h1

Gratitütitüt

11 Mayıs, 2008

Tam hocalık, öğretmek üzerine yazacakken History Boys tam üzerine geldi.

Birinin iyiliği için uğraşınca bazen tek beklentiniz biraz ‘gratitütitüt’ oluyor. Özellikle de bu, daha önce tanımadığınız ve sonrasında da tanımayacağınız kişiler olunca. 43 tane.

Bu dönem sınıfı sevmedim. Çoğunlukla alaycı, sevimsiz tipler. Zaten lisans öğrencilerinden genelde hoşlanmıyorum. Ama ne hissettiğin zaten belirleyici olmuyor. 25-30 arası dersin hemen hepsine uykusuz gittim. Bazılarına mutsuz, bazılarına biraz hasta, bazılarına acaip keyifsiz. Ama farketmez, sahnedeyseniz herşeyi geride bırakıp iyi performans göstermeniz gerekiyor, gösteriyorsunuz da. Sonra, dönem boyu binin (1000’in) üzerinde mail cevapladım. Bazılarıyla uzun uzun telefonda konuşup birşeyler anlattım.

Ama bunların üzerine dönem sonu değerlendirmelere bakıyorum. Baktıkça da insanoğluna güvenimi kaybediyorum. 5 üzerinden değerlendirmeler ve silme 1 verenler var. E, o zaman hiç uğraşmasaydım be anacım. Herhalde birinin 1 haketmesi için ya derslerin yarısına gelmemesi, ya da tahtada kendi başına birşeyler karalayıp sonra da kelalaka sorular sorması gerek. Hatırlıyorum, TR’de iken 5 der geçerdik bu sorulara. Hocalara bir garezimiz olmadığından, onlar da sonuçta bize birşey öğretmek isteyen insanlar olduklarından, vs. Ortalamalar 4 civarında çıktığından, tek bir 1 bile bozar hocanın ortalamasını. Bu durumda 1 vermek için resmen kötü insan olmanız gerek.

Harika değilim. Ama kendime özgü buluşlarım var (anlatmıştım biraz) ve lisansüstülerle uğraşırken fena değerlendirmeler almıyordum. Ki zamanla hatalarını görüyor insan, olsa olsa iyiye gidiyor.

Farklı görüşlere, eleştirilere, kanaatlere tamam da yalana hayır. Mesela, kimse ders dışında bana ulaşma sorunu olduğunu söyleyemez. Hangimiz hocalarımızı evden arayabiliyorduk? Veya, zaten email de yoktu o zaman da, diyelim olduğu master sırasında da şu ödevi yapamadım, anlamamışım, hadi anlatın diye mail atabiliyorduk?

En büyük yalan da “hiç birşey öğrenmedim”. Demek bunlara gereken her dersin sonunda ‘bugün şunu öğrendim’ diye yazdırıp imzalatmakmış. O kadar kitaplar okudun, film seyrettin, birçok program kullandın, birsürü metod öğrendin.
Bir diğeri de “bize hiç birşey öğretemedi”. Bu zaten mümkün birşey değil. Öğrenme denen şey, kendi başına yapılır. Öğretmen ancak materyalleri sunar ve düşünme şeklini gösterir. Öğrenci ancak düşündüğü zaman öğrenir (amiyane tabirle kimse kimsenin kafasına birşey sokamaz). Düşünme, içselleştirme ve uygulama-uyarlama gereklidir öğrenme için. Ben de bunun için derslerde sürekli tartışma soruları soruyorum. Sonunun nereye gideceği belli olmadığı için çok riskli olsa da. Veya ödevlerde hep sorulan salak tekrar soruları yerine konunun özüne inmeye çalışan uyarlama soruları soruyorum. Zor geliyor tabi onlara. Düşünmeye alışkın değiller çünkü. Tek bekledikleri, aynı basit şeyler 10 kere anlatılsın, aynı basit sorular 10 kere sorulsun, sınavlar da aynı salak sorulardan oluşsun. Bu notların nedeni de o zorlanmalar.

Trajik mi komik mi bilmiyorum, en kötü notları verip en çirkin eleştirileri (bazıları buraya yazamayağım kadar sinirimi bozuyor) yazanlardan birisi biraz evvel bir sınav sorusu için beni ara diye yazmış. Bu harekete ne demeli? Dönem içinde her ödevden önce her soruyu bana uzun uzun soran, bazılarında uzun uzun telefon eden bir oğlan bu. Ama demek ki takdir bilmek için belli bir zeka seviyesi, yani en azından aptal olmamak gerekiyor. Durumu tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle iyi tartmak. Yoksa mesela, olumsuz bulduğunuz tek birşeye göre karar verip yargılamak da mümkün. (aptallık da bir mazeret değil).

Bütün bunları niye taktığımı da bilmiyorum. Geçen dönem başında ilk defa lisansa verildiğimde (daha önce hep lisansüstüneydi derslerim) böyle olacağını biliyordum. (Hatta daha kötüsünü bekliyordum, daha çok devamsızlık ve derslerde gürültü mesela). Ama yaşarken umursamadan yapamıyorsunuz. Tek tek tanıyorsunuz karşınızdaki insanları. Bir grup isimden bir bireye dönüşüyorlar.
Fikren bu düzeydeki hocalığı pek önemsediğimi de söyleyemem. Yani ilkokulda bir çocuğa birşey öğretmek, veya lisede ilham kaynağı olmak kutsal şeyler, ama bu düzeyde herşey not, not ki para getirecek iş, vs. oluyor. Biri bir metodu öğrenmese ne olur ki sonuçta… hiç. Ama işte yine de bu fikir geride kalıyor, anlasın diye uğraşıyorsunuz. [Aynı History Boys’ta dediği gibi “all knowledge is precious, whether or not it serves the slightest human use”]

Sonraysa Sheffield Cutler Lisesinin entellektüel öğrencilerine bakıyorum, ve imreniyorum. Düzey farkına. Soykırımı tartışırken biri diyor ki mesela, “anlaşılırsa, mazur da görülebilir” (“if it can be explained, it can be explained away” – hatta “tout comprendre c’est tout pardonner” diye ekliyor bir diğeri). Bazı konularda gerçekten böyle. O kadar korkunç oluyor ki karşınızdaki durum, anlamayı reddetmek gerek.
Ben de bazı öğrencileri anlamayı reddediyorum.

Keyfimi değiştirmek için de sahne alan iki öğrencinin pek başarılı Brief Encounter sahnesine atlıyorum.

Reklamlar

2 yorum

  1. geçen akşam burda da tvde oynadı history boys. ama o kadar yorgundum ki uyuyup kaldım. burda öğretmen adayı öğrenciler bile o kadar ilgisiz ve kaygısız ki. bugün tramwayda okula gelirken yanımda konuşan iki öğrenci devamsızlık hakklarından bahsediyorlardı. derse girmemeyi bir hak olarak görüyorlar. bunun bir tölerans olduğu hiç akıllarına gelmiyor. sanki zorla tutuyor birisi onları burda. tercih yapıp gelen onlar değillermiş gibi.


  2. belki de tam da ondan pelincim. tercih denen şey, ne kadar tercih. ve acaba da kaçıncı tercih.
    ben de zamanında hiçbir derse gitmezdim. ama sonuçta -diyelim, şans eseri rastlarsam- değerlendirmelerde hocalarıma 5 üzerinden 1, 2 vermezdim. derse gitmeyen olsa olsa kendine yapıyor. ama değerlendirmelerin dikkate alındığı yerde böyle kadir bilmezler resmen karşısındakine yapıyor. hoca denen kişinin -en azından çoğunun- sonuçta tek amacı sana birşey öğretmek. tarzını sev, sevme. nerede “bana 1 harf öğretenin…” kültürü, nerede bu…
    demin mesela, biri, değerlendirme dosyasını nereye koyduğumu sormuş. finali henüz gönderdiler. yani bu sorunun anlamı şu: sınavda zorlandım, görürsün sen, nerede şu değerlendirmeler… üzgünüm, vakti geçti dedim.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s