h1

kuzenlerim

4 Mart, 2008

Arada bir, nadiren filan değil, gayet sık sık kuzenlerim diye inliyorum. Kuzenlerim.. Kuzenlerim.. Kendi kuzenlerim filan değil canım, ne alakası var. Herhangi bir gündüz trt1 seyretmişseniz mutlaka biliyor olmanız lazım neyden bahsettiğimi. İstanbul’da, aynı evde yaşayan 3 kuzen kız (iyi kuzen Sevinç Erbulak, gıcık kuzen Süper Baba’daki ablası ve şaşkın sevimli kuzen Şeref) bir yakın arkadaşları (Çiçek Dilligil-belli ki annelerinden dolayı küçüklükten arkadaşlar Sevinç Erbulak’la) ve sevgilileri.

Süper boş ve süper bağımlılık yapan birşey. Kaç tatil günü dışarı çıkmak üzereyken, dişçiye geç kalırken, havanın güzelliği çağırırken oturup seyretmişimdir. Bazen de gündüz değil ama gecenin bir yarısında tekrarını.

Zaten hangi tatilde dönsem o olurdu. Her seferinde başka bir sezonun başka bir yerinde, sonra tekrar başa dönmüş olarak. Bir geldiğimde gıcık, kimseyi beğenmeyen kuzen bir sevgili bulmuştur, bir sonra geldiğimde evlenirler. Bir sonrakinde artık onlar diziden ayrılmıştır. Veya karşı dairelerinde konservatuarda okuyan bir kız kalmaktadır -ki bunların tombul arkadaşıyla beraber olur-, sonra o kız ortadan kaybolur, orası gıcık kuzenin evleninceki evi olur, bir sonrakinde hepsi kaybolur, ama üst kata garip ve diziye pek uymayan gençler taşınır.

O yüzden olmalı, bazen bombardıman gibi aklıma geliyor, kontrol edilemez bir şekilde. Bizimkiler gibi 20 yıl durmadan oynasın istiyorum. O kadar boş, fazlasıyla hafif, tasasız bir dünya isteği belki de.

Tabi, iki tane bile seyretseniz vücudunuza bağımlılık maddeleri yerleştiğinden normalde sinir olacağınız birçok şeyi görmezden geliyorsunuz. İlk dikkat çeken, 4 çift de birbirlerine sürekli aşkım diye hitap eder. Birgün uyanıp yanımda bana her cümlede aşkım diyen bir sevgili bulma olasılığı, ajanken birgün uyanıp kendimi kurtulması imkansız görünen, truman şov’umsu bir adada bulma olasılığı ile aynı be! (eski the prisoner dizisinin konusu).

Sonra 4 kızın da hemen kendilerini seven oğlanlar bulup sevmeleri bir dizi için bile fazla. Bu çiftler arasında da hiç kültür, gelir farkı yaşanmaz, kimse sevgisini sorgulamaz filan. Hepsi adım adım evliliğe gider. Sonra kimse parasızlık çekmez. Çiçekçi, kafe filan işletirler, işler hep yeterince iyidir. Ve ucuzcu bir dizi olduğundan dış çekim apartman önü dışında yok gibidir. Herşey bir salonda geçer, arada bir de çiçekçi ve okul kantini çekimleri olur.

Ama düşünürseniz en garip şey, bu 4 çift de ne öpüşür ne başka birşey yapar. Sadece aşkım derler. Oğlanlar kızların evinde kalmak ister geceleri ama kaldıklarında salonda çayla börek kek yerler. Kızlar istemez kalmalarını ama durum öyle gerektirirse sabah salonda onları kaldın ama şımarma diye uyandırır. Trt tipi, hatta dünyalı olamayacak kadar soğuk hareketler.

Kuzenlerim’i inlediğimi farkettiğim zamandan beri yazacağım da şu sahneyi izleyince kaçınılmaz oldu. Bu gençler sahici, kanlı canlı. Sevince öpmek filan istiyorlar. Aralarında öyle sorunlar bile çıkıyor.

(Bir de benim yıllardır tüm aradığım böyle “eğer amerika’dan dönmezsen o suya atlarım, amerika’ya kadar yüzerim, seni bulurum, annenden emdiğin sütü de burnundan getiririm” diyecek biri değil mi, sevgili blog?)

Reklamlar

11 yorum

  1. “Kuzenlerim”i hiç seyretme(miş)dim. Yani kasıtlı olarak değil de, zıplarken bile denk düşmemişim, o derecede.
    “Kavak Yelleri”ne arada büyük yeğenim seyrederken rastlıyorum, biraz bakıyorum, sonra sıkılıyorum.
    Zaten bu “sıkılma” hali yerli dizi bakarken (seyrederken değil) tipik bir hal oldu, bende.

    “Dönmezsen, yanına gelir, canına okurum”!
    Bulsa, kim istemez böyle tutkulu aşığı?
    :))


  2. Ben de vaktiyle izlerdim, bi tür Pleasentville’di bu dizi. “İtfaiyeler sadece ağaçtan kedi kurtarmaya yarar, gençler bir araya gelince dans edip şarkı söyler” tadındaydı yani. Tekrar mı yayınlanıyormuş, bir bakayım. 🙂


  3. kuzenlerimi seyretmemeniz, haftaiçi gündüz evde olmamanıza bağlanmalı. bundan 2 yıl önce ile 6-7 yıl önce arasında.
    kavak yellerinde sıkılmanızsa çok üzücü. sizin açınızdan yani. çünkü çok eğlendirici o. tanımadığınızdan, bölük pörçük izlediğinizdendir (bakmak, dediğiniz gibi).


  4. kristal hanım, pleasantville harbiden. ama keşke şarkı söyleyip dansetselerdi bari. bunlar hep oturup çay içip börek yiyorlardı. flaş’ta mı ne varmış galiba. ama dedim ya yazıda, ne gerek aslında, iyisi varken.
    bu arada, uzun bir süredir, şöyle böyle 1 yıldır neredeyse, ilgiyle okuduğum biri çıkmadı, yeni yazmaya başlayan birilerinden. siz olsanız?


  5. Buna siz karar vereceksiniz Simon. Ben umuma açık alanda yazıyorum ve evet, yanımdaki sandalye boş, dilerseniz alabilirsiniz.

    Bir bu dizi, bir de yine TRT mahsulü “Bizim Evin Halleri” çok bozuldu sonradan, o da Kanal 1’deymiş. Eskiden Kısmet’i izleyip gülerdik, İsmet’in aşk hayatının akıbetini merak ederdik, Fincan Hala filan vardı. Şimdi önüne gelen entrika çeviriyor, bir sürü karakteri öldürmüşler, hiç tutmadım, ı-ıh. Bir şeyi fazla uzatmamak lazım, miadı dolanı göndermeli.


  6. miyadı dolan gitsin. mantık öyle diyor. ama bu da gönül, özlüyor. daha çok kuzenlerim filan değil tabi, aslında sürekli mafi mafi diyorum ya, neyse, ona ayrıca geleceğim.


  7. Sevgili Blog’a hitaben yazdığın “aşk”a dair yorumumu es geçmişsin diyordum ki, baktım Mafi Mafi sayıklamaktasın yine.:))
    Doğrusu, Bıçak Sırtı bile, Hırsız Polis’in özellikle ilk sezonunun yerini mümkün değil tutmuyor.


  8. bir de her şey vaktinde güzel, süper baba’yı izlerdim mesela ben, sonra tekrar bölümlerini de izledim, hâlâ güzeldi ama hayır, o ilk tat yoktu. yine de iyi ki tekrar yayınlamışlar, simon’ın dediği gibi gönül özlüyor. o zaman şöyle diyelim: güzel diziler yapsınlar, gerektiği gibi tadına varmak bizden, ha birinci kez, ha yedinci.

    konuyla alakası zayıf dipnot: dizilere böyle ağzı açık baktıran şey, biraz da hayatı idealize ediyor olmaları. aşk başka türlü, macera başka, insanlık çok başka. düşünüyorum, ne böyle adamlar var, ne de kadınlar. hepimiz bu senaryoları izleyip bir şeyleri özlüyoruz. belki değişmeye, öyle duyarlı, mantıklı, sevgi dolu olmaya hazırız, mevcut idealize etmenin farkındayız ve buna razıyız belki ama hayatlarımızda değişen bir şey yok. herkes bu kadar özlem doluysa ve ders alıyorsa neden emdiğim süt burnumdan gelmiyor? neden biri amerikalardan kalkıp yüzerek hem de, ayağıma kadar gelip hesap sormuyor bana?

    bu, müstakil bir yazı olsaydı, başlığını şöyle koyardım: “ne sen leylasın, ne de ben mecnun”


  9. o yorumu es geçmemiştim çavdar hanımcım da ne diyeceğimi bilememiştim. “Bulsa, kim istemez böyle tutkulu aşığı?” sözünü bulamamışlar söylesin diyecektim:) hem işin içinde oraya gelirim tarafı da var ki o da anca bana uyuyor işte.

    bu arada siz de benim yazdığım sinead o’connor linkindeki şarkıyı sonuna dek dinlemediniz sanırım. o şarkıdan çok bir olay çünkü. seyredip de yorumsuz kalınamayacak.


  10. kristalsinsen hanım, bence siz denklemi yanlış anlamışsınız. siz amerika’dan birini bırakıp gelmediğinize göre (sanırım yani) dönmediğiniz için gelip sütü burnunuzdan getirecek biri de olamaz. tersine, sizi bırakıp gidip de dönmeyen birine siz yapacaksınız bunu. ah, bu yeni gençlik. herşeyi de ayağınıza bekliyorsunuz canım.


  11. yanlış anlama değil, bilakis lafı çevirip kendi mevzuma getirdim. sığ bakmamak lazım, senaryoya uymayabilir hayat, dengeler değişsin biraz.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s