h1

Yeni sinemacıların gereksiz filmleri

26 Ocak, 2011

Birkaç ay önce lise grubuna gönderdiğim bir mail:

Dün akşam gittiğim salonda tek başıma Çoğunluk’u izlerken bağrımı yırtarak kaçmak istedim. Makiniste sen de evine git abicim, ben de gidiyorum demeyi düşündüm. Çok da fena bir film olduğunu söyleyemeyeceğim, ama çok fena sıkıldım. Ki o kadar da kolay sıkılan biri değilim. Geçen hafta çok daha ağır tempolu 2 filme hiç sıkılmadan katlandım. Ama bu filmin 1-2 sayfa öyküsü yazılıp elimize verilse de olurmuş gibi geldi bana. En azından ben bunları(filmin ince gibi dikkat ettiği, ama aslında gayet kalın noktaları) biliyorum, dikkat ettiğim şeyler zaten. Çoğunluk’a bunları göstermenin bir anlamı olabilir, ama bana değil. O yüzden başka birisine iyi bir film belki (ki onları göstermenin anlamlı olduğu kişiler de filme dayanmaz zaten), ama bana son derece gereksiz.


[filmin en sevdiğim sahnesini resimledim. neyi kastettiğim resimlerden de anlaşılabilir sanırım biraz yakından bakılırsa.]

Antalya’da birkaç Türk filmi gördüm geçen hafta. Bir kadın yönetmenin Zefir‘i, afişi ile bile son derece Mayıs Sıkıntısı kokuyordu. Hele hikaye tam. Güzel bir doğadaki köy evlerinde bir nine-dede-çocuk. Oğulları değil, ama kızları büyük şehirden gelir. Hem yine yönetmenin kendi anne-babası oynamis. Ama taklit demeyeceğim, hikaye farklı. Ondan daha önemlisi, arada ince bir çizgi var, Mayıs Sıkıntısı’nı başyapıtlığa taşıyan şey ile gereksiz bir görüntüler toplamı arasında. İzlerken öyle gereksiz bulmuştum Zefir’i, ama Çoğunluk’u görünce o bile daha anlamlı geldi. En azından çekimler güzeldi, sonunu merak ediyordun. Oradaki çocuk, Çoğunluk’taki, içine şişik balon kaçmış gençten daha ilginçti (üstüne iyice bir bastırıp gazını almalı o oğlanın).

Seyircilerin en beğendiği, vizyona girince de herhalde etrafınızdaki herkesin öve öve bitiremeyeceği film, Dervis Zaim’in Gölgeler ve Suretler‘i. 60’ların Kıbrıs’ı hikayesi. Dervis Zaim için bir değisiklik, tempolu, heyecanlı bir film. Ama istediği kadar öyle yapmamaya çalıştım desin, fazla duygusal ve biraz uzamış. Belki hikaye istiyordu, bilemem, ama sonuç bu. Ama aralarda sinema tarihinde göreceğiniz en güzel sahne geçişlerine sahip. Bir de tabi, anlatılması gerek bir dönem diye düşündüm izlerken.

Konuştuğum çoğu kisi Saç‘ta sıkılmış (Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi). Ama ben gayet geç girdiğimden belki (130 dk. izlemek farkli olabilir), sıkılmadım, ilgimi çekti tersine. Konustuğum bir sinema yazari (Murat Erşahin, tanıdık bir tip) çok iddialı bir şekilde Saç’ın oradaki en iyi film olduğunu söylüyordu. Bana da öyle geldi, gördüklerim arasında (Press’i görmedim). Ama jürinin izlediği gösterimde bobinler karışmış, bir süre öyle devam etmis, sonra yarida kalmis. Sonra gece devam etmiş. Öyle yavas bir film için pek işe yarar bir durum değil.

Üniversitedeki ilk yıllarımızdan birinde Ankara film fest.inde eski bir Godard filminde olmuş bu da, ölen askerlerin dirilmesini ‘Godard’dır, yapar’ diye izlemiş saf seyircimiz.

Yarışan filmlerin çoğunluğu ilk uzun filmlerini çekmiş yönetmenlerdendi, 14’te 8-9 (Kavşak’in yönetmeni Anlat İstanbul’daki kısa hikayelerden birini çekmiş, o da sayılabilir). Sadece üçü (Sinan Çetin, Orhan Oğuz, D. Zaim) tecrübeli isimler, kalanlar 2. filmini çeken bir diğeri ve 4. filmini çeken T. Pirselimoğlu. Ayrıca, filmlerden 5’i HD çekilmis. Herkesin film çekebileceği günlere doğru giderken bir geçiş dönemi herhalde bu ve kalitesizlik de beklenen sonucu olmalı. Ona göre düşününce beklenenden iyi denebilir ortaya çıkan filmlere.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s