h1

hey’can, insanı saran bişey

21 Ocak, 2009

Alttaki yazıda pis bir konuya alet etmiş olabilirim (ettirenler utansın), ama gerçekten bugün Washington’ın son yıllarda yaşadığı en önemli gündü. Pentagon’a giren uçak (ve Capitol’a düşmeye giderken Pennsylvania’da düşürülen uçak) dışında, herhalde Watergate skandalından sonra yaşanan en tarihi gündü. Orada olaydım, ben de tanık olaydım diye en ufak bir hevesim olmadı ama Beyaz Saray’a yürüyüş sırasındaki insanların heyecanından etkilenmemek mümkün değildi. Dün geceden beri beklemişler o bir an için. Sanırım genel ümit eksikliği sendromuna sahip olduğumuzdan ve yaşanan hayatların heyecansızlığından, dünyanın neresinde böyle bir heyecan varsa tüm dünyalılar tüm ilgimizi oraya veriyoruz. Oradan çıkan bir enerji bizim hayatlarımızda ısı ve ışığa dönüşüyor.

Bir imge, illa görmemiz gerekmez, bazen zihindeki bir imge bile bin sözcükten değerli: 100 yıl önce Beyaz Saray’ın önünden zincirlerle bağlı köleler geçiriliyormuş, aynı bugün tüm ilgi ve heyecanın odağı Obama’nın geçtiği yollardan.

Arabası yavaşça yürürken ben de yandaki binalardan bahsediyordum, şu Old Post Office Pavillion, şu sokakta yoldan dumanlar yükselir. Ama orada topu topu 2-3 gün geçirmiş abim nereden bahsetsem benden daha iyi biliyordu. “Onun alt katında güzel bir kafe var. Sen nasıl bilmezsin?” Ben orada yaşamadım ki. Tam anlamıyla böyle bu.

Abim bir de adamın hiç yüzünü kameraya dönmediğini, sürekli profilden konuştuğunu söyledi. Gerçekten de öyle. Sürekli bir sağ bir sol. Mutlaka öyle bir eğitim almış imaj danışmanlarından, ama neden derken ben, o söyledi yine cevabı: demek kulakları çok kepçe diye. Gerçekten de çok çok kepçe. İmaj demişken bir Amerikan başkanını hele önemli günlerde kıpkırmızı veya masmavi dışında bir kravat takarken göremezsiniz. Ve illa siyah takım, beyaz gömlek. Bir gün de kahverengi ayakkabı giyseler mesela… Olmaz. (kudra’ya dip not: karısının giysisi güzeldi de renk seçimi felaketti).

Bu arada, adamın adı Hussein. Bundaki ironiyi (örneğin, THY’nin NY uçağındaki Araplar yüzünden uçmak istemeyen, o yüzden herkesi iki saat bekleten -çünkü o durumda tüm yolcular ve bavullar indirilip tekrar yükleniyor- Amerikalı genç adama ben olsam “sen istediğin kadar Araplardan nefret et, senin başkanının adı Hussein, naber” derdim) vurgulamak için Hüseyin diye yazılabilir, tırnak içinde filan. Ama onun dışında sürekli Hüseyin yazan gazetelerinki cahillik oluyor.

Pazar günki kutlamalarda Marisa Tomei’yi de görmek ilginç oldu. İki ay önce yanımdan geçmişti festival merkezinde. O benim olduğum ülkeye kadar gelmişti de ben yıllardır hep olduğum şehirde, yani olmamın bekleneceği yerde onu yalnız bırakmıştım. Ama söz vermiştim kendime. Gelecek seçimde burada olmayacağım diye. Öncekileri tutamamıştım, ama bunu tuttum.

Peki, peki, bugün “yumruğumuzu açmazsak yol alamayız” diyen bir lider hepimize bir miktar (değişen miktarlarda, ama illa bir miktar) ümit verirken bizim karizmatik liderimiz dün bir AB yemeğinde ne diyordu AB Rum milletvekiline? “Başını istediğin kadar salla. Bizim ülkemizde güzel bir laf var buna uygun da buraya uymaz, yakışmaz buraya“.

Reklamlar

4 yorum

  1. ya elbise(ler)nin kötülüğünü geç nası cani bu amerikan modacılar ve moda editörleri. neymiş efendim bütün gün oturup o beyaz çorapları neden giydiğini düşünmüşler de arada bir arkadaşı cebine mesaj attı diye mi çıkarmış. yok gizli bir ajanın torpido gözüne mi atmış yoksa tuvalette mi bırakmış. hayal güçlerinin genişliği dillerinin sivriliği ile doğru ortantılı.


  2. inanılmaz gerçekten, insan her seferinde biraz daha şaşırıyor tavırlarındaki sürekli aşağı düşen düzeysizliğe. öbür taraftan kıravatın rengiyle bile diploması yapıyor insanlar. bizimkinin bu tür işaretlere ihtiyacı yok, herşey dümdüz maşallah.


  3. bir moda editörü olamayacağım belli oldu. ben beyaz çorap filan görmemiştim. belki kadın bana pek hitap eden biri olmadığından. ah, hillary seçilecekti ki yerdim ben onun ve chelsea’nin giydiklerini didik didik. yine de bu halimle bile milliyet’te yazan melis alphan’dan iyiyimdir tabi.

    ayrıca, bir moda editörü de beni izlesin istiyorum. ben de günlük giyimimde nice ince dokunuş kullanıp hem yerel hem enternasyonal oluyorum, hem muslukçu joe’ya hem kongre üyesi johnson’a hitap edebiliyorum. ayrıca, marka seçiminde küçük ve bağımsız tasarımcılara (bos-pa gibi) öncelik tanıyorum.


  4. rte bir de o sırada öyle bir kendinden emin ki bunları söylerken. çünkü bizde kabadayılığın prim yaptığını da biliyor. işin kötüsü, artık ya beğendiklerinden, ya artık dalaşmaya korktuklarından, ve en çok da gündem dolu diye medyada lafeden de olmadı bu sözlere.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s