Archive for the ‘tam.buesnada’ Category

h1

kaderden başka sargı yok

12 Mayıs, 2015

Sık sık yazdığım gibi bizde nazara inanılır. Geçen gün üçlendi-dörtlendi-beşlendi (hangisiydi?) dedikleri türden bir gün yaşamıştık. Elektriklerin kesildiği o meşum Salı’nın bir gün öncesiydi. Birkaç saçma şey olmuştu. Önce buzlukta unuttuğum soda patlayıp camları saçılınca oradaki birçok yiyecek çöpe gitti. Sonra birkaç düşürme-kırma-saçma daha yaşandı ve dışarı çıktım. Otoparktan çıktıktan 50 mt sonra yolun benim tarafımdaki bir bisikletli dönüp baktı. Yakınlaşırken bir daha dönüp baktı. Allah Allah, niye bakıyor ki, yanında geçecek yer var çünkü. Geçerken farkettim, polismiş. Aynı esnada kemeri de taktım. Normalde otoparkta takarken biraz ihmal. Yoksa o yüzden mi? Aynadan baktım, bir kalem ve defter çıkardı, plakaya doğru baktı ve yazmaya başladı. İnip ama taktım bakın desem mi? O 50 metrede polise rastlayıp ceza yediğime inanamadım bir süre. Ki hiç bisikletli polis görmemiştim burada. Aslında hiç trafik polisi görmedim desem yeri, hiç durdurulup belge sorulmadım mesela.

[O ceza gelmedi sonra. Yazdığına emindim, sistemin içinde bir yerlerde kayboldu sanki.]

Eve girerken ne çok aksilik oldu diye sayıyordum. O anda elimdeki gözlüğüm yere de değil, alt kata düştü. Neyse ki kılıfındaydı.

Neyse, o günki olaylar bir ‘göz’e bağlandı. Bugüne geldik. Önce dolaptan birşey alırken arkadaki bir saklama kabı yere uçtu, her yer cam oldu. Normal, olabilir. Ama fena olay gece yaşandı. Annem 1-2 gün içinde gideceği bir taziye ziyareti için brownie yapmıştı. Zorla uğraştı da onun için. Dolapta geniş bir borcamda duruyordu. Gece yarım dilim yedim. Yerine koydum. Kapak tam kapanmayınca biraz ittirdim, ama çok dengesinin bozulduğunu, yamulduğunu sanmıyorum. 1-2 saat sonra tekrar açıp birşeyler aldım. Hemen değil, 2-3 sn sonra bu borcam da yere doğru uçtu. Ne kadar kötü hissettiğimi anlatamam. Ölmek istedim neredeyse. Bugün anneme verebileceğim en iyi hediye onu kırmamaktı, becermiş oldum.

Bütün kırmalar tabak-çanakların elimden düşmeden, sadece bulundukları yerden sıkılmasıyla olduğundan kafamda para çevirmeye karar vermişler. Bilemiyorum, onun yerine o parayla bana birşey alsalar daha dikkatli olurdum.

Reklamlar
h1

Medikal vaziyet

30 Aralık, 2014

– 2 ay kadar önce bir doktorun yazdığı bir ilacı, yan etkisi çok diye hemen almamıştım. Bir gelişme olmayınca alayım dedim. Ama adamın bana yarım al dediği ilaç ikiye bölünemiyormuş. Eczacıya sordum, kapsülü kırıp içindekileri ikiye ayırsam, diye. Olmaz, yarıyı bulamazsınız, bir gün 3, bir gün 2 olur dedi. Yani gayet çok yazılan bir ilacı yazan dr (prof) ilacın bölünemediğini bilmiyor. Hatta eczacı “dr yaşlı mı” diye sordu. Orta yaşlı. O ilacın yıllar önce formu farklıymış, onu hatırlıyordur diye. Sonra doktorlara laf edince inanmıyorlar, daha ne diyeyim.

Ki bu adamlar o ilaç şirketleri tarafından düzenli ziyaret ediliyorlar, sürekli her türlü besleniyorlar. Gerçi hiç ihtiyaçları yok ya. Bir de iyi olmalı diye bu adama para vermiştim. Zaten bunun gibi dr.ların yaptıkları parayı hesaplayıp duruyorum:
(250-400 arası) x günde min 20 hasta (tüm günde 40-50’ye de rahat çıkıyorlardır) = zaten 1 günde iyi bir aylık maaş ediyor, bir de x 25 gün filan.

– Şimdiye dek en ‘beğendiğim’ ilaç B vitamini kompleksi oldu. Onu da geçenlerde bir doktor yazdı. Ama eczaneden onun yazdığını aldıktan sonra kompleks değil, sadece bazı B’ler olduğunu görmüştüm. Yani B1, 6 ve 12. Onlar da abartılı miktarlarda. Abartılının ne olduğunu da birkaç güvendiğim firmanın (Nature Made ve Nature’s Bounty) ürünleriyle karşılaştırıp anladım. Sonra ülkede satılan tüm B vitamini kompleksi ürünlerini ve içeriklerini çıkarıp bu ikisinin içerikleriyle karşılaştırdım. Bizdeki ürünlerin en az yarısı o abartılı oranlardaki ilacın aynısı. O da günlük hastalar için değil, ameliyat geçiren hastalara öncesi ve sonrasında vücut toparlasın diye verilmek üzere üretilmiş. Ve demek ki onlardan yazıp duruyorlar.

GNC ve Solgar’ın ürettikleri de sorunlu. Artık vitamin olarak kabul edilmeyen (bazı maddeleri vücudun ürettiği, yani vitamin olarak sayılamayacakları sonradan anlaşılınca önceden verilen B forma numaraları ellerinden alınıyor) maddelerden de gerekli gereksiz dolduruyorlar.

– 2 gündür ben niye bu B vit.ini 2-3 yıldır almıyorum diye düşünüyorum. Bahsi geçmişti çünkü bir yerde. Hatırladım, bir doktora alayım mı diye sormuştum, “B vit.i vücutta birikir” deyip almayın demişti. Oysa B12 dışında birikmiyor. Zaten O yüzden B12 dışında testini yaptıramıyorsun. Bu adamlara güvenip sözlerini dinliyoruz bir de. Akıl alır gibi değil.

– Zaten ‘şunu yeme, bunu yeme tipi doktorluktan’ iğrendiğimi her fırsatta söylüyorum. Geçen gün yine bir gazetede gördüm, kalbi korumak için yenmemesi gerekenler listesi yapmış bir dr; her türlü et-tüm süt ürünleri-yumurta-limon-portakal-domates diye gidiyor. Yani sağlıklı bir diyet neyi içeriyorsa çoğu. Zaten birine nasıl limon-portakal yeme dersin, C vitamini bağışıklık sistemi için hayati. Veya yoğurt-süt-peynir.

– Nedir sorununuz, sizi dinliyorum.
– Doktor bey, sebze-meyve yiyince dayanılmaz bir ağrı çekiyorum.
– O zaman siz de sebze-meyve yemeyin. Nasıl çözdüm ama, hahaha. Sıradaki!

Memorial check up

– Buna bugün bu yazıyı yazmayı düşünürken rastladım. Benzeri bir yerde check-up yaptırmıştım. Görünürde herşey iyi. Bir afet sizi alıp bölüm bölüm dolaştırıyor. Öncesinde doktoru görmeyecek miyim deyince garipsiyorlar, sonrasında görecektim ya. Tam bir üretim hattı gibi çalışıyor. Sonuçları 5 dk.lığına doktora gösteriyorsunuz. Orada da bir ‘fiyasko’ yaşadım: O doktora şuna da baktırayım mı demiştim, “gerek yok gerek yok” demişti. Yazık, bunu benim sesimden duyamıyorsunuz. Erdal İnönü taklidi gibi boğuk bir ses ve çabuk söyleyiş düşünün. Sonra o gerek yok dediği testi başka bir doktor istedi ve bende görülmemiş derecede düşük çıktı.

Aynı hastanede gittiğim bir başka doktor da beni görmeye gerçekten koşarak geldi, 3-5 dk baktı ve koşarak gitti. Yazdığı ilaçları alma salaklığını gösterdim. Sonra bir süre onları düzeltmekle uğraştım.

– Çok dr lafı ettim de 2-3 yıl önceye dek neredeyse hiç gitmezdim. Bahsettiklerim de genelde erteleyip durduğum, ‘artık sorumlu davranayım’ diye gidişler.

– Bu arada, bizde henüz yeterince keşfedildiğini sanmadığım bir vitamin-homeopatiden köşeyi dönme fırsatı oluştu. Hükümet ilaçları çok ucuzlattığından (belki o kadar yılda yaptıkları en/tek? iyi şey) eczanede ilaç olarak satılanlar çok ucuz. Ama internette veya yine eczanede homeopati olarak satılan (denetlenmeyen) benzerleri en az 10 katı. Bu durumda da şunun önü açık:

Eczaneden 2-3 liraya B vitamini al, ez, etkisiz tozlar da ekle, kapsüle doldur. Almanca gibi duran bir isim uydur: Neu Vita. Internette “hamilelere elzem, Almanya’nın en çok satan vitamini” diye 30 liraya sat.

b6

– Mahmut, ne yazayım bunun içeriğine?
– Ne bileyim oğlum, ölçerek mi koydum? Eczaneden aldıklarımızı kırdım, karıştırdım işte.
– Söyle birşey.
– Yaz. B1 50, B6 25, B2 50, B3 50, B6 demiş miydim, yaz 50…

h1

Şifon

12 Aralık, 2014

[Aslında bu yazıya Eurythmics’ten there must be angel, playing my heart yakışırdı ama ben en sevdiğim Eurythmics şarkısını çaliim: Would I lie to you. Hem çalıp hem okumanız maksadıylan.]

Telefonda konuşuyorduk, arkadaşım alışverişe gittiğini söyledi. Neler aldın dedim. Alışveriş sohbetini pek seviyorum. Erkekler alışveriş sevmez savını tek başıma çürütebilirim. Şifon bir gömlek dedi, der demez içimden yeşil dedim. Düşünmedim, düşünsem siyah derdim, sonra da beyaz. Ama düşünmedim ve aklımda çok net yeşil kelimesi belirdi. Ben birşey demeden arkadaşım yeşil dedi. (Bu arada, yeşil şifon gömlek de almak için garip bir tercih değil mi? [Gerçi şifon artık her yerde. 2 yıl önce 2 günlüğüne Milano’ya gitmiştim, moda devlerinin vitrinleri şifon doluydu. Bugün ülkede, hangi gelir düzeyinde olursa olsun, şifonsuz bir düğüne rastlayacağınızı sanmıyorum.])

Bu tür minik minik şeyler bazı dönemler çok başıma geliyor. Burada da birkaç kere bahsetmiştim bu fantastik ‘karşılaşmalardan’ (veya ‘aydınlanmalardan’/’zihin açıklıklarından’/’gaipten haber almalardan’:))

Bu aralar daha çok tv’yle ilgili oluyor:
Spooks diye çok iyi bir BBC dizisi var, İngiliz gizli servisi MI-5’ın bir birimiyle ilgili. Homeland’in daha kurgusal ve tempolu bir versiyonu. Çok da acımasız, karakterlere bağlanmaya gelmiyor, sık sık sevilen bir ajanı öldürüveriyorlar. Geçenlerde bir bölümde yine kahramanlardan birini öldürdü teröristler. Gazeteciyken çok şey bildiği için zorla ajanlığa geçirdikleri çok sempatik bir adamdı. Cidden üzüldüm, adam başka yerde oynuyor mudur ki, oynasa da ben görmem dedim. Ve sonraki gün alakasız bir dizide rastladım.

Benzeri birşey, bir arkadaşıma Amerika’da da dizilerin patladığını anlatıyordum. Tim Roth bile dizide oynuyor dedim. “Dönemin belki de en iyi aktörü, o ve şey, şey, neydi adı”. Bir türlü gelmedi aklıma. “Hani Prestige’de oynuyordu.” Sonraki gün bir gençlik dönemi filmi oynuyordu tv’de, All The Little Animals -Christian Bale. John Hurt’le iyi bir ikili olmuşlardı, sevimli, basit bir film.

Bir İtalyan kanalında Zodiac’a rastladım. Hani şu, gerçek ve çözülememiş seri katil hikayesi. Herhalde seri katil hikayelerinin en ünlüsü, hatta belki temayı meşhur eden hikaye. Ama hem filmin ortasındaydı hem de anlayacak kadar, hele de o filmi anlayacak kadar İtalyancam yok. Keşke bizim kanallarda oynasa dedim. Hop, sonraki hafta cnbc-e’de. İzledim.

Bir de hisler var. Onlara genel olarak inandığımı söyleyemem. Ama geçen Cuma akşam az uyuyup uyanmıştım dışarı çıkmadan. Onun etkisiyle çok garip hissediyordum. Sanki ciddi birşey olacak ve normal gidişat bozulacak gibi. Tam doğal bir felaket olacak gibi birşey. Sonra o gece iki kere ciddi sallandık, 5.2 ve 5 şiddetinde. Pek korkmam öyle şeylerden, ama ikisinde de bayağı sallandık. Hatta bir süre oturduğum yerde sallanmaya devam ettim, artık sallanmadığımıza emin olamadım.
Bu arada, bizim minik şehrimizde olunca ülkede kimsenin haberi olmadı. İst’da olsa bugüne dek tek gündem o olmuştu, “büyük İst depremi mi geliyor” sorusunu duymaktan bıkmıştık.

Yalnız, nazara inanmaktan kaçamıyorum. Geçen gün mesela, otoparkta bir komşuya rastladım. İlginç bir adam, biraz aksi sanırım, pek sevilmiyor, ama benim aram iyi. 2-3 yıl önce de bir felç geçirmişti ama şimdi iyi. Neyse, tam arabamın önünde rastlaştık ve hep ondan bahsettik. Adam övüp durdu arabamı, hep iyi taraflarından bahsettik. Oysa eski bir külüstür. Çıkardığı sorunlardan, mesela ilk aldığımda çok yağmur yağan bir gün su geçirdiğini filan hiç konuşmadık mesela. Sevmem böyle şeyleri. Adam gidince bir kaza filan yapmasam bari dedim. Ve o günün akşamında aşağıdaki kazayı atlattım işte.

Would I lie to you, sevgili okur?

h1

Fahrenheit 102 and rising

31 Ocak, 2014

Bloğa bir hastalık bahsiyle dönmek haksızlık değil herhalde. Burada, olması gerekenden fazla hastalık konusu oldu ama sonuçta bu blog benim dostum, dert dökme yerim. Tabi bir de okuyanlar var, ama onlar daha çok geçerken buna şahit olmuş oluyor, arada o dostluğu blok yerine o anlık üstlenen oluyor filan. Neyse.

Birkaç gece önce yatmaya yakın birden bir bitkinlik çöktü. Midemde de bir hazımsızlık hissettim. Kesin labneden diye düşündüm. 2 gün önce de annemin midesi bozulmuştu ve birkaç saat önce yediğim labnenin tadı normalden biraz farklıydı. Bozuk gibi değil ama biraz daha tereyağımsı. Belki formülü değişmiştir veya Karfur saklamayı beceremiyordur. Yazık çünkü dolu dolu yemeyi sevdiğim birşey o. Ama sonra başka birşey yaşamadım besin zehirlenmesi sonucunu verecek.

Sonraki gün yine bitkin geçti. Geceyarısı civarı vücudumdaki her kemik, hatta her doku ağrıyordu. Bu şey bu, ateş! Evet, 100.4 F: 38 C. Amerika’da ateşten bahsetmek için 100’ün üstünde olmasını istiyorlar, bizde de 38. Ama demek ki besin zehirlenmesi değil, mikrop kapmışım. İyi de nerden? Bir süredir kasiyerlerden bile uzak duruyorum. Hatta yardımcı olma bahanesiyle torba açarken elime dokunmaya çalıştıklarında ondan bile kaçınıyorum (Halet Rezaki pozları). Bir tek bir gün önce avm’ye gitmiştim, o da yarım saat. 5 dk D&R (çocuklar mikrop yuvası), 20 dk Mudo (denediğim kaşkolleri benden önce takmış hasta birisi? bu da içimdeki Sherlock). Yalnız kaşkoller çok ucuz ve bir o kadar sıkıcıydı.

Yalnız, yüksek ateşten kötü birşey var: yükselmeye devam etmesi. Ne zaman baksam, 0.1-0.2 yükselmiş oluyordu. O saatte yatsam alışkın olmayan vücut 2-3 saat sonra uyanacağından biraz oyalanayım dedim.

Nat.Geog.’de yankesici programı vardı. Gençten İngiliz bir adam (bana da benziyor hafiften), dünyanın dolandırıcıları ile ünlü olan şehirlerine gider, en belalı tiplerin nasıl çalıştığına bakar, underground bahis-kumar olaylarını gözlemler (Scam City). New Orleans’taydı karnaval sırasında. Rio karnavalı nasıl egzotikse Mardi Gras da o kadar soysuz. O günlerde kentin en büyük caddesinde birkaç kişi silahla öldürülmüş mesela. Bir adam gençliğinden bu yana sürekli silah taşıdığını anlatıyordu. Silahsız çıktığında nasıl hissettiğini sordu sunucu. Silahsız hiç çıkmadım ki dedi. Geçen yıl kendisini soymaya çalışan silahlı 16 yaşında bir genci vurmuş. İnsan hastalık filan düşünmüyor bunu izlerken. 101.2, ilaç şart oldu.

Sokaktaki, bazıları gayet isabetli tarot falcıları, falcıları işleten adamın onu kovması, sonra o adamın tavsiye ettiği falcı kadınının sunucudan 250 dolar alması, o falcının da falcı işletmecisinin karısı çıkması, sokak illüzyonisti ve barda ona şehrin en ünlü partisine bilet satan adam. Bu sonuncusu en bariziydi. Barda şişman bir adam yanına gelir. Buluşacağım kadın gelmedi der. Aslında bu cümle ben dolandırıcıyım diye bağırıyor. Birkaç cümle sonra, sunucu bilmem ne partisine gitmek istediklerini söyler, şehrin en gözde ve zor girilen partisi. Adam bende bilet var, satabilirim der. Ne kadar? 150. 2 kişilik. Yani bir kişiyi de yanında götürebiliyorsun. Verdiği zarf mühürlü. New Orleans’ta böyleymiş. Yabancıların anlamadığı özelliklerden biriymiş bu. Ah, inanmak için nasıl zorluyoruz kendimizi. Parti girişinde bakarlar, apayrı bir yerin davetiyesi çıkar zarftan.
102. Evde majezik, aspirin ve vermidon (parasetamol) var. Sonuncuda kafein olduğundan elendi. İbuprofen türevi majezik mi, aspirin mi, bakayım.

Programın başından beri bingo cajun ve razzle dazzle denen yasaklı bir kağıt oyununu oynatan birilerini arıyordu sunucu şehirde. Kime sorsa kaçıyordu. Sonra vücudu gümüşe boyalı, üst süz bir sokak göstericisi kadından öğrenebileceğini öğrenir. Kadın “paran yetmez, öyle birşey yok” der. İki cümle birbirini dışladığı için ısrar eder adam. Sonunda kadın 300’e onu götürmeyi kabul eder. Gittikleri binada bodruma indirilir. Karanlıkta cüppeli bir adam gelir. “Bu oyunla çok kişiyi azar azar dolandırıldık, ama sonra yakayı ele verdik. Şimdi az sayıda, macera arayan zenginle oynuyoruz. Hep ya da hiç diyoruz, der ve masanın üstüne bir tabanca ve bir mermi koyar. En iyisi sen uza” der sunucuya, o da uzar. Dışarıda, korkmuş halde “Rus ruleti, vay anasını” der.

Ben de vay anasını derim, ama sonra hepsinin uydurma olması çok olası geldi. Tüm program (karşısına çıkıveren dolandırıcı, falcıları yöneten adam ve falcı karısı, gümüşe bulanmış üst süz kadın) çok kurgulanmış gibi ama özellikle de o cüppeli adam ve rus ruleti, gerçekten çok senaryo koktu. Safız, bunu değiştirmek için bu kadar uğraşmayın. Bu arada, ibuprufen it is. Farklı şekillerde çok benzer iş yapıyorlarmış aspirinle. Aspirin biraz daha mide rahatsızlığı veriyor, kanı da daha fazla sulandırıyormuş. Baştan ibuprofen alacaktım zaten ama prospektüste ateş bahsi geçmiyordu nedense. Çok garip bu eczacılar.

5 saat sonra titreyerek uyandım. Ama ne titreme, donuyorum. Ki ben evde pek üşüyen biri değilim. Son derece ince şeyler giyiyorum, hele yazı hiç sormayın. Pek örtünmem, kaloriferim kapalı olur. Üstüme birer kat daha giydim, fayda etmedi. Korkarak ince yorganın altından çıktım. Titreme acısı diye birşey varmış resmen. Kalorifere yaslanmak bile yetmedi. Bir iki saat sonra bir ilaç daha alınca ateş düştü, titreme anca geçti.

O akşam tekrar aynı seviyelere çıkmadı ateş. Sonra da geldiği gibi nedensiz gitti. Ve zonk zonk bir başağrısı geldi onun yerine. Adım attıkça zonkluyor. O kadar ateş oynamasından sonra normal belki de. Günlük dolar-borsa değişimine döndü vücut ısım, %6-7 değişip durdu. Yalnız, vücudumda bilmediğim şeylerin olması beni çok rahatsız ediyor. Artık “vücuda mikrop girdi, bakteri/virüs”, “acil suya ihtiyacın var”, “şurada ödem var” diyen sinyalleri bulmuş olmamız gerek.

h1

Aksak kaygılar, 9-8’lik endişeler

13 Aralık, 2013

– Girdim, bakınıyorum, ama ben bu insanların abartısız birini bile tanımıyorum. Doğru mu geldim? Oysa benim buradakilerin yarısını tanımam gerekmiyor muydu? Birine şunun düğünü mü diye sorsam ayıp mı olur?

Şu kız bana niye gözünü dikmiş de bakıyor? Tamam, fena giyinmedim ama bir bak, geç. Hayır, beğendiğin için bakıyorsan pardon ama yanlış zamanlama. Tamam şu an etraftakileri tanımıyorum ama mutlaka birilerini tanıyacağım, otelin ismi doğru gibi çünkü. Tam da sana sormayı düşünmüştüm, ama olmaz şimdi, yanlış anlarsın. Hem dikkat edersen ben sana bakmıyorum, anla yani.

– Geç kalarak ne kadar ayıp ettim acaba? Geç derken başlama saatinden yaklaşık 2 saat. Ama o kadar yoldan geliyorum. Üstelik de sürpriz.

– Bir akraba tarafından kolundan tutulup piste sürükleniyorsun, neredeyse zorla. Pist denen de masa olmayan her yer. Şimdi orada içinden geldiği gibi kendine müziğe bırakmak mı evladır, yoksa ayağını bile oynatmadan durup sadece el çırpmak mı? Tabi 2.si de, bu sefer de oturup izleyenler “bu da kazık mı yutmuş?” demesin? Tersi, ya hoşuna giden birşey çalar da bir iki figür yapmak istersen?

– Peki, oturmak mı evladır, yoksa kalkıp eşlik etmek, insanları yalnız bırakmamak mı? Bizde laf bitmez, ilkinde amma oynakmış derler, ikincide öyle oturdu, herkese bakıp durdu.

– Yalnız, önce iki yanındaki kişi ortaya çıkıp fandiri fandiri hareketler yapar. Sonra bir yanındaki ortaya gelir, fandiri fandiri yapar. Şimdi o halkadaki yerine döndüğü anda sıra sana gelmiş stresi mi olur, birileri hadi hadi dedikçe bu stres çığa mı dönüşür, ya hele ortaya geldiğinde kendini müziğe kaptırır, sonra kendine geldiğinde insanları durup sana garip garip bakarken bulursan? O zaman onu beklemeden hemen kaçsam mı?

– Tamam, dansediyorsun, küme küme gruplar var. Olayın genel momentumu içinde kendini tanımadığın insanların, yani oğlan tarafının grubunun içinde bulsan garip mi olur?

– Dansedenleri kaydederken ne güzel, kimse birşey demiyor. Normalde olsa kimseyi kaydedemezsin durduk yerde, düğünde ‘kaydedilebilir zone’.

– Niye ne çalarsa çalsın, bir süre sonra Ankara havasına bağlıyor? Resmen Ankara havası tüm oyun havalarını yutmuş. Bir ara mastika neyse, şimdi o. Ya da kebabın tüm Anadolu yemek kültürünü yutması gibi birşey.

– İleride şu masadakileri tanıyor muyum? Kuzene sorayım bari. Yok, tanımıyormuşum, iyi bari. Ondan kurtulduk ama ya peki, benimle konuşan kadın? Onu soramam da, hep yanımızda.

– Sürekli oynayan güzel kız kim acaba? Gidip tanışılmaz da şimdi. Friends’teki Joey gibi “How you doin” demek vardı ama yapsan onlarca yıl kimsenin dilinden düşmezsin artık. Kızın birşeyinin birşeyini anlatırken “hani Simon’un düğünde flört ettiği kız vardı ya, onun amcasının yengesi” derler.

Hop, slow. Dansetsem kimse birşey demez herhalde. Hem o da oturuyor. Derken başka kuzen gelir, dansedelim der. Tamam, bu benim en sevgili kuzenim, yanaklarını kahvaltıda ekmeksiz yiyebilirim ama yani, oldu mu şimdi?

Bari ailece giderlerken sorayım. Şu gidenler kimdi? İlk kuzen tanımıyormuş. Yine oldu mu şimdi? Neyse, bir yerden çıkar herhalde.

– Yalnız, ne kadar olaysız bitti. Daha “biliyor musunuz, evli çiftlerin dörtte biri düğünlerde tanışırmış” diyecek, dediğim kişi tarafından da “a, doğru, ben de eşimle düğünde tanıştım” cevabını alacaktım. 4 Nikah 1 Cenaze usulü.

h1

“Komünizmi severim. Sorun komünistlerde.”

9 Temmuz, 2013

Benim için dünyanın en delirten işlerinden biri, videolarla uğraşmak, kurgu yapmak. Birkaç ay önce bir filme altyazı yazmıştım, sonra anlatırım, iş değil zevk için diyeyim kısaca. Oradan biliyorum, bu dijital görüntülerle uğraşmanın nasıl belalı birşey olduğunu.

Son günlerde iki kurgu yaptım. İlki birkaç hafta önceydi ve sorun çıkarmadı, keyifli birşeydi zaten. Umarım izleyen de sevmiştir. 2.si ise geçen haftaydı. Buradaki Gezi’yle ilgili bir etkinlik için bir sinevizyon gösterisi yapalım dediler (sinevizyon gibi gereksiz bir kelime yerine video diyelim şuna). Son bir ayda her türlü ilginç videonun en azından linkini toplamış biri olarak ben yaparım dedim. Son zamanlarda tanıdığım 2 kişi, bir kız bir oğlan, daha katılmıştı. Ben aklımdakini size gönderirim dedim, tamam dediler. O akşam da şöyle şöyle diye anlattım, cevap gelmedi.

Neyse, 1-2 gün bekledim, birşey çıkmayınca iyi ben yapayım, bitirip gönderirim dedim. 2 olasılık vardı, ya birkaç hazır kısa filmi birleştirecektim, derli toplu ama kopuk olacaktı, ya da ben kendim birşey yapacaktım. 2.’yi seçtim. İlk iş kullanacağın görüntülere karar vermek. Bayağı birşey izleyip aşağı yukarı karar verdim.

Sonra kullanacaklarını oldukları videodan keseceksin. Böyle deyince sanırsın ki bir program açar, videoyu koyar, şu şu saniyeler arasını kes dersin. Yok, öyle olmuyor. Çeşitli programlar arasında yolunu bulup 5. sn.’den itibaren kes diyorsun ama program 4.8’den itibaren kesiyor. Ama dümdüz giden Angelopulos filmi değil ki bu, araya istemediğin, alakasız bir görüntü giriyor. 5.1’den itibaren diyorsun, yine 4.8’e gidiyor. 5.2, yine aynı. Dijitalin niye böyle takıntıları var, hiç bilmiyorum, ama var. 5.5 deyince de 6.5’tan kesiyor mesela, bu sefer de istediğin görüntünün bir kısmı gidiyor. Hele konuşma da varsa korkunç, çünkü tam cümlenin başından kesmen gerek. Analog olsa makas elde daha çok kolay olurdu. Neyse, bayağı bir uğraşla onu bir şekilde hallettim.

Ama daha beteri birleştirmek. 15 farklı görüntüyü-videoyu birleştirecektim ama neredeyse hepsi farklı formattaydı. O durumda ya kalitesiz bir sonuç alacaksın ya da en ufak kullanım kolaylığı olmayan programların codec’leri arasında boğulacaksın. Sonra, bazı sahneleri arka arkaya koyunca anlamsız oluyor, araya geçişler koyman gerekiyor. Bunu yapacak program indiriyorsun, çalışmıyor, ya da çalışırken hata verip kapanıyor, saçma saçma şeyler. Artı bazısının sesini çıkarıyorsun, sesleri birleştiriyorsun, bazısının üstüne açıklama yazısı ekliyorsun. Bunların hepsi de saatler alıyor. Böylece son güne girildi. Artık bir türlü düzgün hallolmamasının verdiği stresten midem de alarm vermeye başladı. Sıcakla beraber azıcık birşeyi bile hazmedemez, o yüzden de birşey yiyemez oldum.

Neyse, zor bir programı çözdüm, son günün gecesi bitirdim. Son birleştirme saatler aldı, göndermek de 2 saat, böylece sabah oldu, öğlene yaklaştık. Yani ucu ucuna bitmedi, daha çok saatler vardı, düzgün uyuyup kalkınca da yapabilirdim, ama bittiğini önceden görsünler de merak etmesinler dedim. Öğlene doğru uyudum, kalkınca bir baktım, bir gün önce bir montajcı bulup yaptırmışlar. Ben birçok zaman iletişimsiz biri olabilirim, ama bu sefer çok dikkat etmiştim, önceden yazmıştım, böyle böyle, bitmek üzere filan demiştim.

Nasıl saçmaladığını anlayan kız, “ben senin mesajlarını okumamışım” dedi, bahane niyetine. Eh, ne diyeyim ben size? Ben de niye böyle gerzekçe uğraşıyorsam?

Video fena olmadı bu arada, iyi de denebilir. Ama buraya koyma isteğim hiç yok şimdi. 22 dk.lık ve bir yere yüklemek için de biraz küçültmek yani yine uğraşmak gerek. Bir kişi bile izlese diye uğraşıp duran biriydim ben ama artık anlıyorum ki değmiyor. Yapıyorsun ama hep havaya. Ama kullandığım 15 görüntüden biri gerçekten çok ilginç:

-bunun bir link olduğunu gösteren satır-

Başta ne olduğunu anlamıyorsun, sonra yerdekinin bir genç kadın olduğu belli oluyor. Sonra onun yattığı yerden ve dibindeki evden gazlar kaplıyor ortayı. Solda da çömelmiş bir polis var. Yani ortalığı 80’lerin diskosuna döndüren o dumanın kaynağı. Hepsi 8-9 sn. (ve dediğim gibi, baştaki Jülide Ateş’in görüntüsü gitmiyor, o 0.2 sn olsa da onu kesince baştan 2-3 saniye daha gidiyor.)

h1

Gideyim, döndüğümde devrim olmuş olsun

20 Haziran, 2013

Hepimizi mi gazlayacaklar? Hepimizi mi sulayacaklar? Hepimizi mi soruşturacak, hepimizi mi içeri alacaklar?

Yok, bir yerde gazları bitecek (ki bitmiş, 130 bin gaz bombası atılmış, 100 bin almak için ihale açacaklarmış), çevik kuvvetleri yetmeyecek. O zaman ne yapacaklar? Internette bir yerde aynı sözleri söylediğimde “o zaman ne yapacağımızı görürsün” diye bir tehdit yolladı tanımadığım birisi. Ama dikkat edin, hiçbir şey yapamadılar. Nasıl 2 hafta boyunca hiçbir şey yapamadıklarsa yine yapamayacaklar. Onlar hep polisin arkasına sığınır çünkü. Tomaların arkasında ilerleyenler, tomanın suyu bitince ondan hızlı kaçacak.

_________________________

Dün & evvelsi gün iki foruma denk geldim. Biri Karşıyaka Bostanlı’da, diğeri Alsancak Gündoğdu’da. Çok hoş bir his, beraber birşeyler yapmak, başka türlü hayatta konuşmayacağın insanları dinlemek, onların seni dinlemesi. Arada sık sık insanların birikmişliklerini boşalttığı, gereksiz şeyler anlattığı sahneler oluyor, kendimi Amerikan filmlerindeki alkolikler dayanışması toplantılarında gibi hissediyorum. Ama onun dışında birilerinin neler yapabiliriz deyip tamamen iyiniyet üzerine kurulu şeyler söylemesini dinlemek inanılmaz içaçıcı. Sırf insanlar arası konuşma eşitliği, o demokrasi anlayışı bile tek başına çok güzel.

Ki zaten benim bulunduğum topraklar bunun beşiği. 2 avm’nizin adı Forum ve Agora. Hangisi hangisiydi hep unutuyorum, biri antik Yunan, diğeri Roma’daki karşılığı (Forum’a Giderken Komik Birşey Oldu diye Roma’da geçen bir film olduğuna göre o Roma, agora Yunan). Burası karşıdaki Atina ile beraber antik Yunan’ın demokrasi medeniyetinin beşiği.

2 toplantıda da birer kızla tanıştım, hatta onlar gelip benle tanıştı. Dönüşte uzun uzun sohbet ettik ikisiyle. Biriyle yaşadığımız travmadan bahsediyorduk. “Ben öyle gerilmiştim tamamen başka biri olmuştum, çok sinirliydim. Bunu farkedince ailemle, arkadaşlarımla vakit geçirdim, geçti” dedi. Ben onu yapamadım dedim, ay canım diye sarıldı bana, yaklaşık 1-1.5 saat önce tanıştığım kişi.

Ne güzel ülke, di mi? Bunu demek için acele etmeyin.

_________________________

Bu akşam Karfur’dan dönüyordum. Karfur’u Bostanlı’ya bağlayan bulvara (ismi hangi akıllı verdiyse Dudayev Bulvarı) dönmek için ışıklarda duruyorum. Dönerken iki araba dönebiliyor yanyana. 3 araba zar zor sığıyor beklerken ama o durumda üç arabanın birlikte dönebilmesi fiziğe aykırı. Ben ortadayken işte öyle 3. bir araba yanaştı sağıma arkadan, Beyaz bir Mercedes. Yeşil yandı, ilerlerken solumdaki cip de biraz dıştan aldı, Mercedes de bastırdı, ben ortada sıkıştım. Cipe 10 santim kalmıştı, Mercedes de çok yakındı. O durumda da en iyisi kendini ileri atacaksın (ilerideysen ileri, gerideysen geri). Zaten Mercedes’ten öndeydim, onun beklemesi gerekirdi, beklememişti, ondan önce döndüm, o arkada kaldı. Ama bu hoşuna gitmedi, korna çaldı, sonra da gazlayıp yaklaştı ve pencereden birşeyler bağırdı. Ben de “Napıyorsun ya!” dedim ve döndüm. Bu sırada ben sola dönüyordum, o düz Mavişehir’e gidecekti.

Araba kullanmayanlara fazla saçma gelecek ama böyle şeyler sık sık olur. Sonra da unutursun. Ama ben normal yoluma giderken dikkat ettim. Adam benim lafımdan sonra Mavişehir’e doğru düz gitmedi, sola döndü, yani aynı bulvara bağlanan yan yola girip gazladı. Oradan o yola girmezsin, bulvara döneceksen en baştan dönersin. Yani belli ki adamın arzusu, biraz ileride benimle karşılaşmak. Benzer birşeyi daha önce yaşayıp korkunç bir şekilde sıkıştırıldıktan sonra gittiğim karakolda “o durumda sağa çekip polisi arayacaksın” demişlerdi (onu da anlatmıştım geçen yıl). Ben de hemen sağda durdum. Normalde durulmayacak, çok hızlı gidilen bir yol, neredeyse otoyol ama 4’lüleri yakıp durdum. Adama da baktım, o da ışıklarda durdu, yeşil yandığında da geçmedi, resmen beni bekliyor. Bana doğru gelemiyor, başka bir şey yapsa ben hemen kaçar giderim. Ama benim de kaçabileceğim bir yer yok, ilerlediğim anda adamın önüne çıkacağım. Yani o anda ilk hareket eden kaybedecek.

19haz13-10

1-2 dk bekledim, sinirden titreyerek 155’i aradım, bir araba beni sıkıştırmak için Karfur’un karşısında bekliyor dedim. Polis tam yerimi, plakamı filan sordu. Tam kapatacakken adam hareket etti, ama bulvara değil, sağa doğru döndü. Tamam gitti dedim, ama polis, bekleyin, ekip gelsin, onla gidin dedi. Tamam dedim. Kapatınca emin olamadım, gitti mi, yoksa oradan dolaşıp arkamdan bir yerden çıkacak mı? Akşamın 10’unda böyle süper saçma birşey için sıkıştırmak ya da dövmek için orada 5 dk durup bekleyecek kadar psikopat biri öyle kolay vazgeçmez. İlerledim, ama o ışıklarda ileri gideceğime, dönmesi yasak olsa da sola, Karfur’a doğru döndüm. Orada dolmuşların arasında durdum, bekledim.

1 dk. sonra gerçekten beyaz bir Mercedes yavaş bir şekilde aynı yola geriden girmiş bir şekilde geldi ve çok yavaş bir şekilde, yani sanki aranarak geçti. Ben de aynı yola tekrar dönerek yaklaşayım, plakasını göreyim dedim. Ama ışıklar filan, yakalayamadım. Hatta sonra Mavişehir’e de girdim, görürüm belki diye. Aynısından beyaz bir Mercedes gördüm 34 plakalı, ama o da az bulunan bir model-renk değil. Genelde bir görgüsüzlük göstergesi.

Sonra aynı yola döndüğümde polis gelmişti. Anlattım. Hala sinir içindeydim. Polisler iyi veya kötü değildi, plakayı göremediğim için birşey yapamadılar. 2 güvenlik görevlisi de yaklaştı, onlar da görmüş Mercedes’i, iyi konuştular filan. Öyle.

Yani, bizden başka hangi ülkede böyle bir insan türü var?

h1

Yapabileceklerimin farkında olunuz

2 Ocak, 2013

Cumartesi: Tansaş’ta süzme yoğurtlara baktım, baktım, ‘evde de vardı, önce ona bakayım, ona göre sonra alırım’ dedim, geçtim. Hem Özsüt’ün normal yoğurdundan almıştım, gayet güzel, belki o işi görür. Evde baktım, dolaptaki süzme yoğurtta doğal bir habitat başlamış, bir milyon yıl beklesek orada bir mini kozmos doğacak.

Pazar: Süzme yoğurt yok, rus salatasına normal yoğurt koyacağım dedi annem. Ay, keşke dün alsaydım dedim, süzme yoğurt gibi olmaz. Geçen yıl da yılbaşı öncesi tüm marketleri dolaşıp bir süzme yoğurt bulamamıştım. Bu saatte hiç gidesim yok dedim. Biraz sonra kapı çaldı, süzme yoğurt geldi. Valla. Uzak bir akraba oğlu İzmir’de okumaya başladı, kaldığı ev çok yakınımızda. Birkaç kere ona yemek vermiştik. Anne-babası Burdur’dan gelirken süzme yoğurt getirmiş.

____________

Carrefour’da kasiyer kıza sordum:
– Şanslı mısınızdır?
– Çok şanslıyımdır. Herkes bana çektirir.
Benim hiç öyle bir niyetim yoktu ama. Şaşırdı çektirmememe, ama ben ondaki biletlere çıkar mı anlamında sormuştum. Böyle şeylerde çıkmasa da kendi şansıma göre olsun derim. Ama bu sefer birşey çıkacağına kesin emindim.

(Aldığım 2 biletin arka arkaya numaralarda olduğunu görünce hafif tereddüt etmedim değil, hem de ayrı ayrı çekmiştim, yani kız yerine koyup tekrar çıkarmıştı, ama demek böyle olacak dedim).

Çıktı da. Son 4 rakam. Getirisi birşey değil, iki çeyrek biletin az fazlası. Ama talihin mantığı çıkacak miktarı düşünerek işlemiyordur herhalde. Ülkenin en şanslı kişisiyim demiyorum zaten. 4 rakam, 10 bin kombinasyon, 40’ını çekmişler, yani binde 4 olasılıktı çıkması. Daha ne olsun?

____________

Bunları niye anlatıyorum? Because I can. Yok. Çünkü sinirlendim. 2 hafta boyunca odtü rektörüne laf attı Tayyyip. Adam tasvip etmesem de ayağına gitti, yine devam etti. Ta ki ne zamana kadar? Uludere’nin yıldönümü geçene kadar. Böyle olacağını bilmiyor muyduk? Tabi ki. O ekip bu gündem yaratma konusunda öyle ustalaştı ki bu olay olmasa çevik kuvvet gider, odtü’nün ana yürüme yoluna dalar, önüne gelene gaz sıkıp coplar, yine o olayları çıkarırdı. Hatta aynı mantıkla Tayyyip’in tam o günlerde kampüse gitmesini (2-3 aşağıda dediğim gibi, aynı olaylar tam 2 yıl önce de olmuştu), hatta uydu fırlatılışının o günlere  denk gelmesini de buna bağlayabiliriz. Gül’ü de çağırmadılar ki konunun muhatabı olmasın, Tayyyip gereken süre boyunca kendi başına kavgasını etsin.

ODTÜ’ye herhalde rahatlıkla ‘ülkenin en prestijli iki okulundan biri’ diyebiliriz (‘en iyi ikiden biri’ anlamında değil). Böyle bir okulun rektörünün de önemli bir prestiji, ağırlığı vardır. Bahsi geçen ve ntv’nin haberlerde Mehmet Acar demeyi tercih ettiği şahıs hem tezimde hem asistanlığını yaptığım derste canımı sıkmış olabilir. Ama bu tabi ki dışarıya karşı bir olmayacağım anlamına gelmez. Artık Tayyyip farketsin ki -zaten sürekli açığa çıkan şey kompleksleri- başbakan olabilirsin, ama odtü rektörü olamazsın.

[Bu arada, chp’nin de olabildiğince küçük davranıp “bizim öğrenciye taş, sopa verdiğimizi kim görmüş” demeci vermesi çok acınası. Tayyyip onları öğrenci şiddetini desteklemekle suçladığı an eleştiriler kesildi. Bu parti bundan büyümüyor işte. Popülistlikleri de sahici değil. Korku bürümüş yönetimi, ‘aman din düşmanı görülmeyelim, aman öğrenci terörüyle ilişkilendirilmeyelim’.]

Kısacası, sinirlendim. Bu bir giriş oldu. Ne yapacağımı da yarın anlatacağım. İsteyince yapabileceğimi de anlamışsınızdır sanırım. Ki artık kısmen de olsa kontrolüm dışına çıkmış olmalı, istesem de durduramam.

h1

Ama ama, bu bir felaket, öyle değil mi?

21 Aralık, 2012

Herkesin felaketi kendine. Ben benimkini bugün yaşadım. Kainat güzellerini izledikten sonra bir karın rahatsızlığı başladı. Bir süre sonra korkunç bir bulanmaya çevirdi. Yıllardır bu kadar kötü hissetmemiştim. Griplerde filan böyle olmuyor. Birkaç saat titreme, yerinde duramama ve bulantıyla dolandım. Sonra -afedersiniz- tüm mideyi dışarı çıkarınca biraz rahatladım. O sırada öyle bir enerji kaybediyorsun ki o enerjiyi depolamanın bir yolu olmalı. İç organlar da arada dışarı çıkmak, hava almak istiyor. Bunu yerine getirince isyan bitti.

Sebep muhtelif:

– Üşüme: Yılın en soğuk gecelerinden biriydi ama kaloriferlerimiz yanmıyordu.

– Sakatat: Eski bir arkadaşımı Milör’ün bayıldığı bir meyhaneye götürdüm. Sakatat ağırlıklı bir yer. Gerçi kokoreç yemedik, uykuluk, ciğer filan. Onlar yapmaz bildiğim kadarıyla ama aynı yerde pişmiştir, kesilmiştir? Ama 2 gün sonra ortaya çıkar mı? Üşüme ile vücut zayıf düşünce belki.

– Kıskançlık: Kainat güzellerini kıskanan kadınlar fazla iyimser bir düşünce olur sanırım. Ama kıskanan erkekler olabilir. (aynı anlamda bir kıskançlık değil tabi, izlememi kıskanmak).

– Şevket: Çok iyidir Şevket. Ama terbiyelisi tehlikeli. Şevket-i bostanı yumurtalı terbiyeyle yapmıştı annem. 3-4 gün oldu, yumurtası bozulmuş olabilir dedi. Bilmem. Bence pişmiş yumurta yapmaz ama.

– Peynir: Yeni bir peynir almıştım. Pastorizasyon? Ama peynir de insanı hasta etmesin lütfen.

– Nazar: Bütün sebeplerin ana sebebi. Hatta başka sebep aramaya gerek yok. Tahlile versem midenizde nazara rastladık diye cevap gelebilir. Yıllardır görmediğin bir arkadaşını gördün mü dedi annem. Doğru valla, gördüm. Ama nazar değecek neyim var, hiç bilmiyorum. Hatta tamı tersine. Belki insan ister istemez güzel yansıtmaya çalışıyor hayatını. 

İşin kötü tarafı bitmedi. Sabah olmuştu ve o bitkinlikle baygın bir şekilde uyumak üzereydim. Ama apartmandaki tüm kalorifelere bir zımbırtı takılacaktı bugün. Kalorifer de bildiğiniz gibi başka şeye benzemiyor. En uzak dairede biri kalorifere metalle vursa senin evinde tınlar. Ben dalıyordum, üstte, altta bir yerde kalorifere çekiç darbeleri iniyordu. Akşama dek sürdü 140 kalorifer peteğine çekiç indirmeleri. Çizgi filmlerde olur böyle şeyler. Adamın başına gelmedik kalmaz. Pembe panterin çizgi filmlerde kafasında bulutla gezmesi gibi.

________________

Ankara Emniyeti hocam Ahmet Acar’a laf etmiş, “odtü rektörlüğü olayların önüne geçemedi diye”. Rektörün işinin olayların önüne geçmek olmaması, olayların direk polis tarafından çıkarılmış olduğu, ve onun odtü’nün son yıllardaki en çok öğrenciden yana rektörü olması var tabi. Ama bunlar bir yana, tezimi yazarken olsa muhtemelen ben de Ankara Emniyeti’ne destek çıkardım. Şöyle bir içim ferahlardı.

h1

Kasiyerin bir anlık şaşkınlığı

7 Aralık, 2012

Başlıktan bunun yine klasik bir hırsızlık hikayem olduğunu sanmayın. Gönül hırsızlığı hiç değil.

Birkaç günlüğüne eve gelmiş, uykusuzluktan akşamüstü yatmıştım. Uyandığımda yandan fısıltılar geliyordu. Allah allah, kim ki diye kalkıp baktım, Hürrem’miş. Gerçekten de dikkat edin, o dizide sürekli fısıldayarak konuşuyorlar. Özellikle haremde. Belli ki bu bilerek yapılan birşey, millete saray entrikasına şahit oluyormuş hissi vermek için.

Dışarıda abartılı bir yağmur yağıyordu. Zaten Alsancak kordon sular altında kalmış. Ama birkaç şey alınacaktı. Mecburen çıktım. Yağmur ormantizminden de hiç anlamam. İnsanı kısıtlar, dışarda dolaşamazsın, ıslanır, hasta olursun, giysilerin bozulur, ayakkabıların mahvolur. Yağmur sevenleri yeni bir süet montla o yağmurda dışarda görmek isterim.

Önce ekmek, sonra tansaş’ta birkaç şey. Çok sevimli iki kızkardeş vardı içerde ama neyse, şimdi konumuz o değil. Girdiğim kasada otomatik kapı açıldıkça acaip rüzgar geliyordu. Ben zımbırtıları torbalarken boş kalan kasiyer kız kalkmıştı, kapının önünde dışarı bakarak yanındakine “bende şemsiye de yok, her zamanki kapüşonlu montumu da giymedim bugün” dedi endişeli. Saat 20:45 civarıydı, bir saat onbeş dk sonra çıkacaklardı. Güvenlik görevlisi de hava tam organik dedi. Harbiden de organik olmanın, toprağa karışmanın havasıydı tam.

Arabaya dek ıslandım, hem de şemsiyeyle. Ayaklarım su içinde kaldı. Kapüşon olsa neye yeter… Sonra annemin gözlüğünü almam gerekiyordu. Yollar sular altındaydı, dönsem mi diye diye gittim. Oradan ıslana ıslana ev, gözlüğü bıraktım, birşey aldım, koştur koştur tekrar çıktım.

Yine tansaş. Bir çalışan bu yine niye geldi diye baktı. Aynı kasiyere geldim, size şemsiye getirdim dedim. Yüzündeki ifadeyi kaydetmek isterdim. Şemsiyem yok diyordunuz dedim. Teşekkür etti ama ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle. Ben itiraz eder mi diyordum, ama anlaşılan öyle bir olasılık yoktu. “Ama benden alırsınız sonra” dedi. “Tabi alırım” dedim. Normalde açıklama yapardım, ben şemsiyeyle bile ıslandım gibi birşey derdim, ama o anda hiç uzatmak istemedim, anında çıktım.

Tanımadığım birinden böyle birşey okusam herife bak, yaptığıyla övünüyor diyebilirdim. Ama kendi derdimin o olmadığını biliyorum (o anı anlatabilmek). Zaten kendi kendime yazıyorum bir süredir; kendime ne övüneceğim?

Hem bu iyilik değil. Yarı vaktini para almadan sosyal projelere vermek iyilik. Veya Coca Cola reklamındaki, tren gelirken hemzemin geçitteki minivan’ı iten adam iyi (Arjantin’denmiş, görüntünün tümü şurada. Zaten öyle kaba bir toplum olduk ki olması gerekene iyi diyoruz. Oysa öyle bir havada kızın eve nasıl gideceğini düşünmeyene hayvan bile denemez. Hem zaten evde bir şemsiye patlaması var 1-2 yıldır.

Benim için  olayın değişik tarafı, onun hoş bulduğum biri filan olmaması. Böyle şeyler pek olmuyor. Belki hep belli kasiyerleri seçtiğimden, ya da zaten tanımadığınız birinin birşeye ihtiyacı olduğuna kaç kere şahit oluyoruz ki?

h1

Ha oranın sağcı lideri, ha buranın sağcı lideri

2 Kasım, 2012

Geçen hafta bugün, yok aslında birkaç gün daha önce Berlusconi’yi gördüm. Uydurmuyorum, gerçekten. Katedral karşısı bir anıtın dibine oturmuş, börek yiyecektim. Çok acıkmıştım ama börekler hafif bozulmuş gibiydi, onları güvercinlere bırakıp hemen ilerideki Galleria’ya girdim, bir pizza mı yesem diye. Galerinin içi olabilecek en pahalı markaların küçük dükkanlarıyla dolu, bir anlamda prestij mekanı. Birkaç restoran da var, ama pizza en ucuz şey olduğundan çok pahalı olmaz diye düşündüm. Hatta yola çıkmadan Milör’ün kitabına göz atmıştım da şehirde önerdiği 2-3 restorandan biri bu galerideydi, ben de daha turistiğini bulamadın mı diye laf etmiştim.

Neyse, bir dükkanın önünde kalabalık toplanmıştı. Birşey dağıtmadıklarına göre ünlü biri vardı içeride. Kim olabileceğine dair hiçbir isim geçmedi aklımdan. Neredeyiz, hmm, ona göre mesela Gisele Bündchen? Ama onun öyle hemen uzaktan tanınacak kadar belirgin bir tipi yok ki. Ben sokakta görsem tanımam mesela. Güzel kadın dersin de Gisele Bündchen demezsin -ki bence güzel de değil. Başka isim de aklıma gelmedi açıkçası.

Sonra bir dalgalanma oldu, dükkandan çıktı ünlü kişi. Göremedim ben başta. Kim dedim yanımdaki oğlana, Berlusconi dedi, tanımadın mı der gibi. Görmedim ki dedim. Sonra yakınımdan geçti ayan beyan. Bir numarası yok işte, bildiğin Berlusconi. Çıktığı mağaza da bir gümüşçüydü ve ismi Berlusconi’ye çok benziyordu, Bernasconi gibi birşey. Herhalde kendi dükkanı diye düşündüm. Adamın medya holdingi, hipermarket zinciri ve Milan’ı var, bir gümüşçüsü mü olamayacak? Değilmiş ama.

Aradan bir hafta geçmedi, hapse mahkum olduğunu okudum Berlusconi’nin. İşte, fena halde nazarım değer benim.


[galeriden vitrinler]

Tayyyip kadar kafa sız birini görmedim. %50 oyun var, cumhuriyet tarihinde olmayan bir destek bu. En yakın muhalefetin oyu maksimum %25. Ve sen hala gidip onların cumhuriyet kutlamalarına karşı şiddet uyguluyorsun. Adama oy veren biri olsam çıldırırdım herhalde (gerçi akp’ye oy verenlerin de aynı kafada -yani kafasızlıkta- olmasını beklemek gerek).

Tayyyip bu noktaya herkesle kavga ederek, tüm aykırı sesleri bastırarak, sindirerek gelmiş olabilir. Ama artık oraya geldikten sonra orada kalmak için yapması gereken şey, herkese gülücükler dağıtmak, açlık oruçlarını bitirmek için elinden geleni yapmak, ‘içerideki gazetecileri salıyorum’ (yani benim özgür yargım salıyor) demek. Ama onda o bakış nerde…

Türk televizyonları “Romney seçilirse” demeye başlamış olmalı. Kampanya aylardır sürüyor, ama son günler gelmeden haber olmaz bizde. Baştan söyleyeyim, öyle bir olasılık yok. Genel oy sayımı yakın olsa da sonucu delege sayısı belirlediği için, Obama da delege sayısında net bir şekilde önde olduğu için kaybetme olasılığı yok gibi. Belirsiz 7 eyaletin 2-3’ünü alsa yetiyor -ki anketlerde 4’ünde önde, 1’inde geride, 2’si ortada.

Bu delege sistemi de Amerikan sisteminin büyük saçmalığı tabi. Eyaleti 1 oy farkla bile kazansan eyaletin tüm delegeleri kazanıyorsun. Süper saçma bir sonuç (mesela Obama genel oyu %5 gibi abartılı bir oranla kaybetse ama delegede kazansa) çıksa da sistem tartışılsa; ama olmaz tabi.

Bizim basın da hep ‘hangisi kazanırsa bizim için iyi olur’ şeklinde bakar bu seçimlere. Bunun senin içini, onun içini yok, bir cumhuriyetçi dünya için kötüdür [bir demokrat da daha az kötüdür]. Bunu o kadar yaşadıktan sonra bir bilgiye dönüşmüş olması gerek artık. Herşeye de sıfırdan başlamayalım lütfen.

Bu arada, demin o gümüşçünün adını ararken rastladım: Galerinin ortadaki dört köşesinin üçünde Prada, Louis Vuitton, ve o Bernasconi, dördüncüde de bir McDonald’s varmış uzun yıllardır. -mış çünkü ben ilk gitmeden tam bir gün önce kapanmış. Galerinin sahibi belediye çıkarmış. McDonald’s da onlara 24 milyonluk bir dava açmış hatta. Açsınlar tabi, klasik bir seçkincilik örneği bu. Yıllar boyunca abartılı kiralarını almayı bilmişlerdir ama. Ama beni daha ilgilendiren kısmı, son gün beş bin kişiye bedava menü dağıtmışlar. Yemem aslında ama tüm bu hikayenin içinde çekici geldi. Börekler de bozulmuşken iyi olurdu.

h1

Duygu gastede

8 Haziran, 2012

Geçen gece yatmadan önce buradaki ilk yazılarıma bakmıştım. WordPress’e geçtikten sonraki ilk 3 yazımı bir makalenin özet, giriş ve literatürüne benzer yapmıştım. Ben blok linki vermem dikkat ederseniz, ama sadece o literatür yazısında sevdiğim blokları listelemiştim (Mayıs 2006 itibariyle). Hemen hepsi de aynı zamanda sevdiğim kişilerdi (Sotiz’i hala çok severim, Jelatin’i de tabi). O listede Duygu’nun varlığı, hatta orada Duygu’dan arkadaş olarak bahsetmiş olmam çok garip geldi bana okurken.

Duygu bu blokta kritik bir dönemeç oldu. Öncesinde de blok yazıyordum eski adreste, ama kendi kendime, başka bloklardan haberdar olmadan ve hiç okunmadan (yazmanın en güzel şekli). Sonra internette bir gazete haberine yazdığı ayrıntılı bir yorumdan (muhtemelen evrimle ilgili bir konuydu) ismini arayıp bloğunu bulmuştum Duygu’nun. New Orleans’ta biyoloji doktorası yapıyordu. Sonra, diğer blokçulara atlamam ve onların bana atlaması oradaki yorumlardan oldu ilk.

Sonra bir süre  muhabbetimiz oldu onla. Dertleşirdik. Sonra biraz rahatsız olduğum şeyler olmuştu galiba ki sürdürmedim. Tam hatırlamıyorum ama her türlü mecradan çıkmasından ve öğretici tavrından olmalı.

Bunları düşünerek yatmıştım. Sonraki sabah kalktım, gazetede kapakta (malum, tabloitlerin ön sayfaları değil, kapakları oluyor, hatta her gün 2-3 kapakları oluyor) Duygu’nun kocaman fotoğrafı. Hatta gmail’de kullandığı fotoğrafı. Kendi çocuk aldırma hikayesini anlatmış.

‘Bu tartışmayı ben kendi hikayemi anlatarak çözerim’ düşüncesi pek anlamlı ve hoş gelmedi bana (insan Amerika’da böyle hisselere kapılıyor ama bu biraz fazla). Bu ülkede evli kadınların %22’si kürtaj yaptırmış. Yani, onlar ve en yakınlarındaki insanları düşününce ülkenin büyük kısmının yakından bildiği bir hikaye bu.

Özgürlükleri savunmasını beklediğiniz gazetelerin yaklaşımı da gayet salakça bence. Ülkede bağnaz sözlerden başka birşey duymamış yalın çoğunluğa karşı önemli bir fırsat bu. Akıllarına tek bir doğru söz soksan bu çok önemli. Bu durumda yazılacak olan da, o kesimin zaten konuya karşı olma sebebi olan (yani ‘günah işlemiş, yasak olsa ne o günahı işlerdi ne de en başta ona yolaçan günahı’ deyip geçeceği) bir hikayeyi vermek değil, bir, hatta birkaç trajediyi iyice incelemek olmalı. Daha bugün 16 yaşında bir kız sokak ortasında doğurup kaçmış.

Geçenlerde elektra’nım’ın söylediği bir sözü düşünürken aydınlandım: Kürtaj bir hak olmadan önce bir mecburiyettir. Bunun kararını anne verir, ve  bunun tartışması da olmaz. Yoksa durum şöyle oluyor:

– Devlet, ben hamileyim.
– Tamam, doğuracaksın.
– Hayır, aldıracağım.
– Yapamazsın, yasak, yaparsan hapse atarım.
– Bebek benim karnımda. Nasıl bana bunu 8 ay daha taşıyacaksın dersin? Çok istiyorsan al, kendi karnına koy.
– Ben anlamam, taşıyacaksın, taşımazsan hapistesin.
– Ben sana söylemezsem sen nereden bileceksin ki? Gider, bir ebeye aldırırım, ruhun bile duymaz.
– Ebeyi de atarım hapse.
– Ben de ağır şeyler taşırım, merdivenlerden yuvarlanırım.
– O zaman sen de ölürsün. Zaten o günahı işlediğine göre haketmişsindir.
– O zaman ben de düşürücü ilaç içerim. Amerika’da mutlaka yapmışlardır. Daha yapmadılarsa böyle bir pazar görünce mutlaka yaparlar.
– Ben de tuttuğumu atarım içeri. Zaten önemli olan uygulamak değil, yasayı çıkarmak.

Bu yüzden zaten, o yasayı çıkaramazlar, yakında unuttururlar.