h1

Televizyonda gezintiye çıkalım

31 Mart, 2012

Hayat Batuhan’a Güzel: Masterchef’in haşin şefi Batuhan’ın, eski Radikal yazarı ve sevdiğim Donatella Piatti’nin oğlu olduğunu öğrendiğimde pek şaşırmıştım. Kadın o kadar yaşlı değildi halbuki, adam ne zaman ünlü bir şef olmuştu? 2 de kızı mı vardı? Herşey nasıl böyle hızlı oluyordu? O programla genç kızlar arasında nasıl bir fenomen olduğuna inanamazsınız Batuhan’ın. Ama zaten despot adamlara pek düşkünüzdür biz. Neyse, bu programın adı gerçekten böyle ve arada hoş şeyler oluyor. Tüpünü ve tavasını yanında taşıyor Batuhan. Diyelim, Anadolu Hisarı’nda midye dolduran Roman kadınlarla konuşuyor, sonra o midyeleri pişirip onlarla yiyor. Ama program fazla rahat, o yüzden muhtemelen uzun sürmez. Saatini-gününü bilmiyorum, arada Skytürk’te karşıma çıkmasını seviyorum.

Hayat Refika’ya güzel: Hayat hep de şeflere mi güzel? Bu programın adı bu değil ama konsepti bu. Gayet basit şeyler yapıyor Refika, küçük hoş dokunuşları olan. İzledikçe, bu ülkede bazı şeylerde başarılı olmak böyle kolay mı diyor insan. Yılbaşı civarı söylemişti, önceki yıla girerken taşındığı yerde elektriksiz, susuzlarmış, yıl boyunca yavaş yavaş herşey gelmiş. Geçenlerde gazeteci bir arkadaşıyla söyleşilerini okumuştum. Artık klasik olan, masa başı çalışırken bırakıp aşçı olma hikayesi. Çok kısa zamanda da önce gazete, sonra da televizyon programı başlıyor. Ama bunları olumsuz söyleyemiyorum, o kadar canayakın bir insan ki. Hatta her hafta aynı miktarda pozitif. Bir masal dünyasından çıkma gibi. Yalnız, programın sonunda o gün yemek yaptığı arkadaşları geliyor, beraber oturup o yemekleri yiyorlar ve aralarında nasıl bir muhabbet, nasıl bir neşe. Hasetimden her türlü nazarı değdirebilirim.

Serdar: Serdar kışın en can alan zamanında, bizim birkaç saat dayanamayacağımız koşullarda ev inşa ediyor. Hatta, ben bu yazıyı ilk kafamda yazmaya başladığımda yeni başlıyordu, şimdi neredeyse bitecek. Hatta iki köpeği de var, ona eşlik etsin diye verilen iki kangal, ilk düşündüğümde ‘onları yiyebilirim’ diye yazacaktım, ama o kadar hızlı büyüyorlar ki. Haftadan haftaya boy atıyorlar resmen, yakında beni yiyecek duruma gelirler. Zamanı biraz ters Serdar’ın, o sırada mutlaka bir maç oluyor (Çar. 10), ama haftasonu tekrar ediyor (Cmt. 5).

80’ler: Böyle isimli programlar, diziler, konuşmalar öyle itiyor ki beni. Hafızasız insanların koca bir dönemi birkaç obje ile ifade etme, hatta alay etme çabası. Son 1-2 yıla dek 70’lerle alay edilirdi, son bir yılda 80’lere geldi konu. Zaten uzaktan bakınca birbirinin üzerine yapışıyor dönemler; en basitinden, 70’lerin modası 80’lerdeymiş gibi gösteriliyor. Aslında, 80’leri hatırlamak isteyen bugünlerde oynayan Zeki-Metin reklamına baksın. O günlerdeymiş gibi, aradan hiç zaman geçmemiş gibi hissediyor insan.

Terence Davies: Bu kadar şiir gibi film yapan çok az kişi var. Çocukluk hatıralarına özlemin her türlü dayanılmazlığını birkaç sahnede en derinden anlatır. Ben böyle tanımlardım T.Davies’i, MehmetAli (Alabora) da benzer bir tanıtım okudu: “Onun filmleri bir şarkı, bir fotoğraf, çekmecede gizli kalmış bir hatıranın ortaya çıkması gibi sinemasal bir şiir. Sıradan ve günlük olanın olağanüstü dokunuşuna sahip onun filmleri. Kurmaca ile belgesel arasındaki çizgiyi kaldıran, çocukluk travmalarından başyapıtlar yaratan usta bir yönetmen. Kayıp zamanın peşinde bir filozof, sinemanın en büyük yaratıcılarından biri.”

Festival açılışındaki konuşmasını izlediniz mi bilmem, izlememişler için kaydettim. O nasıl bir ses tonudur, nasıl bir zarafettir. Bizde böyle tek bir sinemacı yok. Hatta onu bırakın, tüm ülkede bu kadar zarif tek bir insan bile olmayabilir.

Ele güne karşı: Bir şarkı ne zaman ölür? Reklama düştüğü zaman. Kimse bazı şarkılar ölümsüzdür demesin, reklamda cıcığı çıkarılınca çoğu zaman bir şarkıdan geriye birşey kalmaz. Mazhar’ın reklama satmadığı şarkısı kaldı mı, bilmiyorum. Oysa ne güzel abimizdin sen, Mazhar. Kendime pek benzetirdim -aynı gün doğmuştuk hem. Ama sonra birşeyler oldu, sanırım içine şeytan girdi. Aslında, gerçekten de Arkadaşım Şeytan’da ruhunu şeytana satıyordu. Yoksa…..?

Burcu Esmersoy: Ben bu kadının adını anmak istemiyorum. Kendisini görmek istemiyorum. Zaten görmek isteyen var mı, onu da sanmıyorum. Sanki ülkece ona hayranmışız gibi, ya da olmalıymışız gibi düşünen her türlü programın yapımcısı onu kullanıyor. Bir gün bir daha televizyon izlememe kararı verirsem onun yüzünden olacak.

Hustle: Bir süredir hayatımda hissettiğim çok büyük bir eksiklik var: iyi bir yabancı dizi. Tam zamanında Hustle yeniden başlıyor. BBC’de (bbc entertainment) Pazartesileri 10’da. Bizim akademide (The Royal Academy of Con Art) ders olarak gördüğümüz konuları pratiğe döküyor dizi. Hatta, bizim usta hocalarımızdan biri kendi ders kitabından fikirleştirmiş diyorlar öyküleri.

Son: Hayır, tavsiye etmek için anmıyorum burada. İyi olabilecekken pek de olamamış bir dizi. Bir sürü saçma yanı var. Ama senaristi Berkun Oya, kafası farklı çalışan bir tiyatrocu. Birkaç farklı sahnesiyle İran hevesiyle doldum içten içe. Gidince köhne plakçılarında insana doğu bilgeliğiyle ders veren sözler eden (“siz batılılar, herşeyin fiyatını bilirsiniz ama kıymetini bilmezsiniz”), aynı zamanda da gözleri eşek gözü, dudakları öküz dudağı pek güzel hemşireler bulacağımı, sonra o hemşirenin beni evine, yerde oturarak o plağı dinlemeye davet edeceğini düşünüyorum. O hemşirenin dava arkadaşı gördüğü ama kendisini seven bir adam var ve en iyisi bu örnekte kendimi kullanmaya son vereyim. Buradan İran’a gönüllü giden doktor, o akşam o evde hemşireyle beraber olur. Sabah evden taş evlerin arasındaki dar sokağa çıktığında, hemşireyi seven adam yerde, kartonların üzerinde oturmuş beklemektedir.

Ki o İranlı adam yıllar önce Ankara’da üniversitede okurken Aylin Aslım’la çıkmaktadır. Kız onu evine davet eder, oğlan aynı plağı kızın ailesine hediye olarak götürmüştür. Kızla annesi o şarkıda neşeyle dansetmeye başlarlar. Oysa oğlanın, bu şarkıyı çok seven annesi devrim (anti-devrim) sırasında katledilmiştir. Oğlan, arkasına bakmadan, ayakkabılarını da almadan koşarak çıkar. Cinnah’ta ayakkabısız koşma sahnesine sık sık dönüyor dizi, ama bence yıllar sonra o ıslak arnavut kaldırımlı dar sokakta, duvar dibinde kartonların üstünde oturarak içerdeki çifti beklemesi çok daha içine dokunuyor insanın. 

Bu da bahsi geçen sahne ve 70’lerin havasını ve Anadolu rock’a yakın ezgileri birarada barındıran, gayet ilginç Ghabile Leyli.

Sport Relief: İngilizlerin pek hoş bir televizyon olayı bu. Spor ve eğlence dünyasının ünlü isimleri çeşitli (sportif ve saçma) aktivitelerde bulunuyor, hem o aktivitelerde hem de televizyon yayınında para toplanıyor, onu da belirledikledikleri yoksulluk projelerine aktarıyorlar. Mesela birinde, Little Britain’ın, pek de fit görünmeyen ünlü oyuncusu (uzun boylu olan -ki ülkenin en ünlü 3-5 komedyeninden biri) Manş’ı yüzerek geçiyor. Bu yıl da Thames’ı baştan sona yüzecekmiş. Nehir boyu bekleyen çocuklar bağırarak destekliyorlar, çok hoş sahneler. Aramızdan kahramanlar çıksın, günlük hayatımızda bunu yaşayalım istiyor insan. Ah, nasıl hayranım İngilizlere. Başka bir olay, bir mil koşusu ki başbakandan prenslere kadar herkes katılıyor. 2 yılda bir tüm ülke sporla haşır neşir oluyor. Bu yılki yayın bu haftasonu iki akşam boyunca (Cmt. 9-12, Pz. 7:30-11:15) bbc entert.’ta.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s