h1

Buralar Sonsuz Yedek Parça

20 Eylül, 2020

Bloğun altın günlerinde ki o zamanlarda geçen hikayelere evvel zaman içinde diye bile başlanabilir, önce bir akşam Çeşme’den dönerken eve çok yakın bir ara sokakta radyatör patlamıştı. Tam da akerdeonlu bir roman ve eşi şarkılar söyleyerek oradan geçerken. 2-3 gün sonra da uzakta bir oto sanayisinde yedek parça evrenine dalmıştım. Bir yandan Ağustos sıcağı, bir yandan bir torbayla patlamış karbüratörü taşıyordum. Sonra da yeni bir tane alıp iki karbüratörle dönmüştüm. Ama girdiğim bir çıkmacıdaki sonsuza doğru uzanan yedek parçaların görüntüsü aklıma kazınmıştı.

O zamandan beri sürekli bize yakın olan oto sanayisine gittim. Zaten o zaman da oraya gitmiştim de arabanın sahibi abim orijinalini alma diye 2. Sanayi’ye göndermişti. Ama şimdi işim düştü. Eski arabamın değişmesi gereken iki basit parçası var bir süredir. İçini yıkarken plastik parçalara garip bir kimyasal madde sürmüşler. O madde güneşle beraber plastiği eritmiş gibi yapış yapış yapmış. Internette 1-2 tane var iki parça da ama anlamsızca pahalı geldi bana. Bize yakın olan Ata Sanayi’nde yok. Niye 2. Sanayi’ye bakmıyorum dedim. Zaten gidesim geldi.

Geçen sefer dedelerin işlettiği evle yedek parçacı arası garip yerlere girip çıkmıştım. Mutfakta radyatörler duruyordu, duvarda asılı tavalara yakın. Bu sefer öyle olaylı geçmedi. 2. Sanayi sıradandı. Parçaları bulamadım. Bir yerde yaklaştım, ama uymadı. “Ben yıllar önce büyük bir çıkmacıya gelmiştim buralarda, o ne tarafta kaldı” diye sordum ilgilenen genç adama. “Ünallar, İzmir’deki en büyük yedek parçacı”. Tarif ettiler ama ben bir türlü bulamıyorum.

Ağaçlıklı Yol’dan girilecek. İzmirli olup o yolu bilmeyen İzmirli değildir. Ege Üniversitesi’ne çıkıyor yol. Ben de ortaokulda 4 yıl boyunca okula oradan gidip gelmiştim. Ama şimdi birçok yol tek yön. Bir yeri kaçırdın mı dönüp duruyorsun. Bir kavşaktan döneceksin dediler. İki kavşak var, ikisinin de her çıkışına girdim, yok.

Sonra yakındaki 3. Sanayi’ye gittim. Orası İzmir’in en merkezi yeri sayılır. Oto sanayi olmak için fazla değerli. Birkaç yıl sonra işmerkezi-avm-rezidans atağına uğrayacağına eminim. Orada bir kez daha tarif ettiler. Kavşakların birinde hiç dikkat çekmeyen bir yan yol. Girdim ve orada. O anda anılar üşüştü. Ama çocukluğundan bildiğin bir yere tekrar gittiğinde hem çok tanıdıktır hem de hatırladığından çok farklıdır ya, öyle bir durum.

Genişçe bir giriş alanı, kenarında bir masa ve birkaç adam birşeyler konuşuyorlar. Girerken biri sordu, söyledim aradığım parçayı. Masanın arkasındaki adama yönlendirdi. Konuşmalarının bitmesini bekledim. Sordum, yok dedi pek de umursamadan. İşim bitmişti ama ben görmek istediğim, 3 boyutta sonsuza doğru uzanan yedek parça deposunu görmemiştim. Girişten birşey de belli olmuyor. Solda bir oda, karşıda bir oda, bir de sol çaprazda birkaç kapı filan var, ama çok devamı var gibi görünmüyor. Kimse benimle ilgilenmediği için oraya yaklaştım. Arada gözüken dar aralıktan birkaç adım attım. Resimler geçen seferden. Bu sefer biraz da çekinip çok ilerlemedim. Zaten yanımda telefon-foto makinası da yoktu. Geçen sefer bir de küçük foto makinası taşımışım.

Zaten resimlerden anladığım, girişi parçalardan temizlemişler. Aksak’ın (Hırsız Polis) işyeri gibi düzgün, biraz daha steril hale getirmişler.

Burası çok fantastik bir yer. Hatta iddia ediyorum, gezi kitaplarına girmeli. Turistler için turlar düzenlemeli. Zaten İzmir’de mutlaka görülmesi gereken neresi var ki? Ünallar Agora ile yarışır:))

h1

Goodnight Kemal

17 Eylül, 2020

Ben medyanın siyaseti ve halkın siyasete bakışını şekillendirmekteki gücünün bu ülkede hala yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. İleride akp’nin tarihi, ele geçirdiği medya grupları üzerinden yazılacak.

Ama tek iktidar yanlıları değil, medyanın şekillendirdikleri. Muhalif kesimin de belirleyicileri var. Mesela son bir yılda en etkili gördüğüm yayın, Halk tv’deki Şimdiki Zaman tartışma programı. Gürkan Hacır, İsmail Saymaz, Barış Yarkadaş, Elfin Tataroğlu. Bu sezon sanırım Sözcü’den bir köşe yazarı daha var (dört ulusalcı yetmemiş gibi. Ben bu kesimin muhalefet tarzını iki uçlu bıçak olarak görüyorum. Bir taraftan felaket çünkü çok kolay yönlendirilebiliyorlar. Bugün hala akp iktidardaysa ve hala o bloğun oyu +45 üzerindeyse biraz da bu yüzden.

Ama başarılı oldukları alanlar da var. İki uçlu bir bıçak. Örnek, bu hafta tarikat şeyhinin istismar ettiği çocuğun babasını bir saate yakın konuşturdular telefondan. Öyle pislikler çıktı ki tüm ülke o yayını izlese (ki diğer kanalların haberlerinde o yayını vermemeleri başlı başına bir ihanet) bir gecede ateist vb sayısı iki katına çıkar.

Sonra geceyarısı açtım tekrar. Yarkadaş çok önemli bir konuda konuşacak gibi sözü aldı. Ben bıraktığımda 5 dakika boyunca Kaftancıoğlu chp’nin tüzüğüne, parti programına karşıysa kendi partisini kursun diyordu. Sonra 12:40’ta açtım tekrar. Bu sefer Elfin Tataroğlu aynı şeyleri söylüyordu. Buna artık diyecek birşey bulamıyorum. Bu insanlar kanaat önderi diye geçiyor ve konuştukları konuya bak.

Kaftancıoğlu bu partinin son yıllarda en başarılı olmuş il başkanı. Bir de kadın olunca tüm iktidarın hedefinde. Bir defa sırf bu yüzden sahip çıkılması gereken bir isim. Sonra, Kaftancıoğlu’nun Atatürk karşıtı olduğunu mu sanıyorlar? Konu, Uluç Gürkan’ın son gerece işgüzar “niye Atatürk demiyorsunuz” sorusuna, “böyle saçma şeyler sormayın lütfen” cevabını vermemesinden ibaret.

Biraz aşağıda, yakın dönem için çok ümitli olmamak gerek derken bunu kastediyordum. Tüm dış konularda milliyetçi söyleme yenik düşen, Ayasofya için ağzını açamayan, Corona konusunda bile en fazla 1-2 ay öncesine dek sağlık bakanına başarılı diyen ve o yüzden konuyla ilgilenmekten kaçınan, hala doktor vekil ve pm üyeleri önceliğinde bir komite kurup her şehirden bilgi toplayıp en fazla iki günde bir kamuoyuna düzenli açıklama yapmayan (herşeyden önce bunu hala akıl edemeyen) ve böyle absürt konularla içiyle uğraşan bir muhalefetle ümitli olmak çok zor.

Ki daha önümüzde uğraşılması gereken dev sorunlar var, ekonomiden silahlanmaya, tarikatlardan partileşmiş devlet kurumlarına, medya holdinglerinden kafası yıkanmış toplum kesimlerine, üzerine gidilmesi gereken yolsuzluklardan resmi ihalelere, vergi reformunda eğitim devrimine, çömez yargıçlardan baştan düzenlenmesi gereken hukuk sistemine. Dev sorunlar dev beyinler gerektiriyor. Kaşıkçı kavgalarıyla uğraşırken mümkün değil.

Unutuyordum: Birkaç yıl önce Noble Dame diye çok lirik bir şarkıya rastladım, ya radyoda ya da yutüp linklerinde. Onu arayınca bulunduğu albümde Kemal diye bir şarkı çıktı. Hacıdakis yazmış tüm albümü, önce 1970’de sürgünde yaşadığı ABD’de The New York Rock&Roll Ensemble diye bir grupla albümleştirmiş. Sonra 1993’te Nikos Gatsos’un sözleri ve yeni bir yorumla ülkesinde yayınlanmış. Yunan olunca Mustafa Kemal’e yazıldığını düşünmüştüm (onlar Kemal dediği için). Onun yaşadığı dramı anlamaya çalışan bir duygusallık algılamıştım. Ama sözler binbir gece masallarında tadında. Yine de çıkış kaynağının M. Kemal olması çok mümkün. Dinleyiniz piliz: Kemal – Hadjidakis.

h1

Russians were coming. Now they are here.

13 Eylül, 2020

Tenis dünyasında birkaç yıldır yeni nesil ne zaman gelecek diye konuşuluyor. Çünkü sonuçta 2005’ten beri tüm grand slam’leri aynı 5 isim (3 büyük, Murray, Wawrinka) kazanıyor, istisnası sadece iki (del Potro ve Cilic’in birer Amerika Açık’ı). Tenis tarihinde görülmemiş bir dominasyon. Ama yavaş yavaş değil, bir anda geldiler beklenenler.

Nadal ve Wawrinka turnuvaya gelmedi, Federer iki ameliyat geçirmiş, Djokoviç kendi salaklığının kurbanı oldu (sinirli vurmadı ama arkaya öyle top atıldığını hiç görmedim). Ama bunlar olmasa da çok farklı olmasını beklemiyordum. Pre-pandemi son iki grand slam finalini Thiem-Djoko ve Medvedev-Nadal oynadı ve iki eşleşmede de arada hiç fark yoktu.

Fed ilk yıllarında tenisi acayip bir seviyeye çıkardı. Birkaç yıl sonrasında demin bahsettiğim diğer dörtlü tenis kalitesinde ona yaklaşıp üzerine mücadele ve dinamizm getirdiler. O jenerasyondaki diğer tenisçiler bu seviyeye çıkamadı ve büyük fark oluştu. Ama yeni jenerasyonun öğrenecek zamanı vardı ve onları takip edebildi. Thiem, Medvedev, arkalarından Zverev yenmesi çok zor oyuncular. Peşlerinden Shapovalov, Andey Rublev (çeyrekte Medvedev-Andrey Rublev oynadılar, Putin-Tarkovsky gibiydi) var. Yunan Çiçipas’ın da oralarda olduğu söyleniyor. Daha da vardır benim bilmediğim-atladığım, ama bu 6 ismin 4’ü Rus veya asıllı.

Ama bu yeni jenerasyonun birşeyi eksik. Nedir o? Gerçi soruyu yanlış sordum. Cevap karakter, ama böyle deyince karaktersiz demiş gibi olacak. Demek istediğim, bir karakter değiller. Bu da “he/she is such a character”ın kötü bir çevirisi oldu. Yani, enteresan karakterler değiller, orijinal değiller. Mesela, Nadal’ın bir maçını izleyince anlarsın. İnatçı, mücadeleci, hiç bırakmayan ve takıntılı, tam bir İspanyol boğası.

Aynı sorunu futbolda da yaşıyorum, şu an 30 üstü futbolcuların birçoğu birer karakter. Gerektiğinde maça ağırlıklarını koyuyorlar mesela. Yeni nesilse dümdüz. Çıkıp işlerini yapıyorlar sadece. Teniste hakemle kavga eden bile yok mesela (biraz Kyrgios var, ama o o seviyede mi, bilmiyorum). O kadar sıkıcılar ki hiçbir spor giyim markası bunlara özel kıyafet üretmez.

Thiem yine biraz yakışıklı filan bir tip (saçını boyadığını not edelim), biraz sempatik olabiliyor. Diğerlerinde o da yok. Hele Medvedev anormal rahat, duygusuz bir tipe benziyor. Nadal’ın tam tersi, servis noktasına geliyor ve topla raketi biraraya bile getirmeden kalkıyor servise.

 

 

Kadınlardaysa tek bir önemli değişiklik var. Ama cidden büyük bir değişiklik. Azarenka is back. İki ay öncesine dek Belarus’la ilgili bilinen en ünlü şeydi Azarenka. Birkaç yıldır ortalarda yoktu. Doğum yapmış, boşanmış, çocuğunun velayetini almış ve dönmüş.

İlk gördüğümde Azarenka bu muydu diye garipsedim. Çünkü tipi değişmiş. İncelmiş ve gençleşmiş. 25’inde 30 gibi görünüyordu, şimdi 31’inde 25 gibi görünüyor. Bir de Agassi dönüşümü yaşamış sanki. Agassi ilk yıllarında uzun saçlı, anormal asi bir tipti. Birkaç yıl kayboldu. Döndüğünde bir zen master’dı. Saçlarını sıfır kazıtıyor ve gülümsüyordu. Steffi Graf’la evlenip bayıldığım bir çift oldular.

Azarenka’da da böyle birşeyler olmuş. Ben çok hatırlamıyorum, ama sinirli ve kavgacıydı deniyor. Kendisi de “sıfırdan sıralamada bir numara bir tenisçiye dönüşünce egonuz çok büyüyor” diye açıkladı. Şimdi çok daha sakin, pozitif. Bir de rahat. Şortunu bir estetik kaygı duymadan (kötü görünüyor) kıvırıyor. Finalde ilk seti domine ettikten sonra kaybettiğine çok üzülecek, ama böyle bir dönüş ertesinde final de çok iyi.

Ve ben tenisi cidden özlemişim sayın seyirciler. Doyamadım da.

edit: Bir sonraki gün, gece 03:20 ve ben bu nesille babalar arasında fark kalmadığı fikrimi gözden geçiriyorum. Bu finalde büyük üçlüden biri olsa bugünki Thiem’i de Zverev’i de pınçık ponçuk etmişti ve biz 2 saat önce uyumuştuk. İkisi de o kadar çok hata yaptılar ki maç sonunda. Defalarca birbirlerine hediye ettiler maçı. Maç kazanmayı bilmek çok farklı bir özellik.

Bir de Thiem’i tutuyordum. Nedense bana yakın gelen bir tarafı var bu tipin. O yüzden defalarca öldüm dirildim. Ama o kadar hatadan sonra doğru dürüst sevinmek değil de anca biraz rahatlayabildim.

h1

No, it won’t

19 Ağustos, 2020

3 yıl önce doktora gittim. Stresli misiniz dedi. Şimdi düşünüyorum da bu çok kötü bir soru. Mesela, birkaç ay önce aynı doktor aynı soruyu sorduğunda benim normalim sanırım biraz stresli dedim. O da sorunumun bu olduğuna karar verdi. Oysa çok da stresli değilim bir süredir. Hastanın algısına bırakılmamalı bu teşhisler. Neyse, 3 yıl önce “referanduma dek bayağı stresliydim, ondan sonra geçti” gibi birşey dedim. O doktorla ondan bir süre önce de konuşmuştuk. O da abd’den gelmişti, ülkenin halinden yakınmıştık, o yüzden beni yanlış anlamayacağını düşünmüştüm. Ama adam o konuşmayı nasıl hatırlasın. Muhtemeldir ki referandum sonucuna sevindiğimi düşünmüştür.

Oysa, demek istediğim şey, referanduma dek ülkenin geleceği ile ilgili çok endişeli olduğum, referandum sonrasıysa amaan, ne olacaksa olsun moduna girdiğimdi. Bu kadar bariz bir kararı bile veremeyen bir toplum başına geleni haketmiştir zaten. Tabi bu çok kaba bir genelleme. Ona gelmeden, tabi ki o oylamada önemli usulsüzlükler döndü. Onlar olmasa kesin hayır çıkardı diyemiyorum. Benim tahminim başabaş, belki kılpayı evet. Ama %50.01’le kazanılması ile 49.99 ile kaybedilmesi arasında toplumun neyi hakettiği açısından bir fark yok. En az %70’le reddedilmesi gerekirdi. Kalanlar da “halifemiz çok yaşa”cılar, düşünmeyi reddedenler, alternatif evrenlerde yaşayanlar, her durumda saçmalayanlar, vs.

Ama bu haketme meselesinin nasıl bir genelleme olduğunu bazı insanlarla tanışınca, ya da uzaktan gözlemlediğimde görüyordu. Pırıl pırıl birçok kesimi var bu ülkenin bunları zerre haketmeyen.

Bugünlerde de böyle hissetmeye başladım. Ama önce şu: Ülkecek artık sabredecek halimiz kalmadı. Birkaç yıl önce bu kadar “akp bu seçimde kesin gitmeli” hissiyatı yoktu. Zaten ülkenin de birkaç yılı kaldıracak hali kalmadı. Ne ekonomik ne insan hakları ne bizzat hayat müdahaleleri bakımından. Ve sadece iktidarın değişmesini değil, tabi ki hesap vermelerini de istiyoruz. Biriken suçun haddi hesabı yok. Hem toplumun ders alması, aynısının ileride tekrarlanmaması için, hem yeni ve ilerideki yöneticilerin ders alması için, ama hepsinden çok, adalet hissimizin tatmin olması için. Çünkü daha önce de açıklamaya çalıştığım gibi, adalet bir histir.

Ülkenin gidişatı ileriye doğru olacak. Biz daha iletişim devrinin yansımalarını görmedik. Bugün bu devirde büyüyen gençler ve çocuklar kendiliğinden farklı yaklaşacaklar bugünki rezalete.

Ama bunlar bugünden yarına olmayacak. Birkaç yıla, hatta onyıla da olmayacak. Tabi, o sırada, erişmek istediğimiz ülkeler başka bir seviyeye geçmiş olacak. O yüzden, o seviye de yetersiz olacak. Ama bu başka bir nokta.

Ama o zaman da bütün bu suçlar çok eskide kalacak. Hatta belki de normalleşme, barışma dönemini baltayalan bir çaba olarak görülecek adalet arayışı. Geçen gün birisi, İspanyolların Franco rejimiyle hiç hesaplaşmadığını anlatıyordu. O tip bir geçiş çok mümkün. Bu da bizim gibi insanları bayağı mutsuz edecek.

Özellikle, chp’nin “aman dokunmayalım, kendi başların yıkılıyorlar” anlayışı da ümitleri azaltıyor. Ayasofya, kendi başına o kadar büyük bir hamle olmasa da insanların çok sahipsiz, yalnız hissetmesine neden oldu. İnsan içine çıkamayacak durumda olması gerekenler hergün çıkıp gülerek konuşabiliyor. Hatta bugün iki gün sonrası için müjdeden bahsedebiliyor. Bu durumda, bir sonraki seçim kesin bizim olacak, herşey iyiye gidecek ve adalet yerini bulacak beklentisini evin girişindeki saksının altına koymak lazım.

“Ülkede hiçbir şeyin hiçbir zaman istediğim gibi olmayacağını biliyorum”u kabul etmek lazım. Ama daha önemlisi adalet hissimizin kolay kolay tatmin olmayacağını bilmeliyiz. Ve bunla da yaşayabilmeliyiz. Bu dünya adaletli bir dünya değil. Arada minik parlak ışıklar tersini düşündürse de.

h1

Is this the real life, is this just fantasy?

4 Mayıs, 2020

Simülasyonda mı yaşadığımız konusunu ilk Simpsons’ta görmüştüm. Zaten aşırı fantastik bölüm biter, kamera uzaklaşır, uzaklaşır, dünya, evren, bir çocuk bunlarla oynuyordur.

Zaten şöyle birşey var:
Simpsons and Allah

Yalnız, ben simülasyonda yaşadığımızı düşünmüyorum. Tüm bu yaşadıklarımız o olasılık güçlendirmekten çok zayıflatıyor. Simülasyon, gerçeğin, ona benzetilen bir model üzerinden canlandırılması. Bizim böyle bir dersimiz var bölümde. Modeli random değişkenlerle çok, diyelim 10 bin kere çalıştırıp o değişkenler hakkında fikir sahibi olmaya çalışıyorsun. Müşteri talebi, ona göre stok durumu, filan, atıyorum. O 10 bin deneme de tamamen rastgele. Para veya zar atışından bağımsız. Ama çok denemeyle ortalamaların yakalanacağı ve her türlü uç durumun (o durumlardaki sorunların) gözlemlenebileceği varsayılıyor.

Ama bizim yaşadıklarımız hiç de rastgele değil bence. Bizim yaşadıklarımız daha çok … sıkı durun … bir senaryo gibi (dağ fare doğurdu).

Bu fikri ilk geçen yıl yetiştirdim. Sanırım Ajax’ın çok etkisi oldu. Zaten Ajax’ın tüm hayatımda etkisi çok. Geçen sezondaki (2018-19) Ajax uzun zamandır gördüğüm en iyi ve en güzel takımdı. Bu kısmı ayrı bir post yapmak üzere hızlıca geçeyim. Şampiyonlar Liginde -ki söylemeye gerek var mı bilmiyorum, bu lig bir elitler ligidir, birkaç İngiliz, 3 İspanyol, 1-2 Alman ve 1-2 İtalyan aralarında oynarlar, diğerlerinden sadece 2 kere final oynayan çıktı 27 yıllık tarihinde-, evet Şampiyonlar Liginde önce Real’i, sonra Juventus’u deplasmanda yenip yarı finale çıktı. Bu sırada kaptanı 19 yaşında, yıldızı 21 yaşında. Takımın önemli kısmı da kendi akademilerinden yetişme.

Yarı finalde ilk maçta Tottenham’ı deplasmanda 1-0 yendiler. 2. maç ilk yarı 2-0 öndeler. Yani bir devrede 3 gol yemeleri gerekiyordu. Bir gün önce de olmaz denilen şey olmuştu. Liverpool, Barcelona’yı 3-0’ın rövanşında 4-0’la elemişti. Tottenham da deplasmanda bir devrede 3 gol attı. 3.sü 96. dakikada. Bunda hiç random birşey yoktu. Tamamen önceden yazılmış bir senaryo gibiydi. Çok becerili, kendisinden beklenenden çok çok fazlasını yapmış genç bir takım, tecrübesizliğinin kurbanı olur. Çok görülmüştür benzerleri.

Sonra ikinci olay ABD-İran arasında yılbaşı civarında yaşandı. Süleymani’nin öldürülmesi sonrası tüm dünya İran’ın vereceği cevabı bekledik. Oradan bir 3. dünya savaşı çıkar mıydı (bu cümlede ‘bir’ konabilir mi? olabilir bence). Sonra ABD onlara cevap verecekti. Tüm bu gerilim artışını ne engelleyebilirdi? İran’ın alakasız bir yolcu uçağını vurup mahcup olması. Bunun olasılığı nedir? Yine hiç random değil. Resmen dünyayı koruyan birileri tarafından yazılmış bir senaryo.

Üçüncüsü artık malum. Karbon salınımlarıyla dünyayı mahvederken hop bir virüs tüm üretimi durdurur. İnsanlar sonsuz bir tüketim şımarıklığı içindeyken artık evlerinden çıkamaz olurlar. Dünyayı korumak için hamle yapan uzaylılar (Dr Who?) gibi durmuyor mu? Göklerden gelen bir yazı var demeyeceğim. Ama sanki bir senaryoyu oynuyormuşuz gibi geliyor bana artık.

Sonucu belirsiz olayların sonucunu beklerken, maç da olabilir, seçim de, en ilginç, en maceralı olanın olmasını istiyorum. Hatta öyle tahmin ediyorum. İnanmayacaksınız, ama İstanbul seçimi için “ya tekrar sayım olacak ya da seçim tekrarlanacak” demiştim.

Birçok zaman da benim beklediğimden çok daha heyecanlı oluyor. Geçen Wimbledon finali mesela. Onu da Ajax gibi bu düşünceyi etkileyen ve hayal kırıklığı yaratan olaylarda saymalıydım. Tarihin gördüğü en büyük usta, tarihin muhtemelen en dinamik ve yine muhtemelen en moral üstünlüğüne sahip tenisçisiyle oynuyor. Hayranlığımızı kazanan usta 38 yaşında. Artık oynayabileceği çok fazla grand slam, özellikle Wimbledon yok. Maçı, iki tie-break hariç, hatasız oynuyor. Setler 2-2, 5. set uzadıkça uzuyor. Sonra Federer servis kırıyor. 8-7’de 40-15 öne de geçiyor. Ama o ilk servis banttan dönüyor. Banttan karşı sahaya düşse tekrarlanacak ve yine hızlı servis atabilecek. Ama yavaş servis, vs. Zaten geçmiş yıllardan gelme bir baskı var üzerinde ona karşı. Sonra servisini kırdırıyor. Wimbledon’da ilk defa uygulanan 5. set tie-break’i ve kaybediyor.

Herşey önceden belli mi acaba diyorum. Yok, bu kadercilikten farklı birşey. Biz bir tiyatro oyunu mu sahneye koyuyoruz diyorum. Bizimle eğlenen manyak bir güç mü var?

God is an

h1

Seyir Defteri, 26. Gün

7 Nisan, 2020

Evet, tahmin edildiği gibi uçakta hastalığı kapmamışım. Ben de o eksikliği Migros’a giderek kapatmaya çalıştım. Aynen şöyle oldu:

24 Mart’ta alışverişe gittim. Bunu der demez Sanal Market diyenler oluyor. Bunu iki nedenden hiç düşünmemiştim. Hem kendi alışverişimi yapmayı seviyorum. Eve gelmesini tembellikle özdeşleştiriyorum -hiç vakti olmayanlar hariç-. Kendin alınca rahat rahat en yeni tarihli olanı seçersin. Ayrıca, kargo elemanları çok yoğun, onlara iş çıkarmamamız gerektiğine inanıyorum. Market servisleri de benzer. Zaten kapıda muhatap olunacak, getirilen paketleri yakın zamanda birisi ellemiş olacak filan. Onun yerine gider, kısa zamanda çıkar, self-servis kasadan geçip kasiyere de yakın durmamış olurum diye düşünüyordum.

24’ünde alacaklarımı aldım. Self-servis bölüme geldim ve şok. O bölüme bakan çalışanları düzenli öksürüyordu. Hatta bunu oraya gelmeden duydum. Başka kasaya mı gitsem dedim. Ama ona uzak bir self-servis kasadan hızlıca yapmak daha kolay geldi. Pat-pat aldım, çıktım. Ama sinir oldum. Gelir gelmez twitter’dan Migros’a yazdım, birden çok yolla. Hiçbir cevap çıkmadı. Bir de üstelik, maskesi de yoktu. Çalışanların bir kısmının vardı, bir kısmının yoktu.

Aradan 10 gün kadar geçti. Hatta ondan önce, -başka evde kalan- annem birşeyler istedi, o kadını hatırlayıp Carrefour’a gittim. Ama 10 gün sonra, 3 Nisan’da unutmuştum. Annem eve dönmüştü, bir liste yaptı. Yine Migros’a gittim. Bir de orası büyük mağaza, yüksek tavan, hava akımı daha çok olur diye. Küçük marketlerde dipdibe oluyorsunuz insanlarla. Kalabalık da hiç azalmıyor. Gündüz gidiyorum, ama normal zamandan daha fazla insan oluyor. Genel olarak dışarıdaki insan sayısı da mesela Temmuz, Ağustos’ta haftaiçi gündüz dışarıda olanlardan fazla. Neyse, alacaklarımı aldım, self-servis kasa. Ve yine aynı kadın aynı yerde. Şef gibi birşey. Ve hala öksürüyor, ama daha az. Maske yine yok. Yine hızlıca işimi yaptım. Ama bu sefer bir aksilik çıktı, onunla değil de bir başkasıyla muhatap oldum bir süre. Yine sinir olup gelip yine yazdım Migros’a, yine cevap yok.

Birgün sonrası o yazdıklarıma cevaplar gelmeye başladı tanımadığım kişilerden. O mağaza karantinaya alınmış. 2 çalışanlarında çıkmış. Birisi, et reyonundaki biri. Diğerini bilmiyorum, o kadın mı. Ama değilse o kadının bulaştırdığı birisi de olabilir. Tabi ki, onun da corona olup olmadığını bilmiyorum, ama bu yaygınlıkla şüphelenmek için fazlasıyla gerekçe var. Zaten çok kötü hastalanmayan kim gidip test yaptırıyor ki? Bana en garip gelen, onun, çevresinin, iş arkadaşlarının, müdürünün, ve binlerce müşterinin bu yüzden onu uyarmaması. Cehaletin yaygın hali.Migros Park Mavişehir mağazası -4-4-20

Şimdi tekrar sayıyorum 3 Nisan’dan beri. Neredeyse üç haftadır anlamsız anlamsız burnum akmaya devam ediyor. Alerjim de yoktu, bilmiyorum, yeni geliştirmiş olabilir miyim. Ya da psikolojik kendimizi hasta mı hissediyoruz, veya bu kadar içiçe oldukça ona hazırlanıyoruz. Nocebo deniyormuş buna, placebonun tersi. Saçmasapan şeyler. Özellikle bu 4. gün, hafif hastamsı hissediyorum. Neyse, bekleyeceğiz bakalım. 8-9 günde belli olmuş olur (14 gün tedbir amaçlı, kuluçka süresinin ortalaması 5-6 gün, 11-12 günden fazlası pek görünmüyor).

Pek ölüm korkum yok. Yani tabi ki var, herkeste vardır, ama başkalarından az olmalı. Ama hem anneme bulaştırmaktan korkarım hem de çok kötü bir hastalık geçirmekten. Geçen yıl bir grip geçirdim. Üç gün boyunca 39.5-40 derece. Bazen o kadar korkunçtu ki sürekli titriyorum, yerimden kalkıp birşey giyeceğim, kesinlikle yapamıyorum. Beynim kalkma emrini reddediyor, çünkü titremekten korkmuş oluyor. Kabus gibi birşeydi. Geçirenlerin birçoğu yaşadığım en kötü gripten beterdi diyor. Çok büyük kısmımız geçirmeden bir aşının yetişmesi çok zor görünüyor. O yüzden, aldığımız virüs miktarına bağlı olarak şanslı veya şanssız grupta olacağız. Neden bazılarının çok hafif, bazılarının çok ağır geçirdiği konusunda çok faktör var gibi görünüyor, ama sanırım en önemlisi alınan virüs miktarı.

h1

Seyir Defteri, 17. Gün

30 Mart, 2020

Geçen hafta iki uçak yolculuğu yaptım.

Bu giriş biraz, klasik kara filmlerden D.O.A.’in (Dead on Arrival) girişine benzedi. Bir adam polis karakoluna gider ve bir cinayeti bildirmek istiyorum der. Ölen kim der polis. Ben der adam. Sonra flashback. Bu da hem tarz hem içerik (bu şartlarda bu bir parça intihar-cinayet benzeri bir eylem) olarak ona benzedi. Ama önce bir dinleyin. Bu ara, ben bitirip siz okuyana dek geçen hafta değil, evvelsi hafta olacak: 17-19 Mart.

Şubat başıydı sanırım. Bizimkiler (abimler olur) aradı. Böyle böyle bir projemiz var, sana ihtiyacımız var. Daha önceden de bahsi geçmişti bunun, benle ne alakası var demiştim. Bu sefer detaylı anlattılar, bir de ihtiyacımız var dediler. İyi dedim, yaparım. Sağlıkla ilgili bir iş, ilk olarak İstanbul’da bir toplantı olacaktı, bütün gün. Ama söyledikleri gün doğumgünüm. Yok dedim, mümkün değil. İyi, o şart değil dediler. Sonra Ankara’daki toplantıya kesin gel. Gittim Şubat sonu. O sırada gündem Rusya’yla savaşa girip girmeyeceğimizdi. Hatta akşam toplantı sonrası gittiğimiz restoran Rus büyükelçiliği ile aynı caddedeydi. Tüm caddeyi kapamışlardı, polis barikatının yanından insanları inceleyerek geçiriyorlardı. Ki o sırada Çin ve İran yıkılıyordu, bizde de olmaması mümkün değildi. Ama kimsenin zerre umrunda değildi.

Döndüm. 18-19’unda yine buluşulacaktı. 11’inde ilk vaka çıktı (söylendi). Aynı gün tüm İtalya karantinaya alındı. WHO’nun pandemi ilanı da aynı günlerdeydi. Ve o güne dek uyuyan ülke birden ama gerçekten birden uyandı konuya. Bende de stres başladı. Henüz hiçbir yer kapanmamıştı ama evde kal uyarıları başlamıştı, İtalya’dan filan duyup. Abime bir hafta önceden söyledim. Kaptım diyelim, döneceğim, annem çok riskli. İstanbul’dan da bir doktor gelecekti. Önceki toplantıyı da beraber yapmıştık. Ona söyle, internetten yapalım dedim. Sorarım dedi. Günler geçti, birşey yok. Bu sırada onların akılları kızlarının okulundaydı. Toplantı konusu kaynadı. Abime yazdım iki kere, gelecek doktorun bilet bilgilerini gönderdi. Öyle olunca sormamış bile.

Yolculuk günü yaklaştı. Stresim artıyor, uykularım kaçıyor filan. Ne yapabilirim diye düşünüyorum. Bir öncekinde izban’la gitmiştim havaalanına. Ama o da çok kalabalık, yani uçak kadar tehlikeli. Onun yerine, arabayla gideyim dedim havaalanına. Orada park ederim. Riskleri mümkün olduğunca azaltmayı planlıyorum. Arabayla mı gitsem dedim. Ama 7.5 saat. Anormal yorucu oluyor. Bir de sarsılıyorum ben. Dengem bozuluyor sanki, normalleşmem 2-3 gün alıyor. Bir gün sonra toplantı berbat olur. Niye böyle şeyler düşünmek zorunda kalıyorum diye de sinirleniyorum. Çünkü artık bunun çok yanlış bir hareket olduğunun artık herkes farkında. Kendi işim olsa kesin gitmem, ama bu durumda yakınını zorda bırakmama bağıyla bağlanmış hissediyorum.

Neyse, yolculuk sabahı. Çıkmama 1 saat filan var. Abim arıyor. Doktorun beraber geleceği yardımcısı korkmuş, o yüzden arabayla geleceklermiş. Sen de arabayla gelsene diyor bana. Sağol, benim hiç aklıma gelmemişti. Böyle durularda sinirim artıyor tabi. Çünkü işin ciddiyetinin nihayet anlaşılacağını, insanların farklı bir moda gireceğini, normal normal toplantı yapılamayacağını günler öncesinden görüyorum. Ama bunu görmek benim hiç işime yaramadığı gibi, o günler geldiğinde bir de ben zorda kalıyorum.

Arabayı bıraktım. Havaalanında bankoya yaklaşmadan check-in yaptım. Eldivenlerimi giydim, berberden aldığım (birkaç gün önce bir de berbere gittim, bir kutu maskesi vardı, al demişti) maskeyi taktım. Gözlerimi kapayıp bitmesini bekledim. Uçak da ağzına dek doluydu. Teknik lise öğrencileri vardı sanırım.

İndim. Doğru dürüst kızamadım bile abime. Üstelik, doktorun yardımcısı otelde kalmaya da korkmuş, 2 günlük toplantı 1 güne inmiş. Biliyorum yani bunları.

Doktorun yardımcısı (tam yardımcısı değil de bu projede görevli birisi) tüm gün maskeyle oturdu. Projede çalışacak genç bir kadın daha vardı, gelmedi. Üstelik, o Ankara’da ve yakın oturuyor. Arabası da var. Ama korkmuş. Sonra da istifa etmiş zaten.

Doktor dediğim kişi pek normal birisi değil. İşkolik. Bazen 7’de gidermiş işe. Akşam 11’de çıkarmış. Genç sayılır. Birkaç yıl sonra görür o. Zaten İstanbul’dan Ankara’ya gelmeleri 9. Sabah.

O fazla buluyordu dünyadaki paniği. Ama sonra kendi hastanelerinde çalışan birisi öldü. Bazı doktorlar, çalışma alanlarına göre fazla acımasız geliyor bana. İnsan hayatının kararlarına bağlı olmasının getirdiği bir mesleki deformasyon.

Toplantı sık corona bahsileriyle geçti. Zaten bir gün. Başka hiçbir şey yapmadık. Gözcüye gitmem gerekiyordu uzun bir süredir. İptal ettim tabi. Dönüşümü iki kere öne aldım. Sonraki gün bu sefer boşça bir uçakla döndüm. Yine eldivenler, maske. İki yanımda kalkışta Allah-u ekber deyip duran, telefonundan dua okuyan yaşlıca bir adam vardı. Hatta kalkışta da okuyordu. Kalkışta kullanmayın diyorlar dedim ben. Uçak modunda dedi bana. Özür diledim. Ve umreden dönmüş olmamasını diledim.

İnişte koşar gibi arabaya gittim. Islak mendiller, su filan bırakmıştım arabada. Orada sterilize olmam 20 dk kadar sürdü. Otoparkta, arabanın yanında yüzüme su çarparken geçen Rus tipli iki genç adam garip garip bakıyordu. Üzerimdekilerle arabaya oturmayayım diye kazağımı çıkardım, başka birşey giyim. Bir tek pantolonumu değiştirmedim, altıma bir örtü serdim. Ama keşke değiştirseymişim. Yolda gelirken boş bulunup bacağıma koyuyorum bir elimi. Hop, hemen ıslak mendile uzanıyorum. O elimi temizlemeye çalışıyorum. Arada o elle direksiyona değmişsem tekrar direksiyonu siliyorum -bir yandan yolda giderken. 6-7 kere oldu bu.

Eve geldim. Acil lazım birkaç şeyi alıp gerisini aynen arabada bıraktım. 4-5 gün sonra, varsa da virüsler yüz kere bozulduktan sonra aldım. Geleli 10 gün oldu şu an. Daha annemle doğru dürüst görüşmedik. Teyzemde kalıyor (teyzem 2 ay önce kalçasını kırdı, o yüzden zaten kalacaktı, ama bu kadar uzun değil). Kapıda uzakta el salladık. Ben kapıları kapalıyken birşeyler bırakıyorum, alacaksam kapalıyken alıyorum. Çünkü karşılıklı konuşmanın en tehlikeli şeylerden birisi olduğunu düşünüyorum. 2 metre bile yeterli mi, emin değilim. (WHO virüsün havada kalmadığını (airborne olmadığını) söylüyor, ama bu kadar bulaşıcı bir virüste en çok dikkat etmemiz gereken şeylerden birisi bu olmalı bence.)

Bir yandan böyle dikkat ederken, ya da dikkat etmek zorunda kalırken böyle bir risk almak zorunda kalmayı hala kabullenemiyorum. Ki şu an sadece kişisel değil, toplumsal bir sorumluluk şu an dikkat etmek. (tüm krizin tek tük olumlu sonuçlarından birisi bu). O yüzden insanlara söylemeye bile çekiniyorum. Birisi söylese kızarım açıkçası ben. Ama hey, açıklaması var.

Flashback bitti. Umarım ölmem (filmdeki gibi). Gerçi burnum akıyor arada bir anlamsız anlamsız.

D.O.A. -1949

h1

Sackler Gallery or Sackler Family?

30 Aralık, 2019

Hayır, bu yazı fake or fortune üzerine değil. Gerçi, o günler de gelecek.

Washington’a ilk gittiğimde şehirle ilgili bildiğim bir numaralı şey Smithsonian müzeleriydi. Hatta bir broşürde şöyle bir ifade vardı: “Mall başka her yerde AVM anlamına gelir. Washington’daysa kongre ile Washington Monument arasındaki Smithsonian müzelerinin sıralandığı alan için kullanılır.”

Müze binaları iki taraflı sıralanırken, yok, en iyisi wiki’de bulduğum şu uydu görüntüsünü koyayım buraya:

National_mall_(east)

1 Washington Monument diye geçen dikilitaş (made in Egypt değil, feyk), 7 kongre binası Capitol, diğerleri de National Gallery of Art ve botanik bahçesi hariç, Smithsonian müzeleri.

Özellikle iç turizmin gözdesi bu müzeler. En çok da, dinozor maketinden dolayı Coğrafya Müzesi ve Space Shuttle’dan dolayı Havacılık Müzesi. Ama benim esas ilgimi çeken onlar olmadı. 

Sol alttaki 15 numara Freer Gallery of Art. Onun içinden 16 numaralı Sackler Gallery’ye geçilir. İkisi de Asya sanatları üzerine. Sackler Gallery hepsi içinde, hatta tüm Washington’da en sevdiğim yerdi. Diğerler içinde bayağı geç keşfettiklerim oldu. Ama bu ikisine oralara ilk gittiğim günden beri gittim. Nasıl biliyordum diye düşündüm. Aklıma tek gelen, metro çıkışına yakın olması:) 15 yazan yerin hemen sol üstünde kalıyor metronun çıkışı.

Freer o kadar değil, ama bir koridor ve merdiven sonrası Sackler’a geçince ayrı bir dünyaya girmiş gibi olursunuz. Öncelikle, oraya pek kimse gitmediğinden kendinize bir müze yaptırmış gibi olursunuz. Sonra, ışıklandırma ve seçilen eserler, yerleştirme. Böyle huzurlu bir yer görmedim. Yerin altında olmasının da etkisi var herhalde.

Çektiğim eski resimleri bulamadım. Bunlar google’dan. Ama zaten beklentileri bu kadar artırdıktan sonra hiçbir resim yetmeyecek.

Sackler -Symbolic CitiesSackler -Xu Ming -Monkeys Grasp for The Moon

Sackler Gallery hakkında daha önce, şu sake akşamı dışında hiç yazmamış olmam ayıp. Onun girişi ile karşısındaki, bina olarak ikizi African Art binası arasında (ki ikisinin arasında bodrumdan bir geçiş de var) küçük ve çok hoş bir bahçe var. Oradaki bankları da çok severdim. İçeride kaldığından pek kimse de olmaz.

Pekiy, şimdi nereden çıktı bu? Buradan çıktı:

Sackler Pharma -Purdue Pharma

Onlar mıymış dedim, öyleymiş. ABD’de her yıl on binin üzerinde insanı öldüren, ağrı kesici adı altındaki uyuşturucu ilaçların en önemlilerinden OxyContin’in (oxycodone) üreticisiymiş bu aile. Mahkemede kaybetmekten korkup şirketten $10 milyar çekmişler.

Metropolitan Museum’a, Guggenheim’a, Smithsonian’a, Louvre’a, Tate Modern’e ve İngiltere’deki National Gallery’ye yüksek miktarlarda bağışlar yapmışlar. Guggenheim’ın eğitim merkezinin, Met’in antik Roma tapınağını bulunduran kanadının adı Sackler’mış. Son yıllarda ilacın neden olduğu ölümler artınca davalar ve tepkiler de artmış. Örneğin, Tufts University, bir eğitim merkezindeki Sackler adını kaldırmış. Birçok müze artık aileden bağış kabul etmeyeceklerini açıklamış. Ama iade eden yok.

Tufts removing Sackler name

Oregon senatörü Jef Meckley, Smithsonian’a mektup yazıp müzenin ismini değiştirmeleri gerektiğini söylemiş. Smithsonian’ın yeni müdürü, bunun yapılan anlaşma gereği mümkün olmadığı cevabını vermiş. Zamanında müze için $50 milyon civarında sanat eseri ve bina için de $4 milyon almışlar aileden.

Bunlar hep son haftalarda olan haberler. En son da geçen hafta, Smithsonian, Freer ve Sackler isimlerini kaldırmadan National Museum of Asian Art markası altında toplamaya karar vermiş.

Şubat’ta, Guggenheim’da düzenlenen bir protestoda onlarca kişi Sackler ailesini ve sahibi olduğu Purdue Pharma’yı protesto etmiş. Yukarı katlardan atılan kağıtlarda “Oxycontin kontrol edilmezse kötü kullanılması çok mümkün. Bu satışlarımızı nasıl etkiler” yazıyormuş. Alıntı 2007’de şirket aleyhine açılan bir davada ortaya çıkan, şirket yöneticisi ile ilacı geliştiren kişi arasındaki yazışmadan. Protestoya liderlik eden kişi de (Guggenheim’da da eserleri olan) Amerikalı fotoğraf sanatçısı ve Oxycontin bağımlılığından zorla kurtulan Nan Goldin.

Guggenheim -Nan Goldin protesting Sackler family who owns Purdue Pharma

Olay bu. Yukarıdaki, Sackler alesi hakkındaki ny times haberini (Zarrab habercisi) dear Klasfeld’in hesabında görmüştüm. Görünce de cevap olarak “a, bu benim Wash’da en sevdiğim müze, isminin oradan gelmesine üzüldüm” yazdım. Biri de “kendilerine prestij kazandırmak ve parak aklamak için sanatı ve yardım kuruluşlarını kullanan suçlu zenginlere kanacak kadar saf olmayın” gibi birşey yazmış. Ne alakası var ki? Benim o müzede sevdiğim şey, önündeki bahçeyi tasarlayan kişi, ona bakan bahçevanlar, en üst kattan alt kata dek sarkan ‘Ay’a Uzanan Maymunlar’ı yapan Xu Bing, onu kalıcı eser olmasına karar veren müze yöneticileri, binalar arası geçişleri tasarlayan mimarlar, iç tasarımını yapanlar, hepsinden önce, girişte duran ve salonları dolaşan şişman siyah, kadın-erkek görevliler.

h1

Daniela Carrasco

25 Kasım, 2019

Tüm sokak tiyatrocularına zaafım var. Kullanmadığım face hesabımdaki ‘arkadaşların’ önemli bir bölümü İtalyan tiyatrocular. Tüm Avrupa’da öyledir herhalde ama İtalya’da özellikle ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bir sokak eğlencesi değil, başlı başına tiyatronun önemli bir dalı, belki de hası.

O yüzden, birkaç gün önce twitter’da takip ettiğim bir İtalyan’ın hesabında Daniele Carrasco’nun pandomim makyajlı yüzünü görünce dikkat ettim. Şili ve cinayet kelimelerini anlayabildim. Sonra konuyu öğrenmeden unuttum. Ama muğlak bir belirsizlik kaldı.

Yine o yüzden, dün (24 Kasım olurdur) birkaç çok takipçili hesapta “gözaltına alınıp tecav** ve işken** görüp öldürülmüş bulunan aktivist pandomimci” haberini görünce ben öyle olmadığını biliyormuşum gibi geldi. Ve araştırmaya başladım. Hoş, öyle olmasa da artık kendi haberini araştırmadan doğrusunu öğrenemiyorsun. Basının, önemli ölçüde sol da dahil, bittiğini düşünüyorum.

İngilizce hiçbir haber çıkmadı. Bir tane bile. İtalyanca birkaç haber çıktı (özellikle aramadım, ilk sf.da face hesapları ve İtalyanca birkaç haber çıktı -artık Türkçe haberler çıkıyor). İyi anlamadığımdan İngilizce çevirisini açtım. Türkçe’ye göre hem cümle yapısından hem verilen önemden dolayı çok daha güvenilir oluyor, Latin diller ve İngilizce arası otomatik çeviriler. Open online diye bir internet haber sitesi fact checking başlığıyla verdiği haber. Özetle, yazan kişi, ailenin avukatına ulaşmış. Avukat, kendi el yazısıyla yazılmış bir intihar notu olduğunu, gözaltına alınmadığını, otopside de bir şiddet buluntusu olmadığını anlatmış. Ailesi de yüksek olasılıkla intihar olduğunu düşünüyormuş. Ama “bu yöndeki haberler” sorusuna da “anlayın işte, yalan haberin nasıl yayıldığını” demiş. Hatta aileye devletten para aldığı suçlamaları gelmiş.

Sadece o sitede değil, Rai’nin websitesindeki bir makale de aynısını yazıyordu. Sonradan bulduğum birkaç makale daha. Hepsinin merak ettiği, bu haberin Avrupa’ya nasıl bir ay geç ve dönüştürülerek geldiğiydi.

Ben de ne yaptım? Her belasını arayan insan gibi, haberi gördüğüm üç hesaba da bunu linkiyle beraber (İngilizce açıp anlayabilecekleri bilgisiyle beraber) yazdım. Sendika62, kadın meclisleri ve kadın savunması hesapları. Üç hesaba gelen fav sayısı binin üzerindeydi o sırada. Benim yazdıklarıma gelen fav da 2 idi. Ki genelde öyle olur. Aynı durumu birkaç kez daha yaşamıştım. Görülmemeye alışkınım, hatta görüldüğümde şaşırıyorum.

Sonra Ümit Kıvanç görmüş. Konuyu pek değiştirmek istemiyorum, ama ben erken gençlik dönemimden beri severim kendisini. YAE’cilikten dolayı tepki gösterenler oluyor kendisine. Ben acaba birçok kişiyi aynı sepete atıp hata mı yapıyoruz diyorum. Ya da o dönemi yakından takip etmediğim için bilemiyorum. Neyse, o rt’leyince biraz yayılmış.

Ama her yayılma ile ıyy etkisi de geliyor. Ya da allah kahretmesin bu ülkeyi etkisi.

Birisi “gözaltına alınmış, tecav** ve işken** gördüğü ortaya çıkmış” yazdı. (Varsa eski okurlar bilir, bu kelimeler, o kelimeleri barındıran çeşitli kombinasyonlarla arama yapanlar gelmesin diye sansürlü). Ben de yine okuduklarımı açıkladım. Şili haberlerini düzenli takip ettiğini yazan birisiymiş. Bu haberin güvenilir hiçbir haber ajansında veya gazetede, sitede olmadığını yazdım. Aldığım cevaplar “şilili bir milliyetçi falan mısınız siz”, “şili polisine bağlılığınız çok etkileyici”, “ama tamam haklısın sen şilili kardeşim.. ülkenin polislerine iftira attık biz”. Gördüğüm dört kaynağı da yazdım, iki kere. Farketmedi. Hani kaynağın, kaynağını göremedim deyip blokladı.

Herhangi birinin saçmalamaları üzerinde durmam (gerçi dururum da neyse) sonradan gördüm, bu şahıs Cumhuriyet yazarıymış, Mustafa Kemal Erdemol. Bu basın için ölür müsün, öldürür müsün?

Birkaç yıldır sürekli söylediğim şey: bizde tek sorun, haysiyetsiz yandaş basın değil. Habercilik denen şey can çekişiyor. Sol da bundan pek de muaf değil. Bu konuda, bu araştırmaları yaptığım sırada tek gördüğüm haber sendika.org’un sitesindeydi. Tek kaynak da bir tweet. Daha sonra Evrensel’in haberini gördüm. Bir gün sonra, bugün de Birgün haberleştirdi. Hepsi aynı ifadeleri tekrarlayarak. Yine bugün sendika.org’un haberi Şili’li Feminist Avukatlar hesabının yazdıklarına da yer vermiş:

Screen Shot 2019-11-25 at 21.45.46

Bu ifadeler şu tivit zincirinden. Özet, soruşturmanın sürdüğü, olayda bir başka kişinin dahlinin görünmediği, intiharın ağırlık kazandığı, şiddet unsurlarına rastlanmadığı. Bu ifadelerin varlığına rağmen, en azından bunları da yazmadan haber yapmak nedir? Niye sendika’nın yazdığını diğerleri yazamıyor? Gerçekten kaçarak iyi bir sonuca ulaşılır mı?

Soruların cevapları fake news’ün nasıl yayıldığının da cevapları. 1. araştırmayıcılık, 2. haber seçme, 3. geri dönmeme. Bunlardan 2 bana önemli geliyor. Herhangi bir haberde mağduriyet arıyor tüm taraflar. Hatta içten içe kötü birşeylerin olmasını istiyor ki buradan argüman üretsin, karşı tarafa kızsın ve kendi haklılığı perçinlensin. Herşey bu, kendi kendinle çelişmekten korkmakta gizli.

___________

Bir de işin benim için daha önemli bir tarafı var. Daha 1-2 gün önce düşünmüştüm. Kalmak mı, gitmek mi tartışmasının gözden kaçırdığı birşey var. “Gider miyim, bu ülke benim, kuvva-i milliyeciler gitmiş mi”ciler onu kaçırıyor. Bu tarafın, üzerinde birleşilmiş ve çözüme odaklı bir yapısı yok. Chp başkanlık dedikodularında da gördük işte. Biz çözümü, ileriye dönük düşünmeyi, plan yapıp sonuç almayı değil, birbirimizle uğraşmayı seviyoruz (yoksa, zaten bu halde olmazdık). Bu durumda, denklem kalıp da kendini bitirmek mi, gidip hayatını yaşamaya-kurmaya çalışmak mı oluyor.

h1

Halloween ihmale gelmez

31 Ekim, 2019

Herşeyi unuturum, doğumgünlerini, sevgiliyle beraber ilk yapılan şeylerin yıldönümlerini, beraber son yapılan şeylerin yıldönümlerini, milli, dini, tinsel ve tensel bayramları. Ama neyi unutmam: the Halloween’i. Daha hiçbir Halloween’de yazmadığım olmamıştır. İnanmıyorsanız tamamen rastgele iki tanesini seçiyorum: Hallow 1 ve Hallow 2.

Malum, seçenekler iki: ya sizi hediyeye boğacağım ya da yüreğinizi yerinden oynatacağım. Uzaktan ilki ikincisinden daha zor. So, trick’i seçiyorum.

Günün trick’i Grady Hendrix‘ten geliyor. İsteyen orijinalini okusun, diğer isteyenler için çeviriyorum:

Herkes Halloween için korku hikayeleri anlatıyor. Ben de çocukken başımdan geçen bir hikayeyi yazacağım. Çünkü travmalar hiç eskimez.

9 yaşıma geldiğimde herkes uyuduktan sonra aşağı kata yiyip buzdolabından istediğimi yiyebileceğimi farkettim. Kimse farketmiyordu. Fıstık ezmesi, Cheez Whiz ve mayonezli sandviç yapabiliyor, kalan pizzayı yiyebiliyor ve doğumgünü pastalarının kremasını sıyırabiliyordum. Dikkatli olduğumm sürece herşeyi yapabiliyordum!

Kimseye farkettirmeden aşağı inmek en zor tarafıydı. Tamamen karanlıkta küçük bir ninja gibi aşağı kata süzülmek için zifiri karanlık evde yönümü bulabilmeliydim.

Mayıs 1981’de bir akşam Fish&Shrimp House’tan sipariş vermiştik. Herkes yatana dek bekledim ve kalan tatlı ve ekşi soslu domuz etini yemek için aşağı süzüldüm (balık ve karides evi’nden domuz mu söylemişler?). Hiç bitmeyecek gibiydi. Sonunda tamamen karanlık inime geldim ve kalkanları indirdim. Birden mutfak tezgahına çarpan bir çatal sesi duydum. Mikrodalganın saatinin ışığı mutfak tezgahımızda oturan bir adamın siluetini gösteriyordu.

O beni göremiyordu ama ben onu görüyordum. İnce bir adam kalan yemeklerimizi ve kartonundan sütümüzü içiyordu. Birisinin evimizde olası ne kadar korkunç birşeydi, anlatamam. Çoooook yavaşça dönüp yukarı süzüldüm ve annemle babamı uyandırdım.

Annemle babam çok fazla ses yaptı ve çok yavaş davrandı ve onlar aşağı indiğinde mutfak boştu. Herkes çok fazla korku çizgi romanı okuduğumu söyledi. Bu anlattıklarımı çürütmeye yetti. Ama kimse bana mısır gevreğime o sütü döktüremezdi.

Ondan sonra mutfaktaki herşeyin pozisyonunu takip etmeye başladım. Birgün mendil tutucu tezgahın yanlış tarafındaydı. Başka birgün, akşam orada olmayan bir kupa lavabodaydı.

Oda kapım kilitlenmiyordu. O yüzden yastığımın altında bir biftek bıçağı bulunduruyordum. Orada olup olmadığını kontrol ederken elime bin kere batırmış olmalıyım.

Sonra Ağustos ayında birgün odamda kitap okuyordum. Başımı kaldırdım. Yatağımın üzerinde havalandırma için bir havalandırma boşluğu vardı. Boşluğun arkasından bana bakan bir çift göz vardı.

Korkuyla fırladım ve bağırarak herkesi sıçrattım. Annemle babam tavan arasını ve evin zemininin altındaki boş bölmeyi aramadan da bırakmadım. Ama hiç. Birkaç hafta pek popüler değildim.

Ağustos’un son haftası ev kokmaya başladı. Bir gece, havalandırma boşluğundan yatağıma pirinç taneleri gibi şeyler düştü. Kurt. Havalandırmaya bakmaya gelen kişiler muhtemelen havalandırma boşluğuna birşeyin girip öldüğünü söyledi.

Havalandırma boşluğuna girip ölen şey o adam çıktı. Duvarlarla geniş havalandırma kanalları arasında büyük boşlukların olduğu eski bir evde yaşıyorduk. O da belli ki Mayıs’tan beri orada yaşıyordu. Yani, en azından Mayıs’tan beri.

Yatak odamın havalandırma boşluğunun yanına sünger bir yatak yerleştirmiş ki beni izlerken rahat etsin. Polis benim birçok ‘çizim’ yaptığını söyledi. Ama sorduğumda birşey dememiş gibi davrandılar.

Kimliğini kimse teşhis edemedi. Kimliği belirsiz (John Doe) olarak gömüldü. Hala evlerin havalandırma boşluklarına bakamam. Ama birinin evindeyken havalandırmadan kötü bir koku geldiğinde o kanallarda kimin yaşadığını merak ederim. Kimdir o karanlıkta yaşayan?

h1

Türk basınının kendi kendisini yok etme numarası

14 Haziran, 2019

Artık bu ülkede haberlere verdiğimiz iki tepki var: ilkinin karşılığı “unbelievable”, ikincisininki “fucking unbelievable”. Böyle bir ülkenin basın için bir cennet olmasını beklersin. Elini attığın yer büyük haber veya -derdin o ise- rating. Durumu örneklerle anlatmayı seviyorum. Anca öyle anlaşabiliyorum.

İlk haber geçen yıldan. Gece haberleri açıp bırakmışım, bilgisayarda birşey yapıyorum. Duyduklarımı garipseyip izlemeye başladım. Bayburt-Gümüşhane karayolunda arka arkaya iki araç boşluğa düşmüş, 8 kişi ölmüş (sonra 9 oldu). Görüntüler iyice inanılmazdı. Taşeron firma şehirlerarası yolun orta yerini kazmış ve gece öyle bırakmış.

Bayburt-Gümüşhane karayolunu kazıp bırakmışlar, 8 kişi ölmüş-5Bayburt'ta uyarısız yol kazısına düşen 2 araçta 8 ölü

Haberde yoktu, ama sonra biraz araştırınca öğrendim. Çukurun 50 metre gerisine biraz kum döküp sola dönün levhası koymuşlar (yani dibine, çünkü 90’la giden bir arabanın durma mesafesi 73 mt, 120 ile giden bir arabanın 120 mt). Önce bir araba kuma gelince fren yapmış ve sola dön levhasına çarpmış. Sonra yardım çağırmaya gitmiş. Arkasından gelen bir yolcu minibüsü ile İranlıların olduğu bir özel araba düşmüş. Başka bir haberde levhanın bahsi yok, şans eseri kurtulan ilk sürücü “zifiri karanlıktı, hiçbir uyarı koymamışlar, sadece kum dökmüşler” diyordu. Ama 9 ay sonra (!) görülen davanın haberinde bilirkişinin o sürücünüyü de çarptığı levhayı yerine koymamakla suçladığı bilgisi var. Bilirkişi, yönetmeliğe uygun önlemleri almayan taşeron firma şantiye şefini %30, karayolları kontrol şefini %20, levhayı yerine koymayan şoförü %20, düşen iki aracın şoförlerini %15’er suçlu bulmuş. Yani sorumluluğu olabildiğince dağıtmış. (Bu mantığı da anlamıyorum, taşeron firma %100 suçludur, diğerleri ayrı değerlendirilir.) Bu ülkede insan hayatı, yere dökülen azıcık kuma ve bir şoförün çarptığı sola dön levhasını yerine kaldırıp kaldırmamasına bağlı.

Bayburt-Gümüşhane karayolunu kazıp bırakmışlar, 8 kişi ölmüş-2Bayburt-Gümüşhane karayolunu kazıp bırakmışlar, 8 kişi ölmüş-4

Bu habere yayın yasağı gelmedi. Benim gördüğüm haber ntv’deydi mesela. Radardan kaçmış. Çünkü duyulmadı, kimse ilgilenmedi. Ben twitter’dan bahsettiğimde birçok kişi ilk defa duymuştu. O gün sıradan bir trafik kazası gibiydi, bir gün sonra haberi bile olmadı. Çorlu tren kazasıyla ilgilenen Mustafa Hoş’u, Rabia Naz cinayetiyle ilgilenen Metin Cihan’ı olmadı. Ölenlerin hikayeleri anlatılmadı. Özel araçtaki 6 İranlı niye gelmişti örneğin, ülkeye kendi arabalarıyla mı girmişlerdi, araba mı kiralamışlardı? 6 kişi gitmelerine nasıl izin verilmişti? Levhayı deviren kişi niçin yardım çağırmaya gitmişti?

Tek bir olay birçok acı haber barındırırken o geceden sonra hiçbir haber görmedim. Dava haberine de bunu yazmak için arayınca rastladım. O yüzden diyorum, bu ülkede gazeteciliğin tek sorunu etik değil. Onunla sanki beraber gazetecilik ilkelerini, hatta nasıl yapılacağını da unuttular. Hiçbir gazeteci “ya o yolda ben ya da bir sevdiğim olsaydı” demiyor, “neme lazım” diyor. Çünkü işin üzerine gitse ülkedeki taşeron düzeyi ortaya serilecek. Taşeronun o ihaleyi nasıl aldığı ortaya çıkacak, gerekenden çok daha az ve eğitimsiz insan çalıştırdığı ortaya çıkacak. Karayolları şefinin o göreve nasıl geldiği çıkacak, taşeron kontrollerinin hiç yapılmadığı çıkacak. Ya da çıkıyor ve görmüyoruz. Takip yapayım diyen muhabire yukarıdan biri karıştırma diyor, ya da karıştırınca unutsa daha iyi olacağını anlıyor, ve bir süre sonra artık bu öğrenilmiş refleks oluyor. Nasılsa AA o gün yapılacak tüm haberleri geçiyor. Riske gerek yok.

Muhalif basın da çok yetersiz kalıyor. Bir gün sonra özellikle bakmıştım. Birgün de bu haberi sıradan bir trafik kazası olarak vermişti.

=================================================

2. haber evvelsi haftadan. Seçim iptaliyle 6.20’lere gelen ve 6’nın altına gelmeyecek gibi duran dolar 30 Mayıs’tan başlayarak birden 5.70’lere geldi.

Acaba 30 Mayıs’ta ne olmuştu? En çok açtığım kanallardan birisi Bloomberg. O gün, yani Perş ve Cuma onun üzerinde ekonomist/finansçının doların niye düştüğü yorumlarını dinledim. İzleyicilerden hep bu soru geliyordu, her programın önemli bir bölümünü bu oluşturuyordu. Ve her seferinde inanamadım. Sanki şu açıklama hiç yapılmamıştı:

Trump hangi ülkeyle ilgili birşey dese bu o ülkede çok önemli bir haberdir. Başka hiçbir şey olmasa piyasaları çok etkiler. Ama AA bu haberi geçmedi. Özellikle aradım, muhalif gazeteler dışında sadece habertürk, kanal 7 ve ak*t haberini verdi, onlar da “Trump Erdoğan’a teşekkür etti” olarak ve konuşmanın videosunu veya metnini vermeden. Yani dünyada Trump’ı sansürleyen ilk ülke olduk diye iddia ediyorum. Bu alanda en azından Kuzey Kore’den geri olmadığımızı rahatlıkla iddia edebilirim, kimse de itiraz edemez.

Böyle birşey nasıl saklanabilir dersin, saklandı. Hemen hiçbir akp’li Trump isteyince hüküm giymiş bir kişinin salındığını ve Trump’ın “rehine” kelimesini kullandığını duymadı. Duymuş olsa duymazdan geleceğini, yani duymak istemeyeceğini de biliyoruz zaten. Bu bir tercih meselesi -duyularda seçicilik. Hepsini geçtim, “papazdan sonra şimdi de astronot” esprisini yapan bile olmadı!

Bu arada, Alman otoyol polisinin yaptığı işleri inceleyen bir program var. 2-3 ay önce rastladığım bir bölümde, otoyolun bir bölümünün kenar bariyerleri değiştirilmiş. Gelen bir ekip yerleştirilen bariyerlerin aralıkları ve dayanıklıkları olması gereken değerlerde mi diye neredeyse tek tek test ediyordu.

h1

Altunizade’den sonra, köprünün hemen aşağısı

22 Temmuz, 2018

Avr Yak-3

Yayınlandığında çok izlememişim. Genel olarak takip ettiğimi sanıyordum, tatillerde filan izliyordum, ama çok yetersizmiş. Yakınlarda tekrarlarını bol bol izlemiştim, ama sanırım hep belli kısımlardandı. Birkaç aydır neredeyse her gece, en başından beri izliyorum. Hep bildiğimden daha da iyiymiş.

Tabi ki ilk söylenmesi gereken, dizi tarihimizde görülmemiş bir kasting’e sahip olması. İstediklerini almışlar, hepsi de yıldız. Ata Demirer ayrılınca boşluğu kapatmak için kadroya Tolga Çevik, Hasibe Eren ve Peker Açıkalın’ı eklemişler. Sırf konuk oyuncu kadrosu bile inanılmaz: Sezen Aksu, Emel Sayın, Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Erkin Koray, Cem Yılmaz, Cem Davran, Okan Yalabık, Beren Saat, Dolunay Soysert, Doğa Rutkay, Keremcem, Emre Altuğ, Deniz Seki, Suna Pekuysal, Yetkin Dikinciler, Salih Kalyon, Tamer Karadağlı…

Ama yine de dizinin asıl yıldızı (en azından Ata Demirer’le birlikte) senaryo. Durum komedisini, farklı uçuk olayların (genelde entrikaların) aynı anda çatışmasını kurgulamak hiç kolay değil. Mesela klasik vodvil tiyatrosu kurguları: içiçe geçen yanlış anlamalar, diğerlerinden saklanan küçük kaçamaklar, odadan odaya kaçırılan sevgililer… Bunun içine abartılı (ama inanılabilir) karakterleri (Burhan Altıntop, Şahika Koçarslanlı, Gaffur) de eklemiş. Tekrar yok değil tabi, ama tekrar da bir komedi yolu. Ama zaten karakter fazlalığı çeşitlilik de getirmiş.

İşin özünde de Friends-Seinfeld-How I Met-Big Bang-4 Nikah 1 Cenaze-Notting Hill formülü var: farklı karakterlerden oluşan, aralarına bazen aşk ilişkileri de giren bir grup arkadaş. En çok görmek istediğimiz şey, ofis grubunun beraber maceralara girmeleri, eğlenmeleri, küs varsa barışmaları filan.

Bir de şöyle birşey düşündüm: Eskiden beri yapılan, temel genel kültür üzerine kurulu espriler o genel kültürü kuşaktan kuşağa aktarıyor, herkese yayıyor. Artık böyle şeyler yapılmıyor, o yüzden de ortak genel kültür diye birşey yok artık. Raj Kapoor’lu bir espri yapıyor mesela Burhan Altıntop. Artık Raj Kapoor duymuş pek kimse yok. O yüzden Raj Kapoor’lu bir espri de yapılmaz şu an.

Neyse, kim ne kadar iyi diye düşünürken notlayayım dedim. Sadece en temel rollerine göre değil, girdikleri çeşitli hallerin altından kalkmalarına da göre (tek başına sahnesi ya da belli bir özelliği olmayan karakterleri eklemedim):

Gazanfer Özcan: 10 -mükemmel, daha iyisi olamaz
Hümeyra: 9 -süper, olmazsa olmaz. Sadece, bazen ona çizilenler tekrara düşünce (botoks yaptırdığında mesela), onun da tekrara düştüğü olmuş.
Ata Demirer: 10 -bir klasik. Tek başına dizinin yarısıymış.
Gülse Birsel: 7 -oyuncu olarak hiç fena idare etmiyor.
Şenay Gürler: 8 -o kadar çok bölümde oynayınca kısıtları ortaya çıkmış, biraz tek tip, ama ekran için çok sıcak bir yüz. Bir de şu ağız içindeki tık-tık sesi:)
Hale Caneroğlu: 8-8.5 -Şenay G. için söylediklerim + daha da sempatik. Grup içinde varlığı çok ayırt edilmeyen, ama olmayınca bir eksiklik yaratan karakterlerden.
Evrim Akın: 8.5 -bayağı başarılı
Bülent Polat (Şehsuvar): 7.5
Yavuz Seçkin: 8.5
Veysel Diker: 8 -Şaşıfelek’te Füsun Demirel’in kocası çok iyi bir karakterdi; O olduğunu yeni farkettim.
Levent Üzümcü: 8

-2. sezon-
Vural Çelik: 9 -önceden o kadar sevmemiştim, ama bu sefer bayıldım. Hatta en favori karakterlerimden biri (ya da 2’si) oldu. Aslında ayırabilirdim de: Kubilay 8.5, Gülenay 9.5.

-3. sezon-
Rutkay Aziz: 9 -Rutkay Aziz’i puanlamak ne haddimize (bu arada geçen yıl kızının programına çıktığında çok değişmiş duruyordu, çok kilo almış, sanki bir rahatsızlık geçirmiş, çok üzüldüm).
Suna Keskin: 8
Engin Günaydın: 8.5-9 -onu puanlamak çok zor (az mı verdim dedim, ama onun notunu diğerleriyle değil, sadece aynı kategorideki Peker Açıkalın ve Binnur Kaya’yla karşılaştırmak lazım). Çok üstün bir oyuncu bence. Ama çok abartılı rolün zorluklarını yaşamamış değil. Ama bulduğu lehçe ne süper.

-4. sezon-
Tolga Çevik: 8-8.5 -gereğini yapmış, ne eksik ne fazla.
Hasibe Eren: 9 -bu role Asuman Dabak’ı düşünmüşler. Çekimler başlamadan karakter özellikleri değiştirdi diye ayrılmış. Ne büyük isabet. Nesi varsa vermiş role.
Peker Açıkalın: 7.5 -önceden hiç sevmemiştim, ama hiç fena değilmiş
Sarp Apak: 8.5 -ekran için inanılmaz sıcak bir yüz. Kavak Yelleri’nde bu kadar değildi, burada süper.
Bihter Özdemir (Zeynep Hacer Aksoy): 7
Timur Acar (İzzet): 8

-5. sezon-
Binnur Kaya: 7-7.5 -ona bayılırım, ama bu karakter daha iyi olabilirmiş. Gerçi daha yeni dahil oldu diziye, sonra tekrar değerlendirmek lazım.
Gürgen Öz: 6 -not funny.

Avr Yak-5

Ve tabi ki dünya üzerinde aynı puanlarda anlaşacak 2 kişi bulamayız.

En hoş kısımlardan biriyle bitireyim. Bazı süper bölümler, sekanslar var. Mesela, ruh çağırma seansları, Ata Demirer’in falcı olduğu yerler ve Makbile-İzzet aşkı: Karşılaşma sahneleri Moğollar-Cahit Berkay retrospektifi olmuş.