h1

Belda’nın bir mücevheri sizi de alabilir mi bakalım?

13 Şubat, 2009

Gece 11’i geçe kendi halimde dizi izliyordum. Aşk yakıyordu. Yani, tamam, biraz samimiyet sorunu var dizinin ama gözünüzü kapatınca görmüyorsunuz. Özcan Deniz söyleyemese de dönmek istiyor, Cumbul git Mustafa diyor, savcı Uğur Polat geçerken ikisine bakıyor. Yalnız, Ece Sükan bile oynuyor, ‘ıstaka’ Semih Saygıner bayağı bir oynuyor (kendisine bir newcomer ödülü) da Özcan Deniz -ki aslında kendisine bir adet sempatim var- üzülme anlarında bir türlü oynayamıyor. Kamera karşında üzül şimdi denmiş çocuklar gibi başını yana eğip kaşlarına ağlama efekti veriyor. Cumbul’a baksın (burada tam kendisine uygun naif bir rolde, ama bir üst raddede yapabileceğine hala güvenemiyorum, neydi o Duvara Karşı’daki hali), kız ağlayacağı zaman alnındaki damarlar şişiyor.
Bir de Teoman karakteri, 1 İstanbul Masalı’ndaki dayı, ve pek severek izlediğim Erdem Akakçe bir dayak attı ki ablasını aldatan kayınbiraderine, alkışladık. O da çok tanıdık geliyor bana ve o da bizim okuldanmış, ve sanırım dizinin sonunda en çok ona üzülcez.

Neyse, işte o kendi halindelik içinde bir mail geldi. Mail geldi demişken tabi ki oturma odasına gökten zencefille inmedi. Bir cep telefonuna, blackberry’ye filan da düşmedi. Ki blackberry ile yazılan maillerin altında “bu mail blackberry ile gönderilmiştir” diyor ya, ben de cevap verirken en altına “bu mail yazarı strawberry yerken gönderilmiştir” yazmayı pek seviyorum.
Reklamda kalktım, baktım. Zaten dizinin başı, afedersiniz piç olmuştu. Hiç kendimi bipleyemiycem. Dizide şırfıntı’yı bile biplediler. Bildiğimiz şırfıntı ya bu, şırfıntı. Şırfıntı’yı bipleyen şırfıntıdır bence.
Artık birşeylerin son son zamanına gelmiştik. Ve aylardır, hatta yıllardır dersem abartmış olmam, ödevini yapmamış ve bu açıdan bir ortaokul-lise öğrencisinden hiç farkı olmayan koca koca adamlara bu durumu -tekrar- hatırlatmak için mailler yazmam gerekmişti. Kaç kere arayıp bulamadıktan ve günlerdir ve saatlerdir bekledikten sonra. Ve o saatte artık yapabilecekleri tek şey tamam veya tamam değil demek olan adamlar bana yapmam için birsürü şey gönderdiler. Saat kaç? 11’i geçiyor. Ne zamana? Sorsan bilmezler. Oysa kaç kere dedim, yarına bu diye. E, haftalardır, aylardır kafan neredeydi be adam? Sonra sabah 7-8 oldu. Sonra o saatte yatınca da bir içim içime sığamama hali. Heyecandan değil, birikmiş stres. Hala da var bu.

Bazı blog yazarlarında görüyorum. Hocalarına giydiriyorlar. Hocaları kendilerini çekemiyormuş, şöyle zamanlarına malolmuş, bazıları zaten çok aptalmış ve tek bildikleri bilir gibi davranmakmış, suratlarına kapıyı çarpıp çıkacaklarmış. Onların anlattıklarına ve benim yaşadıklarıma bakılırsa ya ben fazla alttan alıyorum, ya bu insanlar çok kötücül. Ki bence ikisi de. Bazı insanlar hayatlarında en ufak bir pürüze katlanamıyor, ve o durumda direk karşısındakini suçluyor. En çok da bazı hanımkızlarımız da var bu. Ama onun yanında, bende de bir ‘ne olursa olsun, ben kibarlığımı bozmayayım’ altyapısı var demek ki. Kimseyi en ufak rahatsız etmeyeyim, hatta onlar için hayatı kolaylaştırayım. Ama o sırada ben bayağı bir zarara uğrayabiliyorum.

Bitirmeden nihai bir kötü hoca ve haksızlık hikayesi de anlatayım da artık şundan bundan şikayet etmesin kimse:
Burada da sık sık adı geçen gözde bir üniversitemizin iyi bir bölümünde doktora yapmakta olan bir kızın durum raporu (iyi gidiyor, herşey yolunda filan diyen bişey) bir mayıs ayında üç hocası tarafından imzalanıyor. Ama kız yazın Avrupa’da bir araştırmaya gidiyor ve bu form Eylül’de gelince teslim ediliyor. Neden olduğunu tam anlamadım ama işte öyle şeyler olur, kimse de önem vermez. Ama kızın danışmanını sevmeyen bölüm başkan yardımcısı üstüne gidecek birşeyler arıyor bunda ve üç hocadan birine “bu imza sizin mi?” diyor. Kadın ki kendisi üniversitelerin başının başı olan iktidar dalkavuğunun eşi, hatırlamıyorum, olmayabilir diyor. İmzalamıştık biz onu, benimdir diye hatırlamasa bile bakıp da a, evet, bu benim imzam bile demiyor. Sonra araştırma başlatılıyor, kriminal laboratuvarına gönderiliyor. Kızın eğitimi askıya alınıyor, hocası da araştırılıyor, doçentlik ataması geciktiriliyor.

Sonunda tabi ki imza kadının çıkıyor. Ama bilin, ne oluyor? Hocasına daha fazla birşey yapamayan yönetim, bu süre içinde okuldan atılmış olan kızı geri almıyor. Kızın affa başvurup geri dönme olasılığı var ama o da artık fazlasıyla siniri bozulduğundan istemiyor. Zaten iyi bir işi var o sırada. Ama üniversiteyi dava etmeye karar veriyor ki siz de yakınlarda bu davayı duyarsınız.

Reklamlar

3 yorum

  1. Aman yani!
    Bu son anlattığın hikaye tam da bizim memlekete göre!
    Nasıl bu kadar sersemlik ve kötüniyet birarada olabiliyor? Herşey nasıl da böyle kartopunun çığ oluşu gibi büyüyebiliyor?
    Bütün bu süreç içinde sadece bir tek kişi, bir an durup işne düzgünce bir baksa, bu kadar saçmalık olmaz ya…. İşte!:((


  2. bu ülkede öyle şeyler oluyor ki bu son nokta diyorsun. yok…onun da üzerine çıkan bir dizi abukluk yaşanıyor sonra. ama sanırım bu anlattığınız son noktadır. yani dilerim öyledir…


  3. memleketimden insan manzaralarını şaşırmadan izlemeye devam ediyoruz…



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s