h1

Herkese hitap eksiltir

26 Şubat, 2012

Sık sık bahsettiğim gibi, ben hayatımı Oscar tahminleri yaparak kazanıyorum. Ne duydum, arka sıralardan birisi “ya soyduğun müzeler?” mi dedi? Evet, o ve benzeri konularda iyi bir ‘alıcı’ olabilirim, ama çok kötü bir satıcıyım. Bir kere elime geçince bir türlü bırakamıyorum. Elime alınca bazılarına yakından cidden hayran kalıyorum. Diğerlerini de beğenmeyi öğreneyim diye saklıyorum. Yalnız, asacak yer sorunu oluyor. Bir Cezanne’ı salonuna asamazsın ki. Bir misafir gelir, şüphelenir filan. Bir banyoya asabiliyorum ki orası da 1-2 tane anca alıyor. En son aynayı çıkarıp oraya da bir tane astım ama sabah kalkınca neye benziyorum diye bakınca ‘dirseğine yaslanmış İtalyan genç kız‘ı görmek ilginç oluyor.

Hayatını kazanma konusu sorun değil de bunu kız babalarına anlatmak büyük dert oluyor. Tipik bir konuşma şöyle gidiyor:

– Demek Oscar tahminleri yaparak hayatını kazanıyorsun? Nasıl yani, herşeyi biliyor musun?

– Herşeyi bilmek gerekmiyor efendim. Ortalama kategoride 5 aday oluyor. Bilme olasılığı %20. Bahis şirketlerinin karını da koyunca %25-30’un üstünü bilince kazanmaya başlıyorsunuz. Tabi, bazen favoriler oluyor, onları da düşününce %40 diyelim.

– E, çoğunlukla kimin kazanacağı belli oluyor zaten.

– Doğru tabi, mesela bazı oyuncu dallarında öyle efendim. Ama 24 dal var, çoğunu, kısa filmleri, belgeselleri filan kimse önceden bilemiyor.

– (Şöyle bir süzer) Senin yaptığını herkes yapabilir gibi duruyor biraz araştırınca.

– Ama bunun nasıl bir çaba ve uzmanlık gerektirdiğini bilseniz. Filmleri takip et, havayı kokla, gidip akademi üyelerinin çöplerini karıştır, gerekirse gittikleri restoranlarda garsonluk yap… Tabi, bir de yılların getirdiği…

– Sürprizleri de biliyor musun peki?

– Bazen. Mesela evvelsi yıl herkes Avatar kazanır diyordu, hatırlarsınız belki, ben Hört Locker demiştim.

– Hart lakır diyorsun galiba. Pöh, Avatar dururken. Filinta gibi mavi kızlar üzerine üzerine geliyordu be.

– Tabi, çok haklısınız Sayın Kızıgüzel.

Bu sezon, yani geçen yaz sonrasındaki birkaç ayda en merak ettiğim film Artist’ti. Bir resmi bile beni cezbetmeye yetmişti. Filmekiminde ve altın portakalda oynamıştı, ikisinde de kaçırmıştım. Vizyona girecek gibi de değildi, tam bir festival filmiydi (Holivut onu keşfedip bayılana dek). Sonra gezici festivalde İzmir’e geldiğinde bir sinema derneğinin işletmesini alıp onarmakta olduğu bir sinemada izledim. Fuayede ustalar çalışıyordu,  kızlar içerdeyken tuvaletlerin kapısını erkekler kapıyı bekliyordu. Salonun perdesi bile zorlamasına tutturulmuştu ki ben girerken onu yerinden çıkardım diye ters bir kız bayağı terslenmişti.

Başlarda hayran kaldım filme, havasına ve buluşlarına. (Bundan sonrası filmin içeriğini hafiften ele verecek). Kızın adamın kıyafetlerine sarıldığı, kıyafetlerin de ona sarıldığı sahne, adamın bir panel arkasından kızla (ya da bacaklarıyla) karşılıklı dansettiği sahne, bir de sinemaya sesin gelmesiyle ilgili buluşlar. Yaklaşık yarısında bitseydi, 45-50 dk.lık mükemmel bir film olduğunu düşünürdüm. Ama ondan sonrası o kadar bilindik ve risksiz devam etti ki.

Sinemanın en çok kullanılan temalarından biridir bu. Adam bir kızı keşfeder, kız yavaş yavaş yıldızlığa yükselir. Bernard Shaw’un Pygmalion’undan (o da mitolojik bir öyküden) gelme, My Fair Lady, birkaç versiyonuyla A Star Is Born filmleri, bizde de Minik Serçe, Gönülçelen dizisi diye devam ediyor. Hele birkaç yıl önce Laurence Olivier’nin oynadığı bir film izlemiştim. Eskiden yıldız olup filmin sonunda çökmüş yaşlı L.Olivier’nin kızın afişlerine baktığı sahne bile bu filmin hikayesini özetleyebilir.

Demek istediğim şey taklit olduğu değil, herkesin seveceği bir film olmak için uğraşması, hiçbir risk almaması. (Herkes çok sevecektir Artist’i; tabi ki sessiz film mi seyreceğiz diyecek şekilci kişileri saymıyorum. Ama gayet tutucu akademi üyelerinin bile kabulunu kazanmışken böyle diyeceklere gerici demek lazım). Zaten dikkat ederseniz herkesin beğendiği filmlerin çoğu yeni birşey yaratmaktan çok eski referanslara dayanır. (Tekrar söylüyorum, seyretmeyi düşünenler bunu okumak istemez) Adamın eşyaları açık artırmaya gider, hepsini alan kişi, kızın şoförü çıkar: bunu bile kaç filmde gördük yahu? (genelde şoför değil, uşak olur).

İzlemedim ama yine eski filmlerle ilgili Hugo’nun da benzer bir tarafı olabilir gibi geliyor bana (ama daha çok seveceğim gibi bir hissim var). Fatih Özgüven de şöyle demiş: “O eski, güzel filmler klişesi, üstü kazınıp altında birşey bulunması gereken bir arkeolojik alan mı, yoksa bir acılı yiyeceğin acılı ile acısızı arasındaki farktan öte değil mi? Sinema tüketicisi ile sinema seyircisi arasındaki farkı belirleyen en önemli soru bu gibi geliyor. İkincisinin, Hugo dolayısıyla gerçek Melies’lerin tadına varmayı önemseyeceğini, ya da Dujardin’in kalaslığı vesilesiyle Gene Kelly’nin esnekliğini keşfetmenin tadına varmak isteyeceğini düşünüyor insan“.

F. Özgüven fazla iyimser, ama Dujardin-Kelly karşılaştırması hoşuma gitti tabi, adamın sempatikliğine rağmen (filmdeki herşey çok, hatta fazla şirindi zaten). Ama kızın yeri ayrı. Bir iki filmini daha izlesem aşık olabilirim (tam bir Arjantinli, yönetmenin de karısı).

“Awards! They do nothing but give out awards! Best Fascist Dictator: Adolf Hitler.” demiş, muhtemelen yarın da ödülünü almaya gitmeyecek olan Woody A. … Şimdi tahminler.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s