h1

Dayımın Oğluna Bak

14 Haziran, 2011

O zamanlar biraz bahsetmiştim, 2008 Eylül’ünde Kavak Y. ekibinden -1-2 yıl sonra hepsi diziden ayrılacak olan- oyuncularla beraber oturup bir dizinin ilk bölümünü izlemiştik. Dizi önemliydi çünkü aralarından birisi de küçük bir rol alıyordu. Sonrasında da çok başarılı olmasa da bırakamamıştım o diziyi, belli bir temposu-aksiyonu vardı ve çok net bir ‘güçlü kötüler-cesur iyiler’ mücadelesi içeriyordu.

Çok zengin ve suça derinden bulaşmış bir işadamının oğlu uyuşturucunun etkisi altında bir kaza yapar cipiyle ve çarptığı arabadaki kendi halindeki ailenin küçük çocuğu ve annesi (yani yanımda beraber izlediğim kız -ki sonradan onun da çok ilginç bir hikayesi olduğunu, zamanında adı çok duyulmuş bir işkence davasındaki (Manisalı gençler) lise öğrencilerinden birisi olduğunu sonradan öğrenmiştim-) ölür. Baba kurtulur, ama tüm olay örtbas edilmekte olduğu için (dizinin adı da Derdest’ti zaten) kusurlu diye hapse atılır, oğlan yurtdışına gönderilir, adam da genç bir avukat kadınla beraber tüm güçlere karşı savaşmaya başlar. Yalnız, ortada bir yerde birden kaldırdılar diziyi. Ratingden diye düşünmüştüm, ama gerçek bir olaya çok benziyor diye de olmuş olabilir bu.

Bu noktada Sevim Tanürek söylüyor: Dayımın Oğluna Bak.

Sevim Tanürek olayını çok yıllar önce biliyordum, ama unutmuşum. Çölaşan’ın Haziran 2001’de yazdığı bir yazıya bağlanalım:

Dün, Tayyyip’in oğlunun çarpmasıyla vefat eden Sevim Tanürek’in eşi Ahmet Tanürek’le konuştum. Tayyyip’ten yanıt gelmiyordu, bakalım Ahmet Bey ne diyecekti. Anlattıkları bir ibret belgesiydi. Lütfen dikkatle okuyunuz ve şu olanları unutmayınız:

‘‘Tayyyip’in oğlu kırmızı ışıkta hızla geçiyor. Peşine siren çalarak ekip takılıyor. Kaçarken, yaya geçidine 5 metre kala eşime çarpıyor. 30 metre sürüklüyor. Eşim 6 gün sonra vefat etti.

Yakalandığında polislere Tayyyip’in oğlu olduğunu söylüyor. Zaten o andan itibaren her şey değişti. Karakola gittik, çocuğun ehliyetini sormuyorlar. Polislere bunu hatırlattığımızda ‘Siz ukalalık etmeyin, biz ne yapacağımızı biliriz’ dediler.

Kazadan hemen sonra caddemize belediye arazözleri geldi. Tarihte ilk kez, caddemiz baştan aşağı yıkandı. 35 metre fren izi vardı ve her şeyi bir anda yok ettiler.

Çocuğun ehliyeti yoktu. Kazadan sonra, üç ay önce verilmiş gibi ehliyet düzenlediler.

Mahkeme başladı, çocuk bir kez olsun gelmedi. Babası tarafından yurtdışına gönderilmişti! Ama Tayyyip’in adamları hep oradaydı. Karımın hakkını ararken bir şey söylediğimizde dirsek yedik, tehdit edildik, tacize uğradık.

Hákime çocuğun ehliyeti olmadığını, kazadan sonra babasının forsuyla düzmece ehliyet verildiğini söylediğimizde ‘Ne demek yani, siz koskoca belediye başkanını sahtecilikle mi suçluyorsunuz’ diye azar işittik. Sakin bir insanımdır ama o anda elimde bir şey olsaydı, kafasına fırlatırdım.

Olayın oluşunu gören tanıkların hepsi tehdit edildi ve korkutuldu. Buna bir yakınımız dahildir. Sadece bir tek genç kız tanıklık yapmakta direndi. Fakat işin rengi değişmişti. Başına iş gelmemesi için ona da tanıklık yaptırmadık. Şişli karakolunda çocuğun ehliyetini sormayan polislerin ve sahte ehliyet veren trafikçilerin aileleri dava görülürken defalarca gelip yalvardılar, işin üzerine gidersek kocalarının görevine son verileceğini, aç kalacaklarını söylediler. Onlardan da şikáyetçi olmadık! Kapımızda her gün belediye araçları durur, Tayyyip’in adamları önümüze çıkardı. Tanıklara olduğu gibi, bize de, uğraşmayalım diye en az 20 ‘ricacı’ geldi.

Tayyyip belediye başkanıydı. O zaman anladık ki, karşımızda bir ‘dev’ vardır ve onunla baş etmek mümkün olmayacaktır. Biz bu durumda aile meclisi olarak toplandık ve işin ucunu bırakmaya karar verdik… Çünkü bir sonuç çıkmayacaktı. Onlar çok güçlüydü.

Sonuçta efendim, mahkeme kararını verdi! 8’de 4 kusurlu olan çocuk 3 ay hapis cezası aldı. Bu da paraya çevrildi. 1998 yılının parasıyla toplam 540 bin lira ceza ödediler. Bugünün parasıyla yaklaşık 2 milyon eder.””

Burada bahsi geçen para cezası 6 sıfır atılmadan önce, yani 2 lira+enflasyon etkisi (diyelim 20-30 lira). 8’de 4 kısmına da tam emin değilim, çünkü başka tüm yerlerde başta 19 yaşındaki oğlanın 8’de 3 kusurlu olduğu, sonradan bunun adli tıpta 0’a çekildiği yazıyor. O raporu veren adli tıp görevlisi de sonradan denizcilik işletmeleri gn.md.yard.lığına atanmış, hatta bir keresinde de Unakıtan “onu başbakandan izin almadan görevden almasınlar” derken yakalanmış mikrofonlara. Diğer yandan, 8’de 0 kusurlu olsa oğlan hiç ceza almazdı. Yani, işin o kısmı iyi araştırılmamış.

Ama detaylar bir yana, budur işte, dün akşam tüm halkını kucaklayan başbakan ve onun kulları. Aslında iyi bir muhalefetten beklenen de (Oysa Kılıçdaroğlu tam böyle konularda duyurmamış mıydı ismini) tüm bunları ve bu adamın nereden nereye geldiğini, nasıl ve kimlerce desteklendiğini iyi bir araştırma sonucu gözlerimizin önüne sermesiydi.

Özal’ın davulcu damadı ve kızına Jaguar hediye eden işadamı artık bıktıran bir espriye dönüşmüştü bir aralar. TRT’de seçim konuşması yapan bir partinin logosu davulu delen jaguardı. Oysa bu aileye kimse ağzını açmıyor. Bu bahsi geçen oğlan sakat raporuyla askerliğini yapmıyor, 2001’de evlendiğinde 200 bin dolarlık altın takılıyor, malum gemisini Sümeyyye’ye para göndermesiyle bildiğimiz Remzi Gür’ün ortağından yarı fiyatına alıyor. Kısacası, yukarıdakiler zamanında taktığı altınların, yaptığı iyiliklerin keyfini sürüyor, aşağıdaki neferler de o altınlardan hiç nasiplenmeyecek olsalar da memnuniyetle kulluk edip arkasını temizliyorlar (böylelikle hayır işlediklerini düşünüyor bile olabilirler).

Yalnız, başına gelmeden bilemezsin diyeceksiniz belki ama yine de herkes bu aile gibi korktuğu için oluyor işte tüm bunlar.


(resimler uludağ sözlükten. kırmızı içine yükleyen kişi almış. bir de 2. resimdeki bilal, burak değil).

Reklamlar

5 yorum

  1. günlerdir bakıyorum, okuyorum. her ağzımı açışımda çıkacak kelimelerin

    yetersizliği susmaya devam etmemi salık veriyor. insan ne diyebilir ki tüm

    klişeleri, maalesef sıradan hâlini almış sözlerini sıralayarak. yani ne?

    insanların hangi noktada bu kadar vicdansızlaşabildiği, hangi çıkarın iç

    rahatlığı teminatıyla beraber geldiği ya da insanların -her şeye bu kadar

    kolay inanmaya teşne insanların- delillere/apaçık gerçeklere rağmen

    inanma ihtiyacını -hadi abartma, hâlini- duymamalarına ve dahası bu

    ‘manevi boşluk’larını doldurabilecek büyüklükte ne bulduklarına vs. vs.

    hangi birine ne laf söylenebilir? bu ülkede olup bitenler ‘inanamamak’

    tepkisinin sınırlarını çoktan aştı, artık ‘bu kadarına dayanamama’ hâlini

    yaşıyoruz. ve bu hâlimizle bir de önümüze en temizinden sayfalar açıyoruz.

    bilmiyorum ki.


  2. en azından bir yalnız değilsin hissi var. bunu söylerken yüzdeleri geçirmiyorum aklımdan. işte sen, ben, o gibi sayılabilecek miktardaki kişileri.

    ne yazık ki, belki bu yazdıklarımdan da acı, onlardan da sinir bozucu birşey yazacağım birkaç gündür. onu bir türlü yazamayınca, aynı sırada yazmayı düşündüğüm bu yorum cevabı da gecikti.


  3. ne kadar can sıkıcı vs. de olsa yazmanızı tercih ederim. insan bazen böylesi “şok”lara/hatırlatmalara ihtiyaç duyuyor. yoksa kapılıp gittiğimi hissettim. arada bir, biri sarsıp uyandırmalı beni. bu yazıyı okumamın üstüne hrant dink’le ilgili haberleri görmem bana bu yorumu yazdırmıştı, bir haftadır içim cız ediyor düşündükçe. siz gene yazın.


  4. neye şaşırıyorum biliyor musun? bu adamlar inançlı(öyle diyorlar). hadi milletin paralarını hiç ederken bunu rasyonalize ediyorlar, vicdanlarına sığdırıyolar (allah şimdi bize yürü dedi, biz de yürüyoruz falan gibi) ama birini (ehliyetsiz ve hızlı-neredeyse kasıtlı) öldürüp, sonra da bunu örtbas edip, cezasını çekmeyip nasıl yaşar ki insan…allahdan korkmaz mısın…her gün beş vakit huzuruna çıkarken aklına ne yaptığın gelmez mi…dinin bütün şekil şartlarını yerine getirince temize çıkıyorsan hakkaten bir şey değil, çok kolay “inançlı” olmak..hiç bir şey değil…


  5. aynen ben de ilk satırını okuyunca (son yorumlar kısmından) bu yazıyı açana dek benzer şeyleri düşünmüştüm. onlar için o inanç herhalde tamamen 5 şartla ilgili (ve diğer şartlarla, yasaklarla). inanıyorum, yani hac’ca gitmem şart. ama birini öldürüp onu örtbas etmek tamamen apayrı. insan beyni çok rahatlatıcı çalışabiliyor. kaza diyor, unutuyor, çeşitli şekillerde rasyonalize “rabbim istemeseydi şimdi cezaevinde olurdum” diyor bile olabilirler.
    burada kilit kelime vicdan. inançlı biri böyle bir olaya dayanabiliyor da vicdanlı biri (inansın inanmasın) dayanamıyor.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s