h1

hala film mi izliyorsun?

1 Aralık, 2008

Eski gazeteleri karıştırırken gördüm, Fatih Özgüven’e, rastladığı (sarhoş) bir arkadaşı bu temel soruyu sormuş. Hala film mi? Yani: Nasıl hala sinema?

Gençlikte bir heves yapılır da, bu dünyada, dünyanın bu halinde, bu sorunlar yumağında, senin derdin film izlemek mi anlamı var soruda.

Öyle kritik bir soru ki bunu kendime sormamam için ya soruya soruyla karşılık veren biri ya da duyduğu herşeye “peki bu sana ne hissettirdi” diyen bir psikiyatrist olmam gerek. (Birgün bir psikiyatrist bana bunu sorarsa ona Solaris’i anlatacağım [adam anlamaya çalışırken o sorunun üzerine oturduğu mantıktan eser kalmayacak]).

Geleli beri -ki 6 aya yaklaşıyor- sinemada Portakal dışında bir tek Maymun’a gittim. Televizyonda arada seyrediyorum ama normal ortalamanın çok altında. Örneğin, son 2-3 haftadır, hatta belki daha fazladır evde de film seyretmedim. Ama çok dizi seyrediyorum. Bunun için düşündüm de yaşamayan seyrediyor.

O ya bu şekilde, sonuçta narrative’e, kurguya, -nasıl derseniz artk- öyküye doymak bilmez, hatta doymakla ilgisi olmayan bir ihtiyacım var.

terence-davies_420

Bayağı bir süredir aklımda olan Amerika yıllarının en iyi filmleri listesini yapmaya başladım. Bu sadece kağıtta gördüğünüz isimlere bir yıldız vermekten ibaret bir iş değil. Çok daha kapsamlı. Oradayken gittiğim filmleri dönem dönem yazmıştım. Ama genelde sonradan yazdığımdan liste tam değil.

Örneğin, Kiarostami diyor bir yerde. Ben de herhalde Kirazın Tadı bu diyorum. Sonra aklıma o değişik Mohsen Makhmalbaf filmi geliyor. Bir adam bir aileye gelip kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtıyor, borç alıyor, onlarla provalara başlıyor filan. Bayağı da sürüyor bu durum. Gayet fantastik ama gerçek bir hikaye. Bu film listelerde eksik mesela. Mohsen Makh.’lı bir ismi yok muydu? Arıyorum filmi adamın filmlerinde, yok. Yoksa filmi çeken o değil miydi? Değildi tabi, Abbas Kiarostami’ydi. Mohsen M. filmde kısa bir ara görünüyordu. O film bu belki de. Onun filmlerinde de yok öyle bir isim. Sonra Mohsen M. taklidi yapan adam diye arayınca buluyorum, filmin ismi Close-up’tı. Bu arada Kiorastami’nin filmlerine bakarken Kirazın Tadı’nın çok daha eski olduğunu görüyorum, 2000’ler değil, ’97. Doğru ya, o değildi Amerika’da seyrettiğim, 10’du. Kirazın Tadı’nı İstanbul’da festivalde görmüştüm. Daha geçen gün gibi geliyor oysa. O Mohsen M.’lı film de öyle ve demek o da Amerika’da değildi. İstanbul’daki o festivalin programında o da var. Ama o filmi o kadar Ankara’yla özdeşleştirmişim ki aklımda, kesin Ankara’da seyrettim. Sonra da hevesle birilerine anlatmıştım. Kiarostami peki, ünlü bir yönetmenin asistanı değil miydi? Çok filmi var ve o asistanlık hikayesi için çok yaşlı. Doğru ya, başka biri onun asistanıydı. Cafer Panahi. İstanbul’da ödül almıştı Ayna’yla. Söyleşisine kalmıştık filmden sonra arkadaşım çiftle. Eskiden sık sık onlarda kalırdım hep. Sonra neler oldu da değişti?

Film isimlerine girdikçe bunun gibi o kadar çok ana, duruma, film hikayesine, aktöre gidiyor aklım. Örneğin, Library of Congress’te oynayan filmleri gördükçe o salonda hep olan orta yaşlı ve çok kötü kokan seyircilere (eski hippi olduklarından mı, parasızlık mı bilemiycem, orası bedavaydı çünkü), Downfall’da çocuklar anneleri ölmeleri için hap yuttururken kötü oynadıklarında öndeki kızların kıkırdamalarına, benim de kafalarına leblebi atmama, Barbarian Invasions’ta salonda 4 kişi olmamıza rağmen çok gürültülü popcorn yiyenlere sinir olmama, onun oynadığı eve çok yakın salona, eve yakın diğer bir salondaki Eternal Sunshine’a gittiğim güne, bir kızla tartıştıktan sonra filmin ne kadar iyi geldiğine, o iki salonun da kısa süre sonra kapanmasına, bir dönem pazartesileri sinema günü ilan edip haftabaşını renklendirdiğime, doğumgünlerimdeki yalnızlıkları kapatan filmlere, çok iyi bir filmin başka herşeyi bastırdığına ve sadece paylaşamamanın eksik kaldığına, ve daha nelere nelere.
Buraya kadar çok bariz olduğu gibi sinema hayat içiçe. Bu da soruyu yanıtlıyor sanırım. (ama dikkat ederseniz, bu içiçeliğin çok önemli bir bölümü ‘gidiş’le ilgili. o yüzden fatih özgüven’in dvd’ye sunduğu minnettarlığı zerre paylaşmıyorum).

Reklamlar

2 yorum

  1. ah simon ah, niye dvd’ye kızıyorsun ki? ama biz bazen zamanı ıskalıyoruz, bazen zaman bizi yere çarpıyor, bazen dediğin gibi kapana kısılmış gibi hissetmeyelim diye bu ahval ve şeraitte kaçıveriyoruz dvd’lerimize ya:) ama hala filmlere ilgi evet.yazdığın tüm filmleri not edip gizli gizli ediniyorum ben hem. mesela mauvais sang demiştin bana, bulamazsın demiştin. hehehe, buldum:) elimde…ben şimdi bunu sinemada nasıl izleyeyim ya:)


  2. hmm, bunun cevabı çok uzun bende. bir post yapıcam uzun süredir bu konuda. yalnız, bu yorum üzerine düşündüm, doğru tabi, başka yolu yok o filmi seyretmenin diye. ama sonra dvd hakkındaki fikirlerimi netleştirdi bu. aslında tek tek hiçbir filmi seyretmemiz gerekmiyor. çok sayıda iyi film var, ve benim hayalimdeki (ve artık gerçekleşmeyecek olan) dünyada sinemalarda, sinematekte, festivallerde, özel gösterimlerde, televizyonda birçok iyi film oynuyor. bazen aklınızdaki belli bir film kalabilir -ki aslında hemen hepsi birgün bir yerde karşımıza çıkar, o durum da çok özel olur bizim için-. zaten belli bir filmi istemek biraz da bu çağın getirdiği birşey sanki.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s