e taksi dolmuş var, oradan Üsküdar’a geçersin, Üsküdar’dan Beşiktaş zaten 5 dk. diyecekler.

≡ ≡ ≡ ≡ ≡

Dolmuşun kapalı kapısını tıklatıyorum, adam açıyor, girip oturuyorum. Şoför ve yanında arkadaşı radyoda garip bir program dinliyorlar. Cumartesi gecesi ne yazık ki Beyoğlu karakolündeydik diye anlatıyor dj. 2-3 dk. geçiyor, şoför dönüyor:
- Nereye gideceksin?
- Soyak.
- Ben gitmiyorum ama, arkadaşı bırakmaya gelmiştim. Birazdan belki gelir.

Ð Ð Ð Ð Ð

Dolmuşçu şoför durup kaldırımda yürüyen klasik Evanescence’çı bir kıza seslenir: – Ne tarafa gidiyorsun?
Kız bir yer der, anlamadığım.
- Köprüye dek bin, oradan gidersin.
Kız kararsız kalır, sonra çocuk gibi bir ı-ıh mimiği yapar başını iki yana titretip, yürümeye devam eder.
Ben şoförün kızın açık bluzüne takıldığını düşünürken o içerdekiler duysun diye “bu dolaşıp duruyordu Kadıköy’de. Parası yok herhalde diye gel köprüye kadar dedim, ama…”

Ω Ω Ω Ω Ω

- Soyak için nerede ineceğim?
Arkadaki bir kadın atlar: – Kemal’de sağlık ocağında inip aşağı yürüyeceksiniz.
Deminki şoför: – Abla muhtar gibi maşallah.

Λ λ Λ λ Λ

Taksici: – Burası Mustafa Kemal. Normalde buradan birini almam da baktım sen düzgün birisin, burada kalma dedim. Burada her türlü örgüt var. Seni burada öldürseler polis gelene dek 5 kere soyarlar. Otobüs yaktıkları yer var ya, burası.

© ® © ® © ®

Sonra, insanların lisansüstü eğitimi niye yaptığı ve keten ceketler üzerine uzun bir sohbet yaptığımız ilginç bir satış elemanı, konser kızları, şoförler, şoförler, şoförler (bu şehirde yol konuşmaya bayılıyor herkes), otobüs şoförleri, dolmuş şoförleri, halk otobüsü muavinleri (onlar niye hala var?), konser sonrası otobüsteki arkadaş çift -ama kız oğlanla ilgileniyordu, söyliim-, Taner Berksoy, garsonlar, ve daha hatırlamadığım birsürüsü…

h1

Yol Hikayeleri – Havaşşş

17 Ocak, 2008

Gece yolculuk edip üstelik sabahın uykusuzluğunu çekmemek, yani gece çıkıp gece varmak ne güzelmiş.

Varışta bavulunu bekleyen topu topu 3-4 kişiyiz. Sevimli bir çift var ileride, benden biraz büyük, 3-4 çantaları var. Aynı çift dışarıda ne yapacaklarını bilemez gibi duruyor. Havaş önersem mi, ama bilir herkes zaten, diye düşünürken geliyorlar. Kırık bir İngilizce ile anlaşıyorlar adamla durakları konusunda. Türk sanmıştım ben. Otobüste de yan tarafımdalar. İtalyanlar. Gaziemir yolu kapalı, aralardan, arkalardan dolaşıyoruz. Dar dar sokaklar. Adam endişeli yola bakıyor, önündeki koltukların üstünden. Kadın nispeten rahat gibi. Yabancı, hele bir batılı için tam yabancı bir ülkeye geliyorsunuz, dilini, yolunu yordamını bilmediğiniz; ineceğiniz durağın yerini de bilmiyorsunuz, ve bindiğiniz otobüs daracık sokaklardan, kenar mahalle atölyelerinin, depoların arasından ilerliyor.

Gördükleri manzara pek gelişmişliğimizin manzarası da değil. Normalde iyidir yollarımız manasında ‘bu asıl yol değil, o kapalı, o yüzden arkalardan dolaşıyoruz’ demek istiyorum. Bunları değil de güzel birşeyleri görseler. Buralarda da güzel bir tek, kentin girişindeki su kemeri var. Bakın bakın. Bu Romalılardan kalmış, sizlerden yani. Hayır, görmüyorlar, karanlık oralar. Sonra, Basmane’de fuarın önünde zevksizce ışıklandırılmış palmiyeleri görünce ‘bella’ diyor kadın.

Efes durağında (o Efes değil, eski otelden gelen bir durak ünvanı -2. kere yazıyorum, öğrenin artık-) soru işaretleri belli ki artıyor. Ben de dayanamayıp nereye gidiyorsunuz diyorum. Kadın benim tarafımda. Bana bakıp gülümsüyor. Yabancı bir ülkedesiniz. Dilini, yolunu, yordamını bilmediğiniz, size göre gelişmemiş yabancı bir ülkede. İngilizce zor anlaşıyorsunuz. Ve biri size dilinizde yardım teklif ediyor. Ben olsam boynuna atlardım be! Gülümsüyor kadın. Adama bakıyor, bak anlamında. Sonra ikisi birden Egepark diyorlar. Zor anlıyorum. Son durak diyorum. Yarım saat sonra. Daha mı diyor adam. Uzun gelmiş belli. E, burası büyük kent, ne sandın. Evet, 20-30 dk. diyorum. Rahat yolun gerisinde.

Altınyol’da giderken denizi görseler bari diyorum, ama yok, yanlış taraftalar.

Onlardan bir durak önce iniyorum. Sizinki bundan sonra, diyorum ayağa kalktığımda, muhtemelen yanlış bir ifade ile. Teşekkür ediyorlar, iyi yolculuklar. Aşağıda bavulumu alırken el sallıyor adam. Ne sosyal yaratıklar bu İtalyanlar. Çok seviyorum ben onları.

* * * * * * * * * *

img_0527-2.jpg {-havaalanı önünde komutanını bekleyen- arkadaşın elindekine dikkat}

Aynı havaalanına 3 hafta önce indiğimde gündüz saati olmasına rağmen ayaz var. İzmir’in de ayazı fena. Havaş ne zaman gelecek, koydunsa bul. Biliyorsan söyle. Neyse, o tip bir ifade işte. Havaalanından da bir çıktın mı bir daha giremiyorsun. “Ya, soğuk işte, içeride bekleyeceğim”. “Olmaz, yasak, iki kapı arası bekleyemezsin.”

Uçaktan 100’den fazla kişi inmemize rağmen bu otobüsü bekleyen 3-5 kişiyiz. Herkesi birileri alıyor. Tam bir yardımlaşma toplumu. Havaalanlarına evden alan, dolmuş gibi çalışan bir şirket kurulsa diye düşünmüştüm bir aralar. Yok, bu yüzden anında batar.

O noktada taksicilerin, önceki gelişlerden bildiğim bir değnekçisi var. Sürekli musallat bir tip. “Karşıyaka mı? Bak, bu arkadaş gidiyor, sen de bin, 20’şere gidersiniz”. “Hayır, istemiyorum” kısa piyesini oynamıştık geçen sefer. O yüzden hiç yaklaşmıyorum. Ama diğer bekleyenlerin kanına giriyor adam. “Bugün arife, trafik tıkalı. Yolda kalmıştır Havaş.” 2 kişiyi kandırıyor ama birinde pek TL yok, birini daha arıyorlar. Bana soruyor değnekçi. Karşıyaka ama gitmeyeceğim diyorum.

- Gel, bak, şu fiyata. – Hayır.
- Havaş şimdi gelse bile yolda kalır. – E, siz de kalırsınız.
- Bizimki küçük araba, aralardan kaçar. – Hayır.
- Bizimki küçük taksi, aralardan kaçar. – Hayır.
- O daha Efes’e girecek, biz Altınyol’dan kaçacağız.

Sonra bunu duyan yolcu ısrara başlıyor.
- Hadi, sen de bi hocam. – Yok, sağolun.
- Bak, o kadar yoldan geldik. – Olsun, ben de geldim, kusura bakmayın.
- Sen 15 ver, ben artık bozuk mozuk ne varsa toparlayayım. – Yok, parasından değil, istemiyorum.
- Hadi bir iyilik yap hocam bize arife günü.
A, bi durun yahu! Zaten kimsenin kimseye ilişmediği bir ülkeden gelen birine ne kültür şokudur bu, ne toplum baskısıdır. Bi rahat verin.

Sonra, neyse, birini buldular. Zaten benim bavullarımla sığmayacağımı anladılar. Onlar gittikten 2 dk. sonra Havaş geldi. Yollar tıkalı değildi. Efes’e de uğramadı. Paşa paşa geldi KSK’ye. Yolda da şoförle değnekçiyi çekiştirdik.

h1

sabuncubeli’nden ileriye

16 Temmuz, 2007

Onlarca viraj, tırmanılan yüzlerce metre, yandan fırlayıp giden onlarca araba, geçilen yüzlerce kamyon, birsürü Talking Heads şarkısı, birkaç sönmeyen uzun far, çılgın yerel şoförler, 1.5 saat ve Akhisar’a geliş.

Belediye havuzu diyordu davetiye. Benim beklediğim, kasabanın ortasında bir parktaki minik, fıskiyeli bir havuz, tahta sandalyeler ve samimi bir ortamdı. Oysa sora sora bulunca anladım ki şehrin dışında, olimpik bir havuz, üzerine beyaz, saten süsü verilmiş muşamba ve pembe bir tül geçirilmiş plastik sandalyeler, ve fazlasıyla ciddi bir ortam vardı.

1 saatten fazla geç kalmıştım başlangıç saatine. Ama girerken nikah memuru anons ediliyordu hoparlörden. Havuzun dört tarafına da döndüm ama göremedim. Sonra bir tarafta dev bir ekranda gördüm. Gelin kapalı mı? evet. Perukla okuyup diploma almış demek ki. Sonra gördüm ki konukların da çoğu kapalı. Bir kısmı başörtülü, bir kısmı türbanlı (takkeli). Yine iyidir, buralar daha 15-20 yıl önce kara çarşaf doluydu.

Nikah kıyıldı. Havuzun üç kenarı masa masa, hep kasabanın önde gelenleri havası var, belli ki kimse kimseyi tanımıyor. Dördüncü kenarda sadece gelin damat. Bizim okuldan birileri olsa da gidip tanışsam diyordum, genç denebilecek sadece 2 masa vardı. Onlardan biri belli ki damadın çocukluk arkadaşı erkekler, diğeri de 2-3 kızın da olduğu ama çok da davetkar durmayan bir masa. Dolu zaten. Bir iki tur attım. Neyse ki çok da fazla dikkat çekmem böyle yerlerde.

Dönelim mi? Ama açım. Damat adayı ‘ne güzel yemeklerimiz var’ dediği için yemeden geldim. O kadar da yol, aç aç dönülür mü? Yiyelim de gidelim.

Boş birkaç masa var. Ordövr tabakları, büyük büyük pepsi, fru ko, yedi gün. Bir masaya oturdum. Yalnız başıma. Biraz garip baktılar yan masalardan, ama çok da fazla değil neyse ki. Yalnızlar bu topluma dinamit gibi. Erkeklerin de farklı bir işlevi var da hele yalnız kadınlar iyice gerekli, alışkanlıkları zorlamak için.

Gelmişken gelin-damatla tanışalım ama. Gittim. Bir resminizi çekeceğim dedim. Sıkılgan poz verdiler. Sonra hem tanışalım dedim. Ben Simon, yazışmıştık sizle hatırlarsınız. Hatırlar gibi durmadılar. Bölüm listesinden. aaa, dedi damat eşine, hatırladın mı sana da gelmişti mail, konuşmuştuk. aa, evet, dedi kız. Bu arada el sıkıştık, önce damatla. Az önce aklıma gelmişti, ya kız el sıkmıyorsa diye. Tayyip’in kızı evlenirken (bu kelimeyi yazdığım an ‘benimle evlenir misin dedi ekrandaki oğlan, karşısındaki kıza) kendisine elini uzatan gelini elinden çekip uzanıp öpen Berlusconi’nin durumuna düşer miydim? Daha doğrusu kız Tayyip’in kızının ‘a, yapmayın sayın Başbakan, nasıl olur, görecekler’ durumuna düşer mi… Neyse, damattan sonra geline uzattım elimi doğal bir şekilde. Sıktı tabi. Abartmayalım. “Çok sevindim geldiğinize. Çok mutlu ettiniz bizi” dedi kız. Sevindim. O anda anlamlandı gidiş.

İzmir’den mi geldiniz demişlerdi. Yakınlarda bir tanıdığımız var, ona uğradım gelmeden, dedim, o yüzden zor gelmedi. Bir bahane bulma gereği hissetmiştim. Bir tanıdığımız var gerçekten, ama uğramamıştım. Sonra nereliler, onu konuştuk. Oralı tabi damat, gelin de Balıkesirli, uzak değil. Orada kalacaklarmış. Biraz şaşırdım. Baba şirketinde çalışacakmış oğlan. Kız da diplomayı başucuna asar herhalde. Girişte süslenmiş bir bmw duruyordu zaten. Benim ne yaptığımı konuştuk. Sonra sıkılmışsınızdır, burada yapayalnız bırakmışlar sizi, akvaryum gibi dedim. Öyle dediler. Sonra hoşçakalın.

img_2050.jpg
Yemeklerin gelmesi çoğu düğün gibi çok uzun sürdü. Tek başına birine servis yapmak da öncelikleri olmuyor garsonların. O sırada trt radyosu sanatçılarından kürdili hicazkar ve oyun havaları. Köfte. Gidelim mi? Pasta da geliyor galiba. Birazcık daha oturup sonra kimseye birşey demeden tekrar yol, 1.5 saat, onlarca viraj, vs. Bir de gece yolculuğunun sakinliği.

Ama gitmesem bilemezdim, öyle değil mi?

h1

aferin urfalı türkmucit

22 Haziran, 2007

Böyle programlara bayılıyorum. İki yaz önce de kameramla kampüste/tatilde vardı. Ortak yanları: türki hayatlara dikiz, yaratıcılık, insan tanıma…

Gerçi bu programda beklenebileceği ölçüde yaratıcılık yoktu. Çok genel bir durum: insanımız araştırma yapmıyor, yapamıyor. Bazıları yıllarını vererek bir ürün, bir proje geliştiriyor. Ama o ürün yapılmış mı önceden, birkaç dakika sürecek doğru dürüst bir araştırma bile yapmıyor. (Tabi bu gugıl’da ‘güneşi balçıkla sıvama makinası daha önce bulunmuş mu?’ şeklinde olmamalı). Sunulan fikirlerin %80-90′ı önceden yapılmış şeylerdi.

Bir de genel tabiatımız, dünyadaki bilgi birikimini küçümsemek. Bu da ne yazık ki cahillikten gelir. Öğrendikçe ilk öğrendiğin şey, öğrenilecek ne çok şey olduğu oluyor çünkü. İki Karadenizli adam “dünya güneşin etrafında değil, karşısında dönüyor” dediklerinde ve bunu matematiksel olarak ispatladıklarını, bu konuda nasa’da bile yeterince kanıt olmadığını söylediklerinde üzücü oluyor.

Ama yine de çok yararlı olabilecek fikirler vardı. Uzun farları karşıdan ışık geldiğinde otomatik olarak kısaya çeviren sensör, ve balık çiftliklerinin altına gerilecek branda ve bu brandada toplanacak artıkları bir tüple arada uğrayacak bir atık gemisine aktaracak sistem. İkisi de şu dakika uygulanabilir, biri hayat kurtarır, biri güzelim sahilleri. Böyle durumlarda bu uygulamalara zorlayacak despot bir sistem istiyorum ülkede.

img_1758.jpgimg_1762.jpgimg_1771.jpg

En etkileyici fikirse ki iki haftadır herkese anlattığım merdiven projesi. Proje değil aslında, yapmış adam. Ayağını geçiriyorsun birşeye, yukarı çekiyorsun, tak tak oturuyor yerine. İstediğin kadar çıkıyorsun, elini kullanmadan. Sallıyorsun, devrilmiyor. Bildiğimiz merdiven kavramını değiştirecek bir merdiven. Urfalı mucidi, ürünü çok beğenildikten sonra “evime çok mutlu döneceğime emin olabilirsiniz” derken gözlerim yaşarıyordu. Başı yana eğik, yakında hayatlarımıza gireceğinden habersiz. Buyrun, şuradan seyredin (gerçi pek kimse seyretmiyor böyle şeyleri, ama olsun).

Jüride sol başta bizim bölümden bir hoca var. Betül Mardin oturuyor bazen orada, onu kastetmiyorum tabi ki. Bizim bölümün yarı kaçık, yarı dahi hocasıdır bu adam. Ama çok soğuk, çok ilgisiz. Onla ilgili bir hikayem de var, ama başka zamana…

Final bu gece 9′da ntv’de.

ekle: önceden görmediğim veya dikkatimi çekmemiş birkaç hoş proje daha vardı, bazıları çok yararlı, bazıları hayatı çok pratikleştiren: fidan aşı makinası, anahtarı içeride unutmayı engelleyen akıllı kilit, debriyajı gereksiz kılan verkaç şanzıman, ve baca gazı temizleme filtresi, gibi. Tüm fikirler.

h1

insanımız bir varlık olsa da yanaklarından öpsem

28 Nisan, 2007

Çarşamba 20:00: Evvelsi günlerden kalan yemekler bulamaç halinde ısıtılsın.
20:10: Isıtıldı. Bir an önce yensin.
20:20: Yendi. Hadi çıkılsın.
20:30: Geç ama çıkıldı. DC’nin minik film festivaline, aceleylen.

20:50: Sinema. 20:45′teki film için bilet kuyruğu. Önümdeki yaşlıya çalan çift Türkçe konuşur. Kim der adam, Kim Ki-Duk der kadın. Birşey diyecekken beklerim. Sonra öndeki kız döner ve ‘merhaba, kulak misafiri oldum da’ der. Gülerler. Ben daha çok gülerim. ‘Ben de’ derim. Kadın güler, iki taraflı Türklerle kuşatıldık der. 50′lerinde birçift, kadın gri saçlı, kültürlü duran, tanıdık bir tip, adam kot ve beyaz gömlekli, beyaz saçlı ve sakallı, elleri ceplerinde, kısa boylu, sıkılgan, sevimli; kız cıvıl cıvıl, yanında bir oğlan.

Siz hangisine gidiyorsunuz der bana dönüp kadın. Tüm filmler o sinemada ve birkaç film birden oynuyor. Time derim. Ben de der kadın. Biz de demez.

Bilet alırken bir Time’a, bir de başka birşeye derler. Ayrı filmlere gidiyorsunuz demek, derim ben. E, şey olunca, der kadın. Tercihler ayrı olunca, diye tamamlarım.

Film, kadının söylediği gibi, Kim Ki-Duk’un filmi. Kim Ki-Duk 1, Kim Ki-Duk 2, Kim Ki-Duk 3. Filmdeki adam, unutamadığı kaybolan sevgilisini beklerken karşısına sayısız güzel kız çıkar, kendisiyle açıkça ilgilenen. Hep gittiği kafede, arkadaş toplantılarında, eskiden beğenilen bir kız, vs.. Böyle filmleri dava edeyim diye düşünürüm ben de. Yalan söylemesinler artık insana. En azından abd’deki yalnız türkler için filmin tanıtımına bir uyarı yazısı konsun. Şiddet içermesinden, açık veya küfürlü filan olmasından çok daha tehlikeli be bu.


Neyse. Çıkışta o Türk kızı görür müyüm diye bakınırım. Belki geldiği kişi bir arkadaşıdır. Salonun önünde beyaz sakallı sıkılgan sevimli amca bekliyor. Sonra kadınla ikisi geçerler önümden. Beğendiniz mi der kadın, eh derim, diğer filmleri daha güzeldi. Bence de deyip güler. Sonra artık gitmeden tuvalete gitmek için çantamı koyduğum koltuklarda görürüm kızı. Çok sevimli el sallar, ben selam verirken. Ama, galiba sevgililer. Öyle durdu sanki.

Çıkışta yoklar. Yolda da görmem. Eve giderken içime sinmez, diğer yöne dönerim.
Az sonra karşıdan gelirler, kolkola. Bu sefer biraz zoraki bir selamlaşma olur. Ben de diğer yöne gitmenin anlamı kalmadığından eve doğru dönerim, ama az önümdeler. Tekrar karşılaşmak garip olacak, o yüzden yavaş yürürüm. Ama onlar da gayet yavaşlar. Artı, arada bir durup gülüşüyorlar, sarılıyorlar filan. Çin işkencesi. Aslında Kore filmi olduğuna göre Kore işkencesi. Tam da bu ülkede amma az sarılan, elele tutuşan çift görüyorum diye düşünmüştüm 1-2 gün önce (ve gördüğüm de Türk çıktı).

Tam da bu düşünceden, bu cıvıl cıvıl, birçok zenginliği kanında ve yüzünde barındıran kızdan, hem sofistike hem sıcak duruşlu kadından, aile tanıdığımız olmasını isteyeceğim ‘muhtemelen’ eşinden, başlıktaki cümle geçer içimden. O kadar yılda kaç tane böyle hoş Amerikalı yaşlıca çift gördüm ki (0′la 1 arasında). Veya bana, farklı zamanlarda ‘niye bir Amerikalı kız bulmuyorsun orada kendine’ diyenlerin benim gözümden o sığ çoğunluk ile bu Türk kız arasındaki farkı görebilmelerini isterim, diye düşünerek eve yürürüm. Çiselerken ve genç çift bir yerlerde kaybolmuşken Oysa Ben der Fikret Kızılok. yaşanmamış sevdalardan.. ve yarım kalmış uykulardan.. ve yosun tutmuş bulutlardan..