h1

Fatih Özgüven’in cevabı

3 Aralık, 2008

Pek beğendiğim Central do Brazil (Merkez İstasyonu: aslında Brezilya’nın Ortası da olabilirdi) bu akşam -Çarş.- 10 veya 10:15’te e’de (cnbc-e’de), ve altta bahsettiğim abd yıllarımın en iyi filmleri sergisi bol bol liste yaptığım yerde başladı, dedikten sonra Fatih Özgüven’in altta bahsettiğim soruya verdiği cevaba geçeyim.

Geçeyim çünkü o güzel yazıya bir Allah’ın kulu tıklamadı. Tıklamak, adı üstünde minicik bir eylem oysa ki. Zaten şimdiye kadar şu filmimle ödül aldım diyerek koyduğum Kır Düğünü klibi dışında hiçbir linke bahsedilir sayıda insan tıklamadı. Onuysa sanırım KaçParaKaç’ı sinemada seyredenden fazla insan izlemiş oldu. Hayır, bari gerçekten filmim olsaydı. Gus van Sant’ın çektiği birebir Sapık kopyası sanatsa bir sinemada gizli çekilmiş bir sahne de sanattır argümanımı koruyorum, ama o sahnedeki Tiger Lillies şarkısını bloguna koyarken “filmiyle ödül alan Simon” diye yazan kişiye ne diyeceğimi bilemedim. İşin ilginci, bu zor durumu bir maille açıklasam mı diye düşünürken blog kaldırıldı.

Madem tıklamalarla ilgili aklımdaki herşeyden bahsediyorum, yine liste blogunda bir kişinin bile cevap vermediği soruyu bir de burada sorayım bari: bu resim hangi filmden/diziden? Ve burada ne oluyor?

tencere1

“Geçen hafta 52 yaşına girdim. Neden hâlâ zevk alıyorum bu meretten? ‘Hayır, gençlikte olur, onu anlarım…’ diye devam etti güya sarhoş arkadaşım mantıklı mantıklı, benden daha ayık. Gerçekten de öyle. Gel Altyazıcılara anlat şimdi bunu mesela. Onlar hâlâ her yeni filmin samimi heyecanı içinde, bundan ne anlayacaklar? O yılları bilirim. Buz gibi salonlardaki özel gösterimleri, çiş kokulu sinemaları, vazgeçilemeyen bir filmden eve dönüldüğünde babayla kopacak kavgayı anlatabilirim.
Girmeyeyim amca moduna. Amca deyince; zalim bir amca gibi her şeyi pat pat söyleyen büyük Fernando Pessoa der ki: “Başımıza gelen ya herkesin de başına gelmiştir ya da sadece bizim; herkesin başına gelmişse o zaman yeni bir şey değildir, sadece bizim başımıza gelmişse o zaman zaten anlaşılmayacaktır.” Hikaye anlatma sanatını tamamen reddeden bu balyoz gibi satırları bir kitapta, ‘Huzursuzluğun Kitabı’nda okuduğumu hatırlayıp kendime gelirim.
Benim anlatma sanatına, daha doğrusu ‘ihtiyacına’ hâlâ inancım var. Koşa koşa seyretmeye gittiğim ‘İklimler’in hiç beklemediğim biçimde, soğuk bir mahzen kapağı gibi suratıma inen son görüntüsü beni hâlâ ürpertiyor. Büyük bir hikayeyi en kendine sadık biçimde anlatmanın çevresinde gezine gezine yorgun düşen ‘Ulak’ın yenilgisi beni gerçekten kederlendiriyor. (Hikayesinin merkezine nihayet ayak basabilen ‘Yumurta’yı da aynı sebeple seviyorum.) Kendine kısaca ‘Sonbahar’ adını verme cesareti gösteren filmi aylardır merak ediyorum. Bazen sadece nakış, süsleme sanatı da kabülüm; evet, ‘Hellboy’u yapanların, ölünce heykel olup parça parça dağılan o kral bedenlerini ince ince tasarlamalarına hayranım.
‘Konulu’ da olmasa olur; Stan Brakhage’in film şeridinin üzerini kazıyıp boyayıp dakikalarca gözümün önünden geçirmeye duyduğu inanç, Warhol’un tek bir binayı sekiz saat seyrettirmeyi teklif edişindeki cüret de beni hâlâ ürpertiyor. Pırıltılı bir öğrenci filmindeki maceraya fitim. Öte yandan, aslında hâlâ çok sevdiğim sinema seyretme ritüelinden, insan bedenlerinin hararetiyle ısınan karanlık salonlardan dem vurmayacağım. Daha da çok parçalanan bir dünyada onun da parçalandığından haberdarım, şikayetçi de değilim. DVD’ye, otobüste ta uzaktaki ekranda seyredilen eski müzikale, televizyoncu dükkanının önünden geçerken bir sürü ekranda tekrarlanan güzel bir kareye minnettarım. Artık yeni bir Bunuel seyredemeyecek olmaktan, Türkan Şoray’ın başını yana eğip ‘Yakar mısın?’ diye soruşunu ilk seyredişimi bir daha yaşayamayacak olmaktan yana dertliyim olsa olsa.
Ne yapalım, kısmet paralel bir evrendeki bir başka bir hayata… varsa eğer. Ki sinemaya, onun esas prensibine (‘orada karşımda bir orası daha var’) inanacaksam, olmalı, mutlaka olmalı. Beni sokakta durdurup canalıcı soruyu soran, benden daha ayık sevgili arkadaşıma cevabım şu olurdu, aşağı düşen çenemi toplayabilsem: ‘Ne bileyim, böyle işte…’ İkna olur muydu bilmem, ama ‘son’ ve ‘samimi’ cevabım gerçekten de budur.”

Reklamlar

2 yorum

  1. Yanılıyorsunuz mösyö.:)) Ben tıkladım ve fakat açılmadı ki, halen daha açılamıyor.
    Bahsi geçen o yazıyı ben de okumuş ve çok sevmiştim, hatta bloguma eklemeyi düşünmüştüm ve hatta eklediğimi sanıyordum. Sonra baktım, eklememişim. Burada tekrarladığın çok iyi oldu. :))


  2. öyle olmuş meğer. yazıdan bir paragraf koyayım mı diyordum, sonra koymadım. meğer o paragraf adres kısmına gitmiş. halbuki kontrol ederim hep linkleri. neyse, tamam, sıfır demeyelim, 1-2 imiş tık diyen.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s