h1

insanımız bir varlık olsa da yanaklarından öpsem

28 Nisan, 2007

Çarşamba 20:00: Evvelsi günlerden kalan yemekler bulamaç halinde ısıtılsın.
20:10: Isıtıldı. Bir an önce yensin.
20:20: Yendi. Hadi çıkılsın.
20:30: Geç ama çıkıldı. DC’nin minik film festivaline, aceleylen.

20:50: Sinema. 20:45’teki film için bilet kuyruğu. Önümdeki yaşlıya çalan çift Türkçe konuşur. Kim der adam, Kim Ki-Duk der kadın. Birşey diyecekken beklerim. Sonra öndeki kız döner ve ‘merhaba, kulak misafiri oldum da’ der. Gülerler. Ben daha çok gülerim. ‘Ben de’ derim. Kadın güler, iki taraflı Türklerle kuşatıldık der. 50’lerinde birçift, kadın gri saçlı, kültürlü duran, tanıdık bir tip, adam kot ve beyaz gömlekli, beyaz saçlı ve sakallı, elleri ceplerinde, kısa boylu, sıkılgan, sevimli; kız cıvıl cıvıl, yanında bir oğlan.

Siz hangisine gidiyorsunuz der bana dönüp kadın. Tüm filmler o sinemada ve birkaç film birden oynuyor. Time derim. Ben de der kadın. Biz de demez.

Bilet alırken bir Time’a, bir de başka birşeye derler. Ayrı filmlere gidiyorsunuz demek, derim ben. E, şey olunca, der kadın. Tercihler ayrı olunca, diye tamamlarım.

Film, kadının söylediği gibi, Kim Ki-Duk’un filmi. Kim Ki-Duk 1, Kim Ki-Duk 2, Kim Ki-Duk 3. Filmdeki adam, unutamadığı kaybolan sevgilisini beklerken karşısına sayısız güzel kız çıkar, kendisiyle açıkça ilgilenen. Hep gittiği kafede, arkadaş toplantılarında, eskiden beğenilen bir kız, vs.. Böyle filmleri dava edeyim diye düşünürüm ben de. Yalan söylemesinler artık insana. En azından abd’deki yalnız türkler için filmin tanıtımına bir uyarı yazısı konsun. Şiddet içermesinden, açık veya küfürlü filan olmasından çok daha tehlikeli be bu.


Neyse. Çıkışta o Türk kızı görür müyüm diye bakınırım. Belki geldiği kişi bir arkadaşıdır. Salonun önünde beyaz sakallı sıkılgan sevimli amca bekliyor. Sonra kadınla ikisi geçerler önümden. Beğendiniz mi der kadın, eh derim, diğer filmleri daha güzeldi. Bence de deyip güler. Sonra artık gitmeden tuvalete gitmek için çantamı koyduğum koltuklarda görürüm kızı. Çok sevimli el sallar, ben selam verirken. Ama, galiba sevgililer. Öyle durdu sanki.

Çıkışta yoklar. Yolda da görmem. Eve giderken içime sinmez, diğer yöne dönerim.
Az sonra karşıdan gelirler, kolkola. Bu sefer biraz zoraki bir selamlaşma olur. Ben de diğer yöne gitmenin anlamı kalmadığından eve doğru dönerim, ama az önümdeler. Tekrar karşılaşmak garip olacak, o yüzden yavaş yürürüm. Ama onlar da gayet yavaşlar. Artı, arada bir durup gülüşüyorlar, sarılıyorlar filan. Çin işkencesi. Aslında Kore filmi olduğuna göre Kore işkencesi. Tam da bu ülkede amma az sarılan, elele tutuşan çift görüyorum diye düşünmüştüm 1-2 gün önce (ve gördüğüm de Türk çıktı).

Tam da bu düşünceden, bu cıvıl cıvıl, birçok zenginliği kanında ve yüzünde barındıran kızdan, hem sofistike hem sıcak duruşlu kadından, aile tanıdığımız olmasını isteyeceğim ‘muhtemelen’ eşinden, başlıktaki cümle geçer içimden. O kadar yılda kaç tane böyle hoş Amerikalı yaşlıca çift gördüm ki (0’la 1 arasında). Veya bana, farklı zamanlarda ‘niye bir Amerikalı kız bulmuyorsun orada kendine’ diyenlerin benim gözümden o sığ çoğunluk ile bu Türk kız arasındaki farkı görebilmelerini isterim, diye düşünerek eve yürürüm. Çiselerken ve genç çift bir yerlerde kaybolmuşken Oysa Ben der Fikret Kızılok. yaşanmamış sevdalardan.. ve yarım kalmış uykulardan.. ve yosun tutmuş bulutlardan..

Reklamlar

18 yorum

  1. Acaba, diyorum, aynı kız TR’de karşına çıkmış olsa aynı oranda dikkatini çeker miydi? (İlk 2sini görmedim ama 3 Iron’u arkadaş tavsiyesi üzerine izlemiş ve oldukça etkilenmiştim)

    Sevgiler


  2. Tam, “yaşasın, konuşacak film çıktı” diye yazmaya girişiyordum ki, “dur ya, Simon hasret çekiyor, böyle anlamadan etmeden dümdüz yazılmaz ki” dedim kendime.
    Sndrnella doğru demiş galiba, burada o kızlardan çook var. Yanlızlık, gurbet elde hele, başa bela…

    Hem, böyle olduğu iyi olmuş, çünkü, yine, şahane bir kısa film senaryosu çıkmış.

    Şimdi, yönetmene gelebiliriz, müsadenizle!
    “Time”ı seyredememiştim.
    http://beyazperde.mynet.com/sinekritik/1317
    daki eleştiriyi okudum. Eleştirmenin biraz kafası karışık sanırım. Ne dersiniz?
    Samaritan Girl, Bin-Jip, Hwal gördüğüm Kim Ki Duk filmleri. En çok Bin-Jip’i sevdim, anlatımından çok etkilendim,listemdeki filmlerdendir. Yeni filmi “Nefes”e “Boş Ev”den sonra en iyi filmi, deniyormuş. Bakalım, göriciiz!


  3. TR’de belki çekerdi, belki çekmezdi ama sorun da tam bu ya -ama diğer açıdan. burada dikkatimi çekmesinin kaçınılmaz olması.

    çavdar hanım, kısa film daha etkileyici olsun diye bi’ de su birikintisinde ayağım kayıp düşseydim bari. sonra ben olduğumu anlamasınlar diye montumu kafama çekip koşarken araba çarpsaydı. sonra başıma gelen kızla Amerikalı erkek arkadaşı ‘ah, zavallı, evsiz galiba’ deselerdi.

    benim sevdiğim filmi, 3. linke -değiştirip- koyduğum Kötü Adam.


  4. ve Peri Hanım (yorumunuz olmasa da size cevap var, ne iş be), bu şarkıyı çekmeniz gerek maalesef. ama iki alt yazıdaki nature boy’u sadece üzerinde durarak çalabilirsiniz. iyi olmuş mu?


  5. “Ah, zavallı, evsiz galiba” deseler komedi olurdu, artık. Bence, o kadar abartmayın.

    Sizin şu yazınızı yayınladıktan sonraki ekleme- çıkarmalarınıza yetişemiyorum. Resim eklediniz, filmi değiştirdiniz, şarkının mp-3’ünü eklediniz.
    Neyse, Fikret Kızılok dinlemek en hoş tarafı bu değişikliklerin ve doğrusu, okur için yapılan tüm bu fedakarlıklar, paha biçilmez değerde!

    Bora Bey arkadaşlarıyla gezmeye gidecekti, belki Peri Hanım da gitmiştir. Bugün hiç hareket yok, köşklerinde.


  6. aslında yazıyorum, yayınlıyorum, ondan sonra okuyup değiştiriyor ve eklemeleri yapıyorum. o kısa sürede çok gören kişi olmuyor. ama dün gece tam yayınladıktan sonra resim ve oysa ben linki ekleyeceğim, hem birsürü yazım hatası, yüklem uyumsuzluğu filan gördüm, onları düzelteceğim, wordpress bağlanmamaya başladı. gecenin bir yarısında bekle bekle değişmedi. mecburen öyle hatalı hatalı bıraktım o yüzden, bugüne.

    per’anım, gelir sonra.


  7. “niye bir Amerikali bulmuyorsun ordan kendine”
    cunku gunaydin ve goodmorning aslinda ayni sey degildir. cok yasa diyemezsin hapsurunca. caniminici dediginde anlamaz. cevirmeye calisirsin “deep inside of my soul” diye, bir halta benzemez. ince belli cay bardagini da bilmez, kahvenin Yemenden geldigini de. birlikte Fikret Kizilok dinleseniz, “cig tutmus umutlardan…” dediginde beraber huzunlenemezsiniz.
    oyle iste.
    yani bence boyle. yoksa olmaz diye birsey yok. olur, cok guzel asklar da olur. ama kara sevda desen yine anlamaz:))
    filmlere gelince spring, summer…. guzeldi, yavas ve sakindi. muzikler ve goruntuler de cok guzedi. o gol uzerindeki tapinagi yapmak ve orda film cekmek icin devletten izin almislar diye okumustum bir yerde.
    The Samaritan Girl’u de izledim, cok iyi hatirlamiyorum ama begenmistim sanirim. 3 Iron’ida kiraladim kac gun evde durdu, izleyemeden geri verdim.


  8. hah haa… dur, çok şaşırdım. şarkıyı çekmeyecektim, beni yakaladın. (burada msn’deki utanan yüz yok, ne yazık.) evet, evet kim ki-duk’tan hoşlanmam ama onsuz da yapamam. izleyip izleyip “hadi canım sen de”… filan derim ki, eh biliyorsun bunları simon.

    simon, ben şu şarkıyı çekeyim, sonra konuşalım. Ben de bu arada sürekli döküp döküp tazelememe rağmen yine buz gibi olmuş çayımı tekrar değiştireyim. Yok yok Türk kahvesi yapayım. hadi.


  9. Türk kahvemi pişirdim. İki fincanlık yapıp bir büyük fincana koydum, olmaz, yakışmaz filan diyeceksen, dur bekle, bisküvi bandırıp yediğimi de söyleyeyim de hepsi için olmaz, de.

    şarkı çok güzeldi ve tıpkı sen. ne romantiksin simon. bu, gurbetlik romantizmi, erkeklerde pek olmayan, müthiş bir bağlılıkla gelecekteki sevgiliyi bekleme ve bunun için yalnızlığı göze alma romantizmi filan ne hoş, ne dokunaklı. kırık dökük olacaksa, hiç olmasın demeler, gözlerde tanıdık bir sıcaklık aramalar filan… ne kadar güzel ve ne kadar özel yapıyor seni. ama ben yine de dayanamadığım için böyle yalnız olmana, oradaki dondurucu soğuklara, metro’da yalnız başına karanlık bir eve dönmelerine filan, bul bir amerikalı hatun, diyeceğim. eh, sen bulutlar yosun tutmasa da uykularım yarım kalacak, olmaz, diyeceksin. bu seni yine müthiş tatlı yapacak.

    kim ki-duk için bir şey söylemem gerekirse ondan hoşlanmadığımı tekrar söyleyeyim. uzakdoğu mistizmini batılı bir fırlama gibi, işine geldiği gibi sömürmesi, ondaki sessizliğin manidar bir sessizlik olmayışı yüzünden… insan, evet filmin sonuna kadar izliyor ama filmin sonunda, yemezler, filan, demek istiyor. ve her seferinde gördüğün gibi beni çok öfkelendiriyor. durumum, hoşlandığı çocuğun ayaklarına sürekli tekme atan, ona dil çıkaran bir kız çocuğunun durumu, farkındayım. durum böyleyse, izlemeyebilirim, değil mi? oysa ben, gidip gidip onun filmlerini alıyorum. bilmiyorum çok karışık.

    🙂

    sevgilerimle.


  10. Peluş, söylediğin çok doğru ve başka birçok şeyi simgeliyor olsa da onla sınırlamak istemiyorum. yani bir amerikalı ile anlamını aynı bildiğimiz bir ifadeden, örneğin i love you’dan bile anladığımız aynı şey olmayacaktır -ikimiz de aşktan bahsetsek bile. zaten öyle sevilecek insan…..? yani kısacası bence olmaz. güzel aşklar olmaz.

    tabi bunu derken olasılıksal konuşuyorum her zamanki gibi. olması çok az olasılık, dünyanın başka biirçok yerine göre.


  11. per’anım, şarkıyı çekmeniz gerek derken ‘mutlaka dinlemeniz gerek’ anlamında değil de ‘maalesef başka yolu yok bu sefer’ anlamınaydı. nature boy’u dinlemediniz, di mi?..

    bana hiç de romantik veya hoş görünmüyor bu durum(um). o yüzden bu konuyu burada keseyim diyorum. zaten bir dondurucu soğuk daha çekesim yok burada. hem zaten burası öyle dondurucu bir memleket değildir genelde.

    kahve, yok, hiç de öyle şeyler demem.
    kim ki-duk’u yazdığınızı unutmuşum, gidip tekrar okudum.


  12. ama herkesin kim ki-duk’u bilmesi, birkaç filmini seyretmiş olması çok ilginç, di mi?.. eskiden böyle olmazdı. bir koreli yönetmen için.
    birinin auteur diye yazdığını gördüm onun için. boğaziçi’nden bir sinema hocasına dayandırıyordu bunu.
    bir de per’anımın yazdıkları var. ki öyle yorumları severim. gerçekten rahatsız olunabilecek şeyler varsa bunların görülmesi.
    benim keskin fikirlerim yoktu adam hakkında. zaten 1 küsur yıl öncesine kadar da tanımıyordum. ama ilkbahar, yaz dinlendiriciydi. (tüketici bakış açısı).
    bin-jip farklı okumalara açıktı.
    bu yazıdaki ‘zaman’ı beğenmedim.
    benim en çok hoşuma giden ‘kötü adam’dı. seyreden yok sanırım. öyle öyküleri seviyorum.

    benim de peri’nin söylediğine benzer rahatsız olduğum bir konu, her filmindeki, obsesif’in yetersiz kaldığı, saplantılı karakterler. her filminde bir kız için ölecek, öldürecek adamlar var (zaman’da öyle kadınlar da var). ama niye o kız, niye bu kadar saplantı… bunda yeterince ikna edici olamıyor. güzel mi? eh, başka güzel kızlar da var. bakınız, bir sonraki filmdeki kız da güzel, niye ona saplanmıyorsun.
    sanırım adamın filmlerin tutulmasının bir nedeni de bu. herkes saplanılmak istiyor. herkes kendi yapmayacağı halde, hala o tutkuların bir yerde varolmasını istiyor.


  13. Ne kim ki-duk, ne de Türk kızı Amerikan kızı konularında söyleyecek birşeyim var. Bir tek ne güzel yazmışsın Simon, eline sağlık demek için geldim.

    Selamlar,


  14. çok teşekkür ederim celerone. açma arayı:)


  15. Yorumlari okurken Pelin’in yazdiklarina benzer seyler yazacagimi farkedip durdum.

    yaraya tuz basan bir yazi olmus ama :-))… Fikret Kizilok ornegini bilen turk sayisi bile azken, onun soylediklerini anlayacak birini bulmak, samanlikta igne aramak gibi olacak sanirim.


  16. Peluş’a yorumum biraz sert mi oldu acaba diye düşündüm ben de. Ama dilden fazlasını kastediyorum ben. Yani bir Yunanlı da gönül’den anlamaz ama seni, senin onu sevdiğine benzer bir şekilde sever. Gözlerinin içinde hayat, karakterinde katmanlar vardır. Büyüyünce de o aynı filme gittiğimiz teyze gibi hoş birine dönüşebilir.
    Bunu demek istemiştim.


  17. yoo, anladim ben oyle demek istedigini. ben de ayni seyi kasdetmistim ama daha uzun yazmayayim dedim. is yerinde ara sira ugrayan Yunanli bir teyzem var mesela. Izmirli aslen, her geldiginde bulur beni, sarilir, konusurken dokunur. Aynen dedigin gibi gozlerinin icinde baska birsey var.

    Cogu Amerikalilardan olusan bir grup arkadasim var her hafta bulustugumuz. Ayrilirken herkes birbirine sarilir. Ama bu gelenekten degil, ozellikle, zorla rutin haline getirilmis. Ben tanismadan once onlarla, iclerinden biri demis ki “hepimiz yalniz insanlariz, en azindan burda haftada bir bulustugumuzda birbirimize bir “hug” verelim, kendimizi daha iyi hissederiz”. karsidakine sarilmak icin degil bu, dokunulma ihtiyacini karsilamak icin.

    boyle karamsar ve begenmez bir tonda soylemiyorum aslinda bu yazdiklarimi. cok sevdigim insanlar var iclerinde ama yine de bir turlu tutmayan seyler var aramizda.

    cok guzel asklar da olur deyisim, olasiliklari yok saymamak icindi senin dedigin gibi. bir de hani olur ya, biri bulmustur olmaz dedigim aski, olabilir hale getirmistir, kimbilir.


  18. o kadar insan tanıdım amerika’ya gelen, özellikle de benden önce. bir kısmı çift halinde, ama birçoğu da yalnız. içlerinde sadece 1 kişinin amerikalı sevgilisi olduğunu biliyorum. o da evlendi onunla zaten. hani hiç böyle çok ciddi olmasa bile bir süre giden ilişkiler bile bilmiyorum. çok saçma değil mi? buraya doktoraya gelenlerin genelde yalnızlığa mahkum kişiler olduğu söylenebilir belki 🙂 ama yine de üniversite ortamı gibi o kadar insan tanınan, ilişkilerin çok kolay başlayabildiği yerlerden bahsediyoruz. aynı durum eminim almanya’da, italya’da, ingiltere’de böyle olmazdı. bunun bir anlamı olmalı. yazdıkça canım sıkıldı, bir kez daha kafamı tahtaya, vurdum. biraz da duvara vurayım.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s