h1

Geleneksel yeniyıl yazısı: San Miniato’lu Enrica

3 Ocak, 2009

İki yıldır her yılın başında böyle bir şey yaptığımı istatistik kısmından hatırladım geçtiğimiz haftalarda. En çok okunan yazı “geleneksel yılbaşı yazısı” diye görünüyordu. Ben de bu yıl hangi kızı yazayım diye düşündüm. Seçmek için kız isimleri sözlüğüne başvurayım dedim. Rastgele bir sayfa açtım. Feriştah, yok, o pek uygunsuz olur; Fergüzar, hmm, o benden büyüktü; Ferigül, o daha çok yeni. Böyle derken kriter ne olmalı diye düşündüm. Evet, maksat hatırlamak. Kıyıda köşede kalmış minik hikayeleri kayda geçirmek. O yüzden çoktan unuttuğum ve nedense birkaç haftadır aklıma gelen Enrica (ismini hatırlamıyordum baştan. sonra yazmadan pat diye chiesa geldi aklıma. garip de geldi, kilise anlamına gelen isim mi olur diye, ama demek öyleydi dedim. ama herhalde fiorentinalı futbolcu enrico chiesa’dan garip bir çağrışım oldu):

________________________________________

Okulun kafeteryasında tanışmıştık. O kafeteryada bayağı bir insanla tanışmıştım zaten. Hatta orada birkaç ay bile yiyip birileriyle tanışmamak için gayet asosyal olmak gerek bence. Ne biçim tezat ki 2-3 yıl çoğu öğlen gittiğim amerika’daki okulun kafeteryasında tek bir kişiyle tanışmadım. Mekan tasarımı da kültürle nasıl içiçe. Amerika’da yalnız gitmişseniz (ki çoğunluk) hep tek başınıza oturuyorsunuz, o kafeteryadaysa uzunlamasına 8 kişilik masalarda yanınızdaki ve karşınızdaki ile sürekli iletişimdesiniz. Suyu rica edebilir miyim? Buyrun, Fransız mısınız? Hayır, sadece r’leri söyleyemiyorum -biraz daha doğudan. Bulgaristan?

Ya yemekte ya da öğrenci olmadığımdan kaçamak bir şekilde kupon aldığım sırada tanışmış olmalıyız. 2800 liretti başta yemekler, sonra 3200 oldu. 1.5 dolar filan. O para için gayet iyi yemekler. İçecek dahil. İçecek demişken hep derim: kola-fanta çeşmelerinin yanında bir de bira çeşmesi. Öğlen bile.

Neyse, bir de uzun boylu arkadaşı vardı. Onlar muhabbet ederken bir şekilde tanışmış olmuştuk. Sono Turco filan ilgilerini çekmişti. Sonra 1-2 kere daha karşılaştık, hoş oldu sohbetler. Kumral kıvırcık saçları olan Enrica şeker bir tipti. Görüşelim filan denmiş olmalı ki bende telefonu vardı. Bir Cumartesi akşamı yakındaki bir yerde çekici bir ortaçağ gecesi vardı. Hani, şurda ballandıra ballandıra anlattığım gibi bir eylence hali.

Bir cesaret aradım. Böyle böyle şuraya gideceğim ben bu akşam, gelir misin? Biz de şuradaki tiyatro şenliğine gideceğiz, istersen sen bizle gel. O şenlik ilanını da görmüştüm ama benim aklıma koyduğum çok daha çekiciydi. Normalde başkalarını dinlemem, yalnızlık filan takmadan ne istiyorsam onu seçerim. Ama bu durum biraz farklıydı. O anki tereddütümü pek net hatırlıyorum. Tamam, nasıl gideceksiniz, trenle mi? Hayır, arabayla, seni istasyondan alırız (bari evden alsalardı).

3 kız ve ben Enrica’nın minik arabasıyla gittik. 3 kızla vakit geçirmek eğlenceli olduğu kadar zordur. Kızlarsa severler yanlarında bir erkeğin olmasını. Hem uğraşmak için, hem de klasik, daha rahat etmek açısından. Yolda çok rahat değildim diye hatırlıyorum, özellikle birini hiç tanımıyordum.

Minik şehrin, hadi köy diyelim, köyün sokaklarını dolaşıp girişte aldığımız harita ve programdan aktiviteleri arıyorduk. 9 numaralı yer burası mı? 9:30′ta burada bir oyun varmış. Ya da kuklalar, şaklabanlar, sokak göstericileri, müzikli şovlar… Bir sihirbazlık gösterisi vardı bir yerde. Adam etrafındaki kalabalığa bakıp bir gönüllü aradı. Ve Enrica’yı seçti. Sonra onu hipnotize edip taşıma hareketleri filan yaptı. Çapkınlık kokan tavırlarla. Kıskanmıştım. Enrica da pek memnundu halinden, biraz sinir edici bir durum. Sonra açıkhavada bir yerde bir şeyler yiyip içmiştik. Akşamın gerisinden başka kaydadeğer birşey hatırlamıyorum.

Birkaç gün geçti ve ben hayatımda başka hiç yaptığımı sanmadığım birşeyi yaptım: Uzun boylu arkadaşını arayıp konuşalım mı dedim. Nedir dedi. Telefonda olmaz, yarın öğlen kafeteryada buluşuruz dedim. Kafeteryada konuya biraz zor girip Enrica dedim, ne hoş filan. Ama dedi, onun sevgilisi var, başka şehirde. Ciddi mi? (Tıp okuyordu Enrica) Evet, hatta bitirince beraber yaşayacaklar. Hmm, tatlını yiyecek misin?

Sonra pek birşey olmadı doğal olarak. Pek rastlamadım da. Sanırım yaz tatili girdi araya 1-2 aylık. Birkaç hafta sonra San Miniato’da bir tiyatro festivali vardı. San Miniato, trenle gitmesi pratik, ortaçağ evlerinin ağırlıkta olduğu, şöyle orta boyutlarda bir şehir, diyelim kasabaydı; festivali de iki hafta kadar süren ciddi birşey. Birkaç oyuna gitmiştim. Birinde bir kilisedeydi oyun. Çıkışta veya girişte beklerken ona rastladım. Ailesiyle gelmişti oyuna. Aa, napıyorsun burada dedi. İşte, festivale geldim. Sen dedim. Meğer onlar oralıymış. Hoş olmuştu karşılaşma. Ama hepsi o kadar, sonra bir daha gördüğümü hatırlamıyorum. But that’s ok. Öykü bu denli minik olunca hüzünlü bile denemez sanırım.

Reklamlar

4 yorum

  1. Hüzün gerekli mi?
    🙂


  2. değil tabi ki. ama bazen yazıya, içermediği bir hüzün yüklüyor okurkişisi. hüzün bir yana, hatırlaması hoşuma gidiyor hem.


  3. Onu diyecektim; hatırlaması hoş bir öykü, bu.


  4. Bana kalirsa butun oykuler huzunludur. Oyle gorunmeyenler, sonucuna iyi bakmadiklarimiz olsa gerek.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s