h1

dalan çan ve kelebek

20 Kasım, 2007

Pazar akşamüstü. 2 saat kadar sonra, 7:30’da görmek istediğiniz bir film var. Ama hava soğuk. Film şehrin öbür ucunda. Gidip gelmesi birer saat. Yapmanız gereken işler var. Gitseniz ancak birşeyler atıştırabilirsiniz, kalırsanız sakin sakin yemek hazırlayıp işleri halledebilirsiniz. Üstelik Pazar akşamının rehaveti öyle bir çağırıyor ki. Film Cannes’da yönetmen ödülü almış ve AB film festivalinin kapanış filmi olduğundan bilet de kalmamış. Kapıda sıra bekleyip belki bulunabilir.

Siz ne yapardınız geçelim, ben giderim. Sizi siz yapan böyle anlardaki kararlarınız değil midir derim. Zaten filmin evin yanındaki sinemada oynayanına ve siz salona girince başlayanına hayat demiyorlar.

Yolda aceleyle otobüse yetişmeye çalışırken projektörden gelip salonda süzülen gri-mavi ve yolundaki tüm tozları gösteren ışıkla büyüleneceğimi, hatta kanımın o renkte aktığını düşünüyordum. Sonra 15 dk. geç kalan otobüsü, sinemanın girişinde 20 dk. bilet satmalarını, salonun dışında da 20 dk. çok diplomatik amcaların konuşma arasını bekledim. İçeri girdiğimde Yunan sefir “diversité.. ööö.. culturelle.. ööö” diye konuşmasını uzatmaya çalışıyordu. “AB projesi sayesinde artık sizler emekli olduğunuzda Yunan Adalarından ev alıp oraya yerleşebilirsiniz. Adalarda artık İngiliz belediye başkanı olan kasabalar var” deyip AB ruhundan ne anladığını belli ettiğinde artık tüm hevesim kaçmış, yeter döneyim diye geçiriyordum. Zaten öyle her tarafım insan doluyken film seyretmeye alışık değilim. Ama neyse ki kaldım.

Beklenmedik bir anda, bilinmeyen bir nedenle tümden felç olan bir adam. Tanrım, iyi olabilir de bunların üstüne bir de sıkılacağız demek. Hiç de öyle çıkmadı ama. Benzeri konudaki İçimdeki Deniz’in oyunculuk gösterisine odaklanan ve o durağan duruma çeşitlemeler getirmek için biraz zorlamış havasına göre özgürce uçuyordu. Sadece adamın hayal gücünün dünyayı dolaştığı kısım için bile değerdi. Veya Max von Sydow’lu sahneler için. Veya iletişim hocası duygusal Henriette, konuşma doktoru güzel Marie, ve ilgili asistanı Claude için.

a3-diving.jpg

Gerçek bir hikaye ne yazık ki. Elle’in editörü, sevimli hafif playboy, hafif entellektüel Jean Do bir anda felç geçirir. Ve felçli iken gözleriyle bir kitap yazar. Dalan Çan* ve Kelebek.

Hem ağlatan hem uçuran filmler iyi gelir insana. Velakin, salonda gri mavi ışınların süzülmemekte olduğunu farkettim. Onları görmek için fazla aydınlıktı. Hatta bu ülkede o ışığı görmediğimi, belki de o yüzden son yıllarda gittikçe kansızlaştığımı düşündüm.

Ve çıkarken önümdeki sarışınlar ‘demek Yunan adalarında İngiliz bel. bşk.ı’ diye konuşuyorlardı ki o anda uzamda bulunduğum gerçek yere geri dönmek durumunda kaldım. Siz de nasıl olsa birgün görürsünüz. O zamana kadar hepinizi öperim. Başka bir yerden. yani ben.. başka bir yerde olan.. neyse. hemen filmden tom waits-green grass‘a geçeyim bari.

~ dalan çan kötü bir çeviri oldu. zamanında mantar avcılarının da giydiği ağır dalgıç elbisesidir kasıt. ah, ama sevgili editörüm yok ki ortalarda, doğru dürüst çevirisini söylesin bana.

Reklamlar

3 yorum

  1. Bir filmi görmek için, değil şehrin taa öteki ucuna nerelere gidilmez ki?
    Başka nerede olmak, “o salonda” olmanın uçup götüren halini yaşatır ki?
    🙂


  2. yes. (bu yes sizi çağırıyor çavdar hanımcım).


  3. “Lay your head where my heart used to be…” şarkının en güzel yeri…



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s