h1

daha da gelmem

10 Mart, 2009

Bu ülkeden daha kapıda girerken nefret etmeye başlarım her seferinde. Nefret edilmeyecek gibi de değildir. Bitmeyecek gibi gelen yolculuktan sonra estetikten nasibini almamış havaalanına iner, sonra da S şeklindeki upuzun sıraya girersiniz. O sıranın 1 saatten fazla sürdüğünü bilirim. Orada telefon kullanmak yasaktır -niyeyse. Pek severler böyle yasakları. Bizde öncelik turisti memnun etmektir. Avrupa’da da kurallarla memnuniyet arası bir denge gider gelir. Burada o memnuniyet kısmını takan yoktur. Gelmeseydin diye bakarlar sana.
Sonra bir memur niye geldiğinizi sorar, elinizdeki belgelerden açık değilmiş gibi. Parmağınızı bir yere sürüp yağlayıp izini bırakırsınız (iğğğrenç), bir de resminizi çekerler (pislikler)

Neyse, hepsi yine oldu tabi. Bu sefer yalnız ben öncesindeki terminal maceraları da eklenince yorgunluktan ve bir uyanıp bir uyanılan salak bir halden dolayı dakikaları sayıyordum. Evden eve 35 saatte varabilecek miyim diye hesaplar yapıyorum. Uzun sıra bitti, bir memurun önüne gönderildim, ama onun sırası kapattılar, başka yere geç diyerek. En sonda önünde kimse olmayan iki sıra vardı. Birinde geçen seferlerden hatırladığım erkek bir memur, birinde de latin güzelce bir kadın. Ve ben çok büyük bir hata yaparak kadının sırasına geçtim. Oysa yıllardır bilirim, böyle yerlerde, havaalanlarında, poliste, sıkı işleyen devlet dairelerinde kadınları seçme. Kraldan çok kralcı, kuraldan çok kuralcıdır oralardaki kadınlar; esneklik bilmezler, hatta ondan ölesiye korkarlar. Clara’nın bakıcısı Bayan Rottenmeier’i erkek olarak düşünebiliyor musunuz?

Verdim belgeleri. Kadın baktı, eski belgelerini ver dedi. Yok yanımda dedim. Onları görmem lazım dedi. Ama onlar eski, daha önce 14 kere girdim, hiç sorulmadı onlar dedim. Bu imzayı karşılaştırmam lazım dedi. Üzgünüm, evde bıraktım, şimdiye kadar hiç kimse de onları da bulundur demedi dedim. Acaip de saçma buluyorum bir yandan isteği, öncekilerin süresi geçmiştir, atsan atılır. Ama rahatımı da bozmuyorum, kolaysa almasın.

Onayladı belgeleri. hehe, elin mecbur kabul edeceksin diye ayrıldım yanından. Ama sonra baktım, kocaman B/C diye yazmış elimdeki kartlardan birine. Bir memura gittim, bu ne lan dedim. Pardon, bu ne dedim. İkinci inspection’dan geçeceksin dedi. Karışıklıkta bavulu alıp çıkarken 2. inspection kısmına gönderildim nitekim. O zaman bunun bavulların kontrol edilmesi olduğunu sanıyorum. O kısma bir girdim ki yüzlerce bavul, yüze yakın insan öyle bekliyor. En ufak da bir ilerleme görülmüyor. Acaip sinirim bozuldu. Önce sorduğum memur geliyordu, iyi de benim burada olmamam lazım, tüm herşey tamam dedim. Bunları söylerken oradaki diğer bekleyenlerini aşağılamış mı oluyorum diye düşünüyorum. Ama benim durumum bu, onlarınkini bilemem. Elimdeki belgeleri aldı, yardım edecekmiş gibi herşeyle ilgilenen bankodaki tek memura bıraktı. Çok bitkindim. Çantamı açıp elime ne geldiyse yedim. Muz, portakal, sandviç. Bunun orada yasak olduğunu sansam da hiç umurumda değildi. Çöpleri de etrafta çöp olmadığından bir bankonun altındaki bir kutuya atıyorum. Kolaysa biri gelip laf etsin. Madem böyle bir işkence çektireceksiniz, bari birşeyler yiyebileceğimiz doğru dürüst bir yerde bekletin diyeceğim. Hatta bize yemek getirtin. Veya daha sorun çıkarsınlar da ben de beni ülkeye almadılar diye olay yaratayım. Hiç de umurumda olmaz, paşa paşa dönerim. Pek severim haksızlığa uğramış haklı olmayı.

Bir de girişte doldurulan belgelerdeki “yanınızda meyva/yiyecek var mı” sorusuna her zamanki gibi otomatik olarak hayır demiştim. Onu değiştirdim bu arada. Çünkü en önemlisi yalan beyan. Çantalarda da her türlü yiyecek var. Uzun yol için olabildiğince tedbirlilikten.
Baktım herhangi bir gelişme yok, geçen kadın bir memura ne kadar sürecek bu, niye bize bir kişi bakıyor, ben niye buradayım gibi şeyler söylendim. Önce ses tonunuzu değiştirin dedi. Ses tonumda yanlış bir şey yok dedim. Bağırıyorsunuz dedi. Bağırmıyorum dedim. Sonuç mu almak istiyorsunuz, şikayet mi etmek istiyorsunuz, bu şekilde olmaz dedi. İyi tamam, sakince soruyorum, ben neden buradayım dedim. Adımı aldı, ilgilenecekmiş gibi gitti arka tarafa. Sonra da arkadaşlarıyla takıldı. Birsüre sonra anons geldi, bilmemne devriyesindeki memurlar çıkabilirler diye. Onlar evlerine gitti, biz kaldık. Biz derken başta Pakistanlılar olmak üzere çeşitli 3. dünya ülkesi vatandaşları ve ben.

Sıra, artık kim biliyorsa gerçek sırayı, biraz hızlanır gibi oldu. Arada Endonezya havayolunun hostesleri de var, yolcularına yardım etmek için. Lufthansa’dan da biri geldi, siz bizle gelmiştiniz di mi dedi. Evet, ve burada olmaktan hiç memnun değilim -sizinle ilgili değil biliyorum ama- dedim. Anlıyorum dedi. O sırada hemen yanlarımdaki sarı kıvırcık saçlı, 40’larındaki kadın da Türk müsünüz dedi. Evet, dedim. O da sinirliydi orada olmaktan. Etraftaki, başlarına ne gelse kabul edecek ve sonuçta ülkeye girsinler de ne yapılırsa katlanacak diğerlerinden değildi. Ne yapıyorum, neredeyim derken şunu tanıyor musun dedi. Meşhuuur hocam. Bu ülkede tanıştığım ve kendisini bir şekilde tanımayan Türk yoktur. O kadar ki artık komediye dönüştü. O da eşinin kardeşinin kız arkadaşıymış (o öyle tanımladı kendini, yoksa o laf 40’larında denince kendisini 20’sinde sanmak gibi duruyor bana). O da önüne geçen bir Almanla takıştığı için oradaymış. Memur o Alman’la Almanca şakalaşmaktaymış, hoşlanmamış. 30 yıldır gelirim, hiç böyle birşey birşeyle karşılaşmadım diyordu. Zengindi bariz (zaten sevgilisinin ailesi acaip zengin).

Vakit geçti, toplam 2 saat kadar, çağrıldım. Çinli orta yaşlı bir kadın niye oradayım, napıyorum filan diye çok sakince sorular sordu. Onayladı. O zaman sıra bana geldi. Burada tutulduğuma dair bir kağıt rica edebilir miyim dedim. Öyle bir belge vermiyoruz dedi. Niye oraya gönderildiğimi sordum. Öyle sakindi ki sinirlenemiyordum bile. Memur öyle hissetmiştir dedi. Ama böyle öznel olamaz ki dedim. Subjektif değil, feeling dedi. e, subjektif dedim. İnsanı daha gelir gelmez aşağılamış oluyorsunuz. no humiliation no humiliation dedi. Biraz daha üsteledikten sonra bavul sırasına geçtim -ama açmadan gönderdiler Allah’tan.

Havaalanının dışı. Yerler karlı, yeni kar fırtınası olmuş. İzmir’de havaalanına geldiğimde gömlekleydim. Hep de böyle olur. Minibüs-shuttle’la giderken daha da gelmem dedim. Bu söz yeterince baydı, ama bu kadar uyabilir. Hayır, zaten durum oydu, şimdi bir de bunu orijinalindeki gibi sinirle söyleyecek bahaneyi verdiler bana.

Reklamlar

20 yorum

  1. Ben sana sinirle söylenebileceğin bi şey daha hatırlatayım: Tam da şu bahçedeki kuşun cik cik öteceği mevsimde oldu dönüşün!
    Kolay gelsin!
    🙂


  2. Hakkaten gitmeyelim şunların memleketlerine ne işimiz var. Gelmek isteyenlere de dayayalım 1000 lira vize parası, zorlamaz nasılsa. Bir de bu tür gıcıklıkları genelde kadınlar yapar doğrudur ama onlar da diğer kadınlara yapar, milliyet cinsiyetin önüne geçmiş.


  3. Oysaki ben 2 gün önce bizim fakültede seni gördüm sandım. Heyecanlandım. Fakat ne yazık ki alakasız bir adammış.


  4. konserler, filmler, büyük kitapçılar, geniş caddeler, latin güzeller, whole foods falan derken alışıverirsiniz yeniden. sıkmayın canınızı. çok maceralı, bol güzelli bir episode olmasını dilerim 🙂


  5. çavdar hanım, dıt, sahanın ta öbür yanından koşarak gelip size kart çıkarıyorum. neden mi? dönüş dediniz. sizi alttaki yazının yorumlarına alıyoruz.

    kuşa gelince geçenlerde duyar gibi oldum. yoksa dedim bir an ama sonra kendimi rahatlattım. o önceki yıllarda mayıs’ta, geçen yıl -kayan mevsimlerle- nisan’da çıkmıştı vizyona. henüz çok erken. belki 1-2 tane vardır ama zayıflar, sesleri çıkmıyor fazla. bir de ben onların kendilerini buldukları saatte uyumuş oluyorum bu aralar.


  6. remedi, yemedi, rempeti, rembetiko, rembetikos.
    gitmeyelim tabi, ben de onun için yazdım. gitmesin kimse. ama gelen gelsin. ne güzel, paralarını bıraksınlar. 1000 lira vize olursa gelmezler, başkasına giderler. ama onun da yolunu ben söyliim. her uçak biletinde 200-300 lira havaalanı vergisi veriyorum bu ülkeye. aynı miktarda biniş-inişle TR’ye ödediğim 30-40 lira. biz enayi miyiz? hem fıstık gibi havaalanlarımız. memurlarımız (çoğu) pek daha sevimli (Allahım, bu laftan utancam bir gün). biz de oradan alalım parayı.

    kadınların kadınlarla bir sorunu var. ama bu tip kadınların sorunları herkesle. en çok da gençlerle aslında. düzene tehlike olarak görüyor olmalılar.


  7. jel, bir koç müzesi sohbeti yapmıştık ya. tam orada hadi gidelim senle yemeğe diyecektim ama sen kayboldun laf oraya gelmeden. sen de orayı yazınca diyecektim geçen gün.
    işte, arar gözlerin sonra beni:)


  8. alışmak kolay özden. alıştım bile, 2-3 gün yetti. teşekkür ederim. keyfini de çıkarıyorum bu sefer biraz. ama bu keyif iyi hissedecek kadar olmaz hiçbir zaman. olmasın da zaten. ölümlü dünya, ölümlü amerika.


  9. Kırmızı kartın âlâsını hak etmişim hem de…
    Üstelik, o alttaki yazının yorumlarını da okumuştum.
    Sanırım kısa süreli hafıza sorunumun kurbanı oldum, yine. Unutuyorum, azizim! Hemen hem de! Af dilesem?…
    Dönüşünüze (buraya diyorum bu defa, yanlış olmasın, aman) intizaren, efendim…
    🙂


  10. yok canım, çavdar hanımcım, benimki laf-ı güzaftı. öyle bir lafediim demiştim yakalamışken.
    yoksa, kelimenin -sizdeki gibi- cümlenin içinde öylesine geçmesi başka, söylenen sözün ana teması olması başka.


  11. hemen alakali bi animi anlatmak istiyorum firsatini bulmusken:) ben de son gidisimde (3. kez), ben sorulara kendimi hazirlamistim ama bu sefer giriste hicbirsey sormadilar, hatta b1/b2 seklinde birsey bile belirtilmemis; b yazmis memur. sadece chicago’dan albuquerque’ye ucacakken, pasaportumdaki ay yildizi gorunce guvenlik gecisindeki memur elindeki kara listeye bakti; suriye iran gibi ulkelerin oldugu bir ulke listesi. bizim ulkeyi bulamayinca birsey demeyip gecirdi.
    ama donerken, albuquerque’den washington aktarmali donecektim. albuquerque’de sabahin koru check-in yapan kadin “aa burada hic Turk pasaportu gormuyoruz” muhabbeti cevirdi, ben de normalde “konferansa geldim” soyle boyle muhabbeti yapardim ama sabah koru hic icimden gelmedi. meger iste ben muhabbet etmeyince bu Turk nedir bilmeyen kadin benim ucus kartima extra guvenlik istedigini belirten bir isaret basmis. washington’a ucuyorum ya korkmus herhalde manyak benim gibi edepli bir akademik insandan. tam guvenlik sirasina geldigimde siz suradan diyip baska bir tarafi gosterdi gorevli. orada sira yoktu ama sacma bir kapidan geciyorsun; uzerine birseyler ufluyorlar, sonracima el bagajin didik didik aranip, ornek alinip bir testten geciriliyor. yanimda da siyah bir amca var benden baska bu islemden gecen. neme lazim gorevliyi kizdirmiyim diye sesimi cikarmadim, pasa pasa ne dedilerse yaptim; zaten normal siradakinden daha az bekledim. ama boyle bir ayrima maruz kalmak cok sinir bozucuydu. sonra konferanstaki arkadaslardan birini buldum; beraber ucuyormusuz zaten. finlandiyali kendisi. olanlari anlatinca; “aa cok komik Turkiye nato ulkesi degil mi? bana yapmadilar, sana niye yapiyorlar ki boyle muamele” dedi; amerikalilarin paranoyak salakliklarina gulerek. oyle iste. yasamam ben orada zaten. gerci obama belki duzeltir bazi seyleri ama. bakalim.


  12. Simon Bey, hazir yeni gitmişken ve alışmanın getireceği algı bozulmasını tam yaşamadan, bize ekonomik kriz vakasının oraları nasıl etkilediğini, kendi günlük yaşamınızda edindiğiniz tecrübelerden yola çıkarak kısaca bir özetleseniz?


  13. ya, sevgili templar, çok alakasız olacak ama şu an bir şeyi farkettim. bir idrak dakikası yaşıyorum:
    pelin batu, murat bardakçı’nın programına HER HAFTA mı çıkıyor?


  14. evet, ne güzel di mi:)
    üstelik ondan önce de her hafta olmasa da bazı haftalar harun tekin ve cem mumcu’yla program yapıyor. ilki 3 saat, ikincisi 5 saat filan sürünce tüm akşam tüm akşam pelin batu. sanki evin için muhabbet ediyoruz. yalnız, beni dinlemiyormuş gibi geliyor bana bazen.


  15. V for Victoire bey, valla bugün louis vuitton’la gucci’ye gittim. pek sizin dediğiniz şeyi göremedim. sözlüklerde de bulamadım.
    aslında cidden gittiğim bir new york mağazasında tek ben vardım. orası çok trafiğin olacağı bir mahalle değil ama yine de garip geldi. onun dışında türkiye’de olduğu gibi bariz bir talep azalması görmedim henüz (orada mağazalarda bariz farkediyordum).
    gelirken benim de en merak ettiğim şey buydu. bariz bir etki görülüyor mu diye. geçen gün gördüğüm eski ev arkadaşıma sordum. daha karmaşık, hem fakirlerin olduğu hem de sürekli değişen bir bölgede oturuyor. devletin kira yardımı yaptığı çok fazla insan var dedi.


  16. Şu televizyonun yarattığı algı yanılsamaları… Ne kadar da çeşitli ve beklenmedik türleri var. Pelin Batu’nun çekici ve akıllı bir kadın olduğu gibi mesela.

    Sizin dediğinizin aksine ben Türkiye’de bir talep daralması görmüyorum. O yuzden sorduydum ABD’de nasıl acep diye.

    Geçen akşam gittiğim kulüpte Demet Akalın için toplam 120 şişe şampanya açtırıldı mesela. Garsona sordum, normali 150 civarı falandır dedi… E o kadar daralma da normal geldi bana şu ortamda. Dedim ki Başbakan haklı galiba teğet geçtiği konusunda. Arkadaşım saçmalıyorsun dedi (Gerçi sarhoştu o da).


  17. hehehe, yoğun bir konsantrasyon içindedir. bir sonraki tablosunu falan düşünüyordur. seni dinlemiyor diye üstüne alınma bence.

    şu an bunun için çok yorgunum ama sabah uyanınca ilk işim murat bardakçı’ya bir şekilde ulaşmanın yolunu bulup NEDEN? diye sormak olacak.
    kendisini çok sevdiğimden konduramadığımdan falan değil, sadece neden çok merak ediyorum.

    üstelik bilmiyorum farkettin mi ama -ben bir kez rastladım, her programdaki kostümü o mudur bilmiyorum- tayyörle oturduğunda daha da kendinden emin bir şekilde ahkam kesiyor.
    bu ikinci murad’ın fermanları ya da türkçe tangolar olabilir, hiç farketmez.
    bu özgüvenin asıl kaynağını araştırmak istiyorum.


  18. bu arada bugün viki kıristina barselona’yı izledim, bakalım neler çıkacak.

    aslında film hakkındaki düşüncelerimi tuval üzerinde anlatmak isterim. ben de pelin kadar resim yapabileceğime inanıyorum.


  19. Valla sizi tanımamakla birlikte benim bile halinize içim acıdı.


  20. piyano becerilerini sergilediği programı kaçırmışsın sen, sotiz. zaten seyretmiş olsan şu an o televizyon hala sağlam durmazdı herhalde. yani ben ki kendisini her kulvarda cansiperane savunuyorum, o sırada seni ben bile savunamam kızım dedim.

    ve evet, penelope ne kadar da batu’yu andırıyor di mi:)



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s