h1

Kendinden geçen insanlar ülkesi

22 Eylül, 2015

2 haftadır birşey yazmayı çok istedim. Ama kendinden birşey yazmayı imkansız kılan bir ortam vardı. Bu da büyük bir haksızlık.

Çok kısaca geçeyim, zaten bilinen şeylerin üstüne söyleyebilecek tek sözüm bu:

Ulusalcı-milliyetçi kesimin akp-tayyyyip’e söyleyebildiği tek şeyin “bunları siz semirttiniz” olması çok fena. Bu çünkü, “şimdi doğru yapıyorsunuz” demek. Zaten semirmemiş olmasa da Kandil bombalandıktan sonra elindeki bütün güçle, gerekirse büyükşehirde bombalarla cevap vermeyecek miydi pkk? Bunu görmek için çocuk kafası yeter.

Belirleyici olan ve ileride en çok bakılacak olan, 25 Temmuz’da Kandil’in bombalanması kararı. Öncesinde pkk polisleri öldürmüştü ama barış dönemindeki ilk cinayeti değildi. O bombalama kararını duyduğum anda eyvah dedim ben. Oraya götüren Suruç katliamının da aynı planın parçası olup olmadığını bilmiyorum. Net bilgisi olmayanın emin olarak iddia etmesi zor.

Pkk’nın hdp’yi bitirmeye çalıştığını da düşünmüyorum. Onlar akp devletiyle savaşıyor, hdp’ye etkisini düşünecek durumları yok. Masum olduklarını hiçbir zaman düşünmedim, yanlış anlaşılmasın. Komşunla anlaşmazlığın olan bir bölge var. Adam hak iddia ediyor, bahçesine katıyor, oraya geleni vururum diyor. Sen de çalışanlarından birine oraya git diyorsun. Baştan kimin haklı olduğu, hatta komşunun bir katil olduğu, senin adamını bilerek ölüme gönderdiğin gerçeğini değiştirmiyor.

Bu arada, pkk ateşkesten bahsederken haftasonunda yine vurdu tsk kandil’i.

h1

Kendime çiçek buldum. Ya da: Vadim o kadar pembeydi ki

14 Ağustos, 2015

Pazar gündüz dışarı çıktığımda sokakların çok acıklı bir hali vardı. Acıklı, o sırada dışarıda olanlar için. Yani kediler, köpekler ve ben. Gündüz dediğim de 12 filan değil, 5. Hiçbir akşam boş kalmayan bir cafe ve gece 1-2’ye dek sürekli satış yapan bir pastane kapalıydı ki bu kadarını beklemezdim.

Dönüşte karşı şeritte yolun ortasında bir buket çiçek duruyordu. Çok garip bir imge. Bir canlıdan sonra belki yolda en görmek istemeyeceğin şey. Birazdan bir araba geçecek. Üzerinden. Ben geçerken bir motosiklet geliyordu karşıdan, ezecek gibi. Durdum ileride, koştum. Motosiklet üzerinden geçmemişti, gelmekte olan arabalar gelmeden yetiştim. Kenara koyacaktım, birileri görüp alsın diye. Belki birisi sevinir. Hop, o sevinen niye ben olmuyorum? Durakta bekleyen adamın bakışlarından çekine çekine arabaya getirdim, sonra da eve. İyi oldu.

IMG_3326

İhtiyacı olan bendim. Aynı tramvay meselesinin can sıkkınlığıyla (çıkan kısmın özeti: tüm proje saçma, ama buradan geçmesi saçmasapan, ben de değiştirmek için bayağı uğraştım). Hatta 2 gün öncesinde yan apt.daki yaşlı bir kadına rastlamıştım. Bir taksiden torbalarla iniyordu. 2-3 hafta önce de aynı yerde rastlamış, kaldırıma çıkmasına yardım etmiştim. Bu sefer de torbalarını tuttum, koluma tutundu filan. Ayrılırken Allah ne muradın varsa versin dedi. Keşke başka birşey dileseymişim vardır ya, bir de onu daha söylerken düşünmek var. O, “sevdiğin…” filan diye devam ederken ben “valla en çok bu tramvay meselesinin çözülmesini istiyorum” dedim. O kadar yani.

O gün büyükşehir bel.nin genel sekreter yard. ile görüşmeye gitmiştim. Belediyenin 3 numarası. Ama sanki 1 numara gibi yukarıda bu insanlar. Sırf randevu almak için 4 hafta bekledim. Elimde yüzün üstünde imza olmasına rağmen. Çalışanların davranışları da bunu besliyor. Adamın ofisinin kapısı açılınca tüm sekreterler ayağa kalkıyor filan.

Görüşme berbat geçti. Futbolda bir tabir var, “karşı takım o kadar düzensiz ve kötü ki senin de iyi oynamanı engeller” diye. Onun gibi, adam bazı konularda o kadar mantıksızdı ki bir türlü düzgün cevap veremedim. O kadar imzayı “insanlar her değişikliğe direnir” diye reddetti mesela. Soru soruluşundan da yönlendirilmişler. Bu o kadar insana karşı bir hakaret. Denizden bir proje yapsalar kimse itiraz etmez mesela. Hem çoğu kişiye hiçbir yönlendirme yapmadım, “şuradan değil, şuradan geçmesi için imza topluyorum, bilmem siz ne düşünüyorsunuz” dedim. Zaten ortak akıl diye birşey var. Her zaman geçerli olmaz belki, ama çoğunlukla bu kadar insanın bildiği birşey vardır. Veya akp gibi milli irade diye çıkışmalıydım.

Yalnız bu şehir plancılarında çok saçma düşünce şekilleri var. Daha önce de şehir plancıları odasına gitmiştim, oradan genelliyorum. En azından benim konuştuklarımda. Bir defa mühendislik gerektiren işler yapmalarına rağmen -mühendislikte değil, mimarlıkta okumalarının sonucu- hesaptan hiç anlamıyorlar. . Sonra, tüm raylı sistemleri, metro-tramvay ayrımı da gözetmeden mükemmel görüyorlar. Ve bir yerden tramvay geçince o bölgedeki tüm arabaların buharlaşacağını sanıyorlar.

“Birçok şehirde var, araçlarla içiçe düzgün işliyor” diyor adam. Amsterdam’ı örnek veriyor. “Benim gördüklerimde şehir merkezine çok az araç giriyor, o yüzden bir sorun çıkmıyor” diyorum ben, “çünkü metro var”. “Bizim izban’ımız da metro sayılır” diyor. Alakası yok oysa. Hangi gelişmiş şehri düşünürseniz düşünün, tüm şehir merkezini örümcek gibi saran birçok hattan oluşan bir ağ var, genelde de merkezde toplanıyor. (Örümcek? Ahtapot diyelim). Buradaki izban’sa tek bir hat. Genelde arabaya değil, otobüse alternatif. Ve şehir merkeziyle ilgisi yok.

Bir türlü adama yeterli cevap veremedim. Çok alttan alan, başını onaylar gibi sallayıp “doğru ama…” şeklinde konuşan biriyim. Oysa böyle durumlarda “yok, öyle değil” demek lazım. Bunu gerektiren çok tutarsızlık, mantıksızlık oluyor çünkü. Çok hazırcevap da değilim. Fazla empatiden olmalı bu. Dinlerken dışarıdan eleştirel değil, tamamen o mantığı anlamaya odaklı bakıyorum. 5-10 dk sonra çok iyi cevap veririm, ama o anda değil.

Sonuçtan çok kendimden memnun olmadığımdan sıkıldı canım. Tabi sonuç da önemsiz değil, çünkü konuştuğum ve bu konuda endişeli kişilerin, en çok yaşlıların sorumluluğunun karşılığını vermek istemiştim.

Bütün bunları bir çiçek değiştirir mi? NO No no, well, maybe yes. Güneş Taner miydi, siyasi yasaklar referandumu öncesinde Amerika’dan böyle bir tişört alıp gelmişti.

h1

Vadim o kadar yeşildi ki -i

24 Temmuz, 2015

Evimizin pek bir özelliği yok. Önce oturduğumuz evi çok severdim, belki sonra anlatırım. Bu, alınmasın ama biraz kutu gibi. Ama muhiti seviyorum. Sakin geliyordu bana. Belediye içine edene dek.

Sondan ve en canımı sıkanından başlayayım: 2-3 yıl önce galiba belediyenin propaganda dergisinde karşıyaka tramvayı diye bir ifade gördüm. Sahilden geçecekmiş. Yuh dedim. Süper saçmaydı. Sahilde trafik hiç tıkanmaz, kimse de ulaşım zorluğu çekmez. İkisinin de çünküsü Karşıyaka bir iş merkezi değildir, kimse burada çalışmaz, o yüzden çoğu trafiği kendi içinde değil, şehrin diğer taraflarıyladır.

O sıralarda şehir boyu sahil hattının ünlü mimar firmaları tarafından düzenleneceği haberlerini de yayıyordu belediye. Karşıyaka için bahsi geçen mimarlık firmasına yazdım, siz bundan yana mısınız diye. Cevap verdi hemen ortaklarından biri, değiliz, ama belediye isterse diye onun olduğu bir projeyi de verdik diye yazdı. Sizin çevrenizle beraber sesinizi duyurmanız önemli diyordu. Ama böyle fikirlerin kapsamadığı alan şu: Türk’ün aklı son sn.ye dek gelmez. O zamanlar birşey yapmaya kalksam herkes olmaz öyle birşey, yapamazlar derdi.

Ondan bir süre geçti, yine belediye dergisinde hat yazıyordu: sürekli sahilden geçmeyip dönüp bizim caddeden geçeceği. Bu sefer yuh kalmadı, küfretmek istedim. Sahilden döneceği söylenen sokak (Bostanlı iskele karşısı) bankamatiklerin önünde duranlar yüzünden karmaşıktır. Sonra 4 yöne de tek tek yeşil yanan bir dörtyol, iki taraflı parkedenler ve çok dükkan-restoran sebebiyle bir keşmekeş bölüm, dar bir köprü, sonra 2-3 yıl önceye dek sakin olan ama birden cafelerin-pastenelerin hücum ettiği (Starbucks etkisi diye birşey var, açıldığı yeri değiştiriyor, nasıl başarılı bir algı yarattıysa), o yüzden yakın keşmekeşliğe sahip dar bir bölüm, en son da bizim önümüz ki burası da pazarın kurulduğu günler çılgın bir ruh haline sahip. Dar dediğim kısımlarda 2 taraflı parkedilmez, çünkü o zaman iki yönlü trafik sığmaz. Yani 4 arabanın sığmadığı yerden 2 tramvay, 2 de araba geçmesini planlıyorlardı.

Buna gereğinden fazla canımı sıktım. Aklıma geldikçe sinirimi hoplattı. Belediye de pek hatırlatmadı sağolsun. Mimarlar odasına ve şehir plancıları odasına ulaşmaya çalıştım. 2.sine gidip konuştum. Son derece salak tiplerdi. Okuyan plancı varsa kusura bakmasın, ama bakınız şehirlerimiz. Şehir plancılarının hesap (sayı, matematik) bilmemesi kadar saçma birşey olamaz. Bence mühendislik olmaları daha mantıklı, mimarlık fak.nde olmalarındansa. Zaten ortada estetik de yok. Ortada deri müh, orman müh gibi alakasız müh.likler varken çok daha mantıklı.

Bilgi edinme hakkıyla belediyeye sorular sorup işin saçmalığını belgeleyeyim diye düşündüm, “böyle bir talep varsa bu hat üzerinde çalışan bir otobüs niye yok, otobüs yoksa niye birkaç yüz milyon harcıyorsunuz” diye. Ama bir türlü yapmadım. Bu arada, Konak-Güzelyalı hattıyla beraber maliyet yarım milyar filan. O paraya 10 olimpik kapalı yüzme havuzu yapılıp işletilir, şehirdeki herkese bisiklet hediye edilir.

Sonra yakınlarda inşaat hattın sonundan başladı. Ciddi bir kazı ve sonunda etraftaki insanlar neyle karşılaşacaklarını anladı. Birkaç ay kapanacak yollar ve tam bir rezalet. Benim de aklıma geldi, niye imza toplamıyorum. Hemen giriştim. Yazdım, bastım, apt yöneticilerinin kapısını çaldım. Onlar onay verirse kapıcılar çöp toplarken sorsun, imzalatsın diye düşündüm. Saçmaladım. Bir defa kapıcılar niye kendilerine iş çıkarsın ki. Sonra niye yöneticiden icazet alıyorum ki. 2 apt.da iyi işledi sistem, diğerlerinde olmadı. Bizim kapıcı bile kimse imzalamadı deyip çıktı işin içinden. Bu arada, hattın geçeceği cadde üzerindeki binalara imzalatayım diye düşündüm, onları ilgilendiriyor diye, ama kocaman bir blok yargı lojmanı, onlar imzalamazmış hiç. Emir verir gibi olmasın diye, dedi kapıcıları. 2 bina da asker lojmanı çıktı.

Ben de taktik değiştirdim. Çok basıp posta kutularına attım, görevliye bırakabilirsiniz diye yazdım. Böyle bayağı insana eriştim, ama yine bir engel vardı. İnsanlar imzaladıkları kağıdı kapıcıya bırakmaktan acizler. Yan apt’nın kapıcısı “çok az daire var zaten” dedi, 3 daire saydı, çal ded, ben de kapıları çalmaya öyle başladım. Gayet iyi geçti, insanlar çok büyük oranda karşı. Ve genelde de ateşli karşı.

Caddelerin kafeler bulunan daha dar kısmındaki apt.lara hiç ulaşamamıştım, lüks ama küçük apt.lar, kapıcıları yok, o yüzden kapısından girmem bile sorun. Geçen gün dışarıdan ışıklara bakıp birinin zilini çaldım. Hiç yapmayacağım şeydi ama pek güzel geçti. Asıl bahsetmek istediğim kısım da bu galiba. Bazen konuya giriş yapmak için sıkıcı miktarda şey yazmak gerekiyor. Bugünlerde imza topluyorum diye başlanmıyor.

Neyse, arada sinir bozucu insanlar mutlaka çıkıyor. Evi değerlensin diye isteyenler mesela. Malum, ülkede ev değerleri etraflarının güzelliğiyle değil, önünden ulaşım zımbırtısı geçmesiyle ölçülüyor. Veya akla ziyan bir bisikletçiyle konuştum dün. Sürekli haklı çıkmaya çalışan megaloman bir tipti. Ama çoğunluk gayet hoş insanlar. Annem insan tanıdın diyor. Tanımayı isteyeceğim insanlar gördüm. Mesela Aziz Kocaoğlu’nu çok sevdiğini söyleyen kısa boylu çift ki kadının garip bir konuşması vardı, genzi kapalıymış gibi, ama onu çok sempatik ve mütevazi buldum bu yüzden; dün bir apt.’a girerken yakaladığım ve imza deyip hoş sohbet ettiğimiz adam ve o apt.’da uğrayıp beraber geceye aktıkları 50’lerindeki çift; kapıyı yalın ayak ve eline konmuş ama sürülmemiş kremle açan kadın; 80’lerindeki “Frankfurt’ta kaldırmışlar tramvayı” diyen eski demiryolları bölge md; bugün konuştuğum daha da yaşlı ve kapıları yarı açık çift: adam nerelisin dedi, buralı dedim. Yok, büyükbaban dedi. Şuralı dedim. Bilmiyorum dedi adam. Biliyorsun tabi ki dedi karısı. Ben açıklıyordum yerini. Senin aklın balkanlara gitti dedi kadın -nereden anladıysa. Ben makedon olduğunu düşünmüştüm, öyle bir tipin var dedi. Doğrudur, bütün buralar, nereli olduğum dahil, İskender toprağıymış ya.

Çarşambaları karşıdan karşıya Ayet-el Kürsi okuyarak geçiyorum, bir de bu mu çıkacak dedi karısı endişeyle. Belediyeler, insaların hayatlarıyla oynayan rezil yapılar gerçekten.

h1

Survivor seviyorum desem?

3 Temmuz, 2015

Eurosport’ta okçuluk, golf, bisiklet, hatta bilardo izlemeyi seviyorum desem sıkıcı ama üst düzey birşey yaptığım fikri oluşur. Ama Survivor izlediğimi söylesem bir güzel aşağılanırım.

Böyle kalıplar var işte. Oysa Survivor oyunları cidden heyecanlı ve ilginç olabiliyor. Bol ve çok çeşitli engellerin olduğu, havuza atlanan, biraz yüzülen, sonra bir yere tırmanılan, koşulan, tekrar çeşitli engellerin geçildiği, sonra da topların bir yere atıldığı oyunlara bayılıyorum. Çünkü ben o oyunlarda oynamayı ne çok isterdim. Ve oynayamayağımı bildiğim için de cidden kahrolasım geliyor.

Lisede kendimize göre bir olimpiyat geliştirmiştik. O ortamda yapabileceğimiz sporlar, merdiven çıkma, kısa-uzun mesafe koşu, uzun atlama, penaltı, basket serbest atışı gibi şeylerden oluşuyordu. Sonra tamamlanmadı, yarıda bıraktık. Ama böyle hazır bir oyun parkuru olsa biterdik (i.e., bayılırdık).

İş tamamen o parkuru tasarlayan ve inşa eden Arjantinli ekipte tabi. Bazen ince planlanmış numaralar oluyor. Üzerinde yürüyeceğin plaformu yerden bir ipi çekerek yerine oturtuyorsun, veya atacağın topları teleferik düzeneğiyle almak için bir değirmeni döndürüyorsun.

Ben çocukken TeleMatch vardı. Ne kadar eski, emin değilim, ama sanki çok çok eskilerden değil. Pazar sabah-öğlen-erken öğleden sonra civarlarında. O saat kuşağından bildiğimiz, western ve klasik müzik konseri; o yüzden saatine emin değilim, sanırım onlardan önce başlardı. Farklı renklere sahip 4 takım havuzda ikili ikili oyunlar oynardı. Topları bir kovaya doldurmak gibi eğlenceli şeyler. Evde herkes bir rengi tutardı filan.

Daha da hatırlayan kimseyi görmedim. Hatırlatılmamasıyla ilgili olmalı. Bazı şeyler sık sık gündeme geliyor (değiş Tonton gibi), TeleMatch hiç gelmedi. Survivor oyunları onun daha hırslı versiyonu.

Birkaç yıl önce “bu, bir tatil formatına dönüşse” diye düşündüm. Müthiş kumsalı olan küçük bir adada tanımadığın kişilerle bir grup olup karşı takıma karşı yarışsan? Kazanınca ödüller, kaybedince açlık. Tümden bir mahrumiyet. Ödüller deyince de adadaki vahşi şelale, süper oteller, nba finali, Brezilya milli takımı maçı, New York-Miami gezileri, hatta Havana filan. Yani programdaki herşey olacak, eksi kameralar. Böyle birşeye hem katılmak çok isterdim hem düzenlemek. Ama tabi, çok zengin heyecan meraklısı tatilci-yarışmacılar da bulsan, tv reklam paralarının yanına yaklaşamaz, muhtemelen o masrafı çıkarmaz (yoksa çıkarır mı:)

Denize her anlamda sıfır yaşama fikri de süper cazip geliyor bana. Yıllardır pek az denize giriyorken orada: uyan, deniz, öğlen deniz, yemek yaparken elin mi yağlandı, deniz, sıcakladın mı deniz, güneş batarken deniz, bir de belki gece deniz. Deniz de olabilecek en güzel deniz, en güzel kumsal. Hem sürekli D vitamini, bol O2, ayrıca, deniz kıyısında ve ormanlık alanda negatif iyon olurmuş, hepsi var. Tamamen sağlık gibi geliyor bana orada olmak. Tatili süper zenginlere zayıflama programı olarak mı pazarlamalı ki?

Burada da ucundan bahsettiğim, Fethiye’de gittiğim bir kamp tatili bunu andırıyordu. 20 kadar kişi kampta bir miktar askerlik gibiydi. Sabah kalk kalk sesleriyle kalkıp sonra belli bir programı uyguluyorduk. Hergün uzun bir trekking de içeriyordu. Ama fiziksel tarafından daha çok senin seçmediğin kişilerle tüm gününü geçirme tarafı benziyordu. Değişik çekici bir tarafı var, normalde biraraya gelmeyeceğin insanlarla iyi vakit geçirmenin, kabul görmenin. Rengarenk minibüste hızla giderken ayakta dansetmenin takdir edilmesinin.

Yani tabi ki programın itici taraflarının fazlasıyla farkındayım. Kameralar işin içine girince başlayan taraflar, bbg evi muhabbeti, bir türlü düzgün-sakin-anlayışlı olamayan ilişkiler, fesat arayışı. Korkunç fesat bir milletiz. Ama ondan sakınmaya çalışıyorum. Çok uzun sürüyor zaten. Acun da reytinglerin patladığını görünce sömürebildiği kadar sömürüyor (3 günden teker teker artırıp 7 güne dek çıktı). Ben de o kısımları seyretmiyorum, olabildiğince, ya da oyunla ilgili olmadıkça. Ama tabi çok yapamıyorum, ayırmak zor oluyor.

Bir de arada seçim filan (seçim gecesi de yayınlanır mı, artık bu terbiyesizlik), çok kaçırdığım için geriden geliyorum, herşeyi seyrederken yaptığım gibi. Anladığım kadarıyla, takımlar dağılmış. O zaman da o oyunların zevki kalmamıştır. Özellikle Manço’nun emaneti Doğu ve arkadaşları elenince seyredecek birşey kalmamış olmalı.

Ama şimdilik şöyle süper yarışlar izliyorum (siz de 2 dk izleseniz gerçekten neyden bahsettiğimi anlayacaksınız). Ki bu oyunun ödülü San Francisco gezisi ve orada NBA finaliydi. Birgün ben de böyle yarışlarda yer alsam, sonra kazandığımız hediyede New York’ta gideceğimiz müzikalde güzel birşeyler giymek için Acun’un verdiği parayı harcamak üzere Polo’ya gidip canım ne isterse alsam… 2-3 yıl önce yaşanmıştı bu sahne ve beni gerçekten can evimden vurmuştu.

h1

Seçim sayıları ile ilgili bildiğim herşey

2 Haziran, 2015

1- KOALİSYON

Bizim demokratik bir seçim sistemimiz var. …
“Nasıl yani” tepkisi için bir es verip devam edeyim. Tabi ki baraj hariç. Ama temsil oranları bakımından hiç fena değil. 2011’de:
chp’nin oyu %26, mecliste sandalye oranı %24.5,
mhp’nin oyu %13, mecliste %9.6,
hdp’nin oyu da, meclis yüzdesi de %6.4.
Sadece akp %49.8’e mecliste 59.5. En büyük parti bir parça kayrılıyor d’Hondt’ta, ama diğer sistemlere göre çok büyük bir kayrılma değil.

Tabi ki bence olması gereken tam oyun oranında temsil edilmek. Ama çok kötü örnekler de var. Mesela, geçen ay bizim Birleşik Krallık’ta muhafazakarlar %37’yle parlamento çoğunluğunu aldı. UKIP %12.5’la sadece 1 vekil çıkardı (oyları patladıysa da genel başkanları meclise giremeyince istifa etti). İskoç ulusalcılar %5’in altında oyla 58 vekil çıkardı.

Bizde bunun nedeni, seçmenlerin barajlı sisteme adapte olması ve hdp çizgisinin çok iyi organize olması (baraj olmasa aynı oyla sadece 6 fazla sandalye alacaklardı).

Bunu bildiğimden, akp’nin 30 Mart’ta %43.3 aldığını görünce ümitlendim. Mecliste %50 civarına denk geliyor olmalıydı. İl il hesapladım yerel seçime göre. Tam 275 çıktı (+ 3, ya da en fazla 5, çünkü mesela İst. oylarının 3 seçim çevresine dağılmasını ve hdp’nin bağımsızsızları ne kadar organize edeceğini tahmin etmek zor). Sınır. Yani akp çoğunluğu çok riskli demekti bu.
Bu hesabı yaptığım excel dosyasının tarihi 17 Nisan. 2014.

Birkaç ay geçti. Geçen yılın sonlarında hdp %8’lerde gözükünce (yani akp’den 1-2 puan alınca) kesinleşti. Akp tek başına iktidar olamayacaktı. Bunu herkese anlatmaya çalıştım. Ama insanlarda akp yıkılmaz algısı vardı, kimse ikna olmadı. 2-3 ay önce, Mart’ta, Nisan’da anketler gelene dek.

(O yüzden hdp parti olarak girince sinir oldum. Tam akp’nin güç kaybı resmileşecekken bunu riske ediyorlardı. Ki son 1 ayda akp 276 altında kalsın diye oy vermeye karar verenler olmasa geçemezlerdi.)

Koalisyonları da son 1 ayda tartışmaya başladık. Ama hala deadlock benzeri bir ifade duymadım. Bir konuya kafamızın basması için son gününün gelmesi gerekiyor.

Kurulabilecek 3 koaliyon vardı, akp-mhp, akp-hdp, chp-mhp-hdp. 3.sü fazla zor. Diğer ikisi de hiç kolay birliktelikler değil. Akp-mhp’yi birbirine yakın gören çok ama sonra yıllarda mhp’nin tek söylemi akp karşıtlığı üzerine. Akp’nin hdp’yle biraraya gelmesini de mhp’ninkine yakın görüyordum ama beni şaşırttılar.

Yani, kolay yürüyecek bir koalisyon olasılığı görünmüyor. Bu da tekrar seçim, tekrar benzer sonuç ve tıkanma olasılığı demek.

2- SEÇİM BARAJI

Barajın sebebi Kürt partilerinin engellenmesi değil. Yoksa, bir noktada pazarlık konusu yapardı onu akp. Zaten hdp bağımsız girince kaybettiği vekil sayısı 5-10 arası. Akp için bu kadar direnmeye değmez. Hala ikna edici gelmediyse Tayyyyip’in geçen yıl önerdiği 2 alternatif seçim sistemi de (barajsız dar bölge -tek vekillik seçim bölgeleri- ve %5 barajlı daraltılmış bölge -5’er vekillik seçim bölgeleri-) hdp’nin işine yarıyordu.

Barajın sebebi diğer sağ partilerin, dp’nin, sp’nin ve kurulabilecek yeni bir sağ partinin önünü kesmek. 2002’de dyp %9.5, yp 7.25 alıp meclis dışında kalıp eridi. 2007’de dp son bir hamle yapıp 5.4’te kaldı. 2011’deki %50 de bütün bu oyların toplanmasıyla gelen bir koalisyon. Hatta sonrasında o seçimde 0.75’ler alan has parti ve dp’nin başkanları da transfer ettiler baraj sayesinde.

Akp’yi bitirecek tek şey alternatif bir sağ parti; en büyük başarısı da şimdiye dek bunun önünü kesmesi. Hep yeni bir sağ parti dedikodusu edilir mesela Ank’da, ama kimse baraj altında kalması çok olası bir girişime cesaret edemez.

Bu arada, olması gereken baraj seviyesi de 3-5-7 değil, ya 0 ya da 1. Benim önerim, 1 bölü milletvekili sayısı. Yani ülke milletvekili sistemi olsa 1 vekil çıkarmak için gereken oy oranı. (1/550 = %0.2)

3- SEÇİM HİLELERİ

Akp seçmeni dışındakiler arasında seçimi adil bulanlar ve seçim sayımını güvenilir bulanların oranı %6. Korkunç ve ötesi.

Açık Toplum vakfı -Koç ünv -seçim adaleti anketi -5 may 15-2Açık Toplum vakfı -Koç -seçim adaleti anketi -sayım -5 may 15-2

Seçim hilelerini önlemenin 2 mecrası var. Biri sandık başı, diğeri de sisteme yanlış girilen sonuçlara itiraz. Organize olmuş örgütlerimiz-partilerimiz olsa 2.si ilkinden kolay. Seçsis’i çok gizemli ve karmaşık bir program sanıyor herkes. Oysa ysk sandık sandık sonuçları açıklıyor. Gerisi de toplama işleminden ibaret. Elinde ıslak imzalı ve mühürlü seçim tutanağı olan partinin işi zor değil.

Geçen yıl chp’nin seçim takip sistemi önemli bir girişimdi ama belli ki salakça organizasyon hataları yaptılar. O yüzden merak ediyordum yine yapacaklar mı diye. Geçenlerde öğrendim, hem onların hem hdp’nin hem oy ve ötesi’nin benzer bir girişimi olacakmış.

Birkaç haftadır bunun nasıl yapılması gerektiğini kurguluyorum kafamda. 150 bin sandık görevlisi merkezde diyelim 500 kişiye bağlanır. Bir kişiye 300 sandık görevlisi düşer. Merkezdeki bu kişiler aldıkları sonuçları girer. Ysk karşılaştırması ve fark olan yerleri sistem hemen tüm herkese gösterir. Ayrıca, seçim gecesi sonuçları duyurmaya da yarar bu. AA’ya mecbur kalmayız. Pazar gecesi çok can sıkacak çünkü AA, baştan en az 5 puan fazla gösterecekler akp’yi, hem hilelere yer açmak için hem de o algıyı yerleştirmek için. Akp 41 alacaksa gece 12’de yatan biri 44-45 bilecek.

Bu sonuncuyu bir türlü duyuramadım. Sosyal medya, sesini duyurduğun illüzyonu yaratıyor. İşin bu yanını kimsenin düşündüğünü sanmıyorum. Sonuç takibin ne kadar iyi işlediğini göreceğiz. Ama sonuçta hile engellemede şimdiye kadarki en etkili çaba olacak. Ama keşke 4 gönüllü grup (oy&ö, Türkiye’nin oyları, Ankara’nın oyları, Sandık başındayız) biraraya gelmiş olsa, partilerle de paslaşıp ülkedeki tüm sandıklara daha iyi yayılsalardı. Zaten 4 ayrı gönüllü grubun varlığı süper saçma değil mi? Bölünmeyi ve gücü o kadar seviyoruz ki bunda bile biraraya gelemiyoruz. Oysa merkezi planlamanın çok kritik olduğu bir alan bu.

Aslında, sayım ve tutanakların birleştirilmesi süreçlerini sandık müşahitlerine bırakmadan herkes izlemeli. 17’de herkes sandığına diye önemli bir çağrı yapıyor Kılıçdar da, çünkü geçen gün birisi İst’da bir okula dışarıdan giderek 1200 oyun yanlış işlenmesini engellediğini anlatıyordu.

Böyle beklemiyordum ama pek sıkıcı bir yazı oldu bu. Kaç aydır yazacağım, bari seçim geçmeden yazayım diye böyle oldu galiba.

Unutmadan:
meclis dağılımı tahmin-2-2

Son satırı eksik kalmasın diye ekledim ama biraz gereksiz oldu aslında. Gerçekleşeceğini sanmam.

h1

Bağlarıyla ünlü ama bağı olmayan şehrimiz

29 Mayıs, 2015

– Ankara’ya varınca akp şehrine gelmiş gibi oluyorsunuz. Havaalanı sonrası yol boyu akp mv adayı şu, akp adayı bu, o, sonra toplu halde pozları, sonra Gökçek’in belediye reklamları, kilometrelerce böyle sürüyor. Farkettim ki, tabi ilçemden çok çıkmadığımdan akp harflerini birarada neredeyse hiç görmüyorum. Ya da vatan p.’ni-mhp’yi ne kadar görüyorsam o kadar.
Bu arada, geçenlerde komşulardan birinin vatan p.’ci konuşmalarına tanık oldum 1-2 kere. Yaşadığım şehir aynı zamanda Vatan p.’nin kalesi maalesef.

– Bu şehre geldikçe ilginç politik dedikodular duyuyorum. Sanki ülke genelinin bildiğinin en az 2-3 katını biliyor Ank.lılar. Mesela:

Bir hastane açılışına Tayyyyip’i çağıralım demişler, arayıp hastanemizi cb açar mı diye sormuşlar. Kalem md. açar ama 5 bin kişi garantisi isteriz demiş ve akp’ye yönlendirmiş. Teşkilattan aradıkları kişi biz 5 bin kişiyi Çankırı’dan, Kırşehir’den getirtiriz ama kişi başı şu kadar yol parası demiş. Vermişler. Nereden geldiğini bilmedikleri otobüslerle gelmiş adamlar. Oturup saatlerce bunaltıcı sıcakta çadırda beklemişler, Tayyyyip açmış, gitmiş. 5 bin kişi çarpı min 40 (80-100 de geçiyor) olsa birkaç yüz bin tl akp’nin, ya da yiyen kimse onun kasasına girmiş. Bunu çarpı hergün diye okuyun.

– Yıllar önce Tayyyyip’in hastane önünde kriz geçirirken araçta kilitli kaldığını, korumanın balyozla camı kırdığını bilirsiniz herhalde. Ben onun ne krizi olduğunu bilmiyordum sanırım, bayıldı diye biliyordum sadece. Hastaneye getirmişler. Doktor Emine’yi aramış, kullandığı bir ilaç var mı demiş. Emine “bb’ımız ilaç kullanmaz” demiş. Doktor içinden etmiş küfürlerini. Sonra kalem md usulca epilepsi ilacı kullandığını söylemiş.

– Bir spor fedarasyonu değerlenen bir bölgede (İmcek’ti galiba) bir arazi almış hazineden. Devlet görevlileri şaşırmış, böyle bir araziyi Gök çek’ten nasıl kaçırdınız diye. Ank’yı satmasından sadece Arınç değil, partinin geneli şikayetçiymiş. Sattığı da sadece cemaaat değil tabi.

IMG_2845IMG_2847IMG_2851
Sırasıyla: Sen değil, Renault / aşının millisi mi olur, ve zaten büyük çoğu ithal / insaf, 94’ten beri sizde şehir, yapsaydınız.

h1

kaderden başka sargı yok

12 Mayıs, 2015

Sık sık yazdığım gibi bizde nazara inanılır. Geçen gün üçlendi-dörtlendi-beşlendi (hangisiydi?) dedikleri türden bir gün yaşamıştık. Elektriklerin kesildiği o meşum Salı’nın bir gün öncesiydi. Birkaç saçma şey olmuştu. Önce buzlukta unuttuğum soda patlayıp camları saçılınca oradaki birçok yiyecek çöpe gitti. Sonra birkaç düşürme-kırma-saçma daha yaşandı ve dışarı çıktım. Otoparktan çıktıktan 50 mt sonra yolun benim tarafımdaki bir bisikletli dönüp baktı. Yakınlaşırken bir daha dönüp baktı. Allah Allah, niye bakıyor ki, yanında geçecek yer var çünkü. Geçerken farkettim, polismiş. Aynı esnada kemeri de taktım. Normalde otoparkta takarken biraz ihmal. Yoksa o yüzden mi? Aynadan baktım, bir kalem ve defter çıkardı, plakaya doğru baktı ve yazmaya başladı. İnip ama taktım bakın desem mi? O 50 metrede polise rastlayıp ceza yediğime inanamadım bir süre. Ki hiç bisikletli polis görmemiştim burada. Aslında hiç trafik polisi görmedim desem yeri, hiç durdurulup belge sorulmadım mesela.

[O ceza gelmedi sonra. Yazdığına emindim, sistemin içinde bir yerlerde kayboldu sanki.]

Eve girerken ne çok aksilik oldu diye sayıyordum. O anda elimdeki gözlüğüm yere de değil, alt kata düştü. Neyse ki kılıfındaydı.

Neyse, o günki olaylar bir ‘göz’e bağlandı. Bugüne geldik. Önce dolaptan birşey alırken arkadaki bir saklama kabı yere uçtu, her yer cam oldu. Normal, olabilir. Ama fena olay gece yaşandı. Annem 1-2 gün içinde gideceği bir taziye ziyareti için brownie yapmıştı. Zorla uğraştı da onun için. Dolapta geniş bir borcamda duruyordu. Gece yarım dilim yedim. Yerine koydum. Kapak tam kapanmayınca biraz ittirdim, ama çok dengesinin bozulduğunu, yamulduğunu sanmıyorum. 1-2 saat sonra tekrar açıp birşeyler aldım. Hemen değil, 2-3 sn sonra bu borcam da yere doğru uçtu. Ne kadar kötü hissettiğimi anlatamam. Ölmek istedim neredeyse. Bugün anneme verebileceğim en iyi hediye onu kırmamaktı, becermiş oldum.

Bütün kırmalar tabak-çanakların elimden düşmeden, sadece bulundukları yerden sıkılmasıyla olduğundan kafamda para çevirmeye karar vermişler. Bilemiyorum, onun yerine o parayla bana birşey alsalar daha dikkatli olurdum.

h1

Sembollerle yaşayanlar, kutsallarla ölenler

28 Şubat, 2015

Tarihin Arka Odası’nın eski zamanları, bir şekilde domuzlara gelmişti konu. Pelin Batu “bir dükkanın vitrininde küçük şirin bir domuzcuk biblosu var diye insanlar girmiyormuş, tepki gösteriyorlarmış” demişti. Erhan Afyoncu da “ben de girmem, önünden bile geçmem, mendebur hayvan” demişti. Resmen iğrenmişti adam. Doçentti o zaman, sonra prof oldu sanırım.

Tüm bir dini birkaç sembolle, kutsalla tanımlıyoruz. Onlar da hep yasak, dokunulmaz şeyler. Siyasetimiz de aynı. Hatta bizim için en önemli konular hep böyle.

Bunları Gezi günlerinde farketmiştim. O günlerin en ünlü ve gereğinden çok fazla konuşulan 2 olayıyla. İkisine de velev ki şeklinde yaklaştım. Velev ki biri camide bira içmiş, so what? (‘velev ki’ ve ‘so what’ aynı ifadenin 2 dilde karşılığına benziyor, ama ‘velev ki’de fazladan bir varsayım var. Tam olarak da bir kalıbın 2 parçası: velev ki şu, so what.)

Böyle bir suç mu var mesela ceza kanununda, camide içki içmek diye? ‘Kutsal mekanlara saygısızlık’ diye birşey geçiyordur herhalde, o da muhtemelen para cezası veya çevrilebilir birşeydir. O kadar tartışılan, “şu resimdeki bir bira kutusu”, “hayır, kola” diye incelenen böye bir suçtu yani.

Ki çok olası gelmişti bana. Polis saldırıları arasında boşluklar oluyordu. Her yer de büfe dolu. Nasıl kola alan olduysa bira alan da olmuş olabilirdi. Sonra elindeyken polis saldırmıştır. Koşarak kaçarken dökmemeyi nasıl başarmıştır bilmiyorum.

Orada yaralılar varken bunun tartışılıyor olmasındaki mantık noksanlığı çok zorladı beni. Kendim gibi bakan kimseleri de göremedim. Birileri önceden planlayarak bir camiye gidip içki içse mesela, bundan somut olarak kim zarar görür? Ki kimse “birazdan polis bizi camiye sürer, orada içeriz” de dememiştir zaten.

Bir tek, o günlerde tanıdığım  Dücane Cündioğlu bir kanalda “camiyi sığınılacak bir mekan olurup girmelerine sevinmemiz gerek, ayakkabıyla girmişlerse ne olacak ki, temizletilir” demişti.

Diğer olayı star gazetesinin sayfasında, Elif Çakır’ın yazısında okumuştum. Altındaki yorumlarda bir kız “yalan söylemediği ne malum” demişti. Altında ona yönelik 200-300 civarı küfür ve tehdit vardı. O hissi yaşamışsanız bilirsiniz, yoksa anlatması çok zor. Şok olmuştum. Buydu bizim ülkemiz. Mesela, Sivas bir istisna değildi. O kız ve o 200-300 kişi bir kasabada biraraya gelse yine aynısı yaşanırdı.

O olayda velev ki demek zordu, ama o gün cevap verebildiğim kadar kişiye “velev ki gerçek, o kadar kafa travması geçirenlerin canı yok mu” tarzı şeyler yazdım. Ama o olayla beraber tüm ülkece öğrenmiş olmamız gereken birşeydi bu: onlar bizi kendilerinden görmüyordu. Onlar için değerli canlar ve değersiz canlar vardı, ve bu o ümmetin parçası olup olmamakla, hatta nihai hedefe hizmetle alakalıydı. Bunu hala anlayamamış insanlar gördükçe şaşırıyorum.

O olaya hiç yalancı birini tanımamış gibi yaklaştı insanlar: İlkokulda koşarak çıkarken takılır, düşersin, pantolon sökülür. Annen koşma dediği için evde hikaye, o kötü, şişman çocuk seni itmiş, merdivenlerden yuvarlanmış, 5 takla atmış olur. Acınmak-mağduriyet hem sana ilgi getirir hem doğru senaryo ile sevmediğin kişilerin damgalanmasını sağlarsın.

Başından beri böyle düşündüm ben. Kabataş’ta kocasını bekleyen kadın birkaç kişiyle tartışır. Gördüğü tavrı, veremediği cevabı yediremez. Zaten gezicilere sinirlenmektedir. Gerisi acting. Ben bir süre sonra anlattığı şeye bir parça olsun inandığına, yani yaşadığına da eminim. Her toplumda %5 civarı borderline insan var. Doktor raporu almak için 5 gün sonra kendisini morartmış birinden bahsediyoruz.

Benim gibi düşünenlere saf-salak deniyor ama hepsi tamamen önceden planlı olsa basit bir kayıt alacak kadar bir sahne sergilenirdi. Birilerinin başörtülü bir kadını ittirip düşürdüğünün görülmesi yeterdi, o anda kesilirdi mesela görüntüler.

Bu tabi ki Tayyyyip’in ve bilindik gazetecilerin kandırıldığı, masum olduğu anlamında değil. Toplumu bölmek ciddi bir suç. Zaten Kabataş’ta bir insanın bir diğerinin üzerine işeyebileceğine inanmak için gerzek olmak gerek.

Bu konudaki tartışma programlarını izlemek de son derece sinir bozuyor. Çünkü kimse “görüntüleri gördük, hiçbir şey olmamış, üstelik etrafta güvenlik görevlileri var. Bakın bunlar da hala konuşamayan Lobna Al-Lamii, kafatasının bir kısmı alınan Mustafa Ali Tonbul ve polisin kör edip ateşe atıp öldü diye bıraktığı Hakan Yaman” diyemiyor. Herkes herşeyi biliyormuş gibi davranılıyor, insanları bilgilendirmeyi, fikirlerini değiştirmeyi kimse akıl edemiyor.

Örnekler bizle sınırlı değil. 2014 yazında da “Mescid-i Aksa’ya postallarıyla girdiler” diyordu Tayyyyip. Hep bir taraf sadece kutsal-temiz-dokunulmamış-iyilik dolu-cennetten bir parça, diğer tarafsa tamamen alkolik-serseri-salyalı-ateist-pis-cehennemden düşmüş. Bu dinci bakışta açık bir kişilik bozukluğu var. Senin o bozukluğa eğilimli olmana gerek yok, çevrenden gelen dinci telkinler seni öyle yapar.

Griyi anlatmak zor tabi. Beyin kolayı seçiyor, iki uçtan birine gönder beni diyor. Semboller buna aracı, hatta ‘iyi-temiz’ ve ‘kötü-çirkin’in programlanmış karşılıkları. Algıda başörtüsü belli bir değeri alıyor, Yahudi veya içki de öyle.

Çıldırtıcı örnekler her yerde olduğu gibi burada da gereğinden fazla yer kaplıyor; ama benzeri bir sembolcülük dinciler dışında da mevcut tabi. Atatürk figürü, Anıtkabir, milli marş. Yine özün önüne geçen öğeler. Ama bir din kadar provoke edici olamıyorlar. O yüzden Atatürk’e hakaret bir şiddet doğurmuyor, ama Danimarka’da veya Fransa’da yayınlanan ve normalde hiç görmeyecekleri, hatta hayatlarının çok uzağından geçecek bir karikatürden sonra onlarca kişi ölüyor.

Bunlara karşı bence tüm sembolik suçları kaldırarak başlamalı. Hiçbir kimseye, hiçbir şeye hakaret suç olmamalı. Nasılsa ediliyor. Hebdo sırasında birisine “siz de alınmayıverin” yazmıştım da ne sığ bir bakış demişti. Yoo, bu kadar basit.

Şunla bitireyim: 2013 Haziran’ın sonlarıydı. Alsancak’ta, Gündoğdu’da anıtın önünde oturan hardcore bir Atatürkçü grup vardı. Orta yaşlı bir adam ve birkaç genç orada oturma nöbeti tutuyordu. Oradan geçerken kendiliğinden oluşan bir foruma denk geldim. Heyecan üst düzeydeydi. Kemalist vurgunun fazlalığını görünce ben de söz alıp “kimseyi ayırma hakkımız yok, Mustafa Kemal’in askerleri de gelsin, Mustafa Keser’in askerleri de, kimsenin askerleri olmayanlar da” dedim. Orta yaşını geçmiş bir adam çok bozuldu. Askerliğini Mustafa Keser’le beraber yapmış, severmiş, iyi adammış ama Mustafa Kemal’le karşılaştırmak, haşa yani. Birkaç genç anlatmaya çalıştı, bu bir slogan diye, ama o diretti.

Bu arada benim vapura yetişmem gerekiyordu. Başka bir forumda tanıştığım odtü’lü bir oğlanla oralarda karşılaşmıştım. O, Kemalist grubu sevmeyip çay içmeye gitmişti, bense tersine ortamın sahiciliğini sevmiştim, vapur için sözleşmiştik. Ben kaçar gibi ayrılmamak için kalabildiğim kadar kaldım. Sonra koşa koşa zar zor vapura yetiştim. O bisikletliydi. Ortalarda bir bisiklet göremeyince ön tarafa geldim. Vapur iskeleden ayrıldı, o iskelenin önüne doğru geldi. Uzaktan selamlaştık. Bir daha da rastlamadım.

h1

Ölümle aram iyi değil

20 Ocak, 2015

Açıkçası akraba müessesinden hoşlanmıyorum. Bir kova yazısında “akraba sevmez, arkadaş sever” yazdığını görünce tam ben demiştim. Ama akraba çemberleri içinde özel bir bölge var. Akrabalarım dediğinizde aklınıza bile gelmeyen, yani gayet uzak, çok nadir gördüğünüz ama gördüğünüzde çok yakın olduğunuz kişiler. Belki onlara karşı bir mecburiyetiniz olmadığı ama aynı arkadaşlar gibi yakınlığı seçtiğiniz için seviyorumdur.

Babamın iki kuzeni böyleydi benim için. Birisi Amerika’da hocaydı. Babamla beraber büyümüşler. Ama Türkiye’ye çok az gelirlerdi, çok az görmüştüm. Amerika’dayken de uzak bir eyalette olduklarından görmemiştim. Sadece bir kez gelmişti Wash’a. Bir nasa toplantısına gelmişti yanlış hatırlamıyorsam. Makina mühendisiydi ama nükleerle ilgili çalışıyordu, ama bundan bahsettiğimizi hatırlamıyorum. Beni Zeytinya diye bir Türk-Akdeniz rest.una götürmüştü, rakı içmiştik. Hüzünlü ama güzel bir geceydi. İyi ki görmüşüm.

Bir diğeri de güneyde yaşardı. Onu son görüşüm çok saçma olmuş oldu maalesef.

Amerika yıllarının birinde yaz tatili bitmişti ama ben dönmem gereken tarihlerde, benden başka pek kimsenin yapmayacağı gibi, bileti erteleyip atlayıp güneye gitmiştim. Tabi ki bir kızla ilgili ama şimdi o kısmı geçelim, asıl konuyu bastırmasın.

Gayet enteresan bir-iki günün ardından son günümde bu akrabalarımıza öğlen yemeğe gittim. Yemekten sonra da yakındaki kasabaya gidip gelecektim. Bunu duyunca “bizim arabayı al, kullanılmıyor” diye ısrar ettiler. Şimdi, bu iki kasaba arasındaki yol benim bildiğim ülkedeki en zor yol. Her zaman o yoldan arabayla geçmekten hem korkmuş hem çok istemişimdir. Hatta bir rüyamda oradan arabayla geçerken denize uçmuşluğum vardı galiba. Sonunda geçen yıl geçtim, hatta yolda iki arabayı solladım ki benim ölçülerimde bu, riskin tanımı. Hani normalde otoban çıkışlarında filan viraja girerken 50 levhası vardı ya, o aslında 70 filan demektir. Bu yol öyle bir yol ki virajlarda (virajlarda? zaten tüm yol viraj) 50 diyorsa o 30 demek. Hatta yılbaşında bu yıl yaptığım en önemli şey, o yolu arabayla geçip hayatta kalmaktı diyecektim, sonra onun 2013 sonunda olduğunu hatırladım.

Neyse, bir de o zamanlar düzenli araba kullanmaya başlamamıştım. Hayatta o yolda kullanmak istemezdim. Hele ki başkasının arabasıyla. Ama o kadar ısrar ettiler ki hayır demektense anahtarı alıp kullanmamak daha kolay geldi.

Otostopla kolayca gittim. Otostopun en meşru metod olduğu yollardan o. Sizin de nereye gittiğiniz belli, arabanın da, arada duracak başka yer yok. Sonra, siz ya turist ya oralısınız ki otostop hareketi yapıyorsanız %90 üstü turistsiniz. Ve herkes bilir ki ikisi arasında dolmuş, otobüs yok (niye ki, çok saçma, kesin 2 belediye birbirine bıraktığındandır).

Çok vakit de geçirmedim. Ama dönüşte hava kararıyordu. Ve tek bir araba bile geçmiyordu. Bugün çok saçma geliyor, ama Ağustos sonunda sezon bitmek üzereydi. Şimdinin Eylül sonu gibiydi en az. Bir Pamukk. türünden bir otobüs geçti ve almadı. 1-2 araba daha almadı. 9 gibi dönüş otobüsüm vardı ve ona yetişme stresim artıyordu. Yaklaşık 45 dk filan sonra bir arabaya bindim sonunda.

2 otostoptakiler de ilginç tiplerdi. Giderken orta yaşlı öğretmen bir çifte denk gelmiştim, ülkeyi geziyorlardı, hoşuma gitmişti. Dönüşteki genç adamın ilginçliğini hatırlamıyorum. Politik sohbetler yaptığımı hatırlıyorum. Öğretmen çift solcuydu, bu adamın da saçma fikirleri vardı galiba. Ama aşırı hızlı gittiğini hatırlıyorum. Zaten o yolu tehlikeli kılan en önemli sebeplerden biri, o virajları delice alan yerliler. Korkmuştum da bazı hızlı dönüşlerde.

Ama ne kadar hızlı gidilse 5 dk.dan fazla farketmemiştir ve hala geç kalıyordum. Koşa koşa kampinge gittim. Orada bungalovda kalıyordum. Yıllar önce üniv. hazırlıktayken tiyatro grubumla kalmıştık orada ve çok sevmiştim. Zaten başka yer de bilmiyordum. Geç kalacağımı düşünmediğim için eşyalar dağınıktı. Hepsini çantaya tıkıştırdım ve fırladım. Girişteki idare bungalovunda kimse yoktu. Bekledim. Çalışanlardan bir genç geçiyordu, ona orada çalışan adamı ismiyle sordum. Bir bakayım dedi. Görememiş, ama yemeğe gitmiştir, şimdi gelir dedi. Yine bekledim, yine yok. Daha anahtarı bırakacaktım ve açtım, öyle yola çıkamazdım, yiyecek birşey almadıydım.

Başka bir yer olsa daha az beklerdim ama oranın bir özelliği vardı. Orası o akrabamızın eşinin ailesininmiş. Bunu da o önceki gidişimde öğrenmiştim, benden para almamışlardı. Orayı işleten bir adam var, oraya yerleşmiş kafa bir tip. Bu sefer de onu arayıp alma diyeceklerine emindim. Hatta o işletmeci adamı gördüm de “senden ücret almıyoruz mu” dedi, hatırlamıyorum, öncekiyle karıştırıyor olabilirim. Ama ben vermeye kararlıydım, zaten ucuzdu.

Adam daha da görünmeyince artık arar, hesap no öğrenip öyle öderim dedim, fırladım. Kasaba merkezine geldiğimde çok çelişkide kaldığımı hatırlıyorum. Anahtarı akrabamızın eşinin kardeşinin çarşıdaki restoranına bırakacaktım, bir de bir yerde yiyecek birşey alacaktım, ama yetişemeyecek gibiydim. Çarşıyı, yani anahtarı es geçip yol üstünde bir yerde bir köfte ekmek söyledim. Sonra da otobüsü 3-5 dk bekledim. Yazık olmuş oldu, o vakti önceden anahtar için kullanabilirdim, ama riskli olurdu, tek otobüs vardı günde. Bir gün daha kalamam, 2 gün filan sonra abd var. Öyle döndüm.

Buraya kadar kendimde suç bulamıyorum. Güzelce sarıp kargoya verecektim. Ama hatam, sabah ilk iş aramadım. O restorancı adamın telefonunu bilmiyordum, akrabamızı arayıp da böyle böyle oldu demeye çekindim. O gün gündüz uyudum. Kalktığımda telefonda bir mesaj buldum. Garip birşey, ne olduğunu dinledikçe anladım. Bir konuşma, farkedilmeden bırakılmış. Akrabamızın eşinin kardeşi ki kendisini hiç tanımam, kampinge gitmiş, idarede duran adamla konuşuyor. O da rezil, içten pazarlıklı bir tip. Şöyle:

– Bizim tanıdık sizde kalmış. Araba anahtarı bıraktı mı size?
– Yok, bırakmadı birşey. Ücreti de ödemeden gitmiş.
– Hadi ya, bak sen. Ücret de mi ödememiş?
– Ödememiş birşey, öyle çıkıp gitmiş.

Hani oraya böcek koyup 24 saat konuşmaları kaydetsen anca bu kadar olur. Sonra adam bana mesaj olarak “ben bilmemkim, anahtar için beni ara” diyordu.

Tam bir kaynar sular ve tavana zıplayan sinir durumu. Adamı aradım, böyle böyle oldu, hemen kargoyla gönderiyorum dedim, sonra gönderdim. Sonra kampingdeki adamı aradım:

– Hocam, dün akşam ortada yoktunuz, otobüse yetişecektim, hesap numaranızı söyleyin, oraya yatırayım
– Gerek yok
– Yok yok var, siz hesap no.yu söyleyin.
– Gerek yok hocam, sizden hesap almıyoruz.
– Bizim akrabaya öyle dememişsiniz ama, şikayet ettiğinizi duydum
– Yok hocam, ben öyle birşey der miyim.
– Demişsiniz, konuşmanızı duydum, beni aradığında mesaja kaydedilmiş.

Hık mık dedi, anlamamıştır tabi bunun nasıl olduğunu. Öyle kapandı konuşma, hesap no’yu da öğrenemedim.

Eminim, bizim akrabalar hiç önemsememiştir. Arabayla ilgili bir zorluk çıkardığımı da hiç sanmam, Onlar araba kullanmıyordu, anahtar da onlar olduğuna göre araba nadiren kullanılıyorsa bile restorancıda 2. anahtar vardır. Ki zaten 2 gün sonra ulaştı ellerine. Nereden biliyorsam (herhalde bulmam için söylemişlerdir), bir Kartal’dı.

Önemsemedikleri gibi unutmuşlardır da. Ama yine de bir özür dileyemedim veya böyle böyle oldu diyemedim. Ayıp etmişsin, niye aldın ki anahtarı derler diye evdekilere de anlatmadım. Hatta şimdiye dek kimseye anlatmadım. Çok büyütecek birşey değil tabi, ama birine artık birşey diyemeyeceğini farketmek korkunç. Kabullenmesi hiç kolay değil.

h1

Medikal vaziyet

30 Aralık, 2014

– 2 ay kadar önce bir doktorun yazdığı bir ilacı, yan etkisi çok diye hemen almamıştım. Bir gelişme olmayınca alayım dedim. Ama adamın bana yarım al dediği ilaç ikiye bölünemiyormuş. Eczacıya sordum, kapsülü kırıp içindekileri ikiye ayırsam, diye. Olmaz, yarıyı bulamazsınız, bir gün 3, bir gün 2 olur dedi. Yani gayet çok yazılan bir ilacı yazan dr (prof) ilacın bölünemediğini bilmiyor. Hatta eczacı “dr yaşlı mı” diye sordu. Orta yaşlı. O ilacın yıllar önce formu farklıymış, onu hatırlıyordur diye. Sonra doktorlara laf edince inanmıyorlar, daha ne diyeyim.

Ki bu adamlar o ilaç şirketleri tarafından düzenli ziyaret ediliyorlar, sürekli her türlü besleniyorlar. Gerçi hiç ihtiyaçları yok ya. Bir de iyi olmalı diye bu adama para vermiştim. Zaten bunun gibi dr.ların yaptıkları parayı hesaplayıp duruyorum:
(250-400 arası) x günde min 20 hasta (tüm günde 40-50’ye de rahat çıkıyorlardır) = zaten 1 günde iyi bir aylık maaş ediyor, bir de x 25 gün filan.

– Şimdiye dek en ‘beğendiğim’ ilaç B vitamini kompleksi oldu. Onu da geçenlerde bir doktor yazdı. Ama eczaneden onun yazdığını aldıktan sonra kompleks değil, sadece bazı B’ler olduğunu görmüştüm. Yani B1, 6 ve 12. Onlar da abartılı miktarlarda. Abartılının ne olduğunu da birkaç güvendiğim firmanın (Nature Made ve Nature’s Bounty) ürünleriyle karşılaştırıp anladım. Sonra ülkede satılan tüm B vitamini kompleksi ürünlerini ve içeriklerini çıkarıp bu ikisinin içerikleriyle karşılaştırdım. Bizdeki ürünlerin en az yarısı o abartılı oranlardaki ilacın aynısı. O da günlük hastalar için değil, ameliyat geçiren hastalara öncesi ve sonrasında vücut toparlasın diye verilmek üzere üretilmiş. Ve demek ki onlardan yazıp duruyorlar.

GNC ve Solgar’ın ürettikleri de sorunlu. Artık vitamin olarak kabul edilmeyen (bazı maddeleri vücudun ürettiği, yani vitamin olarak sayılamayacakları sonradan anlaşılınca önceden verilen B forma numaraları ellerinden alınıyor) maddelerden de gerekli gereksiz dolduruyorlar.

– 2 gündür ben niye bu B vit.ini 2-3 yıldır almıyorum diye düşünüyorum. Bahsi geçmişti çünkü bir yerde. Hatırladım, bir doktora alayım mı diye sormuştum, “B vit.i vücutta birikir” deyip almayın demişti. Oysa B12 dışında birikmiyor. Zaten O yüzden B12 dışında testini yaptıramıyorsun. Bu adamlara güvenip sözlerini dinliyoruz bir de. Akıl alır gibi değil.

– Zaten ‘şunu yeme, bunu yeme tipi doktorluktan’ iğrendiğimi her fırsatta söylüyorum. Geçen gün yine bir gazetede gördüm, kalbi korumak için yenmemesi gerekenler listesi yapmış bir dr; her türlü et-tüm süt ürünleri-yumurta-limon-portakal-domates diye gidiyor. Yani sağlıklı bir diyet neyi içeriyorsa çoğu. Zaten birine nasıl limon-portakal yeme dersin, C vitamini bağışıklık sistemi için hayati. Veya yoğurt-süt-peynir.

– Nedir sorununuz, sizi dinliyorum.
– Doktor bey, sebze-meyve yiyince dayanılmaz bir ağrı çekiyorum.
– O zaman siz de sebze-meyve yemeyin. Nasıl çözdüm ama, hahaha. Sıradaki!

Memorial check up

– Buna bugün bu yazıyı yazmayı düşünürken rastladım. Benzeri bir yerde check-up yaptırmıştım. Görünürde herşey iyi. Bir afet sizi alıp bölüm bölüm dolaştırıyor. Öncesinde doktoru görmeyecek miyim deyince garipsiyorlar, sonrasında görecektim ya. Tam bir üretim hattı gibi çalışıyor. Sonuçları 5 dk.lığına doktora gösteriyorsunuz. Orada da bir ‘fiyasko’ yaşadım: O doktora şuna da baktırayım mı demiştim, “gerek yok gerek yok” demişti. Yazık, bunu benim sesimden duyamıyorsunuz. Erdal İnönü taklidi gibi boğuk bir ses ve çabuk söyleyiş düşünün. Sonra o gerek yok dediği testi başka bir doktor istedi ve bende görülmemiş derecede düşük çıktı.

Aynı hastanede gittiğim bir başka doktor da beni görmeye gerçekten koşarak geldi, 3-5 dk baktı ve koşarak gitti. Yazdığı ilaçları alma salaklığını gösterdim. Sonra bir süre onları düzeltmekle uğraştım.

– Çok dr lafı ettim de 2-3 yıl önceye dek neredeyse hiç gitmezdim. Bahsettiklerim de genelde erteleyip durduğum, ‘artık sorumlu davranayım’ diye gidişler.

– Bu arada, bizde henüz yeterince keşfedildiğini sanmadığım bir vitamin-homeopatiden köşeyi dönme fırsatı oluştu. Hükümet ilaçları çok ucuzlattığından (belki o kadar yılda yaptıkları en/tek? iyi şey) eczanede ilaç olarak satılanlar çok ucuz. Ama internette veya yine eczanede homeopati olarak satılan (denetlenmeyen) benzerleri en az 10 katı. Bu durumda da şunun önü açık:

Eczaneden 2-3 liraya B vitamini al, ez, etkisiz tozlar da ekle, kapsüle doldur. Almanca gibi duran bir isim uydur: Neu Vita. Internette “hamilelere elzem, Almanya’nın en çok satan vitamini” diye 30 liraya sat.

b6

– Mahmut, ne yazayım bunun içeriğine?
– Ne bileyim oğlum, ölçerek mi koydum? Eczaneden aldıklarımızı kırdım, karıştırdım işte.
– Söyle birşey.
– Yaz. B1 50, B6 25, B2 50, B3 50, B6 demiş miydim, yaz 50…

h1

CHP dediğimizde asıl dediğimiz

26 Aralık, 2014

Yatalı biraz olmuştu ve aklımda birsürü şey varken hemen uyuyamayacağım belli olmuştu. O sırada alt komşunun bağırarak telefonla konuştuğunu duydum. Benim minik odamın hizası onun da çalışma odasıymış, arada konuştuğunu duyuyorum. Yıllar önce bahsetmiştim, eski vekil.

“Atatürk’e … diyen birinin partide … yapılması…” herşeyi duymuyordum. Ama bu kadarını duyar duymaz Mehmet Bekaroğlu’ndan bahsediyor herhalde dedim. Nitekim bir süre sonra Bekaroğlu dedi. Bekaroğlu konusunda yorumum yok.

Ondan 1-2 hafta önce bir kuzenim (kuzenlerimin sayısını bilmiyorum, bir ara sayayım) “Kılıçdaroğlu partiyi ne hale getirdi, Muharrem İnce seçilmeliydu” diyordu. Ondan da 1 yıl kadar önce onun anne-babası ve o taraftan akrabalar varken “chp’de çok fikir değişikliği olup durduğu, akp gibi olunamadığı” gibi bir cümle geçmişti.

Biz içerik değil, duruş arıyoruz. Güçlü duruş ve söylediğinin arkasında durma, dediğini yapabileceği görüntüsünü verme. Yoksa, tayyyip’in, önceden de vardı da, özellikle son 1.5 yılda fikir değiştirmediği konu az. Ama öyle bir görüntü vermiyor. Tüm sülalece aynı söylemi (her zaman her konuda birkaç cümle basitliğine indirgenmiş ezberler) kafamıza kakıyorlar. O bakımdan, hiç sevilen bir figür olmasa da Baykal’ın duruşunu arıyor sanki insanlar. Bu arada, Ümit Kıvanç’tı galiba, “biz eskiden tavır derdik, artık duruş diyorlar” diyen.

Ben, birazdan açık edeceğim gibi bu chp’den genelde memnunum. Ama ben bile bazen bir sağlamlık-ilkelilik eksikliği hissediyorum. Kılıçdar’ın birçok konudaki tavrı o kadar “isteyen istediğini yapsın” oldu ki mesela ilkokulda türban konusunda “isteyen aile çocuğunu örter” der diye korkuyordum. Çünkü, türbana kamuda ve mecliste evet derken bu kırmızı çizgiyi çekmek gerekiyordu, çekmediler.

Chp’nin sorunu, genel başkanın kim olduğu değil, yukarıdaki 3-5 kişinin kim olduğu. Kılıçdar çok iyi bir 2. adam olurdu mesela, aynı yolsuzluk dosyalarıyla ilk çıkışında olduğu gibi. Veya şu an yanında çok iyi 2.-3. adamlar olsa iyi bir başkan da olabilir. Şu an mesela Kılıçdar’a iyi akıl verir dediğiniz kim var, veya chp’de 2. adam kim? Gürsel Tekin mi? Başka kim var etkili? İşte sonra Ekmel gibi çok kötü (tanınmadığı için aday olarak bile düşünülmemesi gerekirken) kararlar alınıyor. MYK’ya bakınız.

Ben uzun yıllardır ’87-91 dönemi shp’sini sayıklıyorum. Yönetiminden adamlarına, enerjisinden Kürt raporu gibi ürettiklerine. İşte bu chp, o shp’ye en çok benzeyen parti. Başörtüsü ve Kürt politikası gibi Baykal döneminin en kemik 2 konusunda önemli bir dönüşüm yaptılar. Bunun sonucunda çok küskün oldu tabi. Bir de oy kazanma-ilkelilik ayrımını yapamadıkları yerler oldu, oluyor. Ekmel gibi Sarıgül’ün de yanlış bir karar olduğu bugünlerde görülüyor. (Ama İst çok önemliydi ve kazanmak istediler ve  Sarıgül’ün aldığı oy, chp’nin o seçimde İst’da alabileceği maksimum oydu [ama İst akp’nin kalesi ve İst’u kaybetmesi mümkün değildi, o yüzden Gürsel Tekin aday olmalıydı, cb için de kesin Şafak Pavey]).

Ama elimizde başka bir alternatif yok. Hdp’lilerin hem Gezi’de hem yolsuzluk konusunda akp’ye arka çıkmak için sınırlarını zorlamaları benim için kabul edilemez ölçüde. 2 konuda da “ama”sız ve “darbe”siz açıklama gelmedi resmen hdp’den. Sonra, Irak ve Suriye’de Kürtleri değil, İslamcı teröristleri desteklediği çok bariz bir hükümetle beraber hareket etmelerini kendileri de açıklayamayacak bence birkaç yıl sonra. O cenahta sanki herşey Öc alan’ın çeşitli aşamalarda serbest kalmasına endeksli gidiyor.

Ülkece chp’ye giydirmeyi seviyoruz, sosyal medya chp’yle alay etmeye bayılıyor. Ama bütçe konuşmaları oluyor, chp’ye kulak veriyoruz. Gezi’den Soma’ya chp’li vekiller öne çıkıyor. Yolsuzlukla, Roboski ile onlar ilgileniyor. Kaç meclistir görmediğimiz sayıda chp vekili yaptıkları herşeyle takdir topluyor.

(Dün Levent Gök Roboski için vur emri verildiği sırada mgk olduğunu, yani devletin tüm üst kademesinin o karardan haberdar olduğunu ve mit’in 28 Aralık’tan birkaç gün önce pk k’nın önde gelenlerinden Bah oz Erd al’ın ülkeye girip eylemlerde bulunacağı raporu verdiğini anlatıyordu. Ayrıca, sınır köyünün hemen yukarısında bir tugayın olduğunu ve tugay komutanlığının oradan sadece köylülerin geçiş yaptığını bildiğini de. Homeland senaryosu olsa bu kadar salaklık olur mu dersin.)

Gezi’den sonraki yaz birkaç koldan parti kurma girişimleri olmuştu. Ama içinde olduğun geminin gittiği yerden tam memnun değilsen yeni gemi inşa etmezsin. Zaten o kadar çoksak gemimizin yönünü değiştiririz. Ama biz beraber çalışmayı bilmiyoruz. Nasıl, gezi’den sonra bir parti politikasında uzlaşamayacaksak chp’de de aynı sorunu yaşıyoruz. Bkz. Emine Ülker Tarhan çapsızlığı. Veya Muharrem İnce: sevimsiz buluyorum, ama o kadar çok oy aldıysa yönetimde yukarılarda olmalı. Veya, ’87 döneminin çok önemli 2 ismi, Ercan Karakaş-Fikri Sağlar, yıllardır 2. adam olmaları gerekirdi. Parti meclisinde hep çok oy alırlar, ama Fikri Sağlar’ı Mersin b.şehir adayı bile yapmadılar, en azından E.Karakaş artık myk’da. Diğer yandan, Karayalçın’ın İst il bşk’ı olması iyi bir gelişme.

Hepsini toplarsak chp’yi pamuklara mı sarmalı, katran ve tüye mi bulamalı? 2 alternatif varsa bence pamuklara sarmalı, bunun için de gerekirse işgal etmeli. Öyle gidip çay-börek yemelik, bir gün konuşmalar dinleyip sonra bırakıp giderek değil. Fikirle ve sürekli zorlayarak. Mesela, cb seçiminde de, yerel seçimde de aday açıklamaları çok geciktiğinde gerekirse gidip gn mrkz binasında uyuyarak. Çünkü siyaset birarada yapılıyor.

Bunu da yine geçen yılın yazında forumlar sırasında farkettim. Benim ülkeyi idare etmek için kendi başıma muhteşem fikirlerim vardır. Senin muhteşem fikirlerin vardır. Ama seçime girersek ikimiz de muhteşem birer oy alırız. Yani biraraya gelmemiz gerekir. Ülke yönetimi için birbirimizden bağımsız geliştirdiğimiz yüzlerce, hatta binlerce konudaki fikirlerimizin tamamen aynı olması da imkansız olduğuna göre karşılıklı olarak oradan buradan çekiştireceğiz biraz.

%0.1’lik parti olmak kolay. Ama siyasetin varlık sebebi ülkeyi yönetmek. Tabi bunu söylediğim forumda herkesin tkp’li olduğunu çok geç farkettim. Tek niyetleri 15-20 yıl sonrası için adam toplamaktı. Hatta en son gittiğim gün, ülkede hararetli olaylar olurken birisi “Venezüella ile ilgili şu filmi izleyelim” dediğinde dönüp yanımdakine “ah, tkp’liler” dedim. Oğlan “ben de tkp’liyim” dedi. En azından anlayışlı çocuklar, dayak atmıyorlar.

h1

Şifon

12 Aralık, 2014

[Aslında bu yazıya Eurythmics’ten there must be angel, playing my heart yakışırdı ama ben en sevdiğim Eurythmics şarkısını çaliim: Would I lie to you. Hem çalıp hem okumanız maksadıylan.]

Telefonda konuşuyorduk, arkadaşım alışverişe gittiğini söyledi. Neler aldın dedim. Alışveriş sohbetini pek seviyorum. Erkekler alışveriş sevmez savını tek başıma çürütebilirim. Şifon bir gömlek dedi, der demez içimden yeşil dedim. Düşünmedim, düşünsem siyah derdim, sonra da beyaz. Ama düşünmedim ve aklımda çok net yeşil kelimesi belirdi. Ben birşey demeden arkadaşım yeşil dedi. (Bu arada, yeşil şifon gömlek de almak için garip bir tercih değil mi? [Gerçi şifon artık her yerde. 2 yıl önce 2 günlüğüne Milano’ya gitmiştim, moda devlerinin vitrinleri şifon doluydu. Bugün ülkede, hangi gelir düzeyinde olursa olsun, şifonsuz bir düğüne rastlayacağınızı sanmıyorum.])

Bu tür minik minik şeyler bazı dönemler çok başıma geliyor. Burada da birkaç kere bahsetmiştim bu fantastik ‘karşılaşmalardan’ (veya ‘aydınlanmalardan’/’zihin açıklıklarından’/’gaipten haber almalardan’:))

Bu aralar daha çok tv’yle ilgili oluyor:
Spooks diye çok iyi bir BBC dizisi var, İngiliz gizli servisi MI-5’ın bir birimiyle ilgili. Homeland’in daha kurgusal ve tempolu bir versiyonu. Çok da acımasız, karakterlere bağlanmaya gelmiyor, sık sık sevilen bir ajanı öldürüveriyorlar. Geçenlerde bir bölümde yine kahramanlardan birini öldürdü teröristler. Gazeteciyken çok şey bildiği için zorla ajanlığa geçirdikleri çok sempatik bir adamdı. Cidden üzüldüm, adam başka yerde oynuyor mudur ki, oynasa da ben görmem dedim. Ve sonraki gün alakasız bir dizide rastladım.

Benzeri birşey, bir arkadaşıma Amerika’da da dizilerin patladığını anlatıyordum. Tim Roth bile dizide oynuyor dedim. “Dönemin belki de en iyi aktörü, o ve şey, şey, neydi adı”. Bir türlü gelmedi aklıma. “Hani Prestige’de oynuyordu.” Sonraki gün bir gençlik dönemi filmi oynuyordu tv’de, All The Little Animals -Christian Bale. John Hurt’le iyi bir ikili olmuşlardı, sevimli, basit bir film.

Bir İtalyan kanalında Zodiac’a rastladım. Hani şu, gerçek ve çözülememiş seri katil hikayesi. Herhalde seri katil hikayelerinin en ünlüsü, hatta belki temayı meşhur eden hikaye. Ama hem filmin ortasındaydı hem de anlayacak kadar, hele de o filmi anlayacak kadar İtalyancam yok. Keşke bizim kanallarda oynasa dedim. Hop, sonraki hafta cnbc-e’de. İzledim.

Bir de hisler var. Onlara genel olarak inandığımı söyleyemem. Ama geçen Cuma akşam az uyuyup uyanmıştım dışarı çıkmadan. Onun etkisiyle çok garip hissediyordum. Sanki ciddi birşey olacak ve normal gidişat bozulacak gibi. Tam doğal bir felaket olacak gibi birşey. Sonra o gece iki kere ciddi sallandık, 5.2 ve 5 şiddetinde. Pek korkmam öyle şeylerden, ama ikisinde de bayağı sallandık. Hatta bir süre oturduğum yerde sallanmaya devam ettim, artık sallanmadığımıza emin olamadım.
Bu arada, bizim minik şehrimizde olunca ülkede kimsenin haberi olmadı. İst’da olsa bugüne dek tek gündem o olmuştu, “büyük İst depremi mi geliyor” sorusunu duymaktan bıkmıştık.

Yalnız, nazara inanmaktan kaçamıyorum. Geçen gün mesela, otoparkta bir komşuya rastladım. İlginç bir adam, biraz aksi sanırım, pek sevilmiyor, ama benim aram iyi. 2-3 yıl önce de bir felç geçirmişti ama şimdi iyi. Neyse, tam arabamın önünde rastlaştık ve hep ondan bahsettik. Adam övüp durdu arabamı, hep iyi taraflarından bahsettik. Oysa eski bir külüstür. Çıkardığı sorunlardan, mesela ilk aldığımda çok yağmur yağan bir gün su geçirdiğini filan hiç konuşmadık mesela. Sevmem böyle şeyleri. Adam gidince bir kaza filan yapmasam bari dedim. Ve o günün akşamında aşağıdaki kazayı atlattım işte.

Would I lie to you, sevgili okur?