h1

Vinci’de bir sabah

10 Kasım, 2017

Kami İran asıllı bir Amerikalıydı. Aslı Kam’i’ydi sanırım ama şimdi kesmeyle uğraşmayalım. Roma’dan dönerken trende tanışmıştık. Sanırım ben kondüktörle kavga etmiştim, onu anlatmıştım. Biletsiz gitmek için klasik numaramı yaparken yakalandığım bir yolculuk vardı, o olabilir diye düşünmüştüm. Ama o olamaz, çünkü o numara için önceden bir yolculuk yapmış olmam, yani önceden bir biletimin olması lazım. Oysa Kami’nin geldiği evde yazın kalmıştım. O da Roma’ya ilk gidişim. Yani kondüktör tartışması anlatmamış olabilirim, beynin klasik hafıza oyunlarından olabilir.

Kompartımana girerken onun oturduğu yeri net hatırlıyorum ama. Hani trene binmişsindir de bir yerin yoktur, vagonlar boyunca yürüyüp kompartmanlara bakarsın. Bazen kapıdan belli olur, bazen kapıyı açıp bakman gerekir. Roma’dan dönerken birçok kompartmanda güneyden binmiş, üç kişilik koltuklara uzanıp uyuyan öğrenciler olurdu. Onları ve doluca olanları geçmiştim, Kami’yi tek görünce direk girmiştim. Düz tarafta, cam kenarında oturuyordu. Yalnız, bir dur şimdi. Ben bu kadar detaylayınca niye romantik birşey anlatıyormuşum gibi oldu? Kafamda çok kere yazmıştım bu yazıyı, hiç öyle gelmemişti. Genç bir erkekten bahsettiğimi söylesem fark eder miydi, bilmiyorum, ama yok anything romantik. Sadece anıma tüm detaylarıyla sahip çıkıyorum.

Neyse, ben de karşısında ortaya oturdum sanırım. Kondüktör kavgası olmasa da anlatacak bir durumum vardı. Anlatan bendim çünkü. O sakin dinleyen kişiydi. Belki koşa koşa yakalamıştım, belki başka birşey.  Hatırlamıyorum ama hep aklıma kondüktör geliyor. Şimdi aklıma gelen birşey, sanırım ben o kompartmana Roma’da değil de daha sonra gelmiştim. Belki önce oturduğum kompartmanda sinir eden birşey olmuş. Neyse.

Kami klasik bir Amerikalı gibi rahat, ayakları karşı koltuğa uzatmış oturuyordu. Amerikalılar rahattır, yabancı -ya da yeni diyelim- biriyle muhabbet etmekte hiç çekinmez. Ama o, orada kalır. O bakımdan da İranlılık ağır basıyordu Kami’de. Trende iyi sohbet ettik -2 saat filan. Sonra birkaç kez telefonda konuştuk. O bir kere Pisa’ya geldi. Ama benim için biraz zoraki bir akşamdı sanırım. Ben özellikle çağırmazsam pek misafir sevmem zaten. Zaten Pisa’da n’apılır ki? Ben tiyatro-sinema-konser-her türlü gösteri sanatı-birşeyin festivali yoksa (onların çoğu da yakın kasabalarda olurdu) evde televizyon izlerdim. Onla okul yemekhanesinde yiyip (okul bağım yoktu ama orada yerdim) muhtemelen birşey içmeye gitmiştik. O da olsa olsa şehirdeki sanatsal sinemanın kulübünün barıdır.

Onları değil de ev kısmını hatırlıyorum. Şehrin en merkezi caddesindeki eski bir binada (merdivenlerde bir plaket vardı, hatırlayamıyorum, ama 15.-16. yy. gibi uçuk birşey yazıyordu), yaşlı bir kadının yanında, Sicilyalı bir oğlanla aynı odada kalıyordum. Kadının büyük ve biraz akli sorunları olan bir oğlu vardı. Kadın, kötü demeyeyim ama çekilmez bir insandı. 2 kuruşun hesabını yapar, geç saatte ışığımız açıksa şalteri indirirdi. Ama oda arkadaşım Loreano sempatik, iyi bir oğlandı. Aslında biriyle aynı odada kalmayı tercih etmezdim, ama orayı bulurken acele etmem gerekiyordu, işin o tarafına girmeyeyim şimdi.

Anca 2 ay kalmıştım zaten orada. O odada kalmaya başka birileri gelecekti. Kadın da herhalde daha çok para alacaktı ki bize yer ayarlamaya çalıştı biraz mahcup bir şekilde. Hatta bana bir dişçi muayenehanesi ayarlamaya kalktı, “o gündüzleri, sen akşam kullanırsın” diye de ben pek ciddiye almadım. Sonra da sevdiğim bir ev buldum. 

Dönelim. Odamız, evin caddeye bakan, yani herhalde salon gibi düşünülmüş odasıydı. Bayağı büyüktü, 3 tek kişilik yatak vardı. Tavanlar zaten çok yüksek. Loreano cam kenarındaki, ben duvar tarafındaki yatakta yatardım, ortadaki boştu. Kami evinde yerde yattığından bahsetmişti. Geldiğinde istersen ortadaki yatakta yatabilirsin demiştim. O da yatmıştı. Geççe gitmiştik eve, atıyorum, 1 filan. Loreano uyuyordu, haberi de yoktu. Sonraki gün anlatıyor: “Bir uyandım, yerde biri uyuyor”. Nasıl gülmüştüm. Yerler de taş bu arada. Kami’nin gidişini hiç hatırlamıyorum. Benden önce kalkıp gitmiş olabilir.

Bir kere de ben ona gitmiştim. Ama onun yaşadığı yere gitmemişim. Öyle sanıyordum, ama demin Loreano’nun adını hatırlamak için eski mini telefon defterlerime baktım. Kami’nin 2 numarasını yazmışım, biri cep, biri Emp. yazmışım. Empoli yani. Empoli’ye hiç gitmedim de Vinci’de buluştuk. Vinci deyince farkeden olmuştur. Leonardo da oralı hani. Adamla ilgili bir müze var şehirde. Daha çok teknik çizimleri, onlardan yapılma maketler gibi şeyler. O yaz bazı akşamlar da açıktı, bayılırım gece müzeye, ama gidememiştim. O da oradayken niye bir akşam gitmedim ki diyordum, demek bundanmış.

Kami’nin doğumgünüydü, Vinci’de sevgilisi vardı. Bir de Amerika’dan bir arkadaşı gelmişti. Bir bara gittik. Kami’nin sevgilisi büyükçe bir kadındı. Kami benden 1-2 yaş büyüktü. Kadın da tahminim 8-10 yaş büyüktü. Düşünceli, iyi birine benziyordu. O da Amerikalı. Arkadaşıysa klasik bir Amerikalı’ydı, harala gürele. Onu çok sevmedim, ama zararsız.

Ben çok dahil değil gibiydim barda. Barda iki genç gitar çalıp söylemeye başlayınca biraz düzeldi. Klasik şarkıları söylüyorlardı. Stand by me’yi net hatırlıyorum, çünkü çok severdim. Ona çok benzettiğim bir şarkı vardır: Lean on me. Gidip onu biliyorlar mı diye sormuştum, bilmiyorlarmış. Sanki mutlaka bilirlermiş gibi gelmişti ama abd dışında çok duyulmadı. Sittin on the dock of the bay’i söylediler. Biz de eşlik ediyoruz, zaten içmişiz. Ben de şarkının sittin on the dark side of the bay olduğunu sanıyorum, öyle söylüyorum. Ama ne bileyim, zaten dock. of the bay derken bir durak var, sanki biraz yutuyormuş gibi. Benle alay ettiler masada. Yeri geldiğine göre şarkıyı es geçmeyelim, o moda girelim.

Çıkınca kadının evine gittik. Müstakil bir ev. Geç olmuştu. Bayağı da içmiştik. Zemin katta divanlara yayıldık çok birşey konuşmadan. Çok değil, 2 saat sonra filan uyandığımda hava aydınlanmıştı, kadınla Kami dışarıdaydı. Sanırım arkadaşı daha uyanmamıştı, o az sonra geldi. Vurgulamam gerek, şehir içinde bir sokaktan girdik eve. Evin diğer tarafındaysa doğa vardı. Cam kapıdan çıkıyorsun, bahçe ileriye doğru az bir eğimle uzanıyor, bittiği noktadan sonra önün Toscana. Hayatımda pek öyle bir manzara gördüğümü sanmıyorum ki ben pek öyle manzara insanı değilimdir. Yeşilin çeşitli tonları, üzüm bağları, ağaçlık bölgeler. Uçsuz bucaksız.

Bahçede konuşmadan yere oturup veya uzanıp seyrettik. Otis Redding de o şarkıyı böyle hislerle yazmış olmalı.

IMG_8054

Bu akşam bir mobilya broşüründe şu resmi gördüm. En yakını bu. Mobilya olduğuna göre İtalya, italya olunca Toscana olması çok mümkün.

Reklamlar
h1

Kızlar Yatakhanesinde Bir Başka Gece

30 Haziran, 2017

‘Kızlar yatakhanesinde bir gece’yi yazmamış olduğuma inanamadım. Çok net biliyorum kelime kelime. Ne çok şeyi sadece kafamda yazıyorum son yıllarda. Açıkçası bu, o hikayenin yanında hiçbirşey. Umarım yakında.

Bunca hayatımda 2. kez bel sorunu yaşıyorum. İlki lisedeydi. Lise 3’teydim, birgün çok fena belim ağrımaya başladı. Zor duruyorum, yatmam gerekiyor. Hatta yatıp dizleri çekmem gerekiyor. Birkaç ders zorla dayandım. Son ders (hatta 2 dersti galiba) sınıf öğretmenliği dersiydi. Sınıf öğretmenimiz çok sevdiğimiz İngilizcecimizdi. Çok anlayışlı bir kadındı, söyledim, izin verdi, sırada yattım. Sıra arkadaşım başka yere geçti, ben de dizlerimi çekip yattım. O sahneyi iyi hatırlıyorum. Muhtemelen de kadın bizi serbest bırakmıştı. Serbest bırakmadığında da karşılıklı atışıyorduk veya geyik yapıyorduk zaten.

Dersten sonra revire gittim. Bir hemşiremiz vardı. Bir parantezi hakediyor: Komedi filmlerindeki veya İtalyan hafif ero tik komedilerdeki çapkın hemşire tiplemesinin kopyasıydı. 1. yılımızda okulda görevli askerler vardı, temizlik ve teknolojik işleri yapmak üzere. Onlardan bir teknisyenle pek sıkı fıkıydı. Neyse, tüm sağlık bilgisi de aspirin vermekti. Bana da bir aspirin verip revire yatırdı. Kızlar yatakhanesinin 2. katı. Kızlar 3. ve 4. katlarda kalıyorlardı.

Yemek zamanı gidip yemiş olmalıyım. Nöbetçi hocayla konuştum. O da etüd sırasında da yat dedi -akşam 3 saat etüdümüz vardı. Etüd sırasında herkes okul binasındayken kızlar yatakhanesinde yalnızdım. Yatakta bir-iki kitaba göz atmış olmalıyım. Sıkıldım. Birara kalkıp boş koridorlarda dolaştım. İyi bir histi:)

Etüd sonrası nöbetçi hoca geldi. Biz ona nöbetçi hoca demezdik, ne derdik? Neyse, yurttaki karyolalarımız o yıl değişmişti. Düzgün, rahat şeylerdi. Revirdekilerse yenilenmemişti, eski yaylı ve ortası yere doğru u çizen tiplerdendi. Hocam, bu yatak rahat değil, hani, benim sorunum da bel, yatağımda yatsam dedim. Olmaz, burada yatacaksın dedi. Ezbere hareketler. Sanki gece krize gireceğim de hemşire beni kurtaracak. Mecburen yurda gidip pijamalarımı aldım.

Tüm olayın en güzel noktası, yatma saatine yakın sevdiğim 4 arkadaşım yukarıdan inip revire geldiler. Bazıları pijamalı, bazıları hala değişmemiş. Çok doğru bir dörtlü diye düşünmüştüm. Çoğu bizim sınıftan, biri de başka bir sınıftan. Nasıl olmuştur, birisi gidelim mi, gelir misiniz demiştir, bazıları gelmiştir, bazıları gelmemiştir. Yani kabaca beni en sevenler. Yanımdaki yatağa oturdular. 5-10 dk konuştuk. Sonra gittiler, bir kitaba göz atıp uyudum. Hatırlaması iyi gelen sıcak anılardan.

Sonraki gün daha iyiydim. O gün Perş.’ydi galiba. Nöbetçi hocaların kaldıkları günlerine göre o çıkıyor. Zaten sınıf öğretmenliği Çarş. olurdu. O gün ve Cuma zorlamamış olmalıyım. Cuma bizimkiler okuldan aldı beni. Direk bir doktora götürdüler. Adam düştün mü hiç dedi. Bilmem, ha evet, bir kere merdivenden düşmüştüm. Yani ilk basamağın kenarında ayağım kaymıştı, birkaç basamak sırtım basamak köşelerine çarpmıştı. Bunu sonradan hatırladığımı hatırlıyorum. O kadar sıradan birşeydi ki benim için. Onu dediğime tam emin değilim o yüzden. Ama şunu net hatırlıyorum: Bir yaran var mı dedi adam. Yok dedim, bir bakayım dedi, pantolonun paçalarını bir çektim, bir bacakta dizin altında bir yara, altı da iltihap olmuş biraz. Bundan olabilir dedi adam, temizledi. Eh be oğlum gibi bir tepki verdi bizimkiler. Koskoca doktor yarayı temizledi filan da demiştik sonrasında.

İyi bir adamdı doktor. İyi bir doktordu da sanırım. Çok yaşlı değildi, orta yaş. Ama işin en üzücü tarafı, yakın bir zaman sonra, 1-2 ay gibi, adamın ölüm haberi vardı gazetede. Çok garip gelmişti.

h1

– Kaderimize razı mıyız?

18 Nisan, 2017

Bir hafta – on gündür yazacaktım, başlığı da ‘- Kaderimize razı mıyız? – Hayır’ olacaktı. Sonuç-çukla beraber değişti tabi. Ama içi benzer:

Kavak Yelleri’nin (- ay, yine mi kavak yelleri? – bir sn, birşey anlatıyorum) 2. sezonunda kendi karakterine uymayan bir hikaye vardı. Biliyorsunuz, dizi romantik komedi denebilir, bu kısımsa açıkça Türkiye profili:

Aslı ve Su bir kenar mahallede, gecekondudan bozma rezalet bir eve taşınırlar. (Dizide de rezalet diye geçer, ama ev sahibi evi kesin “burada dizi çekildi” diye pazarlıyordur.) Sonradan Aslı’nın ablası da bebeğiyle gelir. Bunlara mahallenin serserileri musallat olur. Aslı’ya tam bir kenar mahalle serserisi, ablasına da bakkal. Aslı pislik serseri yüzünden klinikteki işinden atılır, o da polise şikayet eder. Bir de bakkala göz koyan bir ev sahipleri kadın vardır. İki taraftan baskı sürer, mahalleyi de dolduruşa getirirler. “Zaten eve girip çıkan erkekler” filan. Bir akşam serseri tip arkadaşlarıyla beraber Aslı’yı evinin önünde kaçırmaya kaçırmaya kalkar. Eve gelen Atakan (Mösyö) kurtarır, eve sığınırlar. Serseriler evi taşlamaya başlar. Ev sahibi kadın ve bakkal da gelir, tüm mahalleyi dolduruşa getirir, hepsi evi taşlar. Camların hepsi iner. Kızlar şok içinde bir köşeye sığınır. Kapıyı zorlarlar, Atakan kapının arkasına masa, koltuk koyup güçlendirir.

Bunları nasıl bu kadar iyi hatırlıyorum. Çünkü daha yeni izledim. Haftaiçleri her gece yayınlıyorlar. Ve bölüm tam bu noktada bitti. Ve bu bölüm tam da geçen Cuma gecesi yayınlandı. Olayın nasıl devam edeceğini Pazartesi gecesi görecektik. Peki, arada ne olacaktı? Bir referandum. Ve bu referandum tam da o kızların sonunun ne olacağının, kurtulup kurtulmayacaklarının referandumuydu.

Kaybettik mi? Yok, fena halde kazandık. Sadece mücadele bitmedi.

Şunu herkesin anlaması gerek: Güvenecek olan sadece kendimiziz. Seçim hırsızlığını herkes bekliyordu ama herkes de hazırlıksızdı. Bizim hazırlıksız olmamız anlaşılabilir ama partilerin olması kabul edilemez. Mesela, 2015’ten beri, yani 3 seçimdir chp’ye müşahid ağını sadece sandık güvenliği ve ysk sonuçlarını kontrol etmede değil, o gece sonuç vermede de kullanması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Hele ki şimdi aa rakipsiz, eskiden en azından cha vardı. Öncesinde Emrehan Halıcı’ya (öncesinde bilgi işlemden sorumlu gnl bşk yard.sı oydu), şimdi de Erdal Aksünger’e o kadar çok yazdım ki bunu. Bunlar öyle yüzer yorum alan kişiler değil, birini görmemiş olmaları mümkün değil. Hepsini bırakın, bu öyle atla deve bir fikir değil. Seçim sonucunun aa’ya bırakılamayacağını görmek çok mu zor?

Sistemi kafamda kurmuştum bile. Bina sorumlusu sonucu ilçe sorumlusuna bildirir, o il sorumlusuna. Küçük birkaç il birleştirilir. Yaklaşık 50 kişinin sisteme bilgi girme hakkı olur. Hepsi önceden eğitim alır. 170 bin mi ne müşahidin var, bulunmaz bir ağ. Oysa, dün geceden beri tek sayısal veri gelmedi chp’den.

Ama artık chp tartışmaya da gerek yok. Sadece onları unutmamız gerek demeye çalışıyorum. Chp sorun da değil, çare de. Bundan sonra başkanlık seçimi oyu filan vermem ben. Göstermelik meclise de oy vermem. Kimsenin de vermesini istemem. Ne bu sistem meşrudur ne yapılacak seçimler. Yani partiler filan yok artık, bundan sonra hareketler var, biz varız.

Yolumuz kısa değil. Ama işler Tayyyyip’in beklediğinden de kötü olacak. “Sonu ne olursa olsun, kazanan haklıdır, kimse sesini çıkaramıyor zaten”, ve hatta “atı alan Üsküdar’ı geçti” demeyeydi (yalnız bazen nasıl da itiraf ediyor yaptıklarını), cb olarak kalırdı. Hatta sonraki seçimi de kazanırdı. Şimdi kendi sonunu da, hatta daha iddialı konuşayım, siyasal İslam’ın da sonunu getirdi.

Biz arada gül gibi yıllarımızı kaybettiğimizle kalacağız sadece. Bazen bakıyorum da 3-4 yıldır, özellikle 7 haz seçiminden beri hayatımı yaşamıyorum. Haksızlığa dayanamamak bitiriyor beni.

Somut konuşayım. Kimse konuşmuyor, ben diyeyim: İçeride hukuki birşeyi kazanmamız mümkün değil. ABD’den birşey çıkmayacağını gördük bile. AB’den? AB ile ilişkilerin daha iyiye gitmesi mümkün değil. Ama beklediğimiz sertlikte “referandum sonucunu tanımıyoruz” açıklaması gelmeyebilir. Zaten onlara bel bağlayamayız. Kendimizden başka güvenecek kimsemiz yok. Bunu onlara, hatta ona yedirmeyiz.

Sonra tabi, Pt. Efe geliyor, camdan girip kızları koruyor. Deniz duyup tek başına kalabalığa dalıyor. O dayak yerken Efe (ki o sırada araları berbat) çıkıp onu kurtarıyor, içeri çekiyor. Serseriler eve benzin döküyor. Mecburen dışarı çıkacakları sırada Efe’nin polis abisi ve polis minibüsü geliyor, kalabalığı dağıtıyor. Ama macera bitmiyor, bu serseriler 1-2 bölüm daha olay çıkarıyor. Sonları kodes (olsa gerek).

Önemli kısmı unutmuşum: Deniz, Atakan ve Mine o pisliği tuzağa düşürüp yakalarlar. Bir sandalyeye bağlayıp etrafına çember şeklinde benzin döküp yakarlar. Pislik “sizde nerede o yürek” der, onlar da bunun üzerine benzini onun üzerine de dökerler. Korkudan ölür, ama üzerine kibriti attıklarında anlaşılır ki bidonu değiştirmişler. Polis sonra.

 

h1

Körolası Hippiler

24 Şubat, 2017

Demin Kavak Yelleri’nin en eski bölümlerinden birinde Efe, anne-babasının zoruyla bindiği otobüsle Urla’ya dönmemek için mola verdikleri Susurluk’ta onlara çaktırmadan İst otobüsüne biniyor, farkedilip atılınca da otostop yapıyordu. Midilli taşıyan bir kamyona biniyordu. Ben de ne zamandır anlatacağım kendi otostop hikayemi hatırladım.

3 yıl kadar önce bir akraba düğünü için gittiğim Fethiye-Kaş yolculuğunu 1 yıl kadar önce tekrarladım. Resmi işler de vardı yapacak, en azından bahane. Sezon tamamen bittikten 1-2 ay sonra kalktım, yola çıktım. Yolun bir kısmı, galiba Köyceğiz’e doğru fena yağmurluydu, hava da kararmıştı, resmen önümü zor gördüm. Sanki silecekler bile yetmiyordu, görüş mesafesi çok azdı. Koltuktan öne gelip iyi görmeye çalışıyordum. Bir yandan bölünmemiş yol ve yavaş da gidemiyorsun. Aslında direk Kaş’a gidecektim, ama o 15-20 dk.da öyle gerildim ki bir de Kalkan-Kaş arası zor olur diye o gün Fethiye’de kalayım dedim. Zaten o süper virajlı yol bana her zaman zor, karanlıkta ve yağmurlu havada imkansıza yakın, o haldeyse tam imkansız.

Fethiye’ye girmek üzereyken otostop çeken birkaç öğrenci gördüm. Sanırım 2 kız, 1 oğlan. Zamanında az otostop yapmadım. Artık topluma geri vermenin zamanı olmalı. Şimdiye dek aldığım otostopçu sıfıra yakın. Bir keresinde Burhaniye’ye giderken bir benzinlikte bir köylü amca gelip beni şurada bırakır mısın demişti. Ama o pek otostop ritüeline uygun bir durum değildi.

Gördüğümde 80-90’la gidiyordum, biraz ileriden döndüm. Dönüp geldiğimde en fazla 1 dk. içinde gitmişlerdi. Dişi gören şoförlerimiz.

Neyse, o gece Fethiye. Bir gün sonra, tek geceliğine Kaş. Önceki gidişime göre bayağı vasat geçti. Birşeyi tekrarlamak pek iyi fikir değil. En azından yapmadığın şeyleri yapmalı. Soğuk ve yağmur geliyordu, daha kalmadan döndüm.

Dönüşte Dalaman ayrımını geçer geçmez otostop yapan birini gördüm. Hafif toplu, saçları ensesinde uzun bir genç erkek turiste benziyordu. Kadın da olabilirdi ama emin olamadım. Çok hızlanılan bir yerde duruyordu (çok yanlış), ileriden döneyim dedim. Dönecek yer bulmak için bayağı da gittim. Sonra da kavşaktan döndüm. Yanına gelince yolda değil, onun sağındaki girintide durayım dedim. O sırada yolda da başka araba durdu. Sadece bundan bile kadın olduğu belli oldu. 2 araba durunca ne yapacağını bilemedi. Ben önce ona bakın dedim. Zaten yan koltukta da arkada da birsürü şey vardı. Ben onları toplarken döndü. O arabanın gittiği yer uymamış, zaten o arabanın o civardan olduğu belliydi. Ben İzmir’e gidiyorum dedim. Ben de dedi. İyi dedim. 2 büyük çantası vardı. Arka koltukta yer açtım. Bindi. Memnun oldum başta.

Aslında Çanakkale’ye gidiyormuş. Ama İzmir’den sonrası kolaymış. Hani çok erkeksi kadınlar vardır ya, hatta kesin emin olamazsınız, tam öyle biriydi. Bodrum’dan geliyormuş. Orada, sanat kampı gibi birşey yapmayı planlayan bir adamın çiftliğinde çalışıp kalıyormuş. Ama sonra anlaşmazlıklar çıkmış. Adam beraber yapacağız deyip kararları kendisi mi alıyormuş, öyle birşey (o yer adamın olduğu için olabilir mi acaba). Ben de bildiğim benzeri sanat kampı tarzı yerlerden bahsettim. Yıllar önce birine gidip süper eğlenmiştim (tabi ki burada da bahsetmiştim). O sırada tamamen onun açısından bakıyordum, hak veriyordum.

O adamdan bahsederken “Benden yararlanmaya kalktı” gibi birşey de dedi. Kelimenin hangi anlamıyla dediği net değildi, ama sanki daha büyük anlamına kaçıyordu. Ben de öyle bahislerden hiç hoşlanmam. Ben tanıdığı biri değilim sonuçta. Sonra arkadaşını aramaya başladı. Çanakkale’de yanına gideceği arkadaşı. Arkadaşı da açmıyordu. O sırada anladım ki arkadaşının onun gideceğinden haberi yok. İyi.

Amacı, yaşanmayan, terkedilmiş bir köy bulup birkaç kişi orayı değerlendirmekmiş. Büyük şehirden kaçanların gidip kalabileceği bir köy yaratmak. Öyle bir haber görmüştüm o aralar, Bursa civarındaydı sanırım, ondan bahsettim. Bir yandan da millet niye evini, arsasını sizin kullanmanıza versin diye düşünüyorum. Bu sırada arkadaşı ile konuştu sonunda. Arkadaşı da onun yanına kalmaya gideceğini öğrenmiş oldu. Ama o da Çanakkale’de değil, Dikili civarında bir yerlerdeymiş. Yola çık, ben geliyorum, beni bekle dedi, ama nereden baksan onun oraya gitmesi 4-5 saat. Plan sıfır.

Olmazsa İzmir’de kalacağından bahsetti. Ben de airbnb’ye filan bakmasını söyledim. Ama o fazla geldi tabi. Telefonundan birşeyler bakıyordu sürekli. Öğretmen evi aklına geldi. Karşıyaka’da var mı dedi. Var sanırım ama bilmiyorum. Numarasını bulup arayıp sorun isterseniz dedim. Aramadı, onun için fazla mantıklı-planlı oldu sanırım bu fikir. 

Durmayacak mıyız dedi. Düşünmüyorum dedim. İstediğimden geç çıkmıştım. Karanlık olmadan ve yağmur gelmeden Aydın’da otobana girmiş olmak istiyordum. Bir de önceki gece çok güzel bir trança yemiştim. Büyük olduğundan ve annem balık çok sevdiğinden ve burada iyi balık pek kolay bulunmadığından çoğunu iki dilim ekmeğin içine atmıştım. Ona yemeğe yetiştirmek istiyordum. Zaten çok uzun bir yol değil. Bindiği yerden itibaren 3.5 saati bulmaz herhalde. Biraz sonra tekrar sorunca tamam dedim. Bir mola yeri görür görmez durdum. Çay içer misin dedi. Yok, teşekkür ederim dedim. Ben araba civarı dolanırken o oturup çay ve sigara içti. Kalkınca motoru çalıştırdım. Tuvalete gitti. OK.

Yarım saat olmadı, otobana girmeden benzin alayım dedim. Aceleyle durup az alıp çabucak ödedim. Tam yola dönecekken birşey demeden gitti. Bekle. Bekle. Bekle. Çantalarını bırakıp fırlayıp gitmek o kadar içimden geldi ki anlatamam. Direndim. Sonra tuvaletten çıkıp geldi. Düşünüyorum, sonuçta ona toplamda bir kötülük değil, iyilik yapmış olurdum. Somut olarak tabi. Duygusal olarak pek hoş olmazdı. Ama iyi ve tipik bir film sahnesi olurdu. Lastik ani kalkışta önce kendi etrafında hızlanır.

Birsüre sonra konuşmamız sıfıra indi. Zaman kaybetmeme isteğimi söylemişken uzun uzun bekleyince tamamen dönmüştüm. Onun üstüne, hava kararırken görüş açında bir ışığın olması da cidden rahatsız edici. Tepe lambasını açmak gibi birşey. Otobana girerken küçük bir tehlike atlattık. Otoban ayrım işaretinden sonra önümdeki araba emniyet şeridine girdi. Ben de herhalde biliyor, emniyet şeridi sağa doğru dönecek diye peşinden gittim. Ve otobana dönmek için yavaşlamayayım, arkadakileri bekletmeyeyim diye. Ama önümdeki araba sağa doğru bir yola girdi, hemen sonra da emniyet şeridi bitti. Ani sol yapmam gerekti, neyse birşey olmadı. Ama bu ani hareket yanımdakinin istifini hiç bozmadı, telefonuyla oynamaya devam etti.

Otoban genelde sessiz geçti. Akşam olmuştu. Çanakkale’ye doğru gitmekten doğal olarak vazgeçti. Otoban Karşıyaka’nın ilerisinde bitiyor. Ben de eve o yönden gidiyorum. Ona da söyledim. Karşıyaka’ya girmeyeceğimi ama bırakacağım yerin yakın olduğunu, bir otobüsle merkez kısa sürede gidebileceğini. Memnun olmadı. Onu 300 km.den fazla getirdim ve sonuçta memnun edemedim.

Önü de otobüs durağı olan bir benzinlikte durdum. Çantasını verdim. İşine yarayacak birşey duyarsam nasıl haber vereyim diye sordum. Bunu sorsam mı emin değildim. Olur ya, birşey duyup da “ah, bunu haber verebilseydim keşke” deme ihtimaline karşı sordum. Feysten yazabilirmişim. Nuran (Nurdan?) Redstone’muş orada ismi. Kızıltaş’tan. Öncesindeki memnuniyetsizliğine göre iyi ayrıldık. Ama çok şükranlı değil tabi.

İstediğimden 1-2 saat geç girdim eve. Annem de öncesine bekle dediğim için o saate dek yememiş filan. Böyle şeyler sonra önemsiz görünüyor gerçi.

Severek takip ettiğim birinin profilinde “god damn hippies” yazar. Şaşırtıcı gelirdi bana. Düşününce biraz  anlardım tabi: asalaktırlar, sorumsuzdurlar filan. Ama sonuçta hoş yaratıklardır diye gelirdi bana. Yaşayınca tam anladım.

h1

Mümkün mü?

22 Aralık, 2016

Baştan söyleyeyim: değil.

Bu politik bir blog değil. Kimse buraya benim politik fikirlerimi okumaya gelmiyor. Benim de 10+ yıl sonra hala bu blogu tutuyor olmamın nedeni o değil.

Ama ülkede hayat böyle devam ederken durup da göze gelmeyen, minik ama anlamlı ayrıntılardan bahsetmek mümkün mü?

Birkaç haftadır sık sık ülkenin yaşanırlığı kalmadı diyorum. İlk, yurt yangınından sonra söyledim bunu. Yurtta çocuklarını yaşatamayan ülkede yaşanmaz. Bazı şeyler kaza diye geçiştirilemez. Çünkü 2016’dayız ve elektrikten kaynaklanan bir yangını önlemek için neler yapmamız gerektiğini gayet iyi biliyoruz. Ülkeyi yaşanmaz kılan da kimsenin o standartları, yetmez!, ‘en üst standartları’ aramıyor oluşu. (Yeni ve iyi kablolar olacak, devre kesici olacak, duman alarmı olacak, tavandan spreyleme olacak, tabi ki yangın merdiveni olacak.) Bunların bir-ikisini anlatabiliyorsun, ama çoğunu değil.

O sırada herşey de birbirine karışıyor. O önlemlerin hiçbirimizin evinde olmaması başka, bir yurtta olmaması başka. Hiçbir yurtta olmaması başka, hiç kontrol edilmemiş, inşaat ruhsatı bile olmayan bir tarikat yurdunda olmaması başka.

Alışmak, başkasının değil, kendi haklarını da istememeye dönüşüyor. Beşiktaş’taki katliam gecesi hiçbir yetkili kamera karşısına geçmedi. Oysa geçen yıl yine hemen hemen aynı saatte olan Paris saldırılarından sonra 02:30’da kamera karşısına geçmişti Tayyyyip. Gece boyunca kaç kişinin öldüğü söylenmedi. Hatta ölüm olduğu bile 3-4 saat sonra Tayyyyip’in yazılı açıklamasıyla geldi. Çünkü artık kimse haber verilme hakkının peşinde değil.

Konu aptallık değil, kimse düşünmek istemiyor. Düşünmek dünyanın en kaçınılan, en zor eylemi. O yüzden en absürt, en salakça fikri bile, kolayca alınacak hale getirip yanına 2 garnitürle satabiliyorsun. Tabi bu, ne kadar yaygın bastırdığına bağlı. Soma için, yurt yangını için sabotaj dediklerinde onu kimse yemiyor. Çünkü anca cılız bir ses söyleyebiliyor onu. Ama bir intihar eylemine topluca feto dediklerinde bayağı alıcısı oluyor o fikrin. Yanında “Feto’dan soruşturulmuş”, “darbeden sonra izin almış” filan demek yetiyor, sonradan doğru çıkmamaları hiç önemli değil. Çünkü karşılarındakiler ki zaten insanlara ulaşma şansları çok daha az, akıllı bir şekilde karşı çıkmıyor. İnsanlar düşünmüyorsa durumu en basit haliyle vereceksin. “Sabotaj mı? Bu olayın daha önce olmaması mucize.” “Feto mu? Adam Halep’in intikamı için öldürüyorum diyor. Cumhurb. hayır, sen yanlış biliyorsun,  feto için öldürüyorsun diyor. Siz ölüme giderken tiyatro yapan yapan adam gördünüz mü?” “Geçen hafta Rus konsolosluğuna ışid bayraklarıyla yürüyenlere en ufak müdahale oldu mu?” Bunlar yerine, “feto olsa bile” deyince o insanılmaz absürt argümana meşruyet kazandırıyorsun.

Neyse, günlük örneklere girmeden çıkamıyorum konudan.

İnsanlar birden düşünmeye eğilim kazanmayacağına göre bu ülke de kolay kolay yaşanılır olmayacak. Aslında gayet iyimserdim ben. Orada burada tanıdığım, tanımadığım karamsar insan görünce dayanamayıp iyimserlik aşılıyorum. Geniş zaman çünkü hala farklı düşünmüyorum. Bunlar akp’nin en iyi günleri. O referandum kolay geçmez. Akıllı bir muhalefet kazanır. Akılsızı da az farkla kaybeder. Kaybetmek de her şeyin sonu değil. Çünkü artık iktidarın isteyebileceği hiçbir şey kalmaz. Artık vermesi beklenir, ne istediysen verdik, düzelt hayatlarımızı/ülkeyi denir. Ama sorun, onları kolayca devirip ülkeyi yaşanılır hale getirecek, bunun için birleşecek, akıllı ve cesur hareket edecek bir kitle/muhalefet var mı? Ki sorunlarımız dev. Bu pislikler işi çirkinleştirmeden de gitmez.

Kısacası, değil ama yaşanabilirmiş gibi yapıyoruz. Başka da şansımız yok. Tivitır’da filan Şam’da yaşayan Suriyelileri görünce orada hayatın nasıl devam ettiğini anlayamıyorum bazen. Ama ne yapabilirler ki. Burada da mümkünmüş gibi yazmaya devam edeyim diyorum. Aslında sadece bunu yazayım demiştim:)

Demin, Isabella Rossellini’nin çektiği kısa filmleri gördüm. Bir Isabella Rossellini hikayem var, hep yazmayı düşündüğüm ama bir yandan da kaçındığım. Birkaç güne yaziim artık.

h1

Büyük sunucu Güneş Tecelli’nin dediği gibi: Vay Anasını Sayın Seyirciler!

29 Eylül, 2016

3 gün içinde 3 dumur anı yaşadım.

  • “Biden’a Sarraf’ı sordum”:

“‘Bu kişi (Reza Zarrab) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?’ diye sordum.
Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Bu Rıza Sarraf değil de bir başka vatandaş da olabilirdi. Kaldı ki gerek Adalet gerek Ekonomi Bakanlığımızın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor. İran da aynı şeyi söylüyor. Ancak buna rağmen bu kişi 6 aydır ABD’de tutuklu durumda. Enteresandır, mesela tutup iddianameye eşimin TOGEM’in kurucusu olduğu, benim o dernekle ilişkim olduğu falan yazılıyor. Ama o derneğin kurucuları arasında ne eşim var ne de ben. Böyle bir şey olmamasına rağmen, bunun söz konusu edilmesi adamların art niyetlerinin ne istikamette olduğunu gösteriyor.”

Savcı Bharara ile davaya bakan yargıcın cemaatçe burada ağırlandığını da söylemiş. Zarrab’ın avukatı yargıç için bu iddiayı savunuyor, ama Bharara için böyle birşey yok. Sabah, Bharara’nın bir cemaat vakfından şilt aldığı salak bir fotoşop yayınlamıştı sadece.

Ayrıca, İran’ın Zarrab için suçsuz demesi fantezi olmalı, ortağını idama mahkum etmişken.

Ama çok daha barizi, Togem. Cumh. Wash. muhabiri İlhan Tanır Togem’den bahsederdi, Emine Erdoğan’ın vakfı diye. Ben de yanlış mı biliyor, veya kayıtları değiştirmiş olabilirler mi diye bakayım dedim. Arama 10 sn sürmedi. Togem’in sitesindeki haber:

togemderin-kurucusu-emine-erdogan

Peki, herif, yalan olduğu bu kadar kolay belli olacak bir yalanı nasıl bu kadar söylüyor?
Şundan söylüyor: Bu, Pz günki Hürriyet’in manşetindeydi. 3 gündür herhangi bir yerde “yalan, Togem’i karısı kurdu” diye birşey okudunuz mu? Bunu haber yapacak gazeteci çok az, onların araştıracağı binlerce şey var, ve yayınlayacağı yer çok az. Anca birkaç haber sitesi, onların da ulaşabildiği kitle çok az.

Yalanlar yanında, adamın Zarrab’la uğraşması 2 şey gösteriyor:
– Bu kadar yoğun bir gündemde (hepsini bırak, Suriye’ye girmişsin) Biden’a Zarrab’ı sorması önceliğini gösteriyor.
– Ve bundan 6 ay önce, yine ABD’ye giderken havaalanında “bu (Zarrab davası) bizi ilgilendirmez” demişti. Bariz bir korku vardı. Ne değişti? Güç algısı değişti. Şu an hiç olmadığı kadar güçlü görüyor kendisini. Ne karar çıkarsa çıksın, suçlayabileceği yeri de buldu, ayarı baştan yaptığını sanıyor.

  • AliAğaoğlu – Yiğit Bulut Kırması bir politikacı:

Pt. gecesi ilk Hillary-Trump münazarası vardı (‘münazara’ kelimesini unuttuk, ‘tartışma’ yetersiz) (önceki parantez: tabi unuturuz, yok ki bizde, neler kaçırıyoruz). Herkes heyecanla bekliyordu. Toplam 3 münazara olacak. Ben en azından birini Hillary’nin Trump’ı ezeceğine emindim. Çünkü kaç kere dinledim, çok iyi konuşmacı, çok hakim konulara. Trump’sa korkunç gaflar yapıyor, kabadayılıkla ve demagojiyle kapatacağını sanıyor. Daha ilkinde oldu. Trump sürekli Hillary’nin sözünü kesti, kendisini rezil ederek:

Hillary: – 2006’da ev fiyatları krizi çıktığında Trump “umarım batar da ucuza alırım” diyordu
Trump: – That’s called business, by the way.
Hillary: – 40 yıldır tüm başkan adayları vergi kayıtlarını açıklamış. Trump niye açıklamıyor, bir düşünelim. Belki Wall Street’e çok borcu var. Belki söylediği kadar bağış yapmıyor. Belki de gelir vergisi vermemiştir.
Trump: – That makes me smart.
Hillary: – Böylece orduya, eğitime, altyapıya sıfır dolar vermiş oluyor.
Trump: – Verdiğim de har vurup harman savurulacaktı.

Muhtemelen başkanlık münazaraları tarihinde görülmemiş sahneler yaşandı. Münazara çıkışında 2 farklı yerde CNN sunucuları Trump’a “siz biraz evvel vergi vermediğinizi mi söylediniz” diye sordular, “hayır, devletin parayı kötü harcadığını anlattım” dedi.

Bu diyaloglar dumur ediciydi de burada kastettiğim o değil. Sonuçta seçmenler de gördüğünü senin gibi algılıyorsa bir sorun yok. Önemli olan da bu işte. CNN anketine göre münazarayı Hillary kazandı diyenler %63, Trump diyenler %27. Bizde kesinlikle böyle olmazdı. Gördüğünü objektif yorumlayan bir halk değiliz biz. Bunları yazarken CNN’de sokakta konuşulan Trump’cı yaşlı bir kadın “Obama doğum kayıtlarını açıklasın” dedi. “5 yıl önce açıkladı” denince de kabul etmedi. Akp’lilerin yarısı o kadın.

Netekim bugün akşamüstü, Bloomberg ht açık. Sunucu (Barış Esen, yarı kafasız bir tip) konuşuyor: “Beklenen tartışma gerçekleşti. Bazı kaynaklara göre Clinton, bazılarına göre Trump kazandı”. Allah allah, haber videosu giriyor, öyle demiyor. Adam devam ediyor: CNN’e göre Hillary kazanmış ama CNN zaten taraflıymış. Başka bir ankette Trump kazanmış (bahsettiği bir internet anketi, yani güvenilirliği sıfır bile değil). CNN nasıl Trump’a karşı önyargılıysa kendisi de Hillary’ye karşı önyargılıymış.

Nasıl insanlarla muhatabız. Gördüğünü anlamaktan aciz, açıkça faşist eğilimleri olan kabadayı politikacıları desteklemekten çekinmeyen, bunun için de sunduğu haberi çarpıtan.

Bu arada, siber güvenlik sorusuna karşı Trump’ın gerçek sözleri:

trumpings-on-cyber-danger-first-debate

  • Damatlar İmparatorluğu:

Ülkenin kendisini en az saray yanlısı gösteren büyük haber kanalını yöneten ve patronun damadı şahıs ağır, hatta acınası Tayyyyip hayranıymış ve holdingdeki herşeyi, Tayyyyip’in damadının abisine gammazlıyormuş.

Aynen söyleyince absürt bir hikaye gibi geliyor. Ya da bana daha çok dizi hikayesi gibi geliyor. Bizim başımıza gelmese ne güzel diziler çıkardı bundan. Muharrem İnce sekansı mesela:

albayrak-mailleri-yalcindaga-giden-muharrem-ince-2

“Diyecektim ki en yanlış adrese geldiniz, ama kendimi tuttum” sözü, beni diziye çek diye bağırıyor adeta. Aile içi güç savaşları da var. Bitmeyen bir gerilim unsuru hazır.

Maillerin ortaya çıktığı bölüm kritiktir tabi. Babasının ofisine giden kız sinirle sorar:
– Bunların hepsini biliyordun, değil mi?
– Tabi biliyordum. Sen de biliyordun. Hepimiz biliyorduk.

Başka ülkede yer yerinde oynamıştı, istifalar ardı ardına gelmişti. Akp iktidarı bıraktığı gibi, kolay kolay tekrar eski oylarını da alamazdı. Ama bizim öyle dertlerimiz yok. Böyle giderse belki kimse duymayacak. Berat’ın basın toplantılarına gidenler tek kelime soramayacak. Hatta, ülkeyi biraz tanıyorsam 1-2 güne bir haber veya bir demeç patlayacak ve gündemin değişmesi garantilenecek.

CNN Türk’ün alamet-i farikası, muhalifmiş gibi gözüken imajı. Geçen yılki bir ankette, akp’lilerin açık ara en az, chp ve hdp’lilerin en çok izlediği büyük kanal (chp’liler bir de fox izliyor). Hatta izleyicilerinin toplam %80’e yakını chp+hdp’li, akp ve mhp’liler %10’arın altında. İzleyici profili NTV ile çok farklı mesela. Ama gerçeğin öyle olmadığını biraz izleyince görüyorsun, bozulan sinirlerin uğruna. Ahmet Hakan’ın Kılıçdar’la söyleşisinde sorduğu sorulardan (2 kere ısrarla “sizin partinizde de cemaatçiler olduğu söyleniyor“) tartışma prog.larında %50’nin altına düşmeyen akp’lilere, 8 hafta üstüste 15 tem kahramanları programları yapan Cüneyt Özdemir’e. Bu mailler yayıldığı an parıltılar dökülecek.

Peki, biz artık böyle mi yaşayacağız? Bir dumurdan diğerine?

h1

Özal ölmedi, yalısında yaşıyor

4 Ağustos, 2016

Ülkede gizli ve çok yaygın bir din var. Gizli derken sadece adı konmamış, yoksa ayan beyan ortadalar, hiçbir çekinceleri yok: Komplocular.

Bir din olmak için gerekli şartların (hepsini değilse) birçoğunu sağlıyor olmalılar.

İnsanın veya doğanın ulaşabileceğinden çok daha güçlü, hatta sınırsız güçlere sahip varlıklara inanıyorlar. Bu genelde cia oluyor, sonra mossad geliyor. Daha az tekrarlanan varlıklar kgb-mi6-fbi. Masonlarla illuminati’nin modası geçmiş gibi duruyor ama onlar klasik. Yeniden gündem olmaları küçük bir olaya bakar. Bir de yeni moda kurum’sular var: derin devlet, üst akıl gibi. Ama bunlar birbirlerinden ayrı mezhepler değil. Bu dinin güzelliği o: bunların hepsine de inanabilirsin, aralarından oluşan herhangi bir kümeye de.

Komploculuğu din yapan bir başka özellikle de tartışmaya kapalı olması. Bu bir inanç. İstediğin kadar kanıtlarla gel, karşındaki “o öyle değil”, yetmezse “senin, benim bilemeyeceğimiz şeyler var” diyebiliyor. Aynı, Amerikan filmlerinde, yaşadığı korkunç şeyler neticesinde tanrının varlığını sorgulayanlara verilen cevaplar gibi.

Tv’de kendilerine ayrılı programları, tarihleri, sembolleri, kutsalları var. Hiçbir şey bulmasalar Kennedy’yi kim öldürdü deyip inaçtazleyebiliyorlar . (Netekim B.Kuzu, “Türk dostu olduğu için öldürdüler” dedi geçen gün -Yahudi lobisi imasıyla).

Ülkenin en büyük dertlerinden bir bu din ve inananları, ve o yüzden bu darbe girişimi başımıza büyük bir bela bıraktı. Çünkü en büyük komplo iddiası gerçek oldu. Bundan daha büyük iddia herhalde anca uzaylıları barındıran birşey olurdu.

Bundan sonra durdurulmaları mümkün değil. Zaten de öyle oluyor. Tamamen azıtmış ve onlardan olmayanları da kendilerine katmış durumdalar. Şu anda “darbeyle Amerika’nın hiçbir ilgisi yok” demenin mümkünatı yok. Amerika’nın ilgisi olup olmamasından bağımsız olarak bu durum başlı başına bir hastalık.

Zaten sürekli olmadık -ve bazıları olduk- komplolar uçuyor her taraftan. Fotoşup olduğu belli olan bir Amerikan kongresi mektubu “Tayyyyip’in yerine Feto’yu destekleyelim” diyor mesela (gerçek mi diye bakmayı aklınızdan bile geçirmeyin).abd senatosuna tayyyyip yerine gülen'i getirebileceğini öneriyor -srkninci'de

Bir diğeri geçen yıl tv’de yayınlanan ve o zaman sinir bozucu ve anlamsız bulduğum Zaman reklamı. Yayın tarihi darbeden tam 9 ay 10 gün önceye denk geliyor deniyor. Doğru da olabilir. Herşeyi 9 ay önceden bildikleri anlamına gelir. Ama sorun, “hayır, o bunlarla alakası olmayan yabancı bir reklamcının fikriydi” veya ilk yayın tarihi 5 ekim değil, daha öncesi çıksa bunun söylenebileceği bir ortam yok.

Daha fenası, “Amerika’nın darbeyle alakası olamaz” diye iddia edene kız veya yayın zamanı verilmiyor. “Arkasında bir ülke var” diyenler %72. Kararsızları katınca 80’in üstü. Herhangi bir konuda çok zor ulaşılan oranlar bunlar. Ben mesafeliyim. Abd darbelerden anlar, genelkurmay başkanının dahil olmadığı, yani başarısız olacak birşeye destek olmaz diyorum. Yanıltılmış olabilirler belki ama zor derim.

Yanlış izlenim vermeyeyim. Komploculuk, hele ortamında her kesimde. Herşey tiyatro, gösterdikleri cenazelerdekiler oyuncu / eski asker cenazeleri dense inanacak insan sayısı da az değildir.

Bu iş nerelere varabiliyor: İrlandalı devlere kadar, hem de gayet ciddi ciddi.

giants-causeway -IrelandK.İrlanda’daki ‘Dev Geçidi’nden etkilenen biri uydurmuş olmalı. Puzzle parçaları gibi düzgün, bazalt, volkanik kayalar. Efsaneye göre, İrlandalı dev Finn Mac Cool, denizin karşı tarafındaki İskoç dev Benandonner ile atışmaları sonucunda buluşup dövüşmeleri için bu taşları döşemiş. Ama İskoç kendisindn çok büyük olunca kaçmış. Onu karısı kurtarmış ve bebek gibi beşiğe yatırmış. Bebek buysa babası devlerden de dev olmalı diyen İskoç kaçmış ve peşinden gelmesin diye yolu da yıkmış. Sadece iki tarafta başlangıç kısımları kalmış -denizin karşı tarafında da lav akıntısı sonucu aynı kayalardan varmış.

Yani bu Pagan efsanesinden minimum iki bin yıl geçmiş. Hikayelerin çok kişiye ulaşması için televizyon gibi yüksek teknolojiler bulunmuş. Ama bu topraklarda inanılan şeylerin düzeyi, o zamanlara göre milim ilerlememiş.

h1

Lütfen şampiyon olmayalım, lütfen

20 Temmuz, 2016

Evvelsi gece rüyamda Avrupa şampiyonu olmuşuz. Sonra uyanıyorum ve ne fena, gerçek değil, di mi, diyorum. Ama maalesef gerçek. Finalde Fransa’yla oynamışız ve 4-0 yenmişiz. Biz hala turnuvanın en kötü takımlarından biriyiz (hatta turnuvada muhtemelen the en kötü idik, belki Rusya ile) ama bir şekilde oraya kadar çıkmışız (2008’de de öyle çıkmamış mıydık). Finalde de 1 tane atıp çekilmişiz, Fra bastırırken kontratakla atmışız. Hay Allah diyorum, bunu nasıl kabullenebilirim, bunla yaşanır mı? Yaşanır neyse deyip kabulleneceğiz mecburen, acımızı bağrımıza basıp.

Birkaç ay önce düşünmüştüm, spor sevgisinin ve hatta popüler sinemaya ilginin de altında adalet duygusunu tatmin etmek var. Adalet duygusu diye birşey var ve bu duygu gerçek hayatta sürekli yara alıyor. Biz de maç (hepsi) ve film izlerken iyinin, haklının, haksızlığa uğramış olanın kazandığını görerek bunu biraz onarıyoruz.

“Ülkede darbe olmuş, sen daha maç diyon Simon?”
Dün eurosport’ta Tour de France izliyordum. Ki Cuma gecesi artık bu ülkede yaşanamayacağını, yok, yaşamak gerekirse de bunun anca işine obsesif biçimde sarılarak veya spor gibi şeylere fena kapılarak olabileceğini düşünmüştüm. Neyse, gelen yorumlardan biri “Gezi’den bahsettiniz, ama darbeyle ilgili tek kelime etmediniz” imiş. Caner Eler bunu görünce çıldırdı haklı olarak, 5 dk laf etti.
Bunu demek için pusuda bekleyen milyonlar var artık.

O adalet duygumuz malvoldu birkaç gündür. Ülkenin gördüğü muhtemelen en demokrasiden nasibini almamış lider (koca parantez: hele de zaman faktörünü hesaba katınca; yani 2016’daki demokrasi kriteri ’80’lerdekinden biraz farklı olmalı; insan hakları değiştiğinden değil de evrensel konsensüs arttığından) demokrasi kahramanı oldu. Onun ve İslami yönetim için canlarını verecek insanlar demokrasi savunucusu oldu. Her kanaldan (şu an harbiden neredeyse her kanaldan, aksileri 1-2 gazete) öyle bağırılıyor. Üstelik, onlar da kafamıza, bazen açık, ama genelde kapalı tehdit dolu gösterilerini sürdürüyorlar.

Oysa oysa, 2-3 yıldır sürekli rezil olan ülkenin sanırım en rezil olduğu günleri geçirdik. Bu çağda darbe yapıldı. Avrupa’daki biri bön bön bakmıştır. “Türkiye modern derken?” Son yıllarda darbe yapılan diğer ülkeler hep Afrika’dan. G.Amerika’da bile kalmamış.
Ve ülkeyi bu hale getiren herif hesap vermesi gerekirken kafamıza çıkmaya çalışıyor. İktidarda başkası olsa şu an “Bunları sen getirdin? Hani inlerine girecektin? Senin inine girilmiş inine” diye inliyordu.
Bu generaller hangi YAŞ toplantılarında general yapıldıysa o masalarda bulunan herkesin istifa etmesi gerekir. Bilerek yerleştirenlerin de vatana ihanetten yargılanması.

Tabi ki bir de bilmediklerimiz var. Birçok kişinin dediği gibi darbe böyle olmaz. Tabi ki ilk yapılacak şeylerden biri cumhurbaşkanını ve başbakanı almaktır. Wash Post’taki bir makale de “darbe 101” demiş buna. Bunu kısmen darbenin birkaç saat öne alınmasına bağladık diyelim. İnsanları dışarıya çağırmak çok doğal gelişmiş durmadı bana. Cmt.den beri dediğim şey (ben de bir yerde görmüştüm), bu “haber alınmış, yarı engellenmiş, ve kontrollü bir darbeye benziyor”. Saat 16’dan 21-22’ye dek engellenmemesini geçtim, ordunun ilerleyen saatlerde de devreye sokulmaması mantıklı değil. Yani 171 sivilin ölümü, Tayyyyip’in geleceğe yatırım yapmasıyla alakalı olabilir mi? O kadar olacağını da beklemiyorlardır. Mesela, en görünür yer olan köprüdeki 50 eri, yakındaki 1. ordudan gidecek birkaç timin değil, insanların engellemesi şov olasılığı barındırıyor.
O kadarını bilemeyeceğiz belki ama ilk çağrıyı duyduğum andan itibaren bunun çok büyük sorumsuzluk ve insan hayatıyla oynamak olduğunu düşünüyorum. Tankların ve darbe moduna geçmiş silahlı askerlerin karşısına insanları göndermek inanılır gibi değil. 171 kişi ölmeden de önlenirdi o darbe. Bunu ülkece telafuz etmemiz için belki 5-10 yıl geçmesi gerekecek ne yazık ki.

Bunlar için insan hayatı gerçekten önemsiz. Her örnekte görüyoruz.

__________

edit: Zaman geçtikçe ve bilgi edindikçe ‘kontrollü darbe’ olasılığı çok azalıyor. Ama işin asker tarafında bilmediğimiz şeyler olduğu kesin. Büyük bir beceriksizlik, acil durum plansızlığı ve acizlik dışında da birşeyler var gibi. Ama halkın tankların önüne gönderilmesinin sorumsuzluğu baki. Orduya güvenememelerinin sonucu olarak bile 171 insanın ölümüne neden olmaları kabul edilemez.

h1

Çılgın Kalabalıktan Uzakta

1 Haziran, 2016

2013 Nisan’ıydı. Nereden aklıma geldi, bilmiyorum, şehirlerin en sevdiğim yerlerini yazmayı düşündüm buraya. İstanbul’da Gezi Parkı, Ankara’da Kale. Ankara için başka yerler eklenebilir, ama İst’da tekti Park. O yüzden bunu yazmadan olaylar çıkınca sinir oldum. O iddiasız ama kritik konumdaki ama tehlikeli ama aynı zamanda da sakin parkı öncesinde ben seviyordum. Milyonlar değil. Üstelik daha sevgimi ilan edemeden herkesin sevgilisi olmuştu.

Orada geçirdiğim hoş bir saat vardı. Bir film festivalinin sonundaki Pazar akşamında, Park’ın hemen dibindeki bürolardan birinden (yanındaki caddedeki Pamukk, K.Koç, veya aşağı doğru Gümüşsuyu’nda Varan veya Ulusoy) Ankara’ya otobüse binecektim gece yarısı. Beklerken parkta bir banka oturdum ve radyodan maç dinledim. Fener’in şampiyonluk yolunda önemli bir maçıydı. Antep’le oynuyordu. İnanması zor gelebilir ama Antep’in de bir şampiyonluk iddiası vardı. Bir takım daha vardı yarışta, muhtemelen GS. Devreyi Antep deplasmanda 3-0 önde kapatmıştı. O Fener takımını sevmiyordum. Başında Denizli vardı -sevmem. Forvetleri Revivo, Rapaiç -sevmem, sevmem, özellikle de Kennet Anderson -o daha Türkiye’ye gelmeden sevmezdim, hiç sevmem. Antep’in şampiyon olmasını isterdim, sonradan Bursa için hissettiğim gibi. Her gerçek sporsever underdog masallarını sever.

2. yarıda dinlemeye başladım maçı. Fener teker teker atmaya başladı. Yanıma oturan amca, önümden geçen tekinsiz tipler… Yaşadığın birçok anı hatırlamazsın da bazıları nedense yerleşir. 4-3 yendi Fener. Antep’in maçı satıp satmadığı hala bilinmiyor.

Parkın otobüs duraklarının yanındaki merdivenlerden girişi de hoştu. Klasik bir iyi mimari tanımlama cümlesi olacak ama birkaç basamak sonrasında meydanın o karmaşasından uzaklaşmış oluyordunuz. Sokak çocukları maç yapardı, merdivenlerin bitimindeki o geniş alanda. Ki ben Park’ın ilerlere, Divan Oteli’ne dek uzandığını, o bölümlerini bilmiyordum o zaman. Olaylar sırasında “Park’ın Divan Oteli yanındaki çıkışı” gibi şeyler duyduğumda çok şaşırmıştım. Hoş yeşillikler, gizli gibi duran merdivenler varmış meğer.

Bölgenin AKM tarafını da çok özel bulurdum. AKM’nin önündeki, alandan ayrılan geniş alan süper huzurlu bir buluşma alanıydı. Yanındaki, pahalı ama kaliteli duran Gezi Pastanesi ve yine okuyana garip gelecek ama AKM’nin yanındaki otoparkın altındaki devlet tiyatrolarının deneysel sahnesi. Orada bir oyuna gitmemiş olsam (kötü bir modern Hamlet) ben de şimdi herhalde karıştırıyorum, uyduruyorum derdim.

Ama en çok da -ki bu okunan bir blog olsaydı orayı kesin yazmazdım, 3 yıl önce de bu yüzden takılmış da olabilirim, çünkü duyulsun istemezdim- o otoparkın yanındaki dolmuş ve taksi duraklarının çay ocağı. Ya da benim İst.’da en sevdiğim restoran.

Orayı nasıl keşfettiğimle ilgili hiçbir fikrim yok. Ya bir arkadaşım götürdü ya da ben geçerken gördüm. Ama çok yedim. Kilim serili bir bank, önünde muşamba kaplı, alçak, masamsı birşey, diğer tarafında tabureler. Sonrasında 2. bir bankla biraz daha uzattılar. Ama toplam en fazla 8-10 kişilik bir yer. Menüleri de yıllarca değişmedi. Menemen, pilav ve ciğer. İstediğin kombinasyon alabiliyorsun tabi.

7 kişilik, İst’a özgü dolmuşların (önceden eski Amerikan arabalarıydı, korumayı beceremediler tabi) şoförleri ve taksiciler dışında giden de olurdu oraya. Daha çok da dizi çalışanları. Hem yer hem yanındakilerin ilginç diyaloglarını dinlerdin.

AKM boşaltılıp tüm meydan elden geçerken dolmuş durakları da taşınmıştı. Çay ocağı da yokolmuştu tabi. Ama sonradan dolmuşların yerine taksiler sıralasandığığ için yine konduğuyla ilgili çokça hayali bir fikrim var. Bakmaya da korkmuştum gittiğimde.

h1

Zarrab’ın gözaltı montu vs Delon’un beyaz takımı

31 Mart, 2016

Bir özürle başlamak zorundayım. Birazdan okuyacağınız satırlarda Zarrab görgüsüzü ile Delon zarafeti arasında yapılacak olan her türlü benzetme raslantısaldır ve kişisel benzerliklere asla bir referans taşımamaktadır. Yine de bu benzetmeden dolayı stil uçları incinen olursa özür.

reza-zarrab-icin -abd-de-tutuklama-6767635
alaindelon.png

10 Mart günü önce “Ebru Gündeş boşanıyor mu” haberini gördüm, sonra da “Zarrab varlıklarını satışa çıkardı”.
A-ha (“take on me”), Zarrab kaçıyor muydu?

Ondan birkaç gün önce, 5 veya 6 Mart’ta Davut İran’a gitmişti. Ve tam o günlerde Zencani’nin idama çarptırıldığı haberi gelmişti. Ben de noktaları birleştirdim: İran kesin Davut’tan Zarrab’ı istedi -çünkü İran Ahmedinecat devriyle hesaplaşıyor ve Zencani & Zarrab o dönemin kara isimleri-; Davut da Zarrab’a kaç dedi. Veremezdi çünkü mahkemede aleyhlerinde deliller dökülür. Zaten İran Rusya’yla yakın ve ellerine koz vermek istemezler. Açıkça red de edemezler çünkü İran şu an ticaret bakımından büyük beklenti. Ayrıca önemli bir gaz tedarikçimiz. Rusya’dan sonra onu da kaybetmek istemeler.

Bu durumu da İtalya’nın ’99’da Öcalan için yaşadıklarına benzettim. Ne bize verebildiler ne reddedip burada kalıyor diyebildiler, zavallı bir tutum içinde başlarından atmaya çalıştılar.

Bunun üzerinden 11 gün geçti. 21’inde Miami’deki tutuklamanın haberi geldi. Baharın gelişi gibi sevinçli bir haber. Güzel bir akşam oldu. Sonrasında sorular geldi:

– Adam tutuklanacağını bile bile niye abd’ye gitti? Öncelikle biliyor muydu demek lazım. Birkaç aydır sürüyormuş soruşturma. Muhtemelen biliyordur, ya da öyle varsayalım. Bunun cevabı açık bence: Alternatifi yoktu, ya da alternatifi İran’da idamdı.

– Peki, iktidar buna nasıl izin verdi? İzin verdi mi gerçekten? (bu iyi bir metod. birgün sorguya çekilirseniz aklınızda olsun: -Söyle, malları nereden aldın? -Aldım mı gerçekten?)

Bu kritik nokta. Ben sadece kaç dediler diye düşünmüştüm, belki abd’deki soruşturmayı bilmeden. Hatta belki Zarrab başka yere gideceğini söyleyip (ondan ailecek gitmişlerdi) abd’ye gitti. Ama bir arkadaşım vurulma ihtimalinden bahsedince netleşti (ben: “İran niye vursun, yasal idam varken”, o: “İran’ı kastetmedim”).

Zarrab iktidar için tehlikeli adam. Artık yararı yok. Ama potansiyel büyük tehlikesi var. İran isteyene dek bir sorun yoktu. Ama sonra iş zorlaştı. Zarrab da bunu hissedip abd’ye kaçtı. Anlaşıp birkaç yıl yatar, sonra abd’de yaşarım dedi. Yoksa, hangi ülkeye gitse vurulma olasılığı olacaktı. Üstelik, suçu İran’a atma olanağı varken.

Bir önceki hafta fbi’la buluştu diye bir söylenti de vardı. Doğru mu, bilmiyorum, ama onların yardımıyla kaçmış da olabilir. Zaten devlet, hele bizim bu beceriksiz devletimiz, böyle şeylerde çok da hızlı karar alıp uygulayan bir yapı olamaz.

Bu durum da yarısını izlediğim bir casus filmine benziyordu. Çok şey bildiği için gizli servisin harcamak istediği Delon. Burt Lancaster’ın da oynadığı Scorpio -ya da The Scorpio File-. Çok beğenilmemiş anladığım kadarıyla ama bana çok çekici gelen bir havası, bir gerilimi vardı fimin. Zaten ’70’lerin casus filmlerine olan aşkım anlatılamaz.

Scorpio-15Scorpio-6 -Alain Delon, Burt Lancaster

Neyse işte, Zarrab havaalanına gelmektedir. Eşi ve çocuğu uçağın kapısının önünde beklemektedir. Diğer yolcuların büyük çoğu binmiştir. Eş (Gündeş demedim, onu hiç yakıştıramadım Romy Schneider’lik o havaya) çok endişelidir. Çocuğunun yanında sakin olmaya çalışarak Zarrab’ın geleceği yöne bakmaktadır. Zarrab kendisini bekleyen tetikçileri farkeder, gazete okuyan gözlüklü adam, makineyle yerleri süpüren cilalı ayakkabılı adam. Acaba uçağa binmeyi başarabilecek midir, yoksa binemeden eşi ve çocuğunun gözleri önünde vurulacak mıdır?..

Alain Delon-4.jpg

Yannnız, resimlerine baktıkça bir insan hep mi şık olur dedim. Bir kere vasat görünmemiş herifçioğlu.

00/00/1968. TOURNAGE DE "JEFF" DE JEAN HERMANAlain Delon -Plein Soleil-7

h1

Hani siyah kazaklı, biliyorsun, değil mi?

17 Şubat, 2016

Çok net görebiliyorum. Mesela Ankara’da, bir tarafı Seymenler Parkı olan bir sokak. Henüz çok geç değil, geceyarısına geliyor, ama sokaklar boş. Loş sokak lambaları altında hafiften bir kar yağmaya başlamış. Uzunca boylu, geniş omuzlu, uzun saçlı, pardesülü bir adam, yakasını kaldırmış, usulca yürüyor. Belli yıkılmış bir adam, hayli çirkin, hayli geçkin. Hayır, o kadar değil. Ama gayet melankolik, aşkın darbesinden boynu bükülmüş., nerede olduğunun farkında değil gibi yürüyor. Mırıldanıyor.

Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde
Bir türkü tutturmuşum. Duyuyorsun, değil mi?
Çalacak bir kapım yok, mutluluğa hasretim
Artık sokaklar benim, görüyorsun değil mi?

Yılbaşı gecesinin ileri saatleriydi, bir arkadaşıma sana bir İlhan İrem çalayım mı dedim. Pardon, söyleyeyim mi dedim. Ki bunu yazıyorum, bir mesaj yani. O da söyle dedi. Ben de tek tek sözlerini yazmaya başladım. Çünkü bu şarkıyı İlhan İrem’in söylediğine emindim. Hala da eminim. O kırgınlık, mahsunluk, yalnızlık hali ona uyuyor. Nakarattaki yüksek notalara çıktığı yer hariç tabi. Orası Manço.

Zaman akmıyor sanki, saatler durmuş bugün.
Sonsuz yalnızlığımda bir tek sen varsın bugün.
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni?
Ya çık git dünyamdan, anlıyor musun beni?

Sonra dayanamayıp herkese yazdım sözleri. Birisi “ay dayanamıyorum” deyip devamını yazdı. Ki sosyal medyanın çok nadir bir güzelliği varsa işte böyle birşey.

Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış
Hani siyah kazaklı, biiyorsun değil mi?
Gözlerinden süzülen birkaç damla anıda
Senin sıcaklığın var, anlıyorsun değil mi?

Yannlnız, bu kazak imgesi hep çok etkili geliyor bana. Görebiliyorum o siyah kazağı ve o kazağı giyen kadını. Sözlere devam eden kişi de onu, yırtılan resim imgesinin çarptığını yazmıştı. O da öyle. Sadece ben resim yırtamadığım için uzağım işin o tarafına.

Zaman akmıyor sanki, saatler durmuş bugün.
Sonsuz yalnızlığımda bir tek sen varsın bugün.
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni?
Ya çık git dünyamdan, anlıyor musun beni?

Yine yanlnız, ben müzikle ilgili birşey biliyorsam ki pek bilmiyorum, İlhan İrem’in bu şarkıyı söylemesi gerek. Bir defa çok koştur koştur söyleniyor şarkı, biraz durulması gerek. (Sözleri yazdığım arkadaşıma söylediğim de o da “ben de hep bu şarkı niye bu kadar hızlı diye düşünürüm” dedi.) Bir de o mahzun tonlama gerek.

Manço ve İlhan İrem

Son yannnız, melodi son derece Arkadaşım Eşek’e benziyor. Ve bu cümleyle gitti güzelim melankolik imgeler.

h1

Bill Clinton için geç değilse hiçbirimiz için geç değil

22 Ocak, 2016

Startalk diye bir program var Nat.Geo.’da. Neil deGrasse Tyson diye bir astrofizikçi, Richard Dawkins, Christopher Nolan gibi ünlülerle söyleşip seyircili stüdyoda bir komedyen ve bir bilimciyle o söyleşiyi yorumluyor. Geçen hafta Bill Clinton konuktu. Bahsettiği konular, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan önce kendi büyük çarpıştırıcılarının (Desertron) olduğu ama ona kongreden parayı alamadığı için iptal olduğuna üzüldüğü, ama Genom projesini tamamladığı için memnun olduğu filandı. (Adamlar başka şeyler konuşuyorlar, bizim herhangi bir politikacının bilime bakışını düşünün bir de.)

Yalnız yaşlanmış. Ama bu, ülkesinin ilk First Gentleman’ı olup Hillary ile gezilere gittiği ülkelerin first lady’leri ile takılırken onu engeller diye düşünen var mı? Yoook.

Clintons -billclinton-eating

Burayı okuyanların malumudur, 2007’de seçimler öncesinde Gül ve Hillary’nin başkan olacaklarını, başkan ülkeye geldiğinde de Bill’in Hayrünisa ile flörtleşeceğini yazmıştım. Bunlardan hiç olası gözükmeyen olmuş, çok olası gözüken olmamıştı. 2 başkanlık seçimi sonrasında Hillary yine en büyük aday olarak başladı yarışa. Ne partisinde ne de karşıda öne çıkan bir isim yoktu. Başkanlık için gereken şeylerden birisi tanınırlık (bizde de öyle: Ekmel) ve tanınır tek bir Cumh.çi aday gözükmüyordu. Hillary için durum çok kolay duruyordu. Sonra Trump adaylığını açıkladı. Duyduğum anda parti adaylığını kazanacağına emindim. Başkanlık yarışı ise açık hale gelmişti.

Hillary’ye kendi partisinden de hiç beklenmeyen güçlü bir rakip çıktı, Bernie Sanders. Hillary ülke çapında önde görünse de 2 hafta sonra seçimi ilk yapılacak eyaletlerde Sanders önde.

Amerika’da parti içi yarışın saçma bir çizelgesi var. Eyalet seçimleri aynı anda yapılmıyor, böylece ilk yapılan eyalet seçimleri tamamen momentumu belirliyor. Bunu 2004 seçiminde acı bir şekilde yaşamıştım. O yıl Eylül’de gittiğimde ilk 10-12 gün otelde kalmıştım ve bu yüzden berbat hissediyordum. Önceki evimden yaz öncesi ayrılmıştım, yeni ev arıyordum ve oradaki 2 yıl sonrasında kalabileceğim arkadaşım yoktu. Gecesine 100-110 bayılırken ne zaman ev bulabileceğimi, yani bulduğumda ne kadar içeri girmiş olacağımı bilmiyordum.

O günlerin kahramanı Howard Dean olmuştu. Otelde 1 ya da 2 akşam Demokratik Parti adayları münazarasını izlemiştim. 7-8 aday arasında bir köşedeki bu Vermont valisi Amerika için resmen sosyalist kaçan fikirlerle ve dinamikliğiyle çok sivrilmişti. Büyük şirketler yerine küçük bağışlarla finanse ediyordu kampanyasını, bu yolla rekor para toplamıştı (demokrat parti için rekor, yoksa Bush’un 5’te 1’i), interneti kullanıyordu ve gençler onu benimsemişti. Ülke çapında da önde gidiyordu.  Ama ilk seçimin olduğu Iowa gibi küçücük bir eyalette 3. olunca birden tüm anketler değişivermişti. Ve Bush’a karşı kazanması mümkün olmayan (çünkü iyi görünmüyor, sevimli değil ve ünsüz) John Kerry kazanmıştı parti adaylığını.

Howard Dean-4

Sonrasında Dean partide önemli bir isim oldu, ama bir türlü bakan filan yapıp iyi kullanamadılar adamı. Keşke bu seçimde aday olsaydı. Clooney bir film yapmıştı onun adaylık sürecisini, Ides of March diye.

Bernie Sanders da Vermont’tan, senatör. Ailenin politikacılara giydirip duran (ve Sözcü okuyan) sinirli amcasına benziyor. Kendisini açıkça sosyalist olarak isimlendiriyor (gerçi abd usülü tabi). Gelir dağılımı konusundaki fikirleriyle çok kalp kazanıyor. Ben de sevdim adamı. Ama partinin solundan geldiğinden, hatta yakın zamana dek partili değil, bağımsız olduğundan -adaylığı kazanırsa- başkanlığı kazanması zor geliyor bana.

Bernie SandersBernie Sanders-2

Hillary’nin asıl 2004’te aday olması gerekirdi aslında. Parti adaylığını da rahat kazanırdı, Bush’u da yenerdi. Mevcut başkana karşı yarışmak çok zor diye bir anlayış var, o yüzden aday olmamış olmalı ama bahsettiğimiz Bush yani. 2008’i de Dean’in kaybetmesine benzer bir şekilde kaybetti Obama’ya. Parti içinde çok önde görünürken eyalet seçimlerinin hemen öncesinde Oprah’ın filan desteğiyle birden rüzgar Obama’ya dönmüştü. Üzülmüştüm, çünkü Obama sempatik olsa da liderlik karizması ve içi dolmayan değişim sözcüklerinden fazlasını vaat etmiyordu. Başkanlığı da orta oldu bu yüzden.

Hillary bir türlü başkan olamazsa üzücü olacak. Bir kadının başkanlığa bu kadar yaklaşması zoe. Ama ondan önce bir Clinton olmasından gelen bir sempatim var kendisine. Chelsea’yi de çok sevimli bulurdum ben. Düşünsene, kayınvalide ile kayınpeder Hillary ve Bill. Yazık oldu.

Clintons -1976-2

Trump’ın başkan olmasınıysa düşünemiyorum bile. O dünyada yaşanmaz. O, parti adaylığını kaybetmez gibi geliyorbana, henüz kesin olmasa da.

Başa dönelim. Bill’e yakıştırıyorsanız kendinize de yakıştırın. Takın takıştırın.