h1

Dear E. Jean

19 Aralık, 2008

Çarşambaları çok şenlikli oluyor buralar. Pazar kuruluyor, sadece meyve-sebze değil (zaten yiyecek olarak da aklınıza gelen herşey var), envai giysi, ve tekstil ürünü. Geçen gün gazetede varoşlarla ilgili bir araştırmada giyim alışverişinizi mağazalardan mı, pazardan mı yapıyorsunuz diye bir soru vardı. Pazar ürünü 2. kaliteymiş gibi. Valla, burada pek öyle değil. Daha önce pazardan aldığım Ajax formasından filan bahsetmiştim. Daha neler çıkabiliyor ararsanız. Hatta tamamen buradan da giyinilebilir -iyi seçerseniz tabi. Öyle olunca da şehrin bu kesimi sanki tamamen buraya akıyor çarşambaları.

Bu Çarşamba kahvaltı ederken pencerenin önüne oturup seyretmeye başladım geçenleri. Çok rahatsız edici olabiliyor ama, birsürü kişi binaya gözünü dikerek geçiyor. Bakma ya…
Neyse, bir taksi vardı apt.ın önünde duran. Annem taksi gelmiş, gelmiyor çağıran dedi. Yok, o pazara gelmiş bence dedim.
Park sorunu yaşıyor pazar için gelenler. Zaten birazdan geldi şoför ve 3 arkadaşı. Hareket etmeden 2 plastik su verdi şoför, bir arkadaşına, bir yanına oturan kadına. Kadın bitirdi herhalde ki açık kapıdan aşağı bıraktı şişeyi. Sinirim birden kafam düzeyine yükseldi. Nasıl ya, dedim. Hem apt.ın önüne parket, bir de çöp olarak kullan. Taksinin köşesinde durmuş bir araba vardı. Çıkamıyordu. İnşallah yarım saat-bir saat orada tıkalı kalırlar dedim. İnip birşey desem mi diye düşünürken az sonra kadın penceresini açtı bu sefer ve aşağı bir burn kutusu bıraktı. Fırladım. Pijamalı oturuyordum. Hemen üzerime birşey geçirdim. Taksicide silah olmasa bile sağlam levye vardır en azından. Hele kadınına lafeden birine. Ama karar vermiştim. Sakince bunları düşürdünüz sanırım diyecektim. Aşağı inmek üzereyken baktım, diğer araba hareket etmiş, bunlar da çıkıyorlardı. Birkaç saniye ile kaçırdım. Günboyu da o siniri atamadım.

Annem gitme diyordu tabi. Kaçtığını görünce de değmez, bunlar kenar mahallelerden geliyorlar dedi. Hayır, değil işte. Belki eskiden böyleydi. Okumuşla okumamış arasında bir görgü farkı vardı. Artık okumuşda da yok o görgü. Bu tipler de öyle ayak takımı gibi değildi. Hem öyle olsa, güzelim koylara sintinelerini boşaltan lüks yatlar diye de birşey olmazdı.

******

Bu ülkeyi gittikçe daha garip bulmaya başladım ben. Her hafta 1-2 konu çıkıyor. TV’de 5-6 tartışma programında o hafta bunlar tartışılıyor -çok hararetli. Ve bu tartışmalar hiçbir yere varmıyor (hatırlarsanız eskiden siyaset meydanında 2. kısımda bundan sonra ne yapılabilir kısmı tartışılırdı en azından, gece 2-3’ten sonra bile olsa). Tartışmak iyi birşeydir de herkesin o kadar sabit ki fikri. Sonraki hafta o konu tamamen unutulup başka konu in oluyor. Hiçbir konuda en ufak bir değişiklik veya ilerleme olmadığından herhangi yeni bir haber olsa aynı konular bir sonraki ay da aynı şekilde tartışılabilir. Tabi, insanlar bu kadar bıkmış olmasa o konulardan.

Fikrin en sabit olduğu konular aynı. Kürt sorunu, Erm eni sorunu, şeriat. Hadi diyelim, ikisi hayatımızın içinde. Sürekli sonuçlarını da yaşıyoruz. Ya, 1915’te olan olaylar hakkındaki bu fikr-i sabit nereden geliyor? Niye birsürü insan ortaokul müfredat bilgilerini tekrarlıyor? Ortaokuldayken herşeyi bildiğimizi filan düşünmezdik. Peki, bu insanlar ortaokul düzeyindeki bilgileriyle herşeyi bildiklerini nasıl düşünebiliyorlar?

Birkaç yıl önce bir yılbaşı civarı master’daki arkadaşlarımla biraraya gelmiştik. Konu, o sıralar her yerde tartışılan Orhan Pamuk’un sözlerinden buraya gelmişti. Duyduklarım “o zaman için aynı insan haklarından sözedemezsin”, “biz öyle şeyler yapmayız, bir defa dinimiz izin vermez”, “önce onlar bizi arkadan vurmuşlar” şeklindeydi. Okumamış kişilerden bahsetmiyoruz yine.

******
Dün artık daha fazla şey alamayacak hale gelen odamdaki envai türdeki birikintileri gözden geçiriyordum. Bir elle dergisi çıktı (kesin bir uçakta edinmişimdir). Elle Tactics kısmında güzin abla soruları sormuşlar. Biri şöyle:

img_0267-21

Burada birileri kendilerini yesin, ne zaman bu konu açılsa. Onların yaptığı, kendi kendimize “aman birşey yapmadık biz” diye inanalım, aman o söz her söylendiğinde başına ‘sözde’ ekleyelim demekten başka değil. Bu da “Türkler bu vidyoları göremez” diye yutüp’ü yasaklayan mantıktan hiç farklı değil.

Reklamlar

5 yorum

  1. Bospa güzeldir:) ucuzdur, şıktır.
    Londra iyidir ama Edinbrugh da görülmelidir.


  2. İnsanların ortaokul bilgileriyle idare etmeleri hakkında: Büyük çoğunun yeme, içme ve çiftleşme haricinde bir konuyla ciddi bir şekilde ilgilenme ve işin doğrusunu bulma güdüsünden bir zerre dahi paylarını almamış olduklarını düşünüyorum. Tahminim, gerçi çok tecrübem yok insanlar konusunda ama % 85’i falan böyle. Kendilerini ilgilendirmeyen bir şeyle ilgilenmek en büyük külfet onlar için.

    Temel sebebin bu olduğunu düşünüyorum. Kendimi de böyle ayırırım.


  3. zizu, ortasından nehir geçen şehir demek..? e, güzelmiş.
    Edinburgh büyüyor hep gözümde. hem gitmek istenen hem gitmesi zor yer olarak. ed-fringe zamanlarında. ağustos sanırım.


  4. timon (çakma simon babında) -şaka, ciddiye almayın sakın-, hah, işte o zaman bu insanlar nasıl bu kadar katılar bu konuda diyorum. yani, kendilerine ne verilmişse onu almışlar ve öyle benimsemişler diyorsun sanırım. ama o durumda, “valla, ben öyle biliyorum ama tam da emin değilim” demeleri gerekmez mi? oysa öyle bir içselleştirmişler ki hazırda bekleyen cevaplarını.


  5. Evet, ama tam olarak öyle değil.

    “Valla, ben öyle biliyorum ama tam da emin değilim” diye düşünebilmek bir kendini bilme, tevazu ve bilmediğini bilme halini gerektirir. Bu insanlar değil bilmediğini bilme gibi bilmenin yüksek bir noktasını, bir konu hakkında vasat bir bilgiye sahip olmayı bile yeterinden çok bir çaba, bir külfet olarak görüyorlar.

    Artık herkesin sahip olduğu tek şey dev gibi şişmiş egolar olduğu için de, bi bok bilmedikleri konusunda ikna yarışına girmekten çekinmiyorlar.

    Çünkü, malumunuz herkes karşısındakini kendi gibi bilir. Yalçın Küçük’ün eskiden hep anlattığı bir anısı vardı, hep o aklıma gelir bu konular geçince:

    Yalçın Küçük öğrenciyken ODTÜ’nün kantinine eylem yapmaya giderlermiş. Kantinin de bir hizmetlisi varmış, adı Satılmış ve tüm hocalar, öğrenciler falan onu çok severmiş.

    Her neyse, öğrenciler eylem yapıp slogan attıklarında Satılmış’ın sıtma nöbetine yakalanmış gibi titrediğini ve kendi kendine korku içinde mırıldandığını fark ederlermiş hep, anlam veremezlermiş tabii hiç.

    Bir gün dikkat kesilmişler ne mırıldanıyor bu adam diye. Öğrenciler “Satılmış rektör, satılmış rektör!” diye slogan attığında, Satılmış da “Hayır, ben yapamam, ben yapamam” der dururmuş korku içinde. Yaa…

    Artık Satılmış’ın hayat tecrübesi ile edindiği o bilgeliğe dahi en baba bilginlerde bile rastlamak zor gibi geliyor bana da. Bırakınız normal üniversite mezunlarını.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s