h1

Ben aslında temizlik yapıyordum

21 Ağustos, 2008

Ev tozlanmıştır, bir vileda yap bari dedi annem. Yalnız, deterjan kalmamıştı, bulaşık deterjanı koy dedi. Olur mu dedim. Olur dedi. Suya bulaşık deterjanı döktüm. Köpürdü. Çok köpürdü. Fazla oldu diye köpüklü suyun birazını döktüm. Biraz daha su koydum. Arsenikle tepkimeye giren deterjan daha da köpürdü bu sefer. Kovadan taştı. Odayı doldurdu. Evin diğer kısımlarına yayılırken ben de köpükle sürüklendim. Bıraktım kendimi. Evi de doldurduk, açık balkon kapısından dışarı taştık. En son baktığımda evden yükselmiştik, tüm mahalle köpük altındaydı. Uykum vardı, sabah panjurun üstüne üst katların klimasından su damladığından uyuyamamıştım. Bıraktım kendimi, uyudum. Rahattı.

Gözümü açtığımda ince ince dokunmuş bir stadın yakınındaydım. Televizyonda görmüştüm ben burayı. Geçen ilk kıza burası Pekin mi dedim. O da Bei-cin’ dedi. Ama ikinci hece böyle çınlar gibi, var ya da yok arası birşey. Stada girsem mi diye düşündüm, atletizm var. Yok, o hergün var, sonra gideriz diye başka alanlara yöneldim.

Girdiğim salonda voleybol maçı vardı. Kübalı kız smaç için yükseldi, bir vurdu, top karşı sahadan sekti, tribünde bana doğru geldi. Ben de tişörtümün yakasıyla oynuyordum. En üstün bir altındaki düğmeyi ilikleyeyim mi iliklemeyeyim mi karar verememiştim. Sıcak değil ama nemliydi. Top bana doğru geldi. O anda düğmeyi açtım, tişörtümün altına girdi top. Hohoyt, pek hoşuma gitti. Hatta şöyle oynandım iki tarafa. Yumuşak top. Yalnız, Çinli voleybolcu kızlar bana seslendi, topu istemek için herhalde. Ben ha? ne? gibi hareketler yapınca sinirlendiler. Tribüne çıkıp üzerime doğru geliyorlardı, fırladım ben de. Ne vericem, içime girmiş top. Koştum, aradaki, üzerinde no entry yazan kapıyı açıp yan salona geçtim. Hentbol salonu, önümde kale vardı. 29:56, 57, maçın son saniyeleri. Peşimdeydiler, hem içimden de geldi, hızlandım, kaleye doğru pike yapıp kaydım. Girdim kaleye, maç bitti. Danimarkalılar koşup sarıldılar bana, 30-29 yenmişler. Hakem geldi, içimde gol olan topu istedi, vermesem dedim. Bu benle içeri gitmeli, kural böyle, sonra alırsın dedi. İyi dedim. Kenardaki masadan ismimi sordular. Simon dedim, L ile. Ekrana yazdılar, son saniye golü Simon diye. Tribünler alkışladı. Mühim değil, hep yaparım mimiklerimi takınıp sakince dışarı çıktım.

Trafik akıyordu. Her taraftan her tarafa binlerce bisiklet. Karmaşa seyirlikti tam. Sonra bir düdük çaldı, hepsi durdu. Meğer antrenman yapıyorlarmış velodrom yarışları için. 400 metre yarışı varmış az sonra. Aa, mesafem, ben de katılayım dedim. Maratoncuların girişinden girdik stada. 7 en iyi bisikletçilerini seçmişler, bir de ben.

Yarış başladı, ben hızlı koşup hemen baştan öne fırladım. Son virajı dönerken iyice fark oldu aramızda. Sonlarda yavaşladım. Yorulmuştum da artık, bir orası bir burası. Oturdum piste. Yayılıp tribünleri seyre başladım. Sonra baktım, yandaki hakemler bilgisayar ekranının başında. Bu ülkede internet yasakmış, sizden bir bağlansam diye yanlarına gittim. Bloga girdim, hatta bu yazıyı da oradan yazıyorum. Yazıyı yazdım, gönderdim. Sonra BBC’nin sitesinden baktım canlı atletizm görüntülerine, arkadaki bisikletçiler yaklaşıyor, iyi, geçelim bari artık çizgiyidedim. Bağcıklarım çözülmüştü, onları bağladım. Bir de üstümü değiştirdim, şöyle cafcaflı bir tişört giydim, törenden önce vaktim olmaz belki diye. Sonra ileride sırıkla atlamacı Işınbaeva’yı gördüm, ona doğru yürürken bir gürültü koptu, finiş çizgisini geçmişim meğer. Çinli bir kız geldi, çiçek verdi. Ben de çiçeği ona verip çekip öptüm. hihihihi dedi. Ben de onu kollarıma alıp şeref turu atmaya başladım. Atılan Arjantin bayrağını omuzlarıma doladım.

İkide bir dur, fotoğraf çektir, imzalı resimleri tekrar imzala filan, bayağı oyalandım. İleride triatlon başlıyordu. Baktım, bizim yarıştaki bisikletçiler. “Hey genç, sen de gelsene dediler.” Genç sözüne takılsam da nedir dedim. 40 km bisiklet, 10 km koşu, 1.5 km yüzme dediler. İyi, ben koşarak başlayayım, bisikleti yolda satın alırım, nasılsa sıra farketmez dedim. “Ama sen olimpiyat şampiyonusun, sana yakışır mı” dedi, kollarımda unuttuğum Şan Jui. Çince dedi. Ama Çin alfabesi çok pratik. Herşeyi resim gibi imgelerle anlatıyorlar. Ne dense anlıyorsunuz. “Sen yoruldun galiba. Bak ne diycem; istersen ben biraz daha bakınayım. Olmazsa sonra seni aldırırım bizim ülkeye” dedim. Biraz kabaca oldu galiba. Ama gayet dürüst davrandım. Zaten onu aldırmayacağımı ikimiz de biliyorduk. Hem her dilde günah aldırmak.

Koşarken artık sıkıldığımı farkettim. Biraz alışveriş yapalım bari diye mağazalara doğru yöneldim ama hala koşuyordum. Alışmışım. Bir dükkanın önünde durdum. Ama camdan bana doğru gelen birşeyler gördüm. Döndüm, bir ok. Bir ok daha. Birinden belimi kırarak kurtul, birine kıvrıl, başını eğ, gerdan kıvır, göbek yana, ayak kaldır, zıpla, yan dön, derken aaa, ne bu be, uçan ejderha, yaralı kaplan filminde miyiz deyip iki arada bir derede hakemden geri aldığım topu çıkardım tişörtün altından. Topu tuttum önüme, okların geldiği yere doğru yürümeye başladım. Bütün oklar topa saplandı. Top patladı. Ama öncesinde bir topum vardı, şimdi bir top ve yüzlerce okum oldu diye de bakabiliriz tabi.

Okçuların yakınına geldim. Baktım, hepsi böyle kaslı kadınlar. Yayın telini koymaktan da çeneleri ikiye bölünmüş gibi alttan. Bu böyle olmayacak deyip gidip kapısına dayandım. Şan Jui’nin. Adresini rehberden bulmuştum. 1300 tane Şan Jui vardı ama hangisi olduğunu tahmin etmiştim. “Şan, insan kaybettiğinin değerini kaybedince anlıyor. Gel benle” demeyi düşünmüştüm. Kapıyı çaldım. Açtı kapıyı Şan. Şan, dedim. Sus der gibi elini ağzıma tuttu. Bu dedi, Liu Şiang. Yanında bitiveren, hafif seken uzun adamı kastedip. “110 metre engellide sakatlanmıştı. Gelirken otobüste birbirimize teselli olduk. Bizim artık mutlu bir yuvamız var.” Aralarından bir de ufaklık başını çıkardı. “Annemden uzak dur” dedi. Gerçi tam da emin olamamıştım, yoksa “anneme tuzak kur” mu demişti… Çince anlıyorum dediysem tam değildi tabi. Nasıl bir tuzak olabilir bu diye düşünüp durdum otelime yürürken.

Mösyö Templeer, Mösyö Templeer, dedi, yılışık yerli Arap resepsiyonist. Size bir telgraf var. Aldım, açtım. “Beni buna Çin hükümeti zorladı. İmza: Şan. Not: Hem bu kadar zamanda nasıl bir çocuğumuz olabilir ki. Biraz izan.” Ama tam okunmuyordu, yoksa “biraz izan” değil de “biraz uzan” mı diyordu? Kendimi yatağa bırakırken iki olası tembihine de uymuş hissettim.

Uyandığımda başımda tabancalı bir adam vardı. Votka-Martini. Çalkala ama karıştırma, dedim. Bond filmlerinde olur, uyandığınızda başınızda tabancalı bir adam bulmak. 10 metre tek erkekler tabanca madalya adayı duymamış gibi yaptı. Şan’ı unut, biz de seni unutalım dedi. Hiç teşvik edici değildi. Kim unutulmak ister ki. Çıkarken dönüp sigarasını topumun üzerinde söndürdü. İşte bunu yapmayacaktı.

Telefona uzandım. Çevirdim, Tanrıkulu dedim. Karşıda buz gibi bir hava esti. Kapattım. Uyudum.
Akşamın ilerleyen saatlerinde yine aynı kapının önündeydim. Zili çaldım. Kapıyı sırık
Liu Şiang açtı. Yine mi sen diyecekken açık bir pencereden içeri bir Tanrıkulu uçtu, bağırarak. Adam noluyor derken evin diğer tarafındaki bir pencereden bir diğer Tanrıkulu uçtu. Sırık adam içeri kaçtı, içeriden bir sırık aldı. Onu cirit gibi bize mi atacak diye geçti aklımdan. Ama o pencereden aşağı uzatıp sırıkla sokağa atladı. Şan başını uzattı içeriden. “Demin tekvandoda seyretmişti ikisini, hihihi” dedi. Çocuk duvar kenarına sinmişti. Tanrıkulu’lar ile selamlaştık uzun uzun, kuralına uygun.

Gecenin ileri saatlerinde bir kadet ile ayrıldık Beijing limanından. Birazdan varırız dedim.
Sonraki sahnede kadetin bağlı olduğu Antalya koyunda yanyana, Şan kitap okuyor, ben elimdeki küçük televizyondan binicilik yarışlarını seyrediyordum. Atı görmek zor oluyordu. Birden göbeğimin üzerine bir top düştü. Yine mi diye döndüm. Plajda voleybol oynayan gençler bize bakıp topu istiyorlardı. Tövbe tövbe diyerek başımı iki yana salladım.

Reklamlar

6 yorum

  1. Nazlı Eray’ı anımsatan ve gülümseten anlatım çok hoş. Teşekkürler.


  2. Sahiden tüm spor dallarının yarışlarını seyrediyor musun? Süp-per! 🙂
    Hayal gücün de…


  3. teşekkür ederim. nazlı eray’ın da hoşuna giderdi sanırım bu yorum:)


  4. kendi karşılaşmalarımın olmadığı zamanlar sürekli birşeyler seyrettim. bir salondan diğerine. aslında hiç seyretmeyenlere sormak gerek.


  5. sen hangi dalda katıldın?


  6. hah, ben de bu soruyu bekliyordum.
    modern pentatlon. yani, atıcılık, eskrim, yüzme, binicilik, koşu. dikkat ederseniz tam ajanlık dalları. tabi hepimiz farklı isimlerle ve farklı ülkeler adına katıldık.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s