h1

62.si

24 Mayıs, 2010

Geçen yılki festivale (festival: tabi ki Cannes) Radikal yazarı bir kızla gitmeyi konuşmuştuk. Ciddi ciddi. Belki bastırmalıydım, bastırmadım ve gitmedik. Arkadaşı Yekta Kopan hergün oradan program yapıyordu ve ona fazla kıskandıran mesajlar gönderiyordu.

Festivale gitmek için tam doğru kişiydi o çünkü halktan sıradan biri olarak elinizi kolunuzu sallayarak gidemiyorsunuz festivale. Ya basın akreditasyonunuz olmalı ya da çok önceden (bir yıla yakın) başvurmuş ve sayılı kabul edilmiş sinema öğrencilerinden olmalısınız. Zaten gidemezdik dediğimde o, akredite olurduk gazete sayesinde demişti ve ben şu an bunu düşününce kafamı kırsam mı diye düşünüyorum.

Aradan bir yıl geçti. Kocca bir yıl. Çad’dan bir adam jüri özel ödülü alacak bir film yaptı. Dalan Çan ve Kelebek‘in genç oyuncusu adam en iyi yönetmen ödülü alacak bir film yaptı. Tayland’dan genç bir oğlan (resmen) Altın Palmiye alacak bir film yaptı. Bense aynı dönemde bazen bir enkaza dönüşmüş gibi hissediyorum. (Enkaz ve Panayır diye bir film yok muydu? Deminden beri inatlaşıyoruz gugıl’la).

Aynen bir hafta önce yazdığım gibi ayağa kalkmanın yolunu bulmalıyım. Bunun kaçarı yok. Elimdeki en büyük güç, kaybedecek bir şey olmadığı. Bir kez bile ölüme yaklaşan insan artık bilir ki korkacak birşey yok. En kötüsünü gördün zaten, bundan sonrası ancak daha iyi olabilir. Ha olmadı, o zaman da bırakırsın. Ölüm fikrinin en rahatlatıcı tarafı bu. Her zaman öyle bir olasılık olduğu için de hiçbir zaman bırakmaya gerek yok.

Dalan Çan yazımda iyi bir laf etmişim, (o filme gitmenin zor olduğuna dair): “Zaten filmin evin yanındaki sinemada oynayanına ve siz salona girince başlayanına hayat demiyorlar.”

Kolay değil. Ama sadece ayağa kalkmak değil, kalkarken de çıtayı yukarı koymak lazım. Törene bir yanında annesi bir yanında Penelope ile giden, ödül alırken önce annesine, sonra da “eşlikçim, aşkım” diyerek Penelope’ye teşekkür eden J.Bardem’den neyim eksik? Hiçbir şey olmasa 6.hissim ondan güçlüdür (bir de muhtemelen matematiğim).

Bir de daha iyi çalarım. Şimdiye dek bunla hiç övünmedim. Hikayelerimi de hep sakladım. Ama artık yeter, di mi? İnsan kendi değerlerini unutmamalı. Kendisini bilmeli, kendi zengin tarihini unutmamalı. Devrim denilen şey bunların inkarıyla olmuyor zaten, onlarla oluyor.

O kırmızı halıya basmıştım ben zamanında. Gün gelir, Penelope’yi de çalarım.

Reklamlar

3 yorum

  1. Yes!
    Of course!
    🙂


  2. Son cümle hakkındaki yorumumu dayanamayıp ayrıca yazdıktan sonraaaa, şimdi gelelim törene: Akşam yemek sonrası TV’de bişey var mı ki diye tembel tembel kumandayı aldığımda gördüm, unutmuşum töreni. Neyse ki kaçırmadım! “La Binoche”, ne kadar da heyecanlıydı; babasını affettiğini söylemesi filan… Bir de “Tayland’lı genç oğlan” heyecanlı ve bir o kadar da orada olmanın tadını çıkarandı. Sonra, ödül alanların toplu sahneye çıkışlarında Çad’lı ile Tayland’lının kutlaşmaları ilginçti.
    Kelebek ve Dalgıç (burada o isimle oynadı) oyuncusunun yönetmesi ve ödül alması ise, tahmin edersin ki, “bu nasıl film acep” duygularımı tümüyle alarma geçirdi. Bakıciiz!


  3. si, ¡claro!, dedi içerden pen.
    hatta onun için özel ters ünlem arayıp bulduğum için duygulanmış (tam belli olmuyor ama claro’nun başındaki ters ünlem), öyle diyor şimdi sangria hazırlarken.

    la binoche hep öyledir. yıllar önce oscar alırken de tam çocuk gibiydi. yalnız o yaşta, o kadar törenden sonra da öyle olunca acaba heyecanlı’yı mı oynuyor diye düşünüyor insan. oyuncuların samimiyeti hep şüpheli.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s