h1

Parmak ıslatan* metro maceraları – bölüm: 46

24 Nisan, 2007

Metroda yan duran koltuklara oturdum. Hemen yanımda da ileriye dönük ikili koltuk ve koltukta bir kız uyuyor. İnce yüzlü, kırılgan ifadeli bir kız. Ben kızı seyrediyorum. Mutlak ki o beni seyretmiyor. Arada gözlerini açıyor ama genelde devam ediyor. Sonra, duraklarda durunca ve insanlar binince yer açmak için yana kayıyor, ben de yanına oturayım mı diye ayağa kalktığımda araya münasebetsiz bir kadın giriyor, ve ben de arkalara oturuyorum. Pöf! Neyse, sonra benim durağıma geliyoruz. Benim durağımı geçiyoruz. Sonrakinde de insem çok farketmiyor, hem belki o da iner. O inmiyor. Ben ayağa kalkıyorum, durağa yaklaşırken ve kapının önünde beklerken ona bakıyorum. O da bakıyor. Farketsem ve farkettiğimi farketse de çekmiyor bakışlarını. Doğru ya, zaten bakılmayacak gibi değilim. Tam gözümün altında, hiç alışılmamış bir yerde bir bant var. Cronenberg’in deforme kahramanları gibiyim.

ocak2-3146.jpg

İniyorum bakışarak karşılıklı. Ve tam bu anda, Daft Punk’ın, polisin, yemekte olduğu makarnadan yakasına damlayan domates sosundan o domatesin geçmişine gidilen videosundaki gibi o bantın neden yapıştığının hikayesine gidiyorum.

4 hafta önceydi. Kampüste yürürken biri seslendi. Havana’dan yeni gelmiştim ve sürekli etraftan seslenen (“tobaco, amigo”) bir tür gına durumundaydım. Normalde birşey demeden, selam vermeden geçip gitmem ama bu yüzden bön bön bakıp devam ettim. Zaten kimseyi de çağrıştırmadı. Sonra tekrar seslenince hatırladım, o da söyledi zaten. Geçen dönemki futbol dersinden bir oğlan. Bir futbol turnuvası varmış, sen iyi kalecisin, oynar mısın dedi. Niye olmasın dedim. Filan.

ocak2-3519.jpg

O hafta oynamadım, yorgundum. Maçlarımız hep akşam 9’da. Sonraki hafta çok iyi bir takımla oynadık ve hep önde gittiğimiz maçı son anda kaybettik. 7-6. Salon futbolu, inanılmaz hızlı oynanıyor. Gelen şutların sayısını anlatamam. Zaten maçın sonunda inanılmaz yorulmuştum. Artık zamanı geçiyor mudur, nedir..

Neyse, hala ümidimiz vardı. Bu hafta yenebileceğimiz bir takımla oynadık. Ama fazla kişi çağırmıştı takımı yöneten oğlan ve yönetmeyi başaramadı. 2-0’dan 2-2 oldu. Sonra bir pozisyonda rakip bir oğlan fazla açtı ayağından topu, sonra da bariz benim olan bir topa çok hırslı girdi. Çarpışma ve ben yerde buldum kendimi. Oturmuş, çenemi ve ağzımı yoklarken sanki salon kenarından sağlık ekibinin gelmesini bekliyordum. İlgi ve ihtimam lütfen. Oysa koşarak hakem geldi ve bana kırmızı kart gösterdi. Ne! İtiraz ettik. Hakemler toplandı. Yuh diyordu kenarda herkes. Ben kaymışım da o yüzdenmiş. Kaymadığım gibi bu niye kırmızı olsun ki. Sonra değiştirdiler, sarı oldu. Ve karşı tarafa penaltı verdiler. Ceza sahasında olmayan hareket nasıl penaltı oluyorsa. Ah, Tanrım, bu ülke ve futbol kültürü. Neyse, kabul ettik. Bir saniye bekleyin, yüzümü yıkayayım bari dedim. Yüzünü de göster kenardaki hakeme dedi hakem. O zaman anladım ki gözümün altında birşey var. Neyse, onla ilgilenmedim, yüzümü yıkadım. Başka bir oğlan kaleye geçmişti. Açıl açıl dedim, geçip penaltıyı kurtardım. Yani zaten alışkın olduğum futbol hatıraları böyle gerektirirdi. Ama sonuçta saçma hatalarla maçı kaybettik, elendik, ama olsun. Ben iyi oynadım. (Zaten daha fazla vaktim yoktu bir maça daha).

Maç sonu binanın önünde takımdakilerle laflıyorduk. Hava hala güneşli ve sıcaktı. (Bu cümle sanki bir yerden kazındı beynime). Diğer taraftan rakip takımdan biri ‘hey kale’ diye laf attı (kale derler mahalle aralarında, ‘keep’ de tam ona karşılık olmalı). İyi oynadın dedi. Teşekkür ettim. İyi kalecisin dedi. Sevindirik oldum. Oynamayan bilmez tabi, bu bir kızın size çok yakışıklısın demesi gibi birşey. Yaa, işte böyle oldu.

___________________

* parmak ıslatan, pageturner’ın (merak uyandıran?) çevirisi olmuş oldu. sayfa çevirmek için geleneksel olarak şöyle parmak ıslatıl..maz mı yoksa?

** takımdakilerin isimleri Ahmed, Nesim, İdris, Kadir, Yezid diye gidiyordu. Arap genelde. Kadir Azeri bir tek.

Reklamlar

13 yorum

  1. Sayfanıza eklenidiğiniz fotoğraflar “Vamos Bien” başlığının devamı olmalı diye düşündüm.
    Ne kadar renkli ve hareketli.

    Hımm, demek oğlum haftasonu kahramanca kurtarış yaparken kayıp düşüp, kolunu elini sıyırttığında böyle hissetmiş. İyi oldu bunu öğrendiğim.


  2. cok haklisiniz cavdar hanim. bir suredir yonetemiyorum birsuru birikmis resimi. birsey yazinca o anda ne giderse koyuyorum. bir zaman araligi bulunursa duzenlenecek o sayfa ve buralar.

    futbolun dili evrensel. 7’den 70’e.


  3. simon, yine çok, çok tatlı anlatmışsın. bu anlatımlarında ne anlattığın değil de anlatma isteğin, anlatış biçimin filan hoşuma gidiyor. ah diyorum simon olsa oturup anlatsa yavaş yavaş. kıkırdasak. dedikodu filan yapsak. elimizde içeceklerimiz, bonbon şekerlerimiz filan.

    ben mektubu okudum. yazacağım. doğumgünüm 19 şekerim. sen hiç üzülme, geciktiğin için filan. dilediğin zaman, gelecek yılın 19 nisan’ına kadar kutlayabilirsin.

    sevgiler.

    yazı gerçekten çok keyifli olmuş:)


  4. hah haa, iyi kalecisin, çok yakışıklısın cümlelerinden sonraki sırayı alır ha, bu, yazın çok keyifli olmuş cümlesi?:)


  5. “Hava hala güneşli ve sıcaktı.” bana da tanidik geldi simdi bu cümle 😉

    ya niye indin ki bir sonraki durakta ya?! bence direkt olarak böyle durumlarda kiza “hadi gel, sicak bir seyler icelim” de.(mevsimine göre soguk da gider)

    Bence cok keyifli olur. Ama akla hemen kötü ihtimaller geliyor degil mi? ya beni terslerse ne yaparim gibi? Cok da nazliyizdir, hic gelemeyiz terslenmeye! Varsin terslesin. Sen ineceksin bir sonraki durakta, O ise devam edecek yola. Bu kadar.

    Zamanin behrinde (bu lafi ögrendigim kentte) böyle benzer bir olay yasamistim. Sikintidan gidecek yer bulamayip, yolda birini gözüme kestirmis, yarim saat kadar takip etmis, sonra bir adres sorup sohbete baslamistim. “hadi gel, cay icelim” demisti o da sohbetimizin ikinci dakikasinda.:) Sonrasinda uzun süre görüstük, iyi bir arkadas idi. Ve tanidigim en ilginc tiplerden biriydi.

    Ha bir de, böyle kücük isler cevirirken insan kendini bir film sahnesinde yasiyormus gibi hissediyor. 🙂

    Cok uzattim yine.
    Sevgiler.


  6. tabi ya. hem kizin da ilgisini cekmisken yara bandi, tam sirasiymis simon. konusacak konu da hazirmis.


  7. per’anım, teşekkür ederim. ama şöyle oturup anlatsak kısmına gelince bu konuda çekinceleri olanın ben olmadığımı hatırlatmak isterim. madem böyle topluma açık bir şekilde yazışıyoruz.
    (huysuzum da bugün.)


  8. ve çocuklar, iyi demişsiniz, güzel demişsiniz. vellakin, öyle bir insan yoktur ki filmlere veya dinlediği hikayelere bakışıyla gerçek hayatta kendi davranışı aynı olsun. (yunan tragedyası cümlesi oldu bu).
    seyredince veya dinleyince birçok kişi, aa, ne romantik, konuşsaydın der. ama kendi başına gelince sempatik bakan o kadar azdır ki. bu da benim hayatla ilgili en önemli sorunlarımdan biridir.

    ve sizin gibi yapan kız da tanımadım neyzen hanım.

    aslında reddedilmek çok umurumda değil desem de tabi ki durumun içinde o riski almak kolay olmuyor. yine de derdim daha çok o saatte (geceyarısına geliyordu) fazladan birkaç durak gidip sonra da kös kös geri dönmemek oluyor. o yüzden iyi seçmeli, öyle herkese böyle şeyler yapmamalı.
    bir de kız metro haritasına bakıyordu sık sık. demek ki evine değil, bir başkasına gidiyordu ki o durumda başka birşey yapmaz kimse. tabi bunu yazmamistim yazida.


  9. Valla, ben Neyzen Hanım gibi yapan kız(lar) biliyorum.
    Bence, bu yeni nesil benim dönemime göre çok cesur.

    Benim tanıdıklarımın biri, resmen hafiye gibi oğlanı takip edip, kim olduğunu, ne iş yaptığını, nerede çalıştığını bulup, araya adam sokup tanışmıştı da, sonra maalesef, çocuk yakışıklı suretinin altında bir kalas çıkmıştı. Bu da hayatın cilvesi tabii ki!

    Diğeri ise, konser vermeye gelen bir klasik orkestra müzisyenini gözüne kestirip, yemeğe davet etmişti. Bu daha kısa bir macera oldu, çünkü, müzisyen, bizim kızı küçük bulup, kendi yaşına yakın bir kaknemle yemeğe gitmişti.

    Tüm bu olan bitenler ise, bize uzun uzun konuşup, gır gır yapacak malzeme sağlamıştı!


  10. demek ki ben de o nesilden değilim.
    veya takip edilecek biri değilim.
    c- ikisi de.


  11. nen var simon? nedir bu huysuzluk!hem doğumgünümü unuttun hem huysuzluk yapıp tersleniyorsun, iyi valla.

    :))

    yapma böyle! hem de toplum önünde!:)) çok hoşsun. ne oldu ki, neye sinirlendin? Şu sevmediğin profesör mü? Öğrenciler mi? Bitmeyen soğuklar mı? dur, ben bunu yarın mektupta sorayım.

    🙂
    lütfen kızma ya simon, birazcık keyfim yerinde.

    sevgilerimle.


  12. yoo, nesil isi degil bu zaten.
    Caniniz sohbet edecek yeni birini istiyorsa, biraz oyun oynamak istiyorsa, cagi, nesli, yasi olmadan yapabilirsiniz. Haa, biraz da cesur olmak lazim, onu diyeyim.

    Ve illa ki yakisiklisi, güzeli aranmaz bu iste. Dert karsi cinsi ayartma derdi de degildir zaten.

    Sizin nesilden degilim galiba ben 🙂


  13. per’anım: mutsuzluk bir sonraki yazının konusu.
    valla ayıp olmuş, hem de doğumgününüzü atladım. gerçi huysuz olup da birşey demedim ya, neyse. keyfiniz sürsün emi..

    aslında bu yukarıda yorum bırakan herkese içten bir sevgim var. bizden farklı bir nesilden olsa da neyzen’e bile:)
    [ayartma olmayacaksa nerede kaldı işin eğlencesi:P]



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s