Archive for the ‘TR’ Category

h1

and introducing… Leon rolünde Sümeyyye

25 Şubat, 2014

nikitabdheader

Nikita ne müthiş film. Son zamanlarda sık sık anımsıyorum. Geçen ay Leon’la beraber tv’de oynamıştı, ama ondan değil. Geçen hafta NBA all-star’da üçlük yarışmasını kazanan Belinelli’ye Leon diyorlarmış, cidden benziyor, ama ondan da sayılmaz. Yeri gelirse anlatırım, hoş bir hikaye benim için.

Bugün düşündüm de iyi bir western, kötü bir tarihi ‘kılıç filmi’, ’60’lerin Fransız suç filmleri ve ’70’lerin Holivud’unu niye seviyorsam Nikita’da da o var. Sahici bir macera, insanı içine alan bir atmosfer, çekici bir konu.

Nikita

Çok da tanıdık gelmişti bana, suça bulaşıp gizli servisin kullandığı kız, aylarca sıkı çalışma ardından götürüldüğü doğumgünü yemeğinin yine iş çıkması, o restoranın kaçış duvarının örülü olması, ona kadınlık anlatan ustalar ustası Hanna Schygulla, sonra tanıştığı sevimli kasiyer adam (demek ben ondan kasiyerlerle kafayı bozdum), onunla çok hoş bir ilişki yaşarken bir yandan ‘yaptığı’ işler, ve önemli bir işte çok zorda kalınca işi toparlaması için gönderilen temizlikçi.

Temizlikçiye gerçekten de temizlikçi diyorlardı ve adam öyle sağlam bir film karakteriydi ki bir sonraki film o oldu. Leon, sevimli olsa da o -uğraşılmış- sevimlilik aynı zamanda filmin başarısından da yiyordu biraz. İlk filmde temizlikçi Viktor’u çekici yapan o sevimli taklitleri değildi zaten.

Nikita -the-cleaner

Bu akşam işte tüm bu kayıtlar yine aynı filmi hatırlattı. Zorda kalınca paraları sıfırlaması için gönderilen Sümeyyye aynı bir Viktor-Leon.

Yalnız, durum gerçekten içler acısı. Ne olursa olsun, (bir uçta) nefret et, (diğer uçta) oy ver, farketmez, böyle bir ülkenin (yani bir kültürü, tarihi, gelenekleri olan büyük bir ülkenin) başbakanının bu duruma düşmesi çok üzücü. Hepimiz için utanç verici. (‘Biz niye utanalım, o utansın’ diyen olacaktır, ama) Ben hep aynı şeyi iddia ederim. Herkes başa geçmek ister. Tam bir deliyi, bir salağı da seçsen o da başbakan olur. Sorun seçendedir. Böyle bir adamın %50 ile seçildiği bir ülke bu. Bu ülkenin gördüğü en büyük utançlardan birini yaşıyoruz.

Ve tabi ki bunu biliyorduk. Ben birkaç yıldır kafayı yiyordum, chp niye kısır gündemi takip ediyor da yolsuzlukları araştırmıyor diye. Hepsi de (en azından birçoğu da) önümüzde duruyordu. Emlak, sit alanı, çevre koruma kurulu, vb. yolsuzluklarının yeralmadığı hafta geçmiyordu gazetelerde. Ama öyle bir kanıksama dönemi geçiriyoruz ki bu resmen bizi salak bir toplum yapmış. Bir ‘ayakkabı kutusu’ imgesi gerekiyor illa bize. Ama o kutudaki para ile ev alınmış olsa kimse umursamayacak. Bu son konuşma da bu aptallığımızın vurgusu zaten. “Yeter ki evinde para bulunmasın, git ev al” deniyor açıkça. Çünkü ev olunca iş karışacak, bizde amaaan, almış işte filan diyeceğiz. Gemi bile kesmiyor bizi, ev mi kesecek…

tayyyip -sümeyyye

Ve işin 2. bir yüzü var. Diğer bir rezil tarafımız. Bunları açıklayan, gündemi istediği gibi değiştiren, elinde belli ki her kesime karşı kozları olan ve bunları yeri geldiğinde açıklayan bir grup var. Onlar ne oluyor bu durumda? Demokrasi savaşçısı mı? Hayır, Tayyyip’e gösterdiğimiz tavrın aynısını onlara göstermemiz gerek.

17 Aralık’tan sonraki haftada da aynısını düşünmüştüm. Bu, muhalefet için çukulatalı dondurma. Al, istediğin gibi hazıra kondun, iktidarın her türlü tutarsızlığı döküldü, sana yemek kaldı. Ama çok büyük fırsat teptiler. Chp’nin yapması gereken, bu kavgada taraf tutmak değil, Akp’ye “Yolsuzlukların üzerine git, ben de cemaate karşı mücadelende yanındayım” demekti (ve “nihayet anladın, biz yıllardır söylüyoruz sana”. Hele ki Chp’lileri bile yanına çekmeye çalışan, yardıma muhtaç bir akp vardı. Ondan sonra Tayyyip’in Chp’ye karşı diyeceği hiçbir şey kalmazdı, çünkü her lafın sonu “adamlar haklı”ya çıkardı.

Yine aynı durum. Ortaya çıkanları lanetlemek, bunların kaydedilmesini de lanetlememek anlamına gelmiyor. O pislik, bunlar da pislik.

İnsan doğal olarak Jaguar’ı delen davul günlerini özlüyor. Bir hediye Jaguar’dan erimişti Anap. Eski saf günler işte.

h1

Olimpiyat izleyemezken anladım: Gitmeliydim, dalgalar kanatlarımdı

14 Şubat, 2014

Hiç abartısız aylardır Olimpiyatları bekliyorum. Yaz Oyunlarında heyecan, çeşitlilik ve doyumsuzluk oluyor; Kış Oyunlarında ise sersemletici (‘mesmerizing’ demeyi çok seviyorum), hatta hipnotize edici bir sakinlik. Hatta, aslında baştan hiç kafana takmaman gereken birşeye dalmış boş boş ekrana bakıyor olacaksın. Slalomcular hiç bitmeyecekmiş gibi kayarken yavaş yavaş kafandaki takıntılar küçülürken spikeri duymaya başlar, sporcunun kim olduğuna ve derecesine dikkat eder olursunuz.

Peki, başlayalı neredeyse bir hafta olacak. Ne anladım? Artık bu ülkede durulmayacağını.

Yayınlar anlatılamaz derecede rezalet. Birincisi yok. Yaz Olimpiyatlarına bir kanal ayırdılar diye sinirleniyordum (pek çok da haklıydım, yüzlerce yarışmaya 3-4 kanal bile yetmezdi), şimdi o da yok. Günde en fazla 3-4 yarışma veriyor Trt kafasına göre, hepsi o. Onlar da saat farkından ve oyunları normalden de erken yapmalarının etkisi akşam 7-8 arası bitiyor. Sonra da tekrar vereceklerine saatler süren süper lig/ptt 1. lig yorum programları başlıyor. Gündüz deseniz meclis tv karmaşası giriyor. Meclis yayını varken trt3 ikiye ayrılıyor. O kadar rezillik ki anlatasım bile yok. Kısacası, iki ayrı trt3 var ve biri meclis yayınına geçiyor, diğeri spora. Onun dışında aynı yayını yaptıklarından bunu da kimse bilmiyor. Kabloda olmayan, uyduda özel eklemek gereken (ve herhalde kimse bunu bilmediğinden yapmadığı) trt spor’un birçok evde olmadığına eminim. Trt3’ü açan da akşam 7’ye dek meclisi buluyor. Kısacası, normal çalışan bir insan, istese bile haftaiçi neredeyse hiçbir Olimpiyat yayınına denk gelmiyor.

Hangi yarışmaları yayınlayacakları herhalde zarla belirleniyor, eğer kadın sporcuların kıyafetleri karışmıyor diye varsayarsak. Artistik patinaj çiftler yarışmalarını vermediler örneğin. Normalde sırf bu yüzden insanların büyük tepki göstermeleri gerekirdi. Bu, dünya kupasında önemli bir maçı vermemekle aynı şey çünkü. Ama tabi ki ancak çok küçük bir kitlenin haberi oldu. Perşembe erkekler kısa programı verdiklerinde “veriyorlar işte” diyen çoktu. Birçok önemli final kaçıyor, kimse farkında olmuyor.

Spikerler nasıl biliyorsanız 5-10 kat daha kötü. Bunu anlamak için Eurosport’tan izlemiş olmanız gerek. Eurosport normalde de kış sporlarını yayınladığı için karşınızda çok bilgili anlatıcılar oluyor. Trt’ciler bu sporları 4 yılda bir görüyor ve siz ne kadar soğuksanız onlar da öyle. Bazen çok daha fena. Mesela Spikerler bildiginiz gibi, ya da daha berbat. Zamana karşı sporlarda altta +/- ile, yarışanın lidere göre farkı belirtilir ya, Cüneyt Kıran’dı galiba, -‘nin liderden daha iyi demek olduğunu bilmiyormuş. En, ennn temel şeylerden birinden bahsediyorum. Hiç bilmesen ilk izleyişte anlarsın. O ise, 1 gün ve 2 farklı spor boyunca öyle anlattı. Üstelik karışmasın diye -‘leri yeşil veriyorlar, üstelik – bitiren kişi 1. sıra diye gözüküyor. O durumda da nasıl algılayacağını bilemiyor, eski liderle yeni liderin isimleri, ülkeleri birbirine giriyordu, anlatilabilir gibi değildi.

Ama bu sırada ülkede bunu farkedip çileden çıkan insan sayısı bir avuç parmak olduğuna göre istediğini yapardı. Bu ülkede daha iyi, yani doğru dürüst yayın isteyen kaç kişi var ki… O zaman istedikleri yayını yapar, istedikleri gibi yapmazlar. Kadın sporcu kıyafeti konusu duyulduğunda infial kopar, trt geri adım atar; ama kadınlar buz pateni yerine Orduspor-Maraş maçını verseler kimsenin ruhu bile duymaz. Niye yayınlamadıklarını bile bilmezsin, bilsen ne farkeder, izleyememiş olursun. Kadın sporcu kıyafetinde ses çıkaranlar, diğer nedenlerde ortada yoktur çünkü.

Olimpiyat izlemek önemli [çünkü o dünya ülkeleri halkları olarak en önemli buluşmamız], ama en az onun kadar önemlisi, bu bir gösterge. Bu kadar ciddiyeti ve seviyesi düşük ülkede başına herşey gelir.

h1

NO WAY OUT!

24 Aralık, 2013

Şubat 2012, Alman Cumhurbaşkanı -ki böyle birinin ismini çok duymadığınızdan da tahmin edebileceğiniz gibi, aynı bizdeki gibi sembolik değeri ağır basan bir mevkidir- istifa eder.

Cumhurb. Christian Wulff, 2009’da Aşağı Saksonya eyaleti başkanı iken Miami’ye yaptıkları aile gezisi sırasında Air Berlin’in hediye olarak ekonomi biletlerini first class’a çevirdiği ortaya çıkar. Eyalet yasaları 10 euro’nun üzerinde hediyeyi yasakladığından Wulff, durum ortaya çıkınca 3000 euro farkı öder. Bunun üzerine adamın tüm şahsi işleri araştırılır. Yeşiller Partisi, parlamento soruşturmasında adama yerel bir işadamı olan Geerkens’le bağı olup olmadığını sorar, hayır cevabı gelir.

Wulff’un ev alırken aldığı borçla ilgili dedikodular üzerine Der Spiegel araştırmak için adamın tüm finansal dosyalarına ulaşma izni ister 2010 sonunda -ki bu arada adam cumhurbaşkanı seçilmiştir. Reddedilir, mahkemeler, filan sonunda dosyaların bir kısmına izin çıkar yaklaşık 1 yıl sonra. Aynı dönemde der Spiegel, Wulff’un ev alırken bir bankadan yarım milyon euro borç aldığını öğrenir ve kendisinden (bankadan değil cumhurb.’ndan) bunun bilgilerini ister. Wulff da belgeleriyle borcu Geerkens’in karısından aldığını açıklar. Düşük bir faizle ne zaman ödeneceği belirtilmemiş bir borçtur.

O zaman yerel parlamento soruşturmasına yalan cevap verip vermediği konusu ortaya çıkar. Wulff, Geerkens’le bir bağı olmadığını, parayı karısından aldığını söyler, yanlış anlaşma için özür diler. O borcu birkaç ay içinde, bir bankadan aldığı kredi ile ödediğini açıklar. Ama Bay Geerkens, para karısından hesabından çıksa da borcu verenin kendisi olduğunu söyler. Bankadaki kredi anlaşmasında da aracı olduğu ortaya çıkar.

Der Spiegel bu araştırmayı yayınlamadan bir gün önce Wulff gazeteciyi arar ve onları mahkemeye vermekle tehdit eden bir mesaj bırakır. Der Sp. makaleyi -tabi ki- yayınlar ve bu mesajdan da bahseder. Bu sırada Cumhurb. tv programlarında bu konuda soruları yanıtlar. Der Sp.’i aradığında sadece bir gün ertelemelerini rica ettiğini söyler. Der Sp. kendisinden tüm mesaj kaydını açıklamak için izin ister, Wulff vermez. (Bu aşamada çoktan Orta Dünya’da geçen bir fantezi romandan bahsettiğimi düşünmenizden korktum.)

Bu sırada, eskiden Wulff’un Geerkens’in avukatı olduğu ortaya çıkar. Başka konular da ortaya atılır. Wulff çiftinin Audi’den aldıkları bir arabada indirimli taksitler ödediği iddiası karşılıklı reddedilir. Wulff çiftinin bir başka işadamı ile gittikleri tatilde tüm masrafların o işadamı tarafından ödendiği iddia edilir. Wulff, masrafların kendi kısmını ödediğini iddia eder.(Yok, eminim, çoktan uydurduğumu düşünüyorsunuz.)

Aynı işadamı ile ilgili başka iddialar da çıkar. Wolff eyalet başkanıyken bu işadamı eyaletten birkaç milyonluk bir kredi garantisi almıştır. Ve yine birkaç yıl önce Wolff çiftini Oktoberfest sırasında Münih’e davet edip otel masraflarını değil, iyi oda farkını(!!!) ödemiştir -muhtemelen Wolff’un haberi olmadan.

Bu konulardan sonra savcılık Wolff’un dokunulmazlığının kaldırılmasını ister. Bir gün sonra da, Bild’in olayın üzerine gitmesinden yakl. 2 ay sonra, Wolff istifa eder.
(teenager ağzıyla: gerzeaak, bir ‘Amerika, komplo’ diyememeeş).

_____________________

Tüm bunlar bana son derece normal görünüyor. Biz abartılı derecede ‘memur devletten geçinir’ kültürüyle yaşıyoruz. Bir bürokrat tanıdığınız varsa bilirsiniz, yüksek derece memurların özel harcaması diye birşey yoktur, herşey devlettendir. Tabi ki bu olaylar onun çok üzerinde ama bahsim, normallerin 2 farklı kültürde nereye konduğu. Tepkiler de ona göre.

Açıkçası, ben yıllardır büyük bir skandal bekliyorum. Ama ben daha çok Tayyyip’in çocuklarıyla ilgili bekliyordum bunu, diğer çocuklardan çıktı. Tabi, Tayyyip hala dokunulabilir değil. Şu an onu koruyanlar (hatta ölmeye hazır olanlar), o zaman nasıl bir terör estirirdi, düşünsenize. Yoksa, şu an, onlar dahil herkes biliyor nasıl yediklerini. Aynı nazi Almanya’sında Musevi komşularının ortadan kaybolmasını görmezden gelen Almanlar gibi.

Neler döndüğünü yıllardır hep beraber biliyoruz. Şimdi toplasam onlarca imar skandalı haberi çıkarırım. O kadar alıştık ki vaka-i adiyeden oldu.
“Adamlar yiyor, ama çalışıyor” geyiğinin bir kesimdeki gerçekliği bir yana,
“Adamlar yiyor, ama Kürt sorununu çözüyor” diyen bir kesim,
“Adamlar yiyor, ama dindarları koruyor, öne çıkarıyor” diyenler, hatta
“Adamlar yiyor, ama hayatıma (hayat tarzıma) karışmıyor” diyenler vardı (yaklaşık geçen yıla dek).

Yıllardır bu chp ne zaman bu konuların üzerine gidecek diyorum mesela ben. Hatırlayın, Kılıçdar böyle dosyalarla sivrilmişti ama genel bşk olalı beri partiden böyle bir hamle hiç gelmedi. Oysa Özal’ı zamanında bitiren (cumhurb.’na kaçıran) ‘davulu delen Jaguar’ olmuştu.

O yüzden şimdi “adamlar da amma yemiş”, “iddialar çok vahim” diyenleri, hele köşecileri filan hiç anlayamıyorum. Anlamanız için bir savcının harekete geçmesi mi gerekiyordu? Üstelik, daha neler var. Remzi Gür, Zapsu, Çalık, pat diye akla gelen isimler. Gemiler uçuşuyor, görmezden geliyoruz. Daha neler, kimler, serpilenler, semirtilenler, çok, çoook büyük bir parsa. Herkesin bildikleri vardır. Eski bir arkadaşımın eşinin babası mesela, anlaşılan, akp yakınlığıyla madenler işletiyor, servet büyük.

Komployla savuşturmaya çalışmaları, onlara hala inanan bir kesim ve bakanların hala istifa etmemesi (etmişler de Tayyyip geri çevirmiş: istifa sunulmaz ki, edilir, gidilir) tabi tamamiyle inanılmaz şeyler. Kendilerinin AB’ye uyum için değiştirdiği polis yönetmeliğini geri değiştirmeleri, atanan ek savcılar filan, yapabilecekleri herşeyleri yapıyorlar. Ama bundan sonra ne yapsalar yetmez. Ayakkabı kutuları yeni Jaguar’ımız oldu. Bundan sonra Çıkış Yok.

Bu arada, zavallı Amerika. Ülkede kim bok yese suçlusu onlar oluyor. Üstelik, uzunca bir dönem boyunca gördüğümüz en TR dostu hükümetti bu. Daha birkaç ay önce 3 rating kuruluşu da notumuzu artırdı -sonuncusu Tayyyip oradayken. Obama İsrail’e gittiğinde Mavi Marmara için özür dilenmesini sağladı. Tayyyip yanlılarına bunları söylediğinde bilgisayar devrelerini yakacak cevaplar geliyor. Kandırılabilme düzeyi bu kadar düşük olunca da bir türlü yaranamıyor şu Amerika. (Yalnız, büyükelçiyle ilgili yalan ve tehditlere bir süre içinde sağlam bir tokat gelecek, dediydin dersiniz).

h1

Ülkeyi saran dev beyaz böcekler

24 Haziran, 2013

Tartışma programında konuşan adam “işgal de bir vahşettir” dediği anda ona vahşi bir küfür edip ustream’e geçtim. Her gece cansiperane bir şekilde yayın yapan ankara eylem vakti’ndeki arkadaş bacağına bir kapsül yemişti. Bacağı da biraz kesilmişti ama umursamadan yayına devam ediyordu. Dolaştıkları sokaklar Bestekar, Kennedy (sokak tabelası Kenedi’dir), Tunalı, yani yüzlerce kere yürüdüğüm, fazlasıyla tanıdık yerler. Bulundukları sokağın ilerisinde büyük beyaz böcekler gördükleri anda da kaçıyorlar.

Vaşinkton’da 17 yılda bir yerin altındaki kozalarından çıkan bir çekirge türü vardı, ben de rastgelmiştim. 2-3 gün canlı, sonra da bir ay filan ölü bir şekilde istila ettiler tüm şehri. Bu büyük beyaz böcekler (BBB) de aynen öyle. Bir anda ortaya çıktılar. Yoğun biber gazı kullanımından hemen sonra ortaya çıktıklarına göre gazdaki bir kimyasal koza durumlarını bozdu, uyandırdı ve sinirlendirdi. Mayıs sonundan beri ülkeyi ele geçirdiler ve görüldükleri yerde insanları korkuyla sindiriyorlar:

taksim -15 haz -toma&hastane -korku filmi afişi değil

Bu BBB’lerin görüldüğü anda halkta yarattığı paniğin sebebi, yaydıkları sıvı. Bazıları renksiz, bazıları kırmızıya kaçan sıvılar püskürtüyorlar. Bunun nedeninin iki ayrı BBB türü olması olduğunu söyleyenler de var, benceyse bunlar cinsiyet göstergesi. Eril olanlar renksiz, dişi olanlarsa kızıl sıvı püskürtüyorlar. O kızıl sıvının içinde ne olduğu çok tartışma konusu oldu ama bence ayakkabı tabanının altını kırmızıya boyamak gibi bir tür cazibe arayışı.

taksim -15 haz -Beyoglu -Jenna Popes

taksim -22 haz-2

Zaman zaman BBB’lerin kendi aralarında iletişime geçtikleri, hatta flörtöz durumların da yaşandığı görülüyor. Örneğin şu sahne:

taksim -4haz

Gerçi benim cinsiyet tanımıma göre, bu BBB’lerin eşcinsel olduğu sonucu çıkıyor, ama bu konu daha ayrıntılı çalışmalara gebe.

Diğer yandan, bu BBB’lerin suyunun nereden geldiği konusunda çeşitli rivayetler var. Kimisi, bu yaratıkların Mars’tan geldiğini ve oranın tüm su kaynaklarını iç edip kuruttuğunu, o yüzden sularının kolay kolay bitmediğini, kimisi zamanında Hazal Gölü’nü içtiklerini, kimiyse hidrojen ve oksijen kullanarak kendilerinin ürettiğini iddia ediyor. Fakat bu konuda elde edilen son görüntüler tüm şüpheleri bitiriyor:

taksim -16 haz -polis_kimyasal

Evet, bu yaratıkları bizim devletimiz eliyle besliyor.

Toplumda gittikçe artan bir infial yaratmış olan BBB’leri sempatik gösterme çabası da bir kampanya halinde sürüyor. Örneğin, BBB’lerin önünde çocukların bile rahat rahat oynayabileceği (yani onların, yüzlerinin çirkin, kalplerininse melek kalbi olduğu imajı veriliyor:

taksim -22 haz-ii

Ve bu çirkin yaratıkları güzelleştirme çabasına tüm halkın katılması teşvik ediliyor:

taksim -21 haz -ist. tomasını seçiyor

Fakat tüm bu imaj çalışmaları, BBB’lerin halkta yarattığı şiddetin etkilerini gidermiyor. Zaten BBB’ler hala yerli-yabancı, gazeteci-değil, kadın-erkek, engelli-değil, insan-diğer türler ayırt etmeden saldırmayı sürdürüyor:

taksim -7 haz -ankara

taksim -1 haz (or 31 may) -Akvile Jordan pics2

taksim -17 haz -ankara -die zeit -d.ruvic

taksim -polisten engelli vatandasa tazyikli_su

taksim -22 haz -Tom Barton
(İngiliz gazeteci Tom Barton)

Bir de şu var (gerçi bence taş sayılmaz):

taksim -22 haz -ahaha allah kahretsin ya, tomaya taş atmışlar

h1

Gideyim, döndüğümde devrim olmuş olsun

20 Haziran, 2013

Hepimizi mi gazlayacaklar? Hepimizi mi sulayacaklar? Hepimizi mi soruşturacak, hepimizi mi içeri alacaklar?

Yok, bir yerde gazları bitecek (ki bitmiş, 130 bin gaz bombası atılmış, 100 bin almak için ihale açacaklarmış), çevik kuvvetleri yetmeyecek. O zaman ne yapacaklar? Internette bir yerde aynı sözleri söylediğimde “o zaman ne yapacağımızı görürsün” diye bir tehdit yolladı tanımadığım birisi. Ama dikkat edin, hiçbir şey yapamadılar. Nasıl 2 hafta boyunca hiçbir şey yapamadıklarsa yine yapamayacaklar. Onlar hep polisin arkasına sığınır çünkü. Tomaların arkasında ilerleyenler, tomanın suyu bitince ondan hızlı kaçacak.

_________________________

Dün & evvelsi gün iki foruma denk geldim. Biri Karşıyaka Bostanlı’da, diğeri Alsancak Gündoğdu’da. Çok hoş bir his, beraber birşeyler yapmak, başka türlü hayatta konuşmayacağın insanları dinlemek, onların seni dinlemesi. Arada sık sık insanların birikmişliklerini boşalttığı, gereksiz şeyler anlattığı sahneler oluyor, kendimi Amerikan filmlerindeki alkolikler dayanışması toplantılarında gibi hissediyorum. Ama onun dışında birilerinin neler yapabiliriz deyip tamamen iyiniyet üzerine kurulu şeyler söylemesini dinlemek inanılmaz içaçıcı. Sırf insanlar arası konuşma eşitliği, o demokrasi anlayışı bile tek başına çok güzel.

Ki zaten benim bulunduğum topraklar bunun beşiği. 2 avm’nizin adı Forum ve Agora. Hangisi hangisiydi hep unutuyorum, biri antik Yunan, diğeri Roma’daki karşılığı (Forum’a Giderken Komik Birşey Oldu diye Roma’da geçen bir film olduğuna göre o Roma, agora Yunan). Burası karşıdaki Atina ile beraber antik Yunan’ın demokrasi medeniyetinin beşiği.

2 toplantıda da birer kızla tanıştım, hatta onlar gelip benle tanıştı. Dönüşte uzun uzun sohbet ettik ikisiyle. Biriyle yaşadığımız travmadan bahsediyorduk. “Ben öyle gerilmiştim tamamen başka biri olmuştum, çok sinirliydim. Bunu farkedince ailemle, arkadaşlarımla vakit geçirdim, geçti” dedi. Ben onu yapamadım dedim, ay canım diye sarıldı bana, yaklaşık 1-1.5 saat önce tanıştığım kişi.

Ne güzel ülke, di mi? Bunu demek için acele etmeyin.

_________________________

Bu akşam Karfur’dan dönüyordum. Karfur’u Bostanlı’ya bağlayan bulvara (ismi hangi akıllı verdiyse Dudayev Bulvarı) dönmek için ışıklarda duruyorum. Dönerken iki araba dönebiliyor yanyana. 3 araba zar zor sığıyor beklerken ama o durumda üç arabanın birlikte dönebilmesi fiziğe aykırı. Ben ortadayken işte öyle 3. bir araba yanaştı sağıma arkadan, Beyaz bir Mercedes. Yeşil yandı, ilerlerken solumdaki cip de biraz dıştan aldı, Mercedes de bastırdı, ben ortada sıkıştım. Cipe 10 santim kalmıştı, Mercedes de çok yakındı. O durumda da en iyisi kendini ileri atacaksın (ilerideysen ileri, gerideysen geri). Zaten Mercedes’ten öndeydim, onun beklemesi gerekirdi, beklememişti, ondan önce döndüm, o arkada kaldı. Ama bu hoşuna gitmedi, korna çaldı, sonra da gazlayıp yaklaştı ve pencereden birşeyler bağırdı. Ben de “Napıyorsun ya!” dedim ve döndüm. Bu sırada ben sola dönüyordum, o düz Mavişehir’e gidecekti.

Araba kullanmayanlara fazla saçma gelecek ama böyle şeyler sık sık olur. Sonra da unutursun. Ama ben normal yoluma giderken dikkat ettim. Adam benim lafımdan sonra Mavişehir’e doğru düz gitmedi, sola döndü, yani aynı bulvara bağlanan yan yola girip gazladı. Oradan o yola girmezsin, bulvara döneceksen en baştan dönersin. Yani belli ki adamın arzusu, biraz ileride benimle karşılaşmak. Benzer birşeyi daha önce yaşayıp korkunç bir şekilde sıkıştırıldıktan sonra gittiğim karakolda “o durumda sağa çekip polisi arayacaksın” demişlerdi (onu da anlatmıştım geçen yıl). Ben de hemen sağda durdum. Normalde durulmayacak, çok hızlı gidilen bir yol, neredeyse otoyol ama 4’lüleri yakıp durdum. Adama da baktım, o da ışıklarda durdu, yeşil yandığında da geçmedi, resmen beni bekliyor. Bana doğru gelemiyor, başka bir şey yapsa ben hemen kaçar giderim. Ama benim de kaçabileceğim bir yer yok, ilerlediğim anda adamın önüne çıkacağım. Yani o anda ilk hareket eden kaybedecek.

19haz13-10

1-2 dk bekledim, sinirden titreyerek 155’i aradım, bir araba beni sıkıştırmak için Karfur’un karşısında bekliyor dedim. Polis tam yerimi, plakamı filan sordu. Tam kapatacakken adam hareket etti, ama bulvara değil, sağa doğru döndü. Tamam gitti dedim, ama polis, bekleyin, ekip gelsin, onla gidin dedi. Tamam dedim. Kapatınca emin olamadım, gitti mi, yoksa oradan dolaşıp arkamdan bir yerden çıkacak mı? Akşamın 10’unda böyle süper saçma birşey için sıkıştırmak ya da dövmek için orada 5 dk durup bekleyecek kadar psikopat biri öyle kolay vazgeçmez. İlerledim, ama o ışıklarda ileri gideceğime, dönmesi yasak olsa da sola, Karfur’a doğru döndüm. Orada dolmuşların arasında durdum, bekledim.

1 dk. sonra gerçekten beyaz bir Mercedes yavaş bir şekilde aynı yola geriden girmiş bir şekilde geldi ve çok yavaş bir şekilde, yani sanki aranarak geçti. Ben de aynı yola tekrar dönerek yaklaşayım, plakasını göreyim dedim. Ama ışıklar filan, yakalayamadım. Hatta sonra Mavişehir’e de girdim, görürüm belki diye. Aynısından beyaz bir Mercedes gördüm 34 plakalı, ama o da az bulunan bir model-renk değil. Genelde bir görgüsüzlük göstergesi.

Sonra aynı yola döndüğümde polis gelmişti. Anlattım. Hala sinir içindeydim. Polisler iyi veya kötü değildi, plakayı göremediğim için birşey yapamadılar. 2 güvenlik görevlisi de yaklaştı, onlar da görmüş Mercedes’i, iyi konuştular filan. Öyle.

Yani, bizden başka hangi ülkede böyle bir insan türü var?

h1

Taksim bize neler öğretti:

3 Haziran, 2013

– Tayyyyip’in inadı kırılmaz, ama yanıp dönmesini iyi bilir:
Belediye başkanı olduğunda cami yapmak için Gezi Parkı’na göz dikmişti Tayyyyip. Şimdi de kışlaya taktı. Ama 2-3 hafta önce gözümüzün içine baka baka “kışla avm ve rezisans olacak” dememiş miydi? Şimdi oradan dönüverdi.

“Aşırıya kaçan polisler” derken Cmt günü korktuğunu gösterdi. Ve her sorumsuz yönetici gibi emir kulu polisleri önümüze attı. O korku geçince bir gün sonra o lafı da bırakıverdi.

– AKP’den türlü türlü sesler çıktı. Çok ses çıktı, çoğu birbirine benzemedi.

– K.Topbaş, bu sadece yol genişletme çabası, daha kışlaya bile kesin karar verilmedi, sivil toplumla karar verilir derken: a) yalan mı söylüyor, b) geçici bir itidal çağrısı mı yapıyor, c) yoksa kimseyi inandıramadan sahibini kızdırmakla mı kalıyor?

– Artık ülkede herkes olan biteni görüyordur sanıyorsun ama hala “polis haketmeyene gaz sıkmaz” diyen çok geniş bir kitle var. Sokağa çıkmayı terör yaratmak sanarak büyüdü ’80 sonrası nesil.

– Taksim’de ulusalcılarla ve faşistlerle yanyana durmadık diyen BDP’liler yine saçmaladı bence. Barış için akp’yle yanyana gelmene de laf ederler o zaman.

– Güvenecek bir haber kanalımız kalmamış. Korktuklarını biliyorduk, ama artık ayan beyan ilan ettiler:
Tayyyip’i, Topbaş’ı uzun uzun görüp dinledik de eylemcilerden konuşturulan, görüşü alınan tek bir kişiyi gördünüz mü bir Türk televizyonunda? Türk televizyonunda diyorum, çünkü yabancı kanalların her haberinde gördüm. Dahası, yaralıların durumunu bildirme, onlarla konuşma gereği duydular mı? Bu rezaletin tanımıdır. Güvenilir bir haber kanalı olmadan hiçbir şey olmaz.

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın6

taksim -31 mayıs -başka kırmızılı kadın by Sinem Babul

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın7

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın8

– Biz polis panzerinin karşısında durma cesareti olan bir kız nesline alışkın büyümedik. Böyle şeyleri anca erkekler yapardı, o da belki.

– Tokyo ve Madrid olimpiyat komiteleri pek sevinmiş olmalı. O kadar yaralı varken, onbinlerce insan terör yaşamışken böyle bir şeye sevinilmez ama bu da bir sonucu.

– Hayatı boyunca idareye en ufak karşı çıkmamış şov dünyası çocuklarının, direniş moda diye gaz yiyen kırmızılı kız tişörtü giydiği bir zamanda devrim diye birşeyin olabileceğine inanamam.

– Halkına böyle bir terörü reva gören insanın, bir pazarlık yapmadan barış için uğraşmasını mantıklı bulabiliyor muyuz? Hadi, daha direğini söyleyelim, sigara ve içkiye savaş açmış kişinin halkına biber gazı solutmasına ne diyeceğiz?

– Ülkede birikmiş bir gerilim olduğunu düşünüyordum birkaç aydır. Şüphesiz eylemlere katılanlar arasında barış görüşmelerine tepki duyanlar da vardı, 1 mayıs’ta taksim kapatılınca gerilimini boşaltamayanlar da. Yalnız, bu tepki öyle kolay kolay bitmez. Bu aralar hükümet bir hata yapsın, yine patlar.

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın2

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın3

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın4

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın5

h1

NTV götümü ye: En korkağımız medyamızmış

1 Haziran, 2013

BBC world news’ü izliyorum. Telefonla bağlandıkları, İst.’da yaşayan sanırım İngiliz bir kadın “ben de bugün tazyikli su sıkıldım, 4 kere gaza maruz kaldım, Cihangir’deki evim de gaz altında. Tüm dünya bu görüntüleri verirken Türk medyası Miss World’ü veriyor” diyordu. Güzellik yarışmasını karıştırmasak diye düşündüm ben (sonunu izledim, kazanan dişleri çarpık olanların da güzel olabileceğini gösteren bir kızdı, zaten güzellik mükemmel olmayınca güzel) (bu ciddi bir ifade değildi, kimse yamultmasın). Zaten yarışmanın sunucularının verdiği tepkiyi haber kanallarının sunucuları yapmıyordu.

Ana kanallar, star, şov, a, d, çok büyük bir felaket bile olsa yayınlarını değiştirmeye imtina ederler. Konu onlar değil, haber kanalları. NTV haberdeyse şunlar yaşanıyordu: “Muhabirimiz Mehmet Taksim’de, evet, Mehmet seni dinliyoruz.” “Polisle göstericiler arasındaki çatışma günboyu sürdü. 12 yaralı olduğu söyleniyor, milletvekilleri de yaralandı. Şu anda arkamda gördüğünüz polis panzerine su yüklemesi yapılıyor. Evet, sendeyiz Sinem.” Sonra da bel.bşk.ıyla valinin açıklamalarına geçildi. Anacım, göstermeniz gereken o suyun yüklenmesi değil, halkın üzerine sıkılması. Ama siz sanki bunu bilmiyorsunuz.

Taksim 31-5-13 -Erdal Beşikçioğlu pics

Habercilik anlayışımız zaten diplerde. Keşke CNN’in Ohlahoma’daki hortumu nasıl işlediğini görebilseydiniz. Uzun uzun, ölümlerin olduğu ilkokulda çocukları kurtaran öğretmeni işliyorlardı. Hatta bir aile için çok değerli olan (çünkü ölen kardeşlerinden kalmış) köpeğin mucizevi şekilde hayatta kalışını gösteriyorlar. Tüm haberler kişisel, hatta bazen fazlasıyla kişisel. Bizdeyse tüm bu eylemlerde yukarıdan bakılıyor, aşağıya inilip katılan değil birçok kişiye, tek bir kişiye bile mikrofon uzatılmıyor. Kimbilir nasıl kişisel hikayeler yaşanıyor, haberimiz bile olmuyor. Mesela, bakın BBC’nin Taksim haberine.

İşin diğer tarafı, o medyaların artık ölümlerini ilan etmeleri. Kurulalı beri, NTV gibi popüler ve ciddi bir haber kanalının bizim için çok önemli olduğunu, birçok ülkede benzerinin olmadığını söylerim. Ama şu an Galataport ihalesini 700 milyona alan (hem de birkaç sene önce 3.5 milyar verilen ihaleyi 700 milyona alan) Doğuş’tan artık birşey bekleyebilir miyiz? Şu an olup bitenleri güvenerek izleyeceğimiz bir kanalımız kalmadıysa durumumuz iç açıcı değil.

Bugün de neler olduğunu sokak hizasından değil, panoramik olarak onlarca metre yukarıdan gösteriyorlar, o da olaylar durulduğunda. Ne meydandan birileriyle söyleşi var, ne yerinden anlatım, ne de katılan sanatçıları göstermek. Sanki kendi ülkemizi değil, gugıl earth’ten, kanalların muhabir göndermeye parasının yetmediği yabancı bir ülkeyi izliyoruz.

Taksim -31-5-13 -Norveç

Ama bu korkaklığın geldiğini bilmiyor muyduk sanki biz? Yıllar önce başlayan, dizilerde içki içilmemesinin istenmesi, içki şişelerinin ve kadehlerin 2 yıl önce Ramazan’da buzlanmaya başlaması, en son da bira kelimesinin bile biplenmesi, beer’ın içecek diye çevrilmesi bu korkaklığı anlatmıyor muydu? Hatta Milor’un programında restoran ismi söylenmiyor dediğimde çoğu kişinin bunu kaale alınmayacak kadar önemsiz bulduğuna eminim. Oysa, restoran ismi söylemeye korkan, bu eylemleri mi ekrana getirecek?

Taksim -1-6-13

Tayyyyip’se kendi ayıbını kendisi vurguluyor. ‘Yabancı ülkeler kendilerine baksınlar’mış. Bu, bizim yaptığımız ayıp, ama onlar daha büyük ayıplar yapıyorlar demek değil mi? Zaten, Taksim’de olanların gösterilmesi niye istenmiyor? Demek bir ayıp işliyorsun ki onun ekrana gelmesinden çekiniyorsun. Ben hem o ayıbı işlerim hem de onu kimse göstermesin demek, bu ülkede polisin mantığıdır.

h1

Bazı şeylerin üzerinden ışık hızıyla geçiyor zaman

16 Mart, 2013

Hep derim, Z’yi seyrettikten sonra önemli olaylarda söylenen “bunu, şu grubun üzerine yıkmak isteyen güçler yapmıştır” tipi laflara bir daha inanmazsınız. Bizim gibi (veya Z’nin ilham aldığı Yunanistan gibi) ülkelerde olayların bir tarafı diğer tarafı sindirmek için yapar büyük eylemleri, ve genelde de sonuç alır. O, bir tarafı suçlu göstermek için eylem yapma işi, basının ve şiddete tepkinin güçlü olduğu, yani olaya duyulan tepkinin olaydan güçlü olduğu yerlerde olur. Yani, bu ülkede solcular öldürülüyorsa bunu sağcılar yapar. Sağcıların iddia ettiği gibi, onları zor duruma düşürmek isteyen kesimler filan değil. Onlar zor duruma düşmezler zaten. Onlara yardım eden ve suçu onların üstlenmesinden memnun olacak başka güçler de olabilir, ama o işin yan tarafı.

Ben sol tarihin karanlık günleri konusunda oldukça cahilim (ve ne yazık ki yalnız değilim). 16 Mart 1978 katliamının ayrıntılarını bugün Orhan Alkaya (ülkenin Öyle Bir Geçer ki’deki balıkçı olarak tanıdığı eski şehir tiy.ları gn. sanat yön.i) anlatınca öğrendim. Siz de bu yazı yerine gugıl-16 Mart 1978 veya Zülküf İsot diyerek aynı şeyleri öğrenebilirsiniz. Ama en iyisi izlemek, o günü yaşayanları dinleyip artık olabildiğince onların gözünden yaşamak: Can Dündar’ın O Gün Belgeseli.

İzleyince bu devletin işleyişi ile ilgili en temel şeyleri öğreneceksiniz. Benim dikkat ettiğim birkaç nokta:

– Bir ablanın “o bombayı benim kardeşim attı” diyerek ortaya çıkması ne kadar acıklı birşey. Hatta bir yerde, yeniden dava açılınca annesiyle beraber ifade verdikleri yazıyor. Hele bir annenin bunu yapması. Çok çok acıklı.

– Başka kaynaklarda bombayı atan, zamanın Ogün Samast’ı Zülküf İsot’un ablası katliam emrini verenin Alpa rslan Tür keş olduğunu söylediği yazıyor, ama o kısmı televizyonda kullanamamış Can Dündar -doğal olarak .

– Beyazıt Meydanı, yüzlerce, belki binlerce ülkücü, okuldan çıkan solcuları kuşatacak, “burası size mezar olacak” diyecek, taşlar atacak, ama bombayı onların arasından ‘başkaları’ atacak. Sonra o başkaları kolaylıkla yokoluverecek. İddia etmesi bile gülünç.

– Bütün bunların arkasında hep CIA ve Mossad var ya, yıllarca görevli polisleri bulamayanlar da onlar, baş şüpheli polisleri emniyet müdürü yapanlar da. Kesin Susurluk kamyonu da İsrail plakalıdır.

– Dava avukatlarının bile yabancı güçler demesi çok yazık.

– Bütün bu iddia sanırım ülkücülerin böyle birşeyi planlayamayacak becerisizlikte veya güçsüzlükte olacağı fikrinden çıkıyor. Oysa büyük bir plan yok ki ortada. Herşey de -aynı Z’deki gibi- göstere göstere, açık açık geliyor. Tek gereken Çatlı gibi, -belki- M.Yazıcıoğlu gibi kararlı, acımasız, işini bilir ve  sözü dinlenen reisler olması.

– Zaten polis-ülkücü işbirliğini görmemek için kör olmak lazım. Zaten nasıl bugün devlet açıkça islamcıysa o gün de açıkça faşist. Polisin de önemli bir bölümü öyle -bir kısmı da solcu.

– Belki garipsenebilecek olan, istihbaratın da bildirdiği gibi, bunun en az 10 gün önceden planlanmış olması. Gayet sabırlı bir eylem.

– Ülkücülerin 12 Eylül için “bizi piyon olarak kullanmışlar” hissiyatı böyle eylemlerden geliyor olmalı. Faşist bir iktidar bekliyorlardı, oysa ordu onlara da sola gösterdiğine yakın bir muamele gösterdi. O zamana dek kolkola oldukları devletten bunu görmeyi beklemiyorlardı.

– CHP hükümette ama iktidar olmadıkları o kadar bariz ki. Zaten onlar -Ecevit suikastının da gösterdiği gibi- can korkusu yaşıyor olmalı.

– Feysbuk’taki ülkü şehitleri sayfasında Zülküf İsot da geçiyor, kendileri öldürünce de şehit olabiliyor herhal. Altında da “Elazığlı olduğu dışında bilgiye ulaşılamadı” diyor. Ne diyeyim, Allah akıl fikir versin.

– Yine aynı sayfada benim gördüğüm iki kişi için (1 ve 2), “16 Mart 1978 günü 1 Mayıs mahallesinde komünistler tarafında yakalanıp yargılandı ve infaz edildi” diyor. Demek tepki, ya da intikam hissi oralara vardı. Bana akla yakın geldi. 12 Eylül öncesi 2000 kişi öldüyse solcular hiç öldürmemiştir diyemeyiz.

– Gelelim, en çetrefilli konuya. Celal Şengör “12 Eylül’ün yapılmış olması doğruydu” deyince çok ciddi bir tepki gördü. Ama olaylara bugünden bakmak ne kadar kolay. Oysa ortada kimsenin can güvenliğinin olmadığı çok açık bir savaş hali varken ordunun yönetime el koyması bir alternatiftir. Devletin kendi işleyişine bırakmalı desen devlet zaten kendi çocuklarını öldürüyor. Bu, yönetime el koyduktan sonra yaptıkları hiçbir şeyi onaylamak anlamına gelmez. Ama en azından 80 darbesinin yapılma gerekçesini, 60 ve 71’den çok farklı olduğunu görmek gerek. Olaya sadece “bizim çocuklar yaptı” olarak bakmak fazla basitçilik.
O günlerde toplumun çok büyük bir kesiminin bir oh çekmiş olmasına, 2 yıl sonra yaptıkları anayasayı %90’ın onaylamasından farklı gözle bakmalı (ama tabi ki o oh, %90’ın nedeni).

– 12 Eylül’le hesaplaşacağım deyip aynı yönetim anlayışını sürdüren ve bütün bu eylemlerin kendi iktidarı sırasında zaman aşımına göz yumanlar benim gözümde en büyük pislikler.

– Ve evet, böyle olayların üzerinden ışık hızıyla geçiyor zaman. Nedeni, o olaylarla yaşamayıp sürekli unutmamız, hatırladığımızdaysa ne çok geçmiş dememiz. Ama böyle günlerden o kadar çok var ki. -Sakın olmasın ama- Birkaç tane daha eklense baştan aşağı bütün bir yıl bu günleri anarak geçecek.
Ama en azından okullarda tarih dersinde okutmalıyız. Bunu kesin yapmalıyız.

h1

Ülkemden nefret edilecekse ben ederim, sen karışma!

6 Şubat, 2013

Sarai Sierra konusunu Amerika’daki bir arkadaşım yazınca öğrendim geçen hafta. “Burada tabi ki çok konu oldu medyada, CNN’deki yorumlarda orada yaşadıklarını anlatan bir kadını hemen Türk düşmanı ilan etmişler; ben bir vatan haini olarak çevremdekileri bilgilendiriyorum TR hakkında” diyordu.

Birkaç gün sonra herhalde tahmin edilebilecek son gerçekleşti. Ondan sonra merak edip ilgili haberleri okudum, çeşitli yerlerden. Öğrendikçe üzülmek değil, kahroluyor insan. Buraya gelip öldürülen isimsiz kadın, işin içine girdikçe iki çocuğu olan, hayat dolu, muhtemelen maceracı bir ruhla İstanbul’a gelen birine dönüşüyor. Beraber geleceği arkadaşı son anda iptal ediyor filan. İstanbul’da -sanırım- Tarlabaşı’nda bir pansiyonda kalıyor. Oradan 2-3 günlüğüne Amsterdam ve Münih’e gidip geliyor (bundan sonuçlara varmış birçok kişi ama sadece saçma planlanmış bir tatil de olabilir).

Neyse, sonra CNN’deki haberin yorumlarını okumaya başladım. Ve saatlerce başından kalkamadım. Binlerce yorum vardı ve birçoğundaki cehalet, yabancı ve İslam düşmanlığı, cahil olduğunu bilmeyip bir de o cehaletle mantık yürütenler tam anlamıyla hipnotize etti beni. Bende de çok zararlı bir huy var. Mantıksızlığa gelemiyorum.

Arkadaşım yazdığı anda ülkedeki kabalıktan nefret ettiğimi; bu kabalığın sadece inceliğin yokluğu anlamında estetik birşey değil, daha temelde, birarada yaşama kafasına sahip olmayan bencil yaratıklar olduğumuz anlamına geldiğini düşünüyordum. Hergün dışarıda veya haberlerde gördüğünüz birçok şeyi bunla ilişkilendirebilirsiniz. Trafikte yaşadığımız günlük sıkıntıları da bazı durumlarda neredeyse canınıza kastedecek salaklıkları da. Yolda giderken hiç olmadık bir şeye sinir olup neredeyse sizi öldürecek bir hareket yapan kafa, batılı yalnız bir kadını da ne yazık ki öldürür.

Böyle düşünüyor muyum? Düşünüyorum. Dışarıdan yabancı bir arkadaşım, bir genç kadın ülkeye yalnız gelecek olsa karanlıkta kalabalık yerlerin dışına çıkma, taksilere duraktan bin, der miyim? Derim.
Bunlar böyleyken şu yorumlar insanın kendi tepkisinin çok çok önüne geçiyor. Nefretinizi toplayan ülkeyi savunur buluyorsunuz. Eklemem gerekir ki Türkiye’yi savunan ya da doğru anlatan çok sayıda Amerikalı da var. Ama eşit bile olsalar salakların, ya da daha doğrusu salak-kibirli-alaycı-ırkçıların doğru anlatanlar kadar olması da yeterince sinir bozucu zaten.

Sadece bir çeşni. Bir yorumun ara vermeden altında olanlar ona cevap:

– A goat has more rights than a woman in Turkey.
– And better looking.

– Anyone traveling to Turkey for vacation is a fool.
– Some people have more desire to see outside the confines of the US. Her chances of getting murdered here are probably higher than in Turkey. Think outside the box for once in your life.

– she was too pretty to be an arab, they spotted her a mile away.

– Another arrogant, self centered New Yorker gone. Boo Hoo. At some point you people may realize that, in spite of your narcissism, the world is not looking out for you. Go to a third world country, accept the consequences.

– Don’t go on vacation in dirthole parts of the world-it’s never worth it.

– the movie midnight express should be required for all people 18 and up before they leave the USA

– Turkey, in my humble opinion, is not a great place for female travelers, esp a solo one. It’s technically located on both Asia and Europe, but culturally its definitely far more Middle Eastern than European. I was there several years ago, traveling with another female friend, both in our early 30s at the time. Every single person we met, from the waiters to the bus boys to the cab drivers and shop keepers to random people walking by you in the street everywhere, either wanted to date us, or be our travel agent, or help us buy rugs, i mean, we were approached nonstop every single day. It felt like constant harassment – i hated it. I have travelled to some 30+ countries, many of them as a solo female traveller, and never been in such situations before, where locals in the service industry are consistently so aggressive with foreigners.

– I lived in Istanbul for two years as a single woman, and, for the most part, was cared for and protected by the people around me. Bad experiences were definitely the exception – no more common than they are in America – and I am saddened to hear that this has happened in such a hospitable place.

– How STOOPID was her husband for letting he go ALONE to a third world nation that worships camels more than human life???????

– Sorry for their loss but I’m sure the Obama administration will send them billions of our tax $ to be more cooperative like the Muslim brother scum!
– This is a story about a missing person. A human life is lost. Although one can discuss the issues of the story and the outcome, to be intentionally sarcastic or flippant is to advertise the very shallowness, apathy and lack of social grace that we should strive to prove doesn’t exist here in the U.S.

– Why do people, especially single women, insist on going to these evil countries that kill foreigners at the drop of a hat?! Why on earth would a husband allow his wife to travel alone to unsafe countries?!
– Where do you live that a man can legally stop his wife from traveling? Saudi Arabia?

– Only on Saturday last week, 5 people were shot and killed with no reason in Chicago. Before flagging a city/country as “unsafe” keep this in mind that it could happen in any part of the world. Bad people are in everywhere.

– Turkey is not a bunch of Islamists running around causing mayhem in the name of their faith. Turkey is fairly modern by Islamic standards, but Turks do have a reputation for property crime (theft, scams, robbery, muggings) throughout Europe.

– This is a tragic story indeed, but you should stay out of the United States, it has a much higher crime rate than Turkey. Go hang out in West Baltimore, I’ll take Istanbul any day of the week. It’s so easy to stereotype other countries based on our prejudice.
– Maybe you should send your wife or female family member to Turkey.

– I hear Syria is nice this time of year too…

– I am an American female who travelled alone to Turkey recently and never encountered any trouble. I rented a car so didn’t have to deal with taxis too much, but when I did, they were always straight up. I just want to counter those who think a female traveling alone in Turkey is stupid. While there are always language barriers, I mostly found Turkish people to be kind and generous. My heart goes out to the family members of this woman… but please don’t blame this on a Western woman traveling alone in a Muslim country.

– I travel in Europe alone and never have any problems. But I would not go to some places and Turkey is one of them, Egypt another. In those countries women are not free to go about the streets unescorted.
– Woman aren’t allowed to be walking alone ? Where do you get your info from ? Turkey is a secular country and majority of women go to night clubs or bars in Istanbul !

Beni sarsan, açık görülen nefret kadar, onun eşdeğeri, yoldaşı alaycılık oldu. Bu kadar trajik bir hikayede bile duyarlı olamayan insanların acıklı görüntüsü. Tartışma nerelerin daha gezilebilir olduğuna, birbirlerine tavsiyeler vermeye ve birisinin Lamborghini arabasıyla övünmesine bile gitmiş. Yukarıdaki bir yorumda birinin (o yorumu yazan kişinin adı Alvin Gentry, o mudur bilmiyorum ama o isimde bir nba koçu var) dediği gibi:
“Özellikle alaycı veya saygısız olmak, Amerika’da olmadığını kanıtlamamız gereken büyük sığlığın, empati eksikliğinin ve sosyal zarafet yoksunluğunun reklamını yapmak gibi.”

h1

Tabi ki babanın çiftliği

26 Aralık, 2012

Tayyyip’in son yıllarda ntv’ye 3. konuk oluşu bu, benim hatırladığım kadarıyla. İlkinde sert soru sormaya aday Banu Güven vardı. Müthiş bir gazeteci değil (müthiş gazeteci için The Newsroom’u izleyin) ama gayet cesur biri Banu Güven. Ama sonra, programına uyarılara rağmen Leyla Zana’yı çıkardığı için kovuldu. Geçen yıl seçim öncesi ntv sohbetinde ise Ruşen Çakır vardı. Hatırlarsınız, “ama öldü efendim” ‘den bahsetmiştim; Hopa’da gaz nedeniyle ölen emekli öğretmen akrabalarıymış, yayında onu sormuştu. Ne oldu? Kovuldu.

Bu yıl, Türk sağının yüce şahsiyeti, Özal’ın has adamı Mehmet Ali Barlas vardı. NTV’deki değişimin özeti. İnanmadığı şeyleri söylemez Barlas, ama inandıkları da sağcıların daha fazla hoşuna gider. En azından söyleşinin önemli bir kısmında Tayyyip’i onaylayacağını biliriz. Öyle de oldu.

Peki, her zaman herkesle kavga eden Tayyyip bugün en sert kime çıktı? ODTÜ yönetimine. Geçen gün Ankara Emniyeti’nin çıkışına hafif tepki vermiş olabilirim, ama şimdi orada dur bakalım.

Birkaç ay önce Çankaya Üniversitesi mühendislik fakültesi dekanı istifa etmiş. Bir milletvekili, kızı/oğlunun sınıfı geçmesi için üniversite yönetimini aramış, yönetim de dekanı. Dekan da yapmam demiş, istifa etmiş. Rektör yardımcısı da görevinden ayrılmış. Bunu bana anlatan kişi de akp’nin kontrol edemediği çok az üniversite kaldı, biri odtü demişti.

Not meselesi tabi çok abartılan bir konu. Daha çok yandaşları işe alma, muhalif çalışmalar yapmama, devlet projelerinden pay alma gibi konular söz konusu. Yani odtü karşıtlığı geçen hafta olmuş değil.

______________________

Tayyyip’in çalışma ofisindeki böceğe takıldı herkes (bu eski bir haber değil miydi?). Bu sırada diğerleri kaçtı. Mesela, şöyle başladı Tayyyip (metin şurada):

“Bir defa Türkiye’de kuvvetler ayrılığı prensibini en güçlü savunan partinin lideriyim. Kimse bunu eğip büküp sağa sola çekmesin.”

sonra ilerleyen kısımda da şöyle dedi:

Nermin Yurteri: Ama meclise sunulan tasarıda bazı farklılıklar var bu başkanlık kararnameleri çıkarma yetkisi ve meclisi fesih yetkisinin olması başkanın kuvvetler ayrılı ilkesine tamamen aykırı.

Recep Tayyip Erdoğan: O anayasayla ilgili bir konu millet size böyle bir yetki veriyorsa mesela şimdi referanduma gidiyorsunuz millet diyor ki ben başkana bu yetkiyi veririm diyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün döneminde işi nereye bağlamıştı nihai karar merci TBMM’dir demişti. O zaman Gazi kuvvetler ayrılığından bahsetmiyordu kuvvetler birliğinden bahsediyordu. İşi getirip TBMM adına cumhurbaşkanına yetkiyi veriyordu. O günün savaş şartları filan belki bunu bu şekilde ama ölene kadar bu şekilde devam etti ve bunu İnönü’de kullandı.

Mehmet Barlas: Siz şu anda Türkiye’nin başbakanı olarak Amerika’nın başkanından daha güçlüsünüz. Amerika’nın başkanı istediği kanunu çıkartamıyor istediği atamayı yapamıyor. Başbakanlık sistemi daha güçlü daha etkili niçin başkanlık sistemini düşünüyorsunuz?

Recep Tayyip Erdoğan: Burada parlamentonun gücünü daha da arttırmak, bir defa referanduma açık bir yapıyı bizim güçlendirmemiz lazım. Biz iki referandum yaptık ama daha da fazla olması lazım.

Pardon ama ülkede gazeteci mi yok? Gazeteci olmasına da gerek yok. Biraz dinlediğini anlama ve mantık yeterli. Yani biri de çıkıp “o zaman siz ilk söylediklerinizi yalanlamış oluyorsunuz, basbayağı kuvvetler ayrılığına karşısınız” niye diyemiyor?

Daha kötüsü de var. Birazdan göreceklerinize orta değil, direk gollük pas demek bile ayıp olur. Adam bizzat getirip topu kale çizgisinde bırakıyor. Sizin tek yapmanız gereken orada duran topa dokunmak. Üstelik karşıdan geliyorsunuz. Yani kaçırmanız fiziğe aykırı:

Mehmet Barlas:(Çeşnicibaşınız var mı diye sorduktan sonra) Mideniz bozulsa kuşkulanır mısınız?

Recep Tayyip Erdoğan: Mide bozuklukları hele hele bu organik inorganik bu olaylardan sonra sürekli tehdit altındayız. Hiç birimiz belki istisnai olanlar vardır organik gıdalarla beslenmiyoruz ki bizim hanım bu işlerde çok hassastır. Onun içinde resmi konuttaki bütün şeylerimizde bunlara dikkat ediyoruz mümkün olduğunca. Ama yeşili alıyorsunuz bütün o yeşil bitkilerde, aldığınız süt öyle, yoğurt öyle. Vatandaşta bu imkanları bulamıyor. Kanser niye bu kadar artıyor hep yanlış beslenmelerden kaynaklanıyor. Biz geldiğimizden bu yana SGK olarak sağlıkta yaptığımız ödemeler bire dört bire beş arttığı halde maalesef mücadele devam ediyor.

Bunu duyan kişi “Ee, o zaman anacım, niye ülkeyi GDO cenneti yaptınız? Niye ülkedeki mısırların %90’dan fazlası ve soyanın hepsi GDO’lu? Niye GDO’lu ürün kullanan üreticiler bunu pakette belirtmek zorunda değil (mesela bunun Ülker’le olan ilişkinizle bir ilgisi olabilir mi?)?” diye niye diyemiyor, ha niye diyemiyor?

Azıcık cesaret, azıcık konular arası esneklik, azıcık hazırcevaplık zekası. Başka bir isteğim yoktu.

h1

Gol be! Bu gol Alex’e be!

5 Ekim, 2012

Fener’in bugün Mönchengladbach’a attığı 2. golde Ercan Taner’in neredeyse ağlak, iyice çatallaşan sesle bağırmasında neredeyse böyle (başlıktaki) anlam vardı. Sanki söyleyebilse bunu da söyleyecekti.

Maçtan önce futbolla ilgilenmeyen bir arkadaşımla konuşuyorduk. Aykut kompleksleriyle göndermiş Alex’i, rekorunun kırılmasını istemiyormuş dedi. Etrafındakilerden öyle duymuş. Sokağa çıkıp sorsanız en az %50-60 böyle düşünüyordur. Bazıları düşünmekle kalmayıp Almanya’da maç öncesi olduğu gibi otobüse saldırıyorlar.

Aykut Kocaman bu futbol aleminin en doğru adamıdır. Gassaray’lısına bile sorsan onlar da (en azından aklı başında olanlar) aynı şeyi söyleyecektir. Çoktan unutuldu: ’96’da, şimdikinden farksız vahşi futbol ortamında, şampiyonluk maçı için gittikleri Trabzon’u deplasmanda yendikten (ve bir gol attıktan) sonra kameralara “Trabzonlu meslektaşlarım adına üzülüyorum. Onlar yerine biz de olabilirdik. Bu bir spor olayı, fazla büyütmemek lazım” deyip sonra da Fener’den kovulan birinden bahsediyoruz. Yıllar boyunca da sürekli saygı uyandırmıştır.

Şimdi böyle birine herhangi bir aklı başında ülkede yüklenmek kimsenin kolay kolay aklına gelmez. Ona kompleksli filan denmez öyle kolay kolay. Hele ‘gol rekorunu kırmasın diye Alex’i oynatmıyor’ gibi kafasız bir yorumda bulunmak için direk paranoyak-psikopat kırması olmak lazım.

Düşünün, siz büyük bir takımın hocası olmuşsunuz. Başarısızlık şansınız yok, hem ligde şampiyonluk, hem Avrupa’da başarı bekleniyor, tüm amacınız bu (yoksa kovulursunuz zaten), ama sizi başarıya götürecek ‘muhteşem’ oyuncunuzu, sizin futbolculuk hayatınızda bıraktığınız gol rekorunuzu kırmasın diye oynatmıyorsunuz. Yoksa, bunun o oyuncunun 35 yaşında olmasıyla, birçok maçta berbat oynamasıyla, ve en çok dao varken takımın yeni bir düzene geçememesiyle bir alakası olabilir mi? Artı, Aykut 2 yıldır takımın başında, Alex bu süre içinde ligde 42 gol attı (2 yıl önce Aykut varken en iyi sezonunu geçirdi, geçen yıl yaşla beraber düşüşe geçti). Ama Aykut’un şimdi birden tutmuş kompleksi. Üstelik bu yıl da oynatmamış değil, ligdeki 6 maçın 5’inde oynadı Alex. Rekor derdi olsa artık hiç oynatmazdı.

[Zaten bu, boyu sizi geçmesin diye 17 yaşına geldiğinde oğlunuza kalsiyumlu gıdaları yasaklamak gibi birşey. Hah, tam benzetmeyi buldum: Siz kayınvalideye diyorsunuz ki “Artık bizde uht’li süt içilmiyor, oğlanın da uht’li süt içmesini yasakladım”. Aklı hep komploya çalışan valid’anım da diyor ki “bak bizim damata, kendisinden uzun olmasın diye oğlanın süt içmesini yasaklamış”. Tüm aile efradı da buna inanıyor. Oysa sizin gayeniz uht değil, günlük süt içsin, eve hep günlük süt girsin. O ana dek ailenin gözdesiyken birden herkes size arkasını dönüyor, eşinize ‘boşa bunu’ deniyor, filan fıstık.]

Şu an savaşa ramak kalmışken bile ülke gündeminin 1 numaralı konusu Alex ise bunun tek nedeni milli sporumuzun çekişme olmasıdır. Konuyu buraya getirip hem Alex’in hem Aziz Yıldıvım’ın egolarını şişiren de herkesin sürekli konuyu kaşıması oldu zaten. Aykut da bu iki ego arasında kaldı. Bugün, hem de iyi bir galibiyetten sonra bile gördüğüm kadarıyla çok yıpranmış (Arınç’ın Tayyyyip için dediği gibi saçları beyazlaştı, yaşlandı yiğidim).

Ritfan 2-3 hafta önce “Fener seyircisi Aykut’u sever, ona sahip çıkacaktır” diyordu. Bu ülke kime sahip çıkmış ki ona çıksın? Tek bir isim söyleyin bana.

h1

“When a man is tired of London, he is tired of life…”*

30 Ağustos, 2012

– 10 gün olmuş, ama ben de bir gazete değilim ki güncel olma zorunluluğum olsun: Japonya’da madalya olan atletlerin geçidine 500 bin kişi katılmış. Benim burada gittiğim, atletizm milli takımının tam kadro olduğu Avrupa Ligi yarışlarında 500 kişi bile yoktu tribünlerde -60-70 bin kişilik stadda.

Japonlar da 2020’ye aday ve onlar varken bize oy verecek Olimpiyat komitesi üyesi ya salaktır ya da para yemiştir. Zaten bizim aday olmaktaki gayemizin sportif olmadığını anlamak için burada yaşamak gerekmemeli. Ülkenin vizyonu, Bağış Erten’ın deyimiyle “inşaat ya Resullalah”.

– Altta geçen, 4×400 bayrak yarışında, turunun ortasında kaval kemiği kırılan ama aynı tempoyla yarışı tamamlayan Manteo Mitchell, okulları dolaşıp söyleşilere katılıyormuş. Geçen hafta bir gün New York borsasını altın alan kadın futbol takımı kaptanı Christie Rampone açmış. Zaten 2004’te ayağı burkulsa da takım yarışı için atlama beygirinde atlayış yapıp altın almalarını sağlayan kızı da hala herkes hatırlar o ülkede. Peki, siz, 2. turunun ortasında sakatlandığı için yarışı sekerek ve ağlayarak 800 mt.ci Merve Aydın’ın adını herhangi bir yerde duydunuz mu? Ya, ilk maçında parmağı kırılan ve son iki maçını 2-0’dan 3-2 kaybedip 4. olan Bahri Tanrıkulu’nu? Ben de ne diyorum ya, ne Merve Aydın’ı, ne Bahri Tanrıkulu’su?

– 41 çeşni spordan sonra tek futbola tamah edesim hiç gelmiyor, ama Barc.-R.Madrid maçını izliyordum. Dışarıdan, başka bir evden bağırışlar geliyordu. Yok artık, olamaz dedim, ama gerçekten de öyleydi. Bir evdeki iki genç Barcelona ataklarında vur be diye bağırıyorlardı kendilerinden geçmiş bir şekilde. Herhalde dedim, arkadaşların 7 ceddi Katalan, Barcelona’da doğmuşlara ama bir şekilde burada büyümek zorunda kalmışlar. Yoksa, daha hiçbir yayın organımız El Clasico’yu doğru yazmayı bilmez, ama mutlaka da yazarken başkası mümkün değil, di mi?

– Yine Bağış Erten “Türkiye’de en popüler 5 spor: 1-Futbol, 2-Futbol, 3-Futbol, 4-Basketbol, 5-Basketbol” der. Tam içime sinmez bu benim. Bir defa basketbol bizde hiçbir zaman kitlesel ölçüde ilgi uyandırmadığı gibi bizim asıl sevdiğimiz de futbolun kendisi değildir. Futbol tartışma programlarına 5 dk. baksanız veya sırf Alex-Aykut Kocaman anlaşmazlığı konusunun tüm Olimpiyat’tan veya tüm diğer futbolsal konulardan fazla işlendiğini görünce anlarsınız asıl neyi sevdiğimizi: 1-Çekişme, 2-Çekişme, 3-Çekişme, 4-Futbol, 5-Futbol.

– Fener’in Şamp.Ligi eleme maçı yerine Paralimpik Oyunlar açılışını izliyorum. Sporda politikanın en az olacağı yer Paralimpik Oyunlar olmalı, di mi? Ama konuşmasını bilmeyen, arka planda konuşmaları verilen Stephen Hawking’in dediklerini çevirmeyip adını bile anmayan (çünkü kendisi o sırada paramızla Londra’ya gönderilse de söylenenleri anlayacak İngilizcesi olmamasının utancını duymakta) trt spikeri şöyle sunuyor: “İnşallah bu staddaki 65 bin kişi İngiltere marşını alkışladıkları gibi İstiklal marşımızı da söyleyecekler…. Ve sırada, dost ve kardeş ülke Azerbaycan. Onların madalya alması için de dualarımızı gönderiyoruz. Bunu anlatmak da bize nasip olsun.” Sıra Azerbaycan’a geldiğine göre Armenia çoktan geçmiş olmalı, adını bile anmadı ama.
Allah binbir belanızı versin, kurumunuz başınıza çöksün, hep beraber altında kalın. 2 oldu, 1001 kere söyleyince gerçekleşecek.

* “… for there is in London all that life can afford“:
Samuel Johnson, 1777. Olimpiyat kapanış töreninde yerde yazan özlü sözlerden.