h1

Vizyonumuz şehirdeki sinema sayısı ile sınırlıdır

20 Ocak, 2008

{Filmlere gittikçe bu post’u güncelleyeyim istiyorum.}

Geçen dönem normal vizyonda oynayan hiçbir filme gitmedim. Gidecek de o kadar az iyi film vardı ki. Sadece Lust, Caution’la Eastern Promises, tüm dönem.

Bu dönemin başı, tam da bu günlerse yılın en iyi film zamanı. Oscara yönelik tabi. O da nasıl oluyor derseniz akılda yer etsin oylama öncesi diye (bir de tatil ve en çok sinemaya gidilen zaman diye) yılın en sonunda sokuyorlar sağlam filmleri vizyona, o da New Y.’ta ve Los A.’da. Buraya da tam bu aralar geliyor işte.

Şu an oynayan iyiler:
Cassandra’s Dream: Ankara’da sinemanın önünde kararsız kararsız durup girmemiştik. Film başlayalı biraz olmuştu zaten. Orada durması da güzeldi. İyi ki girmemişiz.

There Will Be Blood: Daniel Day-Lewis tek başına bir filme görülmeli damgası vurduracak çok az oyuncudan biri. Hemen hiç kötü bir filmde de oynamıyor. Üstüne bu film yılın ya da son yılların en iyi filmlerinden biri olmaya aday sanki. imdb’de tüm zamanlar listesinde 25. Yönetmeni de hep patlamaya aday filmler yöneten Paul-Thomas Anderson.

El Orfanato: Bir üsttekiyle beraber en merak ettiğim. AB film festivalinde kaçırmıştım. İspanyol-Meksika, korku filmi. Gittim. 8. Tahmin ettiğim gibi, biraz fazla Pan’s L. benzeriydi. Daha az büyülü, daha korkunç.

Sweeney Todd: Tim Burton ve Johnny Depp, karanlık, Londra’da geçen, vahşi saçların ve siyah makyajın hakim olduğu bir film yapar. Bu fikir bir tek bende mi bir bayatlık veya tekrarlanmış formül hissi uyandırıyor? Mesela, o makyaja en uygun aktris kim olacak? Tabi ki Helena Bonham Carter. Film iyi olacak, o ayrı ama.

Le Scaphandre et Le Papillon: Hem görüp hemi de bahsetmiştim. Dalan Çan ve Kelebek bence TR’deki vizyon isminden hem daha doğru hem daha güzel.

Atonement: İyi aşk filmi iyi bir deniz levreği gibi. Bulunmuyor pek, o yüzden denenebilir. Keira Knightley’e rağmen. (İngilizmiş film, belli zaten havasından). Gittim. 7. Yine bir formüle edilmiş havası. Pride and Prejudice’in tutan formülü, tutan oyuncusu ve yönetmeni. Hikaye hoş ama bir de geç gittiğimden yarım geldi bana. İyidir.
atonement2.jpg
No Country For Old Men: Coen kardeşlerin gerilimi. imdb tüm zamanlar listesinde hemen there will be blood’dan sonra. Tam iyi bir western ismi var. İnsanları İstanbul’a gelmekten caydırmak istiyorlar ya, giriş tabelelarına böyle şeyler yazsalar: Yabancı, geldiğin yere geri dön, yaşam beklentin artsın. Veya, İstanbul, No country for old men.

Persepolis (haftaya başlayacak): görmedim hala.

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (2 hafta sonra başlayacak): Yılın en iyi 2-3 filminden biri sanırım. Ama TR’de sadece İstanbul’da vizyona girmesi sinema kültürümüzün son 20 yılda hiç gelişmediğinin, olsa olsa geriye gittiğinin göstergesi değil mi?

Ayrıca, vasatüstü görünen birkaç film de var:
Youth Without Youth: Coppola’nın filmi. Başka söze gerek yok. (Hangi Coppola demezsiniz umarım).
Savages: Laura Linney ve Philip Seymour Hoffman’dan kara bir komedi.
Juno: 16-17 yaşında bir kız hamile kalır. Valla komedi.
The Kite Runner: Afgan iki arkadaş oğlan.

Reklamlar

8 yorum

  1. Peki üstadım, siz bunlardan (“Kelebek ve Dalgıç” dışında diyorum) hangilerini gördünüz?
    Yoksa bunlar “görülecekler listesi miydi?
    Anlayamadım da…

    Bir de yine “Kelebek ve Dalgıç” için not. Kitabı daha önceden Türkçe’ye çevirmişler ve bu isimle yayınlanmış.
    Yönetmenin ressam olduğunu öğrenince, filmin anlatımının özelliğindeki sırrı kendimce çözdüm.
    🙂


  2. Tabi, görülecekler listesi. Ocak’ta geldiğimde bu listeyi yapıyorum hep. Ve bazen böyle ona yakın film oluyor, başka hiçbir zaman olmadığı kadar.
    Kelebek ve Dalgıç’ta en azından sıra yanlış. Schnabel boyar gibi mi sıralamış sahneleri diyorsun?


  3. anağğğ persepolis hem de tam ben ordayken gösterimde olacak. nasıl mutlu bir haber verdiğini bilmiyorsun sen tabi simon!


  4. bilmiyorum tabi. sinemada mı karşılacağız yani? neresi burası ama? mutlu haberi silme endişesiyle soruyorum.


  5. 😀 tabiki karşılaşmıycaz hiç bi sinemada.
    şaşkın bir okur olarak hem türkiyede olduğunuzu hem de türkiyede persepolisin yeniden gösterime gireceğini zannettim..heycana kapıldım falan filan.umarım bu kez doğru anlattım..


  6. Resim konusunda ahkam kesecek biri değilim. Yani, ressamların bakışlarındaki ve bunu tuvale aktarmalarındaki teknik özellikleri bilemem.
    Yönetmen Julian Schnabel’in ressam oluşunun filme sinemacı bir yönetmenin olayı anlatmasından farklı bir coşku verdiğini düşündüm. Böylece ortaya “İçimdeki Deniz” gibi dramatizasyonu güçlü bir film çıkaması yerine, yaşananın tüm ağırlığına rağmen uçan bir film çıkmış. (Pöh! Resim konusunda ahkam kesmezmişim, film için biliyorum, pekala. 🙂 )


  7. özür dilerim pasifçim. tüm hevesini engelledim. daha doğrusu önce heveslendirip sonra engelledim. ama sana dönmenin heyecanı yetmeli zaten. persepolis istersen senin için dvd’sini bulup bir seanslığına sinema kiralayacak sevenlerin vardır bence. var yani, biliyorum.


  8. çavdar hanımcım, zaten ağır bir hikayenin ağır anlatılması sıkıcı geliyor bana. sol ayağım’ı hatırladım şimdi. çok klasik bir anlatımı vardı ama engelli filmlerinde bir başyapıttı.

    görünenin dışına çıkmak, farklı bir bakış açısı tam bir sanatçı bakışı. ressamlarda iyice sivriliyor olmalı bu.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s