h1

Zarrab’ın gözaltı montu vs Delon’un beyaz takımı

31 Mart, 2016

Bir özürle başlamak zorundayım. Birazdan okuyacağınız satırlarda Zarrab görgüsüzü ile Delon zarafeti arasında yapılacak olan her türlü benzetme raslantısaldır ve kişisel benzerliklere asla bir referans taşımamaktadır. Yine de bu benzetmeden dolayı stil uçları incinen olursa özür.

reza-zarrab-icin -abd-de-tutuklama-6767635
alaindelon.png

10 Mart günü önce “Ebru Gündeş boşanıyor mu” haberini gördüm, sonra da “Zarrab varlıklarını satışa çıkardı”.
A-ha (“take on me”), Zarrab kaçıyor muydu?

Ondan birkaç gün önce, 5 veya 6 Mart’ta Davut İran’a gitmişti. Ve tam o günlerde Zencani’nin idama çarptırıldığı haberi gelmişti. Ben de noktaları birleştirdim: İran kesin Davut’tan Zarrab’ı istedi -çünkü İran Ahmedinecat devriyle hesaplaşıyor ve Zencani & Zarrab o dönemin kara isimleri-; Davut da Zarrab’a kaç dedi. Veremezdi çünkü mahkemede aleyhlerinde deliller dökülür. Zaten İran Rusya’yla yakın ve ellerine koz vermek istemezler. Açıkça red de edemezler çünkü İran şu an ticaret bakımından büyük beklenti. Ayrıca önemli bir gaz tedarikçimiz. Rusya’dan sonra onu da kaybetmek istemeler.

Bu durumu da İtalya’nın ’99’da Öcalan için yaşadıklarına benzettim. Ne bize verebildiler ne reddedip burada kalıyor diyebildiler, zavallı bir tutum içinde başlarından atmaya çalıştılar.

Bunun üzerinden 11 gün geçti. 21’inde Miami’deki tutuklamanın haberi geldi. Baharın gelişi gibi sevinçli bir haber. Güzel bir akşam oldu. Sonrasında sorular geldi:

– Adam tutuklanacağını bile bile niye abd’ye gitti? Öncelikle biliyor muydu demek lazım. Birkaç aydır sürüyormuş soruşturma. Muhtemelen biliyordur, ya da öyle varsayalım. Bunun cevabı açık bence: Alternatifi yoktu, ya da alternatifi İran’da idamdı.

– Peki, iktidar buna nasıl izin verdi? İzin verdi mi gerçekten? (bu iyi bir metod. birgün sorguya çekilirseniz aklınızda olsun: -Söyle, malları nereden aldın? -Aldım mı gerçekten?)

Bu kritik nokta. Ben sadece kaç dediler diye düşünmüştüm, belki abd’deki soruşturmayı bilmeden. Hatta belki Zarrab başka yere gideceğini söyleyip (ondan ailecek gitmişlerdi) abd’ye gitti. Ama bir arkadaşım vurulma ihtimalinden bahsedince netleşti (ben: “İran niye vursun, yasal idam varken”, o: “İran’ı kastetmedim”).

Zarrab iktidar için tehlikeli adam. Artık yararı yok. Ama potansiyel büyük tehlikesi var. İran isteyene dek bir sorun yoktu. Ama sonra iş zorlaştı. Zarrab da bunu hissedip abd’ye kaçtı. Anlaşıp birkaç yıl yatar, sonra abd’de yaşarım dedi. Yoksa, hangi ülkeye gitse vurulma olasılığı olacaktı. Üstelik, suçu İran’a atma olanağı varken.

Bir önceki hafta fbi’la buluştu diye bir söylenti de vardı. Doğru mu, bilmiyorum, ama onların yardımıyla kaçmış da olabilir. Zaten devlet, hele bizim bu beceriksiz devletimiz, böyle şeylerde çok da hızlı karar alıp uygulayan bir yapı olamaz.

Bu durum da yarısını izlediğim bir casus filmine benziyordu. Çok şey bildiği için gizli servisin harcamak istediği Delon. Burt Lancaster’ın da oynadığı Scorpio -ya da The Scorpio File-. Çok beğenilmemiş anladığım kadarıyla ama bana çok çekici gelen bir havası, bir gerilimi vardı fimin. Zaten ’70’lerin casus filmlerine olan aşkım anlatılamaz.

Scorpio-15Scorpio-6 -Alain Delon, Burt Lancaster

Neyse işte, Zarrab havaalanına gelmektedir. Eşi ve çocuğu uçağın kapısının önünde beklemektedir. Diğer yolcuların büyük çoğu binmiştir. Eş (Gündeş demedim, onu hiç yakıştıramadım Romy Schneider’lik o havaya) çok endişelidir. Çocuğunun yanında sakin olmaya çalışarak Zarrab’ın geleceği yöne bakmaktadır. Zarrab kendisini bekleyen tetikçileri farkeder, gazete okuyan gözlüklü adam, makineyle yerleri süpüren cilalı ayakkabılı adam. Acaba uçağa binmeyi başarabilecek midir, yoksa binemeden eşi ve çocuğunun gözleri önünde vurulacak mıdır?..

Alain Delon-4.jpg

Yannnız, resimlerine baktıkça bir insan hep mi şık olur dedim. Bir kere vasat görünmemiş herifçioğlu.

00/00/1968. TOURNAGE DE "JEFF" DE JEAN HERMANAlain Delon -Plein Soleil-7

Reklamlar
h1

Hani siyah kazaklı, biliyorsun, değil mi?

17 Şubat, 2016

Çok net görebiliyorum. Mesela Ankara’da, bir tarafı Seymenler Parkı olan bir sokak. Henüz çok geç değil, geceyarısına geliyor, ama sokaklar boş. Loş sokak lambaları altında hafiften bir kar yağmaya başlamış. Uzunca boylu, geniş omuzlu, uzun saçlı, pardesülü bir adam, yakasını kaldırmış, usulca yürüyor. Belli yıkılmış bir adam, hayli çirkin, hayli geçkin. Hayır, o kadar değil. Ama gayet melankolik, aşkın darbesinden boynu bükülmüş., nerede olduğunun farkında değil gibi yürüyor. Mırıldanıyor.

Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde
Bir türkü tutturmuşum. Duyuyorsun, değil mi?
Çalacak bir kapım yok, mutluluğa hasretim
Artık sokaklar benim, görüyorsun değil mi?

Yılbaşı gecesinin ileri saatleriydi, bir arkadaşıma sana bir İlhan İrem çalayım mı dedim. Pardon, söyleyeyim mi dedim. Ki bunu yazıyorum, bir mesaj yani. O da söyle dedi. Ben de tek tek sözlerini yazmaya başladım. Çünkü bu şarkıyı İlhan İrem’in söylediğine emindim. Hala da eminim. O kırgınlık, mahsunluk, yalnızlık hali ona uyuyor. Nakarattaki yüksek notalara çıktığı yer hariç tabi. Orası Manço.

Zaman akmıyor sanki, saatler durmuş bugün.
Sonsuz yalnızlığımda bir tek sen varsın bugün.
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni?
Ya çık git dünyamdan, anlıyor musun beni?

Sonra dayanamayıp herkese yazdım sözleri. Birisi “ay dayanamıyorum” deyip devamını yazdı. Ki sosyal medyanın çok nadir bir güzelliği varsa işte böyle birşey.

Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış
Hani siyah kazaklı, biiyorsun değil mi?
Gözlerinden süzülen birkaç damla anıda
Senin sıcaklığın var, anlıyorsun değil mi?

Yannlnız, bu kazak imgesi hep çok etkili geliyor bana. Görebiliyorum o siyah kazağı ve o kazağı giyen kadını. Sözlere devam eden kişi de onu, yırtılan resim imgesinin çarptığını yazmıştı. O da öyle. Sadece ben resim yırtamadığım için uzağım işin o tarafına.

Zaman akmıyor sanki, saatler durmuş bugün.
Sonsuz yalnızlığımda bir tek sen varsın bugün.
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni?
Ya çık git dünyamdan, anlıyor musun beni?

Yine yanlnız, ben müzikle ilgili birşey biliyorsam ki pek bilmiyorum, İlhan İrem’in bu şarkıyı söylemesi gerek. Bir defa çok koştur koştur söyleniyor şarkı, biraz durulması gerek. (Sözleri yazdığım arkadaşıma söylediğim de o da “ben de hep bu şarkı niye bu kadar hızlı diye düşünürüm” dedi.) Bir de o mahzun tonlama gerek.

Manço ve İlhan İrem

Son yannnız, melodi son derece Arkadaşım Eşek’e benziyor. Ve bu cümleyle gitti güzelim melankolik imgeler.

h1

Bill Clinton için geç değilse hiçbirimiz için geç değil

22 Ocak, 2016

Startalk diye bir program var Nat.Geo.’da. Neil deGrasse Tyson diye bir astrofizikçi, Richard Dawkins, Christopher Nolan gibi ünlülerle söyleşip seyircili stüdyoda bir komedyen ve bir bilimciyle o söyleşiyi yorumluyor. Geçen hafta Bill Clinton konuktu. Bahsettiği konular, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan önce kendi büyük çarpıştırıcılarının (Desertron) olduğu ama ona kongreden parayı alamadığı için iptal olduğuna üzüldüğü, ama Genom projesini tamamladığı için memnun olduğu filandı. (Adamlar başka şeyler konuşuyorlar, bizim herhangi bir politikacının bilime bakışını düşünün bir de.)

Yalnız yaşlanmış. Ama bu, ülkesinin ilk First Gentleman’ı olup Hillary ile gezilere gittiği ülkelerin first lady’leri ile takılırken onu engeller diye düşünen var mı? Yoook.

Clintons -billclinton-eating

Burayı okuyanların malumudur, 2007’de seçimler öncesinde Gül ve Hillary’nin başkan olacaklarını, başkan ülkeye geldiğinde de Bill’in Hayrünisa ile flörtleşeceğini yazmıştım. Bunlardan hiç olası gözükmeyen olmuş, çok olası gözüken olmamıştı. 2 başkanlık seçimi sonrasında Hillary yine en büyük aday olarak başladı yarışa. Ne partisinde ne de karşıda öne çıkan bir isim yoktu. Başkanlık için gereken şeylerden birisi tanınırlık (bizde de öyle: Ekmel) ve tanınır tek bir Cumh.çi aday gözükmüyordu. Hillary için durum çok kolay duruyordu. Sonra Trump adaylığını açıkladı. Duyduğum anda parti adaylığını kazanacağına emindim. Başkanlık yarışı ise açık hale gelmişti.

Hillary’ye kendi partisinden de hiç beklenmeyen güçlü bir rakip çıktı, Bernie Sanders. Hillary ülke çapında önde görünse de 2 hafta sonra seçimi ilk yapılacak eyaletlerde Sanders önde.

Amerika’da parti içi yarışın saçma bir çizelgesi var. Eyalet seçimleri aynı anda yapılmıyor, böylece ilk yapılan eyalet seçimleri tamamen momentumu belirliyor. Bunu 2004 seçiminde acı bir şekilde yaşamıştım. O yıl Eylül’de gittiğimde ilk 10-12 gün otelde kalmıştım ve bu yüzden berbat hissediyordum. Önceki evimden yaz öncesi ayrılmıştım, yeni ev arıyordum ve oradaki 2 yıl sonrasında kalabileceğim arkadaşım yoktu. Gecesine 100-110 bayılırken ne zaman ev bulabileceğimi, yani bulduğumda ne kadar içeri girmiş olacağımı bilmiyordum.

O günlerin kahramanı Howard Dean olmuştu. Otelde 1 ya da 2 akşam Demokratik Parti adayları münazarasını izlemiştim. 7-8 aday arasında bir köşedeki bu Vermont valisi Amerika için resmen sosyalist kaçan fikirlerle ve dinamikliğiyle çok sivrilmişti. Büyük şirketler yerine küçük bağışlarla finanse ediyordu kampanyasını, bu yolla rekor para toplamıştı (demokrat parti için rekor, yoksa Bush’un 5’te 1’i), interneti kullanıyordu ve gençler onu benimsemişti. Ülke çapında da önde gidiyordu.  Ama ilk seçimin olduğu Iowa gibi küçücük bir eyalette 3. olunca birden tüm anketler değişivermişti. Ve Bush’a karşı kazanması mümkün olmayan (çünkü iyi görünmüyor, sevimli değil ve ünsüz) John Kerry kazanmıştı parti adaylığını.

Howard Dean-4

Sonrasında Dean partide önemli bir isim oldu, ama bir türlü bakan filan yapıp iyi kullanamadılar adamı. Keşke bu seçimde aday olsaydı. Clooney bir film yapmıştı onun adaylık sürecisini, Ides of March diye.

Bernie Sanders da Vermont’tan, senatör. Ailenin politikacılara giydirip duran (ve Sözcü okuyan) sinirli amcasına benziyor. Kendisini açıkça sosyalist olarak isimlendiriyor (gerçi abd usülü tabi). Gelir dağılımı konusundaki fikirleriyle çok kalp kazanıyor. Ben de sevdim adamı. Ama partinin solundan geldiğinden, hatta yakın zamana dek partili değil, bağımsız olduğundan -adaylığı kazanırsa- başkanlığı kazanması zor geliyor bana.

Bernie SandersBernie Sanders-2

Hillary’nin asıl 2004’te aday olması gerekirdi aslında. Parti adaylığını da rahat kazanırdı, Bush’u da yenerdi. Mevcut başkana karşı yarışmak çok zor diye bir anlayış var, o yüzden aday olmamış olmalı ama bahsettiğimiz Bush yani. 2008’i de Dean’in kaybetmesine benzer bir şekilde kaybetti Obama’ya. Parti içinde çok önde görünürken eyalet seçimlerinin hemen öncesinde Oprah’ın filan desteğiyle birden rüzgar Obama’ya dönmüştü. Üzülmüştüm, çünkü Obama sempatik olsa da liderlik karizması ve içi dolmayan değişim sözcüklerinden fazlasını vaat etmiyordu. Başkanlığı da orta oldu bu yüzden.

Hillary bir türlü başkan olamazsa üzücü olacak. Bir kadının başkanlığa bu kadar yaklaşması zoe. Ama ondan önce bir Clinton olmasından gelen bir sempatim var kendisine. Chelsea’yi de çok sevimli bulurdum ben. Düşünsene, kayınvalide ile kayınpeder Hillary ve Bill. Yazık oldu.

Clintons -1976-2

Trump’ın başkan olmasınıysa düşünemiyorum bile. O dünyada yaşanmaz. O, parti adaylığını kaybetmez gibi geliyorbana, henüz kesin olmasa da.

Başa dönelim. Bill’e yakıştırıyorsanız kendinize de yakıştırın. Takın takıştırın.

h1

Dağlandık

29 Aralık, 2015

Bunları yazmak birkaç haftadır aklımda (asıl işe yarayacak app, akıldakini yazıya döken olacak), ve 3-4 hafta önce yazsam daha kolay karşılık bulacaktı. Ama işin bir kısmı da unutmak olduğuna göre böylesi belki daha anlamlı.

Yaklaşık 10 Ekim – 10 Aralık arası benim bu ülkede gördüğüm en korkunç devirlerdendi. Anlatmaya gerek yok, kısaca listelemek yeter.

Ankara katliamı, Sivas’tan beri bu ülkede insanın yaptığı en korkunç eylemdi. Üstelik, toplumun büyük kesimi üzerine alınmadı.

Seçimde ülkeyi savaşa sürüklemenin karşılığı gelir sandık, tersi oldu. Bir yönden bakınca 49.5’un sadece 7’si akp’ye vermese bunu normal karşılayacaktık. Oysa aslında akp için %15’ten fazlası hiç normal değil.

Üzerine Paris. Abimler oradaydı o sırada. O maçı izliyordum, Fr-Alm. Spiker söyledikten bir mesaj gelene dek birkaç saat cidden merak ettim.

Can Dündar. Ülkenin aktif gazeteciler içinde en kariyerlisi, takipçi sayısına bakılırsa en ünlüsü. Akp tarihi bir “çok tepki olur, yavaş gidelim”le umursamaz, sert çıkışların içiçe geçmiş hali. O sert çıkışlar genelde bir süre sonra normalleşiyor. (Uçlardan normale yaklaşıyor demek istemiştim, ama bazen de halk tarafından normal görülmeye başlanıyor.) 

Dilek Doğan, Tahir Elçi. Pisi pisine çok acı ölümler. Polise istediği gibi ateş etme özgürlüğü verirsen, her haltını kapatırsan sonucu cinayettir. 

D.bakır, Cizre, Şırnak’ta sürekli yaşanan şiddet, halk üzerindeki terör. “Hani biz kardeştik” demesinler de ne desinler.

Bir de gereksiz Rusya gerilimi. Durmak bilmeyen gerilim. Korku filmlerinde bile korkulu sahneler arası boşluklar bırakırlar ki bir sonrakinde daha rahat korkasın.

Aşağıdaki 2 postta anlattığım, benim kendi yaşadıklarım da bunlara eklendi. Travma üstüne travma oldu.

Bu olayların bazılarını da herkes gibi yaşamadım. Ankara katliamından sonra chp’ye çok kızdım mesela. Öyle bir zamanda Davut’la görüşünce söylenmesi gereken, dijitürk’ten çıkarılan cemaat kanallarını veya Ethem Sancak soruşturmasını sormak değil, NE BU REZALET demekti. İnsan yakasına yapışmamak için zor tutar kendisini. Oysa chp’nin yaptığı, seçim hükümetinin dışarıdan gelen, olayla ilişkisi de, yetkisi de sınırlı 2 bakanın istifasını istemek oldu. Etseler ne olacaktı? Bu bir güç gösterisi ise, onu da kaybettiler işte. Ben olsam Davut’a istifa etmeniz gerekir derdim. Onu da sonucu açık bırakmaz, etmezseniz şunu yaparız’a bağlardım. Etmezlerdi ama zorda kalmalarını garanti ederdim.

İlk gün “100’ün üstünde kayıp var ve bunu haber değerini kaybettiğinde açıklayacaklar” demiştim ben. Klasik taktikleri çünkü. Ama kimse dert etmedi bunu. Kayıp sayısı anca Davut’un günlük konuşmalarında güncellendi ve biri hariç hep birkaç birkaç arttı, isimleri açıklanmadan. Kimse bilgilendirilmeyi talep etmiyordu sanki.

“Işid-pkk-ypg-dhkp-c beraber yaptı” yalanı ve bu yalanın başarıya ulaşması aklımı zorladı. Aptal yerine konduk ve bunu geri çevirmediğimize göre aptalız.

Tahir Elçi olayını da mizansen olarak göremedim. Hangi anda hangi noktada olacağını bilemezlerdi. Onu koruyan biri olabilirdi. Yere veya duvar dibine çekilebilirdi. Oysa orada kontrolsüz ateş edip duran 4-5 polis var. O kadar salaklar ki 1 metre önlerinden geçen adamın önüne fırlasalar veya onu bırak, çelme taksalar yetecek. ‘Çekiçle yaşayan her sorunu çivi görür’e benzeyen bir rezalet.

Planlanmış olmaması, durumu hafifletmiyor. İnsan canına verdikleri önem net -ki bu koşan, ateş ederken kim olduğunu bilemeyecekleri tipleri de kapsıyor. Vuran polis ve açıklayamayacaklar demiştim ilk gün. Cana önem verseler kim olduğunu hepimiz biliyor olurduk.

Bu kadarcık listelemesi bile fenalık veriyor. Oysa çok çabuk, her olayda daha da aceleyle üzerinden geçiyoruz. Bir sonraki gündemi arıyoruz, buluyoruz ve sonra olmamış gibi. Hiçbir acı böyle yaşanmaz.

Sevdiğinle edilen kavga sonrasında en nefret ettiğim şey, bir sonraki görüşmede hiçbir şey olmamış gibi davranılması. Sarıl, özür dile, şunda ben hatalıydım, ama şunda sen de, veya tartış. Ama hiç yaşanmamış gibi yapma. O zaman bir sonraki olayı garantiliyorsun.

Bir Sicilya gezi-yemek programında, mafyaya karşı savaşan ünlü savcı Falcone’nin Palermo’ya evine eşiyle kısa tatile geldiğinde arabasıyla geçeceği otoyolun patlatılmasını anlatıyordu. Uzun uzun planlıyor, denemeler yapıyorlar ve çok kuvvetli bir patlayıcı kullanıyorlar. “There was a big hole. It was a hole in the heart of the nation” diyor İtalyan şef. Oradan geçerken hala arabalar kornalarını çalıyor. (Okuması, duymak gibi olmuyor. O kısmı kesip bir yere yükleyeyim en iyisi.)

Anlatabiliyor muyum? Böylece biz ne bir acıyı yaşayabiliyoruz, ne birbirimize destek olmuş, ne de bir sonraki eyleme karşı sağlam bir tavır göstermiş oluyoruz. “Aman, hala mı” bir görüş değil, korkaklık. Oysa, olayları bizzat yaşayanlar, kendilerine en iyi gelen şeyin anma etkinlikleri olduğunu söylüyor.

Bundan sonra muhtemelen bir süre daha sakin geçecek. Sürdürülebilir bir hal değil zaten bu. Ama bu birşeyleri düzeltmiyor.

h1

Kendinden geçen insanlar ülkesi

22 Eylül, 2015

2 haftadır birşey yazmayı çok istedim. Ama kendinden birşey yazmayı imkansız kılan bir ortam vardı. Bu da büyük bir haksızlık.

Çok kısaca geçeyim, zaten bilinen şeylerin üstüne söyleyebilecek tek sözüm bu:

Ulusalcı-milliyetçi kesimin akp-tayyyyip’e söyleyebildiği tek şeyin “bunları siz semirttiniz” olması çok fena. Bu çünkü, “şimdi doğru yapıyorsunuz” demek. Zaten semirmemiş olmasa da Kandil bombalandıktan sonra elindeki bütün güçle, gerekirse büyükşehirde bombalarla cevap vermeyecek miydi pkk? Bunu görmek için çocuk kafası yeter.

Belirleyici olan ve ileride en çok bakılacak olan, 25 Temmuz’da Kandil’in bombalanması kararı. Öncesinde pkk polisleri öldürmüştü ama barış dönemindeki ilk cinayeti değildi. O bombalama kararını duyduğum anda eyvah dedim ben. Oraya götüren Suruç katliamının da aynı planın parçası olup olmadığını bilmiyorum. Net bilgisi olmayanın emin olarak iddia etmesi zor.

Pkk’nın hdp’yi bitirmeye çalıştığını da düşünmüyorum. Onlar akp devletiyle savaşıyor, hdp’ye etkisini düşünecek durumları yok. Masum olduklarını hiçbir zaman düşünmedim, yanlış anlaşılmasın. Komşunla anlaşmazlığın olan bir bölge var. Adam hak iddia ediyor, bahçesine katıyor, oraya geleni vururum diyor. Sen de çalışanlarından birine oraya git diyorsun. Baştan kimin haklı olduğu, hatta komşunun bir katil olduğu, senin adamını bilerek ölüme gönderdiğin gerçeğini değiştirmiyor.

Bu arada, pkk ateşkesten bahsederken haftasonunda yine vurdu tsk kandil’i.

h1

Kendime çiçek buldum. Ya da: Vadim o kadar pembeydi ki

14 Ağustos, 2015

Pazar gündüz dışarı çıktığımda sokakların çok acıklı bir hali vardı. Acıklı, o sırada dışarıda olanlar için. Yani kediler, köpekler ve ben. Gündüz dediğim de 12 filan değil, 5. Hiçbir akşam boş kalmayan bir cafe ve gece 1-2’ye dek sürekli satış yapan bir pastane kapalıydı ki bu kadarını beklemezdim.

Dönüşte karşı şeritte yolun ortasında bir buket çiçek duruyordu. Çok garip bir imge. Bir canlıdan sonra belki yolda en görmek istemeyeceğin şey. Birazdan bir araba geçecek. Üzerinden. Ben geçerken bir motosiklet geliyordu karşıdan, ezecek gibi. Durdum ileride, koştum. Motosiklet üzerinden geçmemişti, gelmekte olan arabalar gelmeden yetiştim. Kenara koyacaktım, birileri görüp alsın diye. Belki birisi sevinir. Hop, o sevinen niye ben olmuyorum? Durakta bekleyen adamın bakışlarından çekine çekine arabaya getirdim, sonra da eve. İyi oldu.

IMG_3326

İhtiyacı olan bendim. Aynı tramvay meselesinin can sıkkınlığıyla (çıkan kısmın özeti: tüm proje saçma, ama buradan geçmesi saçmasapan, ben de değiştirmek için bayağı uğraştım). Hatta 2 gün öncesinde yan apt.daki yaşlı bir kadına rastlamıştım. Bir taksiden torbalarla iniyordu. 2-3 hafta önce de aynı yerde rastlamış, kaldırıma çıkmasına yardım etmiştim. Bu sefer de torbalarını tuttum, koluma tutundu filan. Ayrılırken Allah ne muradın varsa versin dedi. Keşke başka birşey dileseymişim vardır ya, bir de onu daha söylerken düşünmek var. O, “sevdiğin…” filan diye devam ederken ben “valla en çok bu tramvay meselesinin çözülmesini istiyorum” dedim. O kadar yani.

O gün büyükşehir bel.nin genel sekreter yard. ile görüşmeye gitmiştim. Belediyenin 3 numarası. Ama sanki 1 numara gibi yukarıda bu insanlar. Sırf randevu almak için 4 hafta bekledim. Elimde yüzün üstünde imza olmasına rağmen. Çalışanların davranışları da bunu besliyor. Adamın ofisinin kapısı açılınca tüm sekreterler ayağa kalkıyor filan.

Görüşme berbat geçti. Futbolda bir tabir var, “karşı takım o kadar düzensiz ve kötü ki senin de iyi oynamanı engeller” diye. Onun gibi, adam bazı konularda o kadar mantıksızdı ki bir türlü düzgün cevap veremedim. O kadar imzayı “insanlar her değişikliğe direnir” diye reddetti mesela. Soru soruluşundan da yönlendirilmişler. Bu o kadar insana karşı bir hakaret. Denizden bir proje yapsalar kimse itiraz etmez mesela. Hem çoğu kişiye hiçbir yönlendirme yapmadım, “şuradan değil, şuradan geçmesi için imza topluyorum, bilmem siz ne düşünüyorsunuz” dedim. Zaten ortak akıl diye birşey var. Her zaman geçerli olmaz belki, ama çoğunlukla bu kadar insanın bildiği birşey vardır. Veya akp gibi milli irade diye çıkışmalıydım.

Yalnız bu şehir plancılarında çok saçma düşünce şekilleri var. Daha önce de şehir plancıları odasına gitmiştim, oradan genelliyorum. En azından benim konuştuklarımda. Bir defa mühendislik gerektiren işler yapmalarına rağmen -mühendislikte değil, mimarlıkta okumalarının sonucu- hesaptan hiç anlamıyorlar. . Sonra, tüm raylı sistemleri, metro-tramvay ayrımı da gözetmeden mükemmel görüyorlar. Ve bir yerden tramvay geçince o bölgedeki tüm arabaların buharlaşacağını sanıyorlar.

“Birçok şehirde var, araçlarla içiçe düzgün işliyor” diyor adam. Amsterdam’ı örnek veriyor. “Benim gördüklerimde şehir merkezine çok az araç giriyor, o yüzden bir sorun çıkmıyor” diyorum ben, “çünkü metro var”. “Bizim izban’ımız da metro sayılır” diyor. Alakası yok oysa. Hangi gelişmiş şehri düşünürseniz düşünün, tüm şehir merkezini örümcek gibi saran birçok hattan oluşan bir ağ var, genelde de merkezde toplanıyor. (Örümcek? Ahtapot diyelim). Buradaki izban’sa tek bir hat. Genelde arabaya değil, otobüse alternatif. Ve şehir merkeziyle ilgisi yok.

Bir türlü adama yeterli cevap veremedim. Çok alttan alan, başını onaylar gibi sallayıp “doğru ama…” şeklinde konuşan biriyim. Oysa böyle durumlarda “yok, öyle değil” demek lazım. Bunu gerektiren çok tutarsızlık, mantıksızlık oluyor çünkü. Çok hazırcevap da değilim. Fazla empatiden olmalı bu. Dinlerken dışarıdan eleştirel değil, tamamen o mantığı anlamaya odaklı bakıyorum. 5-10 dk sonra çok iyi cevap veririm, ama o anda değil.

Sonuçtan çok kendimden memnun olmadığımdan sıkıldı canım. Tabi sonuç da önemsiz değil, çünkü konuştuğum ve bu konuda endişeli kişilerin, en çok yaşlıların sorumluluğunun karşılığını vermek istemiştim.

Bütün bunları bir çiçek değiştirir mi? NO No no, well, maybe yes. Güneş Taner miydi, siyasi yasaklar referandumu öncesinde Amerika’dan böyle bir tişört alıp gelmişti.

h1

Vadim o kadar yeşildi ki -i

24 Temmuz, 2015

Evimizin pek bir özelliği yok. Önce oturduğumuz evi çok severdim, belki sonra anlatırım. Bu, alınmasın ama biraz kutu gibi. Ama muhiti seviyorum. Sakin geliyordu bana. Belediye içine edene dek.

Sondan ve en canımı sıkanından başlayayım: 2-3 yıl önce galiba belediyenin propaganda dergisinde karşıyaka tramvayı diye bir ifade gördüm. Sahilden geçecekmiş. Yuh dedim. Süper saçmaydı. Sahilde trafik hiç tıkanmaz, kimse de ulaşım zorluğu çekmez. İkisinin de çünküsü Karşıyaka bir iş merkezi değildir, kimse burada çalışmaz, o yüzden çoğu trafiği kendi içinde değil, şehrin diğer taraflarıyladır.

O sıralarda şehir boyu sahil hattının ünlü mimar firmaları tarafından düzenleneceği haberlerini de yayıyordu belediye. Karşıyaka için bahsi geçen mimarlık firmasına yazdım, siz bundan yana mısınız diye. Cevap verdi hemen ortaklarından biri, değiliz, ama belediye isterse diye onun olduğu bir projeyi de verdik diye yazdı. Sizin çevrenizle beraber sesinizi duyurmanız önemli diyordu. Ama böyle fikirlerin kapsamadığı alan şu: Türk’ün aklı son sn.ye dek gelmez. O zamanlar birşey yapmaya kalksam herkes olmaz öyle birşey, yapamazlar derdi.

Ondan bir süre geçti, yine belediye dergisinde hat yazıyordu: sürekli sahilden geçmeyip dönüp bizim caddeden geçeceği. Bu sefer yuh kalmadı, küfretmek istedim. Sahilden döneceği söylenen sokak (Bostanlı iskele karşısı) bankamatiklerin önünde duranlar yüzünden karmaşıktır. Sonra 4 yöne de tek tek yeşil yanan bir dörtyol, iki taraflı parkedenler ve çok dükkan-restoran sebebiyle bir keşmekeş bölüm, dar bir köprü, sonra 2-3 yıl önceye dek sakin olan ama birden cafelerin-pastenelerin hücum ettiği (Starbucks etkisi diye birşey var, açıldığı yeri değiştiriyor, nasıl başarılı bir algı yarattıysa), o yüzden yakın keşmekeşliğe sahip dar bir bölüm, en son da bizim önümüz ki burası da pazarın kurulduğu günler çılgın bir ruh haline sahip. Dar dediğim kısımlarda 2 taraflı parkedilmez, çünkü o zaman iki yönlü trafik sığmaz. Yani 4 arabanın sığmadığı yerden 2 tramvay, 2 de araba geçmesini planlıyorlardı.

Buna gereğinden fazla canımı sıktım. Aklıma geldikçe sinirimi hoplattı. Belediye de pek hatırlatmadı sağolsun. Mimarlar odasına ve şehir plancıları odasına ulaşmaya çalıştım. 2.sine gidip konuştum. Son derece salak tiplerdi. Okuyan plancı varsa kusura bakmasın, ama bakınız şehirlerimiz. Şehir plancılarının hesap (sayı, matematik) bilmemesi kadar saçma birşey olamaz. Bence mühendislik olmaları daha mantıklı, mimarlık fak.nde olmalarındansa. Zaten ortada estetik de yok. Ortada deri müh, orman müh gibi alakasız müh.likler varken çok daha mantıklı.

Bilgi edinme hakkıyla belediyeye sorular sorup işin saçmalığını belgeleyeyim diye düşündüm, “böyle bir talep varsa bu hat üzerinde çalışan bir otobüs niye yok, otobüs yoksa niye birkaç yüz milyon harcıyorsunuz” diye. Ama bir türlü yapmadım. Bu arada, Konak-Güzelyalı hattıyla beraber maliyet yarım milyar filan. O paraya 10 olimpik kapalı yüzme havuzu yapılıp işletilir, şehirdeki herkese bisiklet hediye edilir.

Sonra yakınlarda inşaat hattın sonundan başladı. Ciddi bir kazı ve sonunda etraftaki insanlar neyle karşılaşacaklarını anladı. Birkaç ay kapanacak yollar ve tam bir rezalet. Benim de aklıma geldi, niye imza toplamıyorum. Hemen giriştim. Yazdım, bastım, apt yöneticilerinin kapısını çaldım. Onlar onay verirse kapıcılar çöp toplarken sorsun, imzalatsın diye düşündüm. Saçmaladım. Bir defa kapıcılar niye kendilerine iş çıkarsın ki. Sonra niye yöneticiden icazet alıyorum ki. 2 apt.da iyi işledi sistem, diğerlerinde olmadı. Bizim kapıcı bile kimse imzalamadı deyip çıktı işin içinden. Bu arada, hattın geçeceği cadde üzerindeki binalara imzalatayım diye düşündüm, onları ilgilendiriyor diye, ama kocaman bir blok yargı lojmanı, onlar imzalamazmış hiç. Emir verir gibi olmasın diye, dedi kapıcıları. 2 bina da asker lojmanı çıktı.

Ben de taktik değiştirdim. Çok basıp posta kutularına attım, görevliye bırakabilirsiniz diye yazdım. Böyle bayağı insana eriştim, ama yine bir engel vardı. İnsanlar imzaladıkları kağıdı kapıcıya bırakmaktan acizler. Yan apt’nın kapıcısı “çok az daire var zaten” dedi, 3 daire saydı, çal ded, ben de kapıları çalmaya öyle başladım. Gayet iyi geçti, insanlar çok büyük oranda karşı. Ve genelde de ateşli karşı.

Caddelerin kafeler bulunan daha dar kısmındaki apt.lara hiç ulaşamamıştım, lüks ama küçük apt.lar, kapıcıları yok, o yüzden kapısından girmem bile sorun. Geçen gün dışarıdan ışıklara bakıp birinin zilini çaldım. Hiç yapmayacağım şeydi ama pek güzel geçti. Asıl bahsetmek istediğim kısım da bu galiba. Bazen konuya giriş yapmak için sıkıcı miktarda şey yazmak gerekiyor. Bugünlerde imza topluyorum diye başlanmıyor.

Neyse, arada sinir bozucu insanlar mutlaka çıkıyor. Evi değerlensin diye isteyenler mesela. Malum, ülkede ev değerleri etraflarının güzelliğiyle değil, önünden ulaşım zımbırtısı geçmesiyle ölçülüyor. Veya akla ziyan bir bisikletçiyle konuştum dün. Sürekli haklı çıkmaya çalışan megaloman bir tipti. Ama çoğunluk gayet hoş insanlar. Annem insan tanıdın diyor. Tanımayı isteyeceğim insanlar gördüm. Mesela Aziz Kocaoğlu’nu çok sevdiğini söyleyen kısa boylu çift ki kadının garip bir konuşması vardı, genzi kapalıymış gibi, ama onu çok sempatik ve mütevazi buldum bu yüzden; dün bir apt.’a girerken yakaladığım ve imza deyip hoş sohbet ettiğimiz adam ve o apt.’da uğrayıp beraber geceye aktıkları 50’lerindeki çift; kapıyı yalın ayak ve eline konmuş ama sürülmemiş kremle açan kadın; 80’lerindeki “Frankfurt’ta kaldırmışlar tramvayı” diyen eski demiryolları bölge md; bugün konuştuğum daha da yaşlı ve kapıları yarı açık çift: adam nerelisin dedi, buralı dedim. Yok, büyükbaban dedi. Şuralı dedim. Bilmiyorum dedi adam. Biliyorsun tabi ki dedi karısı. Ben açıklıyordum yerini. Senin aklın balkanlara gitti dedi kadın -nereden anladıysa. Ben makedon olduğunu düşünmüştüm, öyle bir tipin var dedi. Doğrudur, bütün buralar, nereli olduğum dahil, İskender toprağıymış ya.

Çarşambaları karşıdan karşıya Ayet-el Kürsi okuyarak geçiyorum, bir de bu mu çıkacak dedi karısı endişeyle. Belediyeler, insaların hayatlarıyla oynayan rezil yapılar gerçekten.

h1

Survivor seviyorum desem?

3 Temmuz, 2015

Eurosport’ta okçuluk, golf, bisiklet, hatta bilardo izlemeyi seviyorum desem sıkıcı ama üst düzey birşey yaptığım fikri oluşur. Ama Survivor izlediğimi söylesem bir güzel aşağılanırım.

Böyle kalıplar var işte. Oysa Survivor oyunları cidden heyecanlı ve ilginç olabiliyor. Bol ve çok çeşitli engellerin olduğu, havuza atlanan, biraz yüzülen, sonra bir yere tırmanılan, koşulan, tekrar çeşitli engellerin geçildiği, sonra da topların bir yere atıldığı oyunlara bayılıyorum. Çünkü ben o oyunlarda oynamayı ne çok isterdim. Ve oynayamayağımı bildiğim için de cidden kahrolasım geliyor.

Lisede kendimize göre bir olimpiyat geliştirmiştik. O ortamda yapabileceğimiz sporlar, merdiven çıkma, kısa-uzun mesafe koşu, uzun atlama, penaltı, basket serbest atışı gibi şeylerden oluşuyordu. Sonra tamamlanmadı, yarıda bıraktık. Ama böyle hazır bir oyun parkuru olsa biterdik (i.e., bayılırdık).

İş tamamen o parkuru tasarlayan ve inşa eden Arjantinli ekipte tabi. Bazen ince planlanmış numaralar oluyor. Üzerinde yürüyeceğin plaformu yerden bir ipi çekerek yerine oturtuyorsun, veya atacağın topları teleferik düzeneğiyle almak için bir değirmeni döndürüyorsun.

Ben çocukken TeleMatch vardı. Ne kadar eski, emin değilim, ama sanki çok çok eskilerden değil. Pazar sabah-öğlen-erken öğleden sonra civarlarında. O saat kuşağından bildiğimiz, western ve klasik müzik konseri; o yüzden saatine emin değilim, sanırım onlardan önce başlardı. Farklı renklere sahip 4 takım havuzda ikili ikili oyunlar oynardı. Topları bir kovaya doldurmak gibi eğlenceli şeyler. Evde herkes bir rengi tutardı filan.

Daha da hatırlayan kimseyi görmedim. Hatırlatılmamasıyla ilgili olmalı. Bazı şeyler sık sık gündeme geliyor (değiş Tonton gibi), TeleMatch hiç gelmedi. Survivor oyunları onun daha hırslı versiyonu.

Birkaç yıl önce “bu, bir tatil formatına dönüşse” diye düşündüm. Müthiş kumsalı olan küçük bir adada tanımadığın kişilerle bir grup olup karşı takıma karşı yarışsan? Kazanınca ödüller, kaybedince açlık. Tümden bir mahrumiyet. Ödüller deyince de adadaki vahşi şelale, süper oteller, nba finali, Brezilya milli takımı maçı, New York-Miami gezileri, hatta Havana filan. Yani programdaki herşey olacak, eksi kameralar. Böyle birşeye hem katılmak çok isterdim hem düzenlemek. Ama tabi, çok zengin heyecan meraklısı tatilci-yarışmacılar da bulsan, tv reklam paralarının yanına yaklaşamaz, muhtemelen o masrafı çıkarmaz (yoksa çıkarır mı:)

Denize her anlamda sıfır yaşama fikri de süper cazip geliyor bana. Yıllardır pek az denize giriyorken orada: uyan, deniz, öğlen deniz, yemek yaparken elin mi yağlandı, deniz, sıcakladın mı deniz, güneş batarken deniz, bir de belki gece deniz. Deniz de olabilecek en güzel deniz, en güzel kumsal. Hem sürekli D vitamini, bol O2, ayrıca, deniz kıyısında ve ormanlık alanda negatif iyon olurmuş, hepsi var. Tamamen sağlık gibi geliyor bana orada olmak. Tatili süper zenginlere zayıflama programı olarak mı pazarlamalı ki?

Burada da ucundan bahsettiğim, Fethiye’de gittiğim bir kamp tatili bunu andırıyordu. 20 kadar kişi kampta bir miktar askerlik gibiydi. Sabah kalk kalk sesleriyle kalkıp sonra belli bir programı uyguluyorduk. Hergün uzun bir trekking de içeriyordu. Ama fiziksel tarafından daha çok senin seçmediğin kişilerle tüm gününü geçirme tarafı benziyordu. Değişik çekici bir tarafı var, normalde biraraya gelmeyeceğin insanlarla iyi vakit geçirmenin, kabul görmenin. Rengarenk minibüste hızla giderken ayakta dansetmenin takdir edilmesinin.

Yani tabi ki programın itici taraflarının fazlasıyla farkındayım. Kameralar işin içine girince başlayan taraflar, bbg evi muhabbeti, bir türlü düzgün-sakin-anlayışlı olamayan ilişkiler, fesat arayışı. Korkunç fesat bir milletiz. Ama ondan sakınmaya çalışıyorum. Çok uzun sürüyor zaten. Acun da reytinglerin patladığını görünce sömürebildiği kadar sömürüyor (3 günden teker teker artırıp 7 güne dek çıktı). Ben de o kısımları seyretmiyorum, olabildiğince, ya da oyunla ilgili olmadıkça. Ama tabi çok yapamıyorum, ayırmak zor oluyor.

Bir de arada seçim filan (seçim gecesi de yayınlanır mı, artık bu terbiyesizlik), çok kaçırdığım için geriden geliyorum, herşeyi seyrederken yaptığım gibi. Anladığım kadarıyla, takımlar dağılmış. O zaman da o oyunların zevki kalmamıştır. Özellikle Manço’nun emaneti Doğu ve arkadaşları elenince seyredecek birşey kalmamış olmalı.

Ama şimdilik şöyle süper yarışlar izliyorum (siz de 2 dk izleseniz gerçekten neyden bahsettiğimi anlayacaksınız). Ki bu oyunun ödülü San Francisco gezisi ve orada NBA finaliydi. Birgün ben de böyle yarışlarda yer alsam, sonra kazandığımız hediyede New York’ta gideceğimiz müzikalde güzel birşeyler giymek için Acun’un verdiği parayı harcamak üzere Polo’ya gidip canım ne isterse alsam… 2-3 yıl önce yaşanmıştı bu sahne ve beni gerçekten can evimden vurmuştu.

h1

Seçim sayıları ile ilgili bildiğim herşey

2 Haziran, 2015

1- KOALİSYON

Bizim demokratik bir seçim sistemimiz var. …
“Nasıl yani” tepkisi için bir es verip devam edeyim. Tabi ki baraj hariç. Ama temsil oranları bakımından hiç fena değil. 2011’de:
chp’nin oyu %26, mecliste sandalye oranı %24.5,
mhp’nin oyu %13, mecliste %9.6,
hdp’nin oyu da, meclis yüzdesi de %6.4.
Sadece akp %49.8’e mecliste 59.5. En büyük parti bir parça kayrılıyor d’Hondt’ta, ama diğer sistemlere göre çok büyük bir kayrılma değil.

Tabi ki bence olması gereken tam oyun oranında temsil edilmek. Ama çok kötü örnekler de var. Mesela, geçen ay bizim Birleşik Krallık’ta muhafazakarlar %37’yle parlamento çoğunluğunu aldı. UKIP %12.5’la sadece 1 vekil çıkardı (oyları patladıysa da genel başkanları meclise giremeyince istifa etti). İskoç ulusalcılar %5’in altında oyla 58 vekil çıkardı.

Bizde bunun nedeni, seçmenlerin barajlı sisteme adapte olması ve hdp çizgisinin çok iyi organize olması (baraj olmasa aynı oyla sadece 6 fazla sandalye alacaklardı).

Bunu bildiğimden, akp’nin 30 Mart’ta %43.3 aldığını görünce ümitlendim. Mecliste %50 civarına denk geliyor olmalıydı. İl il hesapladım yerel seçime göre. Tam 275 çıktı (+ 3, ya da en fazla 5, çünkü mesela İst. oylarının 3 seçim çevresine dağılmasını ve hdp’nin bağımsızsızları ne kadar organize edeceğini tahmin etmek zor). Sınır. Yani akp çoğunluğu çok riskli demekti bu.
Bu hesabı yaptığım excel dosyasının tarihi 17 Nisan. 2014.

Birkaç ay geçti. Geçen yılın sonlarında hdp %8’lerde gözükünce (yani akp’den 1-2 puan alınca) kesinleşti. Akp tek başına iktidar olamayacaktı. Bunu herkese anlatmaya çalıştım. Ama insanlarda akp yıkılmaz algısı vardı, kimse ikna olmadı. 2-3 ay önce, Mart’ta, Nisan’da anketler gelene dek.

(O yüzden hdp parti olarak girince sinir oldum. Tam akp’nin güç kaybı resmileşecekken bunu riske ediyorlardı. Ki son 1 ayda akp 276 altında kalsın diye oy vermeye karar verenler olmasa geçemezlerdi.)

Koalisyonları da son 1 ayda tartışmaya başladık. Ama hala deadlock benzeri bir ifade duymadım. Bir konuya kafamızın basması için son gününün gelmesi gerekiyor.

Kurulabilecek 3 koaliyon vardı, akp-mhp, akp-hdp, chp-mhp-hdp. 3.sü fazla zor. Diğer ikisi de hiç kolay birliktelikler değil. Akp-mhp’yi birbirine yakın gören çok ama sonra yıllarda mhp’nin tek söylemi akp karşıtlığı üzerine. Akp’nin hdp’yle biraraya gelmesini de mhp’ninkine yakın görüyordum ama beni şaşırttılar.

Yani, kolay yürüyecek bir koalisyon olasılığı görünmüyor. Bu da tekrar seçim, tekrar benzer sonuç ve tıkanma olasılığı demek.

2- SEÇİM BARAJI

Barajın sebebi Kürt partilerinin engellenmesi değil. Yoksa, bir noktada pazarlık konusu yapardı onu akp. Zaten hdp bağımsız girince kaybettiği vekil sayısı 5-10 arası. Akp için bu kadar direnmeye değmez. Hala ikna edici gelmediyse Tayyyyip’in geçen yıl önerdiği 2 alternatif seçim sistemi de (barajsız dar bölge -tek vekillik seçim bölgeleri- ve %5 barajlı daraltılmış bölge -5’er vekillik seçim bölgeleri-) hdp’nin işine yarıyordu.

Barajın sebebi diğer sağ partilerin, dp’nin, sp’nin ve kurulabilecek yeni bir sağ partinin önünü kesmek. 2002’de dyp %9.5, yp 7.25 alıp meclis dışında kalıp eridi. 2007’de dp son bir hamle yapıp 5.4’te kaldı. 2011’deki %50 de bütün bu oyların toplanmasıyla gelen bir koalisyon. Hatta sonrasında o seçimde 0.75’ler alan has parti ve dp’nin başkanları da transfer ettiler baraj sayesinde.

Akp’yi bitirecek tek şey alternatif bir sağ parti; en büyük başarısı da şimdiye dek bunun önünü kesmesi. Hep yeni bir sağ parti dedikodusu edilir mesela Ank’da, ama kimse baraj altında kalması çok olası bir girişime cesaret edemez.

Bu arada, olması gereken baraj seviyesi de 3-5-7 değil, ya 0 ya da 1. Benim önerim, 1 bölü milletvekili sayısı. Yani ülke milletvekili sistemi olsa 1 vekil çıkarmak için gereken oy oranı. (1/550 = %0.2)

3- SEÇİM HİLELERİ

Akp seçmeni dışındakiler arasında seçimi adil bulanlar ve seçim sayımını güvenilir bulanların oranı %6. Korkunç ve ötesi.

Açık Toplum vakfı -Koç ünv -seçim adaleti anketi -5 may 15-2Açık Toplum vakfı -Koç -seçim adaleti anketi -sayım -5 may 15-2

Seçim hilelerini önlemenin 2 mecrası var. Biri sandık başı, diğeri de sisteme yanlış girilen sonuçlara itiraz. Organize olmuş örgütlerimiz-partilerimiz olsa 2.si ilkinden kolay. Seçsis’i çok gizemli ve karmaşık bir program sanıyor herkes. Oysa ysk sandık sandık sonuçları açıklıyor. Gerisi de toplama işleminden ibaret. Elinde ıslak imzalı ve mühürlü seçim tutanağı olan partinin işi zor değil.

Geçen yıl chp’nin seçim takip sistemi önemli bir girişimdi ama belli ki salakça organizasyon hataları yaptılar. O yüzden merak ediyordum yine yapacaklar mı diye. Geçenlerde öğrendim, hem onların hem hdp’nin hem oy ve ötesi’nin benzer bir girişimi olacakmış.

Birkaç haftadır bunun nasıl yapılması gerektiğini kurguluyorum kafamda. 150 bin sandık görevlisi merkezde diyelim 500 kişiye bağlanır. Bir kişiye 300 sandık görevlisi düşer. Merkezdeki bu kişiler aldıkları sonuçları girer. Ysk karşılaştırması ve fark olan yerleri sistem hemen tüm herkese gösterir. Ayrıca, seçim gecesi sonuçları duyurmaya da yarar bu. AA’ya mecbur kalmayız. Pazar gecesi çok can sıkacak çünkü AA, baştan en az 5 puan fazla gösterecekler akp’yi, hem hilelere yer açmak için hem de o algıyı yerleştirmek için. Akp 41 alacaksa gece 12’de yatan biri 44-45 bilecek.

Bu sonuncuyu bir türlü duyuramadım. Sosyal medya, sesini duyurduğun illüzyonu yaratıyor. İşin bu yanını kimsenin düşündüğünü sanmıyorum. Sonuç takibin ne kadar iyi işlediğini göreceğiz. Ama sonuçta hile engellemede şimdiye kadarki en etkili çaba olacak. Ama keşke 4 gönüllü grup (oy&ö, Türkiye’nin oyları, Ankara’nın oyları, Sandık başındayız) biraraya gelmiş olsa, partilerle de paslaşıp ülkedeki tüm sandıklara daha iyi yayılsalardı. Zaten 4 ayrı gönüllü grubun varlığı süper saçma değil mi? Bölünmeyi ve gücü o kadar seviyoruz ki bunda bile biraraya gelemiyoruz. Oysa merkezi planlamanın çok kritik olduğu bir alan bu.

Aslında, sayım ve tutanakların birleştirilmesi süreçlerini sandık müşahitlerine bırakmadan herkes izlemeli. 17’de herkes sandığına diye önemli bir çağrı yapıyor Kılıçdar da, çünkü geçen gün birisi İst’da bir okula dışarıdan giderek 1200 oyun yanlış işlenmesini engellediğini anlatıyordu.

Böyle beklemiyordum ama pek sıkıcı bir yazı oldu bu. Kaç aydır yazacağım, bari seçim geçmeden yazayım diye böyle oldu galiba.

Unutmadan:
meclis dağılımı tahmin-2-2

Son satırı eksik kalmasın diye ekledim ama biraz gereksiz oldu aslında. Gerçekleşeceğini sanmam.

h1

Bağlarıyla ünlü ama bağı olmayan şehrimiz

29 Mayıs, 2015

– Ankara’ya varınca akp şehrine gelmiş gibi oluyorsunuz. Havaalanı sonrası yol boyu akp mv adayı şu, akp adayı bu, o, sonra toplu halde pozları, sonra Gökçek’in belediye reklamları, kilometrelerce böyle sürüyor. Farkettim ki, tabi ilçemden çok çıkmadığımdan akp harflerini birarada neredeyse hiç görmüyorum. Ya da vatan p.’ni-mhp’yi ne kadar görüyorsam o kadar.
Bu arada, geçenlerde komşulardan birinin vatan p.’ci konuşmalarına tanık oldum 1-2 kere. Yaşadığım şehir aynı zamanda Vatan p.’nin kalesi maalesef.

– Bu şehre geldikçe ilginç politik dedikodular duyuyorum. Sanki ülke genelinin bildiğinin en az 2-3 katını biliyor Ank.lılar. Mesela:

Bir hastane açılışına Tayyyyip’i çağıralım demişler, arayıp hastanemizi cb açar mı diye sormuşlar. Kalem md. açar ama 5 bin kişi garantisi isteriz demiş ve akp’ye yönlendirmiş. Teşkilattan aradıkları kişi biz 5 bin kişiyi Çankırı’dan, Kırşehir’den getirtiriz ama kişi başı şu kadar yol parası demiş. Vermişler. Nereden geldiğini bilmedikleri otobüslerle gelmiş adamlar. Oturup saatlerce bunaltıcı sıcakta çadırda beklemişler, Tayyyyip açmış, gitmiş. 5 bin kişi çarpı min 40 (80-100 de geçiyor) olsa birkaç yüz bin tl akp’nin, ya da yiyen kimse onun kasasına girmiş. Bunu çarpı hergün diye okuyun.

– Yıllar önce Tayyyyip’in hastane önünde kriz geçirirken araçta kilitli kaldığını, korumanın balyozla camı kırdığını bilirsiniz herhalde. Ben onun ne krizi olduğunu bilmiyordum sanırım, bayıldı diye biliyordum sadece. Hastaneye getirmişler. Doktor Emine’yi aramış, kullandığı bir ilaç var mı demiş. Emine “bb’ımız ilaç kullanmaz” demiş. Doktor içinden etmiş küfürlerini. Sonra kalem md usulca epilepsi ilacı kullandığını söylemiş.

– Bir spor fedarasyonu değerlenen bir bölgede (İmcek’ti galiba) bir arazi almış hazineden. Devlet görevlileri şaşırmış, böyle bir araziyi Gök çek’ten nasıl kaçırdınız diye. Ank’yı satmasından sadece Arınç değil, partinin geneli şikayetçiymiş. Sattığı da sadece cemaaat değil tabi.

IMG_2845IMG_2847IMG_2851
Sırasıyla: Sen değil, Renault / aşının millisi mi olur, ve zaten büyük çoğu ithal / insaf, 94’ten beri sizde şehir, yapsaydınız.

h1

kaderden başka sargı yok

12 Mayıs, 2015

Sık sık yazdığım gibi bizde nazara inanılır. Geçen gün üçlendi-dörtlendi-beşlendi (hangisiydi?) dedikleri türden bir gün yaşamıştık. Elektriklerin kesildiği o meşum Salı’nın bir gün öncesiydi. Birkaç saçma şey olmuştu. Önce buzlukta unuttuğum soda patlayıp camları saçılınca oradaki birçok yiyecek çöpe gitti. Sonra birkaç düşürme-kırma-saçma daha yaşandı ve dışarı çıktım. Otoparktan çıktıktan 50 mt sonra yolun benim tarafımdaki bir bisikletli dönüp baktı. Yakınlaşırken bir daha dönüp baktı. Allah Allah, niye bakıyor ki, yanında geçecek yer var çünkü. Geçerken farkettim, polismiş. Aynı esnada kemeri de taktım. Normalde otoparkta takarken biraz ihmal. Yoksa o yüzden mi? Aynadan baktım, bir kalem ve defter çıkardı, plakaya doğru baktı ve yazmaya başladı. İnip ama taktım bakın desem mi? O 50 metrede polise rastlayıp ceza yediğime inanamadım bir süre. Ki hiç bisikletli polis görmemiştim burada. Aslında hiç trafik polisi görmedim desem yeri, hiç durdurulup belge sorulmadım mesela.

[O ceza gelmedi sonra. Yazdığına emindim, sistemin içinde bir yerlerde kayboldu sanki.]

Eve girerken ne çok aksilik oldu diye sayıyordum. O anda elimdeki gözlüğüm yere de değil, alt kata düştü. Neyse ki kılıfındaydı.

Neyse, o günki olaylar bir ‘göz’e bağlandı. Bugüne geldik. Önce dolaptan birşey alırken arkadaki bir saklama kabı yere uçtu, her yer cam oldu. Normal, olabilir. Ama fena olay gece yaşandı. Annem 1-2 gün içinde gideceği bir taziye ziyareti için brownie yapmıştı. Zorla uğraştı da onun için. Dolapta geniş bir borcamda duruyordu. Gece yarım dilim yedim. Yerine koydum. Kapak tam kapanmayınca biraz ittirdim, ama çok dengesinin bozulduğunu, yamulduğunu sanmıyorum. 1-2 saat sonra tekrar açıp birşeyler aldım. Hemen değil, 2-3 sn sonra bu borcam da yere doğru uçtu. Ne kadar kötü hissettiğimi anlatamam. Ölmek istedim neredeyse. Bugün anneme verebileceğim en iyi hediye onu kırmamaktı, becermiş oldum.

Bütün kırmalar tabak-çanakların elimden düşmeden, sadece bulundukları yerden sıkılmasıyla olduğundan kafamda para çevirmeye karar vermişler. Bilemiyorum, onun yerine o parayla bana birşey alsalar daha dikkatli olurdum.

h1

Sembollerle yaşayanlar, kutsallarla ölenler

28 Şubat, 2015

Tarihin Arka Odası’nın eski zamanları, bir şekilde domuzlara gelmişti konu. Pelin Batu “bir dükkanın vitrininde küçük şirin bir domuzcuk biblosu var diye insanlar girmiyormuş, tepki gösteriyorlarmış” demişti. Erhan Afyoncu da “ben de girmem, önünden bile geçmem, mendebur hayvan” demişti. Resmen iğrenmişti adam. Doçentti o zaman, sonra prof oldu sanırım.

Tüm bir dini birkaç sembolle, kutsalla tanımlıyoruz. Onlar da hep yasak, dokunulmaz şeyler. Siyasetimiz de aynı. Hatta bizim için en önemli konular hep böyle.

Bunları Gezi günlerinde farketmiştim. O günlerin en ünlü ve gereğinden çok fazla konuşulan 2 olayıyla. İkisine de velev ki şeklinde yaklaştım. Velev ki biri camide bira içmiş, so what? (‘velev ki’ ve ‘so what’ aynı ifadenin 2 dilde karşılığına benziyor, ama ‘velev ki’de fazladan bir varsayım var. Tam olarak da bir kalıbın 2 parçası: velev ki şu, so what.)

Böyle bir suç mu var mesela ceza kanununda, camide içki içmek diye? ‘Kutsal mekanlara saygısızlık’ diye birşey geçiyordur herhalde, o da muhtemelen para cezası veya çevrilebilir birşeydir. O kadar tartışılan, “şu resimdeki bir bira kutusu”, “hayır, kola” diye incelenen böye bir suçtu yani.

Ki çok olası gelmişti bana. Polis saldırıları arasında boşluklar oluyordu. Her yer de büfe dolu. Nasıl kola alan olduysa bira alan da olmuş olabilirdi. Sonra elindeyken polis saldırmıştır. Koşarak kaçarken dökmemeyi nasıl başarmıştır bilmiyorum.

Orada yaralılar varken bunun tartışılıyor olmasındaki mantık noksanlığı çok zorladı beni. Kendim gibi bakan kimseleri de göremedim. Birileri önceden planlayarak bir camiye gidip içki içse mesela, bundan somut olarak kim zarar görür? Ki kimse “birazdan polis bizi camiye sürer, orada içeriz” de dememiştir zaten.

Bir tek, o günlerde tanıdığım  Dücane Cündioğlu bir kanalda “camiyi sığınılacak bir mekan olurup girmelerine sevinmemiz gerek, ayakkabıyla girmişlerse ne olacak ki, temizletilir” demişti.

Diğer olayı star gazetesinin sayfasında, Elif Çakır’ın yazısında okumuştum. Altındaki yorumlarda bir kız “yalan söylemediği ne malum” demişti. Altında ona yönelik 200-300 civarı küfür ve tehdit vardı. O hissi yaşamışsanız bilirsiniz, yoksa anlatması çok zor. Şok olmuştum. Buydu bizim ülkemiz. Mesela, Sivas bir istisna değildi. O kız ve o 200-300 kişi bir kasabada biraraya gelse yine aynısı yaşanırdı.

O olayda velev ki demek zordu, ama o gün cevap verebildiğim kadar kişiye “velev ki gerçek, o kadar kafa travması geçirenlerin canı yok mu” tarzı şeyler yazdım. Ama o olayla beraber tüm ülkece öğrenmiş olmamız gereken birşeydi bu: onlar bizi kendilerinden görmüyordu. Onlar için değerli canlar ve değersiz canlar vardı, ve bu o ümmetin parçası olup olmamakla, hatta nihai hedefe hizmetle alakalıydı. Bunu hala anlayamamış insanlar gördükçe şaşırıyorum.

O olaya hiç yalancı birini tanımamış gibi yaklaştı insanlar: İlkokulda koşarak çıkarken takılır, düşersin, pantolon sökülür. Annen koşma dediği için evde hikaye, o kötü, şişman çocuk seni itmiş, merdivenlerden yuvarlanmış, 5 takla atmış olur. Acınmak-mağduriyet hem sana ilgi getirir hem doğru senaryo ile sevmediğin kişilerin damgalanmasını sağlarsın.

Başından beri böyle düşündüm ben. Kabataş’ta kocasını bekleyen kadın birkaç kişiyle tartışır. Gördüğü tavrı, veremediği cevabı yediremez. Zaten gezicilere sinirlenmektedir. Gerisi acting. Ben bir süre sonra anlattığı şeye bir parça olsun inandığına, yani yaşadığına da eminim. Her toplumda %5 civarı borderline insan var. Doktor raporu almak için 5 gün sonra kendisini morartmış birinden bahsediyoruz.

Benim gibi düşünenlere saf-salak deniyor ama hepsi tamamen önceden planlı olsa basit bir kayıt alacak kadar bir sahne sergilenirdi. Birilerinin başörtülü bir kadını ittirip düşürdüğünün görülmesi yeterdi, o anda kesilirdi mesela görüntüler.

Bu tabi ki Tayyyyip’in ve bilindik gazetecilerin kandırıldığı, masum olduğu anlamında değil. Toplumu bölmek ciddi bir suç. Zaten Kabataş’ta bir insanın bir diğerinin üzerine işeyebileceğine inanmak için gerzek olmak gerek.

Bu konudaki tartışma programlarını izlemek de son derece sinir bozuyor. Çünkü kimse “görüntüleri gördük, hiçbir şey olmamış, üstelik etrafta güvenlik görevlileri var. Bakın bunlar da hala konuşamayan Lobna Al-Lamii, kafatasının bir kısmı alınan Mustafa Ali Tonbul ve polisin kör edip ateşe atıp öldü diye bıraktığı Hakan Yaman” diyemiyor. Herkes herşeyi biliyormuş gibi davranılıyor, insanları bilgilendirmeyi, fikirlerini değiştirmeyi kimse akıl edemiyor.

Örnekler bizle sınırlı değil. 2014 yazında da “Mescid-i Aksa’ya postallarıyla girdiler” diyordu Tayyyyip. Hep bir taraf sadece kutsal-temiz-dokunulmamış-iyilik dolu-cennetten bir parça, diğer tarafsa tamamen alkolik-serseri-salyalı-ateist-pis-cehennemden düşmüş. Bu dinci bakışta açık bir kişilik bozukluğu var. Senin o bozukluğa eğilimli olmana gerek yok, çevrenden gelen dinci telkinler seni öyle yapar.

Griyi anlatmak zor tabi. Beyin kolayı seçiyor, iki uçtan birine gönder beni diyor. Semboller buna aracı, hatta ‘iyi-temiz’ ve ‘kötü-çirkin’in programlanmış karşılıkları. Algıda başörtüsü belli bir değeri alıyor, Yahudi veya içki de öyle.

Çıldırtıcı örnekler her yerde olduğu gibi burada da gereğinden fazla yer kaplıyor; ama benzeri bir sembolcülük dinciler dışında da mevcut tabi. Atatürk figürü, Anıtkabir, milli marş. Yine özün önüne geçen öğeler. Ama bir din kadar provoke edici olamıyorlar. O yüzden Atatürk’e hakaret bir şiddet doğurmuyor, ama Danimarka’da veya Fransa’da yayınlanan ve normalde hiç görmeyecekleri, hatta hayatlarının çok uzağından geçecek bir karikatürden sonra onlarca kişi ölüyor.

Bunlara karşı bence tüm sembolik suçları kaldırarak başlamalı. Hiçbir kimseye, hiçbir şeye hakaret suç olmamalı. Nasılsa ediliyor. Hebdo sırasında birisine “siz de alınmayıverin” yazmıştım da ne sığ bir bakış demişti. Yoo, bu kadar basit.

Şunla bitireyim: 2013 Haziran’ın sonlarıydı. Alsancak’ta, Gündoğdu’da anıtın önünde oturan hardcore bir Atatürkçü grup vardı. Orta yaşlı bir adam ve birkaç genç orada oturma nöbeti tutuyordu. Oradan geçerken kendiliğinden oluşan bir foruma denk geldim. Heyecan üst düzeydeydi. Kemalist vurgunun fazlalığını görünce ben de söz alıp “kimseyi ayırma hakkımız yok, Mustafa Kemal’in askerleri de gelsin, Mustafa Keser’in askerleri de, kimsenin askerleri olmayanlar da” dedim. Orta yaşını geçmiş bir adam çok bozuldu. Askerliğini Mustafa Keser’le beraber yapmış, severmiş, iyi adammış ama Mustafa Kemal’le karşılaştırmak, haşa yani. Birkaç genç anlatmaya çalıştı, bu bir slogan diye, ama o diretti.

Bu arada benim vapura yetişmem gerekiyordu. Başka bir forumda tanıştığım odtü’lü bir oğlanla oralarda karşılaşmıştım. O, Kemalist grubu sevmeyip çay içmeye gitmişti, bense tersine ortamın sahiciliğini sevmiştim, vapur için sözleşmiştik. Ben kaçar gibi ayrılmamak için kalabildiğim kadar kaldım. Sonra koşa koşa zar zor vapura yetiştim. O bisikletliydi. Ortalarda bir bisiklet göremeyince ön tarafa geldim. Vapur iskeleden ayrıldı, o iskelenin önüne doğru geldi. Uzaktan selamlaştık. Bir daha da rastlamadım.