Archive for the ‘sokak’ Category

h1

İzmir’in direnişi tembellik ağır basana kadar. Yani birkaç gün.

23 Temmuz, 2013

yeşim özay gündoğduda

Bu Yeşim. Olaylar başladıktan bir hafta sonra Gündoğdu’ya gittiğim tek başına caddede yerde oturuyordu. Deniz tarafında, yani meydanda bir curcuna hali vardı, ama o caddede normal hayat devam ediyordu. Sadece starbucks filan dahil birkaç dükkan kapalıydı, bir de caddenin başında birkaç genç yere kitaplar sermişler, toplayıp dağıtıyorlardı. Millet kenarlardaki cafeler, biraneler, pastanelerde oturmaya devam ediyordu. Yeşim de çiçek ekili bir şehir mobilyasına yaslanmış oturuyordu. Şapka, gözlükler, kulaklıklar, klasik bir direnişçi tipi yoktu. Ben de önünden geçer giderdim ama önünde bir kartonda “Yarın yanağı hariç her yerde, herşeyde beraber -Şeyh Bedrettin” yazıyordu. “Anlamadım, yarın yanağı ne dedim. “Ne anlıyorsanız o” dedi. Anlamadım ki dedim. Haa, yarın değil, yarin yanağı. Sonra konuşmaya başladık, oturdum ben de yere. Zaten sanırım o günlerde herkesin birbirlerine anlatacağı çook şey birikmişti. Çok dolmuştuk ve bunu birileriyle paylaşmamız gerekiyordu. Konuyu dolmuş şoförü açsa onla konuşurduk.

Neyse, ben 24-25 yaşında sanmıştım, ya da düşünsem öyle derdim. Ama daha üniversite sınavlarına hazırlanıyormuş. 2. yılıymış. Sınav ne zaman dedim. Haftaya dedi. 2 kısımdaymış artık, matematik sonraki pazarmış. Ama orada oturmaya devam edecekmiş. Arkadaşları ders çalışıyor, gelmiyormuş, onlara kızıyormuş. Bundan dolayı kızılmaz dedim, ama ikna olmadı. Bana dokunaklı geldi, sınav varken orada olacak olması. Kalkıp meydanı dolaştım biraz daha. O sırada aklıma geldi. Döndüm. Tamam dedim, sen burada olacaksan o zaman biz de burada çalışırız. Söylemesi ayıp diil herhalde, matematiğim bayağı iyiydi üniv. sınavında. Zaten fenim berbat olduğundan öyle olması gerekiyordu.

Tamam dedi. Ben de evde bulduğum kitapları çıkardım. Dersane defterim bile duruyor. Dahi bir matematik hocamız vardı, atamazdım onun dersinin defterini. Ama üniversite sınav matematiği bayağı bayağı zor geldi. O seviyede o soruların sorulması inanılır gibi değil. İşin daha kötüsü, soruların önemli bir kısmı bilgiye değil, kurnazlık tarzında kısayollara dayalı. Mesela geometride hep bir yerden bir çizgi çiziyorsun da öyle çözebiliyorsun. Ben de çoğu soruyu çözebiliyorum ama en az 5-10 dk.da filan. Maksat çoğunu bir dk.da çözmek. Neyse, yine de anlatabileceğim, tam unutmadığım konular vardı.

Pt. gittim. Hatta orada saatlerce oturursak diye sandviç bile yapmıştım. Ama o noktada yoktu Yeşim. Bir kere daha geçtim 15-20 dk sonra, yine yoktu. Bir saat filan dolandım, sonra yandaki Kıbrıs Şehitlerinden döndüm. Tekrar bakmak aklıma gelmedi. Sonraki gün yine yoktu. Sonraki birkaç gün gitmedim. Meğer ilk gün oradaymış, kısa bir ara hariç. O da beni beklemiş. Sonraki günlerde gitmemiş.

Bugünlerde de tercih yapıyor. İşin içine girdikçe insana şöyle tumturaklı bir küfretme isteği geliyor. Mesela şu anki puan türleri şunlar:

MF-1, MF-2, MF-3, MF-4
TM-1, TM-2, TM-3
TS-1, TS-2,
Dil-1, Dil-2, Dil-3
YGS-1, YGS-2, YGS-3, YGS-4, YGS-5, YGS-6.

ÖSYM ya da YÖK başkanına sorsan bu yıl kaç puan türü var diye, bilmez.

Bu yıl eklenen YGS’lerin ağırlık dağılımı şöyle:

YGS-1: Temel Matematik (Yüzde 40), Fen Bilimleri (Yüzde 30), Türkçe (Yüzde 20), Sosyal Bilimler (Yüzde 10)
YGS-2: Fen Bilimleri (Yüzde 40) ve Temel Matematik (Yüzde 30), Türkçe (Yüzde 20), Sosyal Bilimler (Yüzde 10)
YGS-3: Türkçe (Yüzde 40), Sosyal Bilimler (Yüzde 30), Temel Matematik (Yüzde 20), Fen Bilimleri (Yüzde 10)
YGS-4: Sosyal Bilimler (Yüzde 40), Türkçe (Yüzde 30), Temel Matematik (Yüzde 20), Fen Bilimleri (Yüzde 10)
YGS-5: Türkçe (Yüzde 37), Temel Matematik (Yüzde 33), Sosyal Bilimler (Yüzde 20), Fen Bilimleri (Yüzde 10)
YGS-6: Temel Matematik (Yüzde 37), Türkçe (Yüzde 33), Fen Bilimleri (Yüzde 20), Sosyal Bilimler (Yüzde 10).

Kendimi copy-paste edesim geldi, yine ÖSYM veya YÖK başkanına sorsan… neyse.

Ayrıca, birçok bölüm düz bir çizgide de ilerlemiyor. Mesela moda bölümlerine bakıyorsun, birisi TS birşeyle alıyor, birisi TM birşeyle.

İşin içindeki kaosu en iyi şu anlatır: Bir yerde birisi TM’leri sormuş, biri de cansiperane açıklamış:

Onlar eşit ağırlıklı puan türlerinden ikisi. “TM” (Türkçe-Matematik) puan türü 3 farklı alt türe ayrılıyor: TM-1, TM-2, TM-3.

TM için şu sınavlara gireceksin:
Nisandaki YGS (1. bölüm)
Tek oturumda düzenleniyor. 1. bölüm konuları var. Zorunlu bir aşama, bu aşamada herhangi bir puan türünden 180 baraj puanını aşarsan LYS’ye girme hakkını kazanıyorsun. Sınav 160 dakika. 40’ar soru olmak üzere Türkçe, Sosyal Bilimler, Temel Matematik ve Fen Bilimleri testleri var.

Hazirandaki LYS-1 (Mat-2, Geo-2)
50 soruluk Matematik ve 30 soruluk (son 8 sorusu Analitik Geometri) Geometri testlerinden oluşuyor. Önce Matematik kitapçıkları dağıtılacak ve buna 75 dakika süre verilecek. Sonra bunlar toplanacak ve hemen Geometri kitapçıkları dağıtılacak, buna da 45 dakika süre verilecek.

Hazirandaki LYS-3 (Türk Dili ve Edebiyatı, Coğrafya)
56 soruluk Türk Dili ve Edebiyatı ve 24 soruluk Coğrafya testlerinden oluşuyor. Buradaki Coğrafya testi TM’cilerin lisede gördüğü kadarıyla, yani Ülkeler Coğrafyası yok. Önce Türk Dili ve Edebiyatı kitapçıkları dağıtılacak ve buna 85 dakika süre verilecek. Sonra bunlar toplanacak ve hemen Coğrafya kitapçıkları dağıtılacak, buna da 35 dakika süre verilecek.

Bütün bu sınavlar sonucunda TM-2 ve TM-3 de dahil olmak üzere puanların ve başarı sıraların hesaplanacak.

TM-2: Hukuk, diplomasi ve yönetimle ilgili bölümlere özel TM puan türüdür. Bu puan türü için testlerin yüzdelik ağırlıkları şöyle:

YGS Türkçe = %14
YGS Sosyal Bilimler = %7
YGS Temel Matematik = %14
YGS Fen Bilimleri = %5
LYS-1 Matematik = %22
LYS-1 Geometri = %8
LYS-3 Türk Dili ve Edebiyatı = %22
LYS-3 Coğrafya = %8

TM-3: Daha çok sosyal programlar, sözel ağırlıklı insanî bilimler için özel bir TM puan türü. Bu puan türü için testlerin yüzdelik ağırlıkları şöyle:

YGS Türkçe = %15
YGS Sosyal Bilimler = %10
YGS Temel Matematik = %10
YGS Fen Bilimleri = %5
LYS-1 Matematik = %18
LYS-1 Geometri = %7
LYS-3 Türk Dili ve Edebiyatı = %25
LYS-3 Coğrafya = %10 “

Bunu kafadan böyle anlatabilecek tek bir ÖSYM-YÖK görevlisi var mıdır acaba? Veya öğrenci aldığı bölümü için hangi sınavlara hangi ağırlık verildiğini bilen bir bölüm başkanı? Bu sistemi bu hale getirdiğiniz için hepinizi bir adaya götürüp bırakmak lazım diyecektim ama yetmez. Şöyle bir sahne düşünüyorum: Yapamazlar ya, diyelim bir ÖSYM görevlisi bir okula gidiyor yeni sistemi anlatmak için. Görevli yukarıda TM sistemi için anlatılanları tüm puan türleri için önündeki kağıttan okuyup bitiriyor. Salonda çıt çıkarmadan dinleyen gençler 1-2 dk duruyor, sonra birbirlerine bakıp haa, ooldu, tamaam o zaman, doğru tabii filan diyor herkes. Sonra birden yerlerinden fırlayıp sahneye yürüyorlar ve hep beraber kaş göz tekmeler, yumruklar. Bunlara ada değil, bu gerek.

Reklamlar
h1

Ülkeyi saran dev beyaz böcekler

24 Haziran, 2013

Tartışma programında konuşan adam “işgal de bir vahşettir” dediği anda ona vahşi bir küfür edip ustream’e geçtim. Her gece cansiperane bir şekilde yayın yapan ankara eylem vakti’ndeki arkadaş bacağına bir kapsül yemişti. Bacağı da biraz kesilmişti ama umursamadan yayına devam ediyordu. Dolaştıkları sokaklar Bestekar, Kennedy (sokak tabelası Kenedi’dir), Tunalı, yani yüzlerce kere yürüdüğüm, fazlasıyla tanıdık yerler. Bulundukları sokağın ilerisinde büyük beyaz böcekler gördükleri anda da kaçıyorlar.

Vaşinkton’da 17 yılda bir yerin altındaki kozalarından çıkan bir çekirge türü vardı, ben de rastgelmiştim. 2-3 gün canlı, sonra da bir ay filan ölü bir şekilde istila ettiler tüm şehri. Bu büyük beyaz böcekler (BBB) de aynen öyle. Bir anda ortaya çıktılar. Yoğun biber gazı kullanımından hemen sonra ortaya çıktıklarına göre gazdaki bir kimyasal koza durumlarını bozdu, uyandırdı ve sinirlendirdi. Mayıs sonundan beri ülkeyi ele geçirdiler ve görüldükleri yerde insanları korkuyla sindiriyorlar:

taksim -15 haz -toma&hastane -korku filmi afişi değil

Bu BBB’lerin görüldüğü anda halkta yarattığı paniğin sebebi, yaydıkları sıvı. Bazıları renksiz, bazıları kırmızıya kaçan sıvılar püskürtüyorlar. Bunun nedeninin iki ayrı BBB türü olması olduğunu söyleyenler de var, benceyse bunlar cinsiyet göstergesi. Eril olanlar renksiz, dişi olanlarsa kızıl sıvı püskürtüyorlar. O kızıl sıvının içinde ne olduğu çok tartışma konusu oldu ama bence ayakkabı tabanının altını kırmızıya boyamak gibi bir tür cazibe arayışı.

taksim -15 haz -Beyoglu -Jenna Popes

taksim -22 haz-2

Zaman zaman BBB’lerin kendi aralarında iletişime geçtikleri, hatta flörtöz durumların da yaşandığı görülüyor. Örneğin şu sahne:

taksim -4haz

Gerçi benim cinsiyet tanımıma göre, bu BBB’lerin eşcinsel olduğu sonucu çıkıyor, ama bu konu daha ayrıntılı çalışmalara gebe.

Diğer yandan, bu BBB’lerin suyunun nereden geldiği konusunda çeşitli rivayetler var. Kimisi, bu yaratıkların Mars’tan geldiğini ve oranın tüm su kaynaklarını iç edip kuruttuğunu, o yüzden sularının kolay kolay bitmediğini, kimisi zamanında Hazal Gölü’nü içtiklerini, kimiyse hidrojen ve oksijen kullanarak kendilerinin ürettiğini iddia ediyor. Fakat bu konuda elde edilen son görüntüler tüm şüpheleri bitiriyor:

taksim -16 haz -polis_kimyasal

Evet, bu yaratıkları bizim devletimiz eliyle besliyor.

Toplumda gittikçe artan bir infial yaratmış olan BBB’leri sempatik gösterme çabası da bir kampanya halinde sürüyor. Örneğin, BBB’lerin önünde çocukların bile rahat rahat oynayabileceği (yani onların, yüzlerinin çirkin, kalplerininse melek kalbi olduğu imajı veriliyor:

taksim -22 haz-ii

Ve bu çirkin yaratıkları güzelleştirme çabasına tüm halkın katılması teşvik ediliyor:

taksim -21 haz -ist. tomasını seçiyor

Fakat tüm bu imaj çalışmaları, BBB’lerin halkta yarattığı şiddetin etkilerini gidermiyor. Zaten BBB’ler hala yerli-yabancı, gazeteci-değil, kadın-erkek, engelli-değil, insan-diğer türler ayırt etmeden saldırmayı sürdürüyor:

taksim -7 haz -ankara

taksim -1 haz (or 31 may) -Akvile Jordan pics2

taksim -17 haz -ankara -die zeit -d.ruvic

taksim -polisten engelli vatandasa tazyikli_su

taksim -22 haz -Tom Barton
(İngiliz gazeteci Tom Barton)

Bir de şu var (gerçi bence taş sayılmaz):

taksim -22 haz -ahaha allah kahretsin ya, tomaya taş atmışlar

h1

Taksim bize neler öğretti:

3 Haziran, 2013

– Tayyyyip’in inadı kırılmaz, ama yanıp dönmesini iyi bilir:
Belediye başkanı olduğunda cami yapmak için Gezi Parkı’na göz dikmişti Tayyyyip. Şimdi de kışlaya taktı. Ama 2-3 hafta önce gözümüzün içine baka baka “kışla avm ve rezisans olacak” dememiş miydi? Şimdi oradan dönüverdi.

“Aşırıya kaçan polisler” derken Cmt günü korktuğunu gösterdi. Ve her sorumsuz yönetici gibi emir kulu polisleri önümüze attı. O korku geçince bir gün sonra o lafı da bırakıverdi.

– AKP’den türlü türlü sesler çıktı. Çok ses çıktı, çoğu birbirine benzemedi.

– K.Topbaş, bu sadece yol genişletme çabası, daha kışlaya bile kesin karar verilmedi, sivil toplumla karar verilir derken: a) yalan mı söylüyor, b) geçici bir itidal çağrısı mı yapıyor, c) yoksa kimseyi inandıramadan sahibini kızdırmakla mı kalıyor?

– Artık ülkede herkes olan biteni görüyordur sanıyorsun ama hala “polis haketmeyene gaz sıkmaz” diyen çok geniş bir kitle var. Sokağa çıkmayı terör yaratmak sanarak büyüdü ’80 sonrası nesil.

– Taksim’de ulusalcılarla ve faşistlerle yanyana durmadık diyen BDP’liler yine saçmaladı bence. Barış için akp’yle yanyana gelmene de laf ederler o zaman.

– Güvenecek bir haber kanalımız kalmamış. Korktuklarını biliyorduk, ama artık ayan beyan ilan ettiler:
Tayyyip’i, Topbaş’ı uzun uzun görüp dinledik de eylemcilerden konuşturulan, görüşü alınan tek bir kişiyi gördünüz mü bir Türk televizyonunda? Türk televizyonunda diyorum, çünkü yabancı kanalların her haberinde gördüm. Dahası, yaralıların durumunu bildirme, onlarla konuşma gereği duydular mı? Bu rezaletin tanımıdır. Güvenilir bir haber kanalı olmadan hiçbir şey olmaz.

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın6

taksim -31 mayıs -başka kırmızılı kadın by Sinem Babul

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın7

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın8

– Biz polis panzerinin karşısında durma cesareti olan bir kız nesline alışkın büyümedik. Böyle şeyleri anca erkekler yapardı, o da belki.

– Tokyo ve Madrid olimpiyat komiteleri pek sevinmiş olmalı. O kadar yaralı varken, onbinlerce insan terör yaşamışken böyle bir şeye sevinilmez ama bu da bir sonucu.

– Hayatı boyunca idareye en ufak karşı çıkmamış şov dünyası çocuklarının, direniş moda diye gaz yiyen kırmızılı kız tişörtü giydiği bir zamanda devrim diye birşeyin olabileceğine inanamam.

– Halkına böyle bir terörü reva gören insanın, bir pazarlık yapmadan barış için uğraşmasını mantıklı bulabiliyor muyuz? Hadi, daha direğini söyleyelim, sigara ve içkiye savaş açmış kişinin halkına biber gazı solutmasına ne diyeceğiz?

– Ülkede birikmiş bir gerilim olduğunu düşünüyordum birkaç aydır. Şüphesiz eylemlere katılanlar arasında barış görüşmelerine tepki duyanlar da vardı, 1 mayıs’ta taksim kapatılınca gerilimini boşaltamayanlar da. Yalnız, bu tepki öyle kolay kolay bitmez. Bu aralar hükümet bir hata yapsın, yine patlar.

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın2

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın3

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın4

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın5

h1

NTV götümü ye: En korkağımız medyamızmış

1 Haziran, 2013

BBC world news’ü izliyorum. Telefonla bağlandıkları, İst.’da yaşayan sanırım İngiliz bir kadın “ben de bugün tazyikli su sıkıldım, 4 kere gaza maruz kaldım, Cihangir’deki evim de gaz altında. Tüm dünya bu görüntüleri verirken Türk medyası Miss World’ü veriyor” diyordu. Güzellik yarışmasını karıştırmasak diye düşündüm ben (sonunu izledim, kazanan dişleri çarpık olanların da güzel olabileceğini gösteren bir kızdı, zaten güzellik mükemmel olmayınca güzel) (bu ciddi bir ifade değildi, kimse yamultmasın). Zaten yarışmanın sunucularının verdiği tepkiyi haber kanallarının sunucuları yapmıyordu.

Ana kanallar, star, şov, a, d, çok büyük bir felaket bile olsa yayınlarını değiştirmeye imtina ederler. Konu onlar değil, haber kanalları. NTV haberdeyse şunlar yaşanıyordu: “Muhabirimiz Mehmet Taksim’de, evet, Mehmet seni dinliyoruz.” “Polisle göstericiler arasındaki çatışma günboyu sürdü. 12 yaralı olduğu söyleniyor, milletvekilleri de yaralandı. Şu anda arkamda gördüğünüz polis panzerine su yüklemesi yapılıyor. Evet, sendeyiz Sinem.” Sonra da bel.bşk.ıyla valinin açıklamalarına geçildi. Anacım, göstermeniz gereken o suyun yüklenmesi değil, halkın üzerine sıkılması. Ama siz sanki bunu bilmiyorsunuz.

Taksim 31-5-13 -Erdal Beşikçioğlu pics

Habercilik anlayışımız zaten diplerde. Keşke CNN’in Ohlahoma’daki hortumu nasıl işlediğini görebilseydiniz. Uzun uzun, ölümlerin olduğu ilkokulda çocukları kurtaran öğretmeni işliyorlardı. Hatta bir aile için çok değerli olan (çünkü ölen kardeşlerinden kalmış) köpeğin mucizevi şekilde hayatta kalışını gösteriyorlar. Tüm haberler kişisel, hatta bazen fazlasıyla kişisel. Bizdeyse tüm bu eylemlerde yukarıdan bakılıyor, aşağıya inilip katılan değil birçok kişiye, tek bir kişiye bile mikrofon uzatılmıyor. Kimbilir nasıl kişisel hikayeler yaşanıyor, haberimiz bile olmuyor. Mesela, bakın BBC’nin Taksim haberine.

İşin diğer tarafı, o medyaların artık ölümlerini ilan etmeleri. Kurulalı beri, NTV gibi popüler ve ciddi bir haber kanalının bizim için çok önemli olduğunu, birçok ülkede benzerinin olmadığını söylerim. Ama şu an Galataport ihalesini 700 milyona alan (hem de birkaç sene önce 3.5 milyar verilen ihaleyi 700 milyona alan) Doğuş’tan artık birşey bekleyebilir miyiz? Şu an olup bitenleri güvenerek izleyeceğimiz bir kanalımız kalmadıysa durumumuz iç açıcı değil.

Bugün de neler olduğunu sokak hizasından değil, panoramik olarak onlarca metre yukarıdan gösteriyorlar, o da olaylar durulduğunda. Ne meydandan birileriyle söyleşi var, ne yerinden anlatım, ne de katılan sanatçıları göstermek. Sanki kendi ülkemizi değil, gugıl earth’ten, kanalların muhabir göndermeye parasının yetmediği yabancı bir ülkeyi izliyoruz.

Taksim -31-5-13 -Norveç

Ama bu korkaklığın geldiğini bilmiyor muyduk sanki biz? Yıllar önce başlayan, dizilerde içki içilmemesinin istenmesi, içki şişelerinin ve kadehlerin 2 yıl önce Ramazan’da buzlanmaya başlaması, en son da bira kelimesinin bile biplenmesi, beer’ın içecek diye çevrilmesi bu korkaklığı anlatmıyor muydu? Hatta Milor’un programında restoran ismi söylenmiyor dediğimde çoğu kişinin bunu kaale alınmayacak kadar önemsiz bulduğuna eminim. Oysa, restoran ismi söylemeye korkan, bu eylemleri mi ekrana getirecek?

Taksim -1-6-13

Tayyyyip’se kendi ayıbını kendisi vurguluyor. ‘Yabancı ülkeler kendilerine baksınlar’mış. Bu, bizim yaptığımız ayıp, ama onlar daha büyük ayıplar yapıyorlar demek değil mi? Zaten, Taksim’de olanların gösterilmesi niye istenmiyor? Demek bir ayıp işliyorsun ki onun ekrana gelmesinden çekiniyorsun. Ben hem o ayıbı işlerim hem de onu kimse göstermesin demek, bu ülkede polisin mantığıdır.

h1

Kasiyerin bir anlık şaşkınlığı

7 Aralık, 2012

Başlıktan bunun yine klasik bir hırsızlık hikayem olduğunu sanmayın. Gönül hırsızlığı hiç değil.

Birkaç günlüğüne eve gelmiş, uykusuzluktan akşamüstü yatmıştım. Uyandığımda yandan fısıltılar geliyordu. Allah allah, kim ki diye kalkıp baktım, Hürrem’miş. Gerçekten de dikkat edin, o dizide sürekli fısıldayarak konuşuyorlar. Özellikle haremde. Belli ki bu bilerek yapılan birşey, millete saray entrikasına şahit oluyormuş hissi vermek için.

Dışarıda abartılı bir yağmur yağıyordu. Zaten Alsancak kordon sular altında kalmış. Ama birkaç şey alınacaktı. Mecburen çıktım. Yağmur ormantizminden de hiç anlamam. İnsanı kısıtlar, dışarda dolaşamazsın, ıslanır, hasta olursun, giysilerin bozulur, ayakkabıların mahvolur. Yağmur sevenleri yeni bir süet montla o yağmurda dışarda görmek isterim.

Önce ekmek, sonra tansaş’ta birkaç şey. Çok sevimli iki kızkardeş vardı içerde ama neyse, şimdi konumuz o değil. Girdiğim kasada otomatik kapı açıldıkça acaip rüzgar geliyordu. Ben zımbırtıları torbalarken boş kalan kasiyer kız kalkmıştı, kapının önünde dışarı bakarak yanındakine “bende şemsiye de yok, her zamanki kapüşonlu montumu da giymedim bugün” dedi endişeli. Saat 20:45 civarıydı, bir saat onbeş dk sonra çıkacaklardı. Güvenlik görevlisi de hava tam organik dedi. Harbiden de organik olmanın, toprağa karışmanın havasıydı tam.

Arabaya dek ıslandım, hem de şemsiyeyle. Ayaklarım su içinde kaldı. Kapüşon olsa neye yeter… Sonra annemin gözlüğünü almam gerekiyordu. Yollar sular altındaydı, dönsem mi diye diye gittim. Oradan ıslana ıslana ev, gözlüğü bıraktım, birşey aldım, koştur koştur tekrar çıktım.

Yine tansaş. Bir çalışan bu yine niye geldi diye baktı. Aynı kasiyere geldim, size şemsiye getirdim dedim. Yüzündeki ifadeyi kaydetmek isterdim. Şemsiyem yok diyordunuz dedim. Teşekkür etti ama ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle. Ben itiraz eder mi diyordum, ama anlaşılan öyle bir olasılık yoktu. “Ama benden alırsınız sonra” dedi. “Tabi alırım” dedim. Normalde açıklama yapardım, ben şemsiyeyle bile ıslandım gibi birşey derdim, ama o anda hiç uzatmak istemedim, anında çıktım.

Tanımadığım birinden böyle birşey okusam herife bak, yaptığıyla övünüyor diyebilirdim. Ama kendi derdimin o olmadığını biliyorum (o anı anlatabilmek). Zaten kendi kendime yazıyorum bir süredir; kendime ne övüneceğim?

Hem bu iyilik değil. Yarı vaktini para almadan sosyal projelere vermek iyilik. Veya Coca Cola reklamındaki, tren gelirken hemzemin geçitteki minivan’ı iten adam iyi (Arjantin’denmiş, görüntünün tümü şurada. Zaten öyle kaba bir toplum olduk ki olması gerekene iyi diyoruz. Oysa öyle bir havada kızın eve nasıl gideceğini düşünmeyene hayvan bile denemez. Hem zaten evde bir şemsiye patlaması var 1-2 yıldır.

Benim için  olayın değişik tarafı, onun hoş bulduğum biri filan olmaması. Böyle şeyler pek olmuyor. Belki hep belli kasiyerleri seçtiğimden, ya da zaten tanımadığınız birinin birşeye ihtiyacı olduğuna kaç kere şahit oluyoruz ki?

h1

Ne kadağ da pişkin Hayata ilişkin

1 Ekim, 2012

Haftalar önceydi, yine bir gecenin bir yarısı bir dizi bölümü izleyip basket oynamaya çıktım. Bir yandan oynuyorum, bir yandan şarkı söylüyorum. Aklım takıldı, fikrim takıldı, Güzel gözlerine aklım takıldı. Aklım kimseye takıldığından değil, ömrü hayatımda tek bir Gencebay şarkısına da play dememişimdir; ama dizinin son sahnesindeki şarkıya fena takılmıştım.

Bir şut, aklım takıldı, bir turnike, fikrim takıldı.  O sırada sanki sesim yankılandı. Topun, file yerine duran zincirden geçmesini bekleyip döndüm, saha kenarına atılmış plastik şişe yığınını toplamaya gelmiş genç bir arkadaş: “yeşil gözlerine aklım takıldı. Bir yandan eyvallahh yaptık karşılıklı. Sonra, yandan başka bir ses katıldı, döndük ikimiz de. Bisikletli genç bir çift, önce biri, sonra diğeri, birbirlerine bakarak: “Dün gece hep seni, seni düşündüm“, “Söylediklerine aklım takıldı. Hemen kortun dibindeki bir masada oturan dört sap atıldı: “İçimi tarifsiz bir korku saldı, Aşkımı düşündüm, aklım takıldı“. Bahçıvan amca çimlerin sularını açmaya gelmişti, “Açık konuş benle, doğruyu söyle, Ne bu tavırlar, bu gidiş böyle“. İleride içip zom olmuş tipler arabalarını çalıştıramıyordu bir türlü, bi iter misiniz demekti asıl niyetleri: “Bir yanlışlık yaptım demedin amma, Şeytana uydun mu, aklım takıldı“.

Sonra nakataratı hep beraber söyledik “Aklım takıldı, fikrim takıldı, yeşil gözlerine…” O sırada beyaz bmvvv’sini yol kenarına parkedip gözlerini bana dikerek anlamlı anlamlı bakan abi dikkatimi çekti “… aklım takıldı“. İçimden topu bırakıp tüymek geldi mi? Geldi. Tüydüm mü? Evet. Topu bıraktım mı? Hayır.

Bu da bir İşler Güçler sahnesi oldu mu? Hem de nasıl oldu, anasını satiim.

Bu yazın hoş taraflarından birisi Ahmet Kural-Murat Cemcir oldu. Tanımıyordum, anca bir bölümde Behzat’a konuk olduklarından biliyordum. Gösterişli, hatta belki fazla gösterişli (diziden rol çalan) piyanist şantör ikili rolünde. Tam Angaralı oldukları oradan da belliydi.

Murat Cemcir’i yeni Sadri Alışık olarak görüyorum. Daha önce Efe’ye (Kavak Yelleri’nin Dağhan’ı) layık görmüştüm bu ünvanı, ama o sonra biraz yamuldu. Cemcir’den ümitliyim. Ahmet Kural daha bir jön, daha bir gösterişçi, ama bu haliyle de iyi bir Ayhan Işık-Sadri Alışık ikilisi oluyorlar.

İkisi süper, ama dizi sadece iyi. Bazen sıkılıyorum, komik olmaya çalışıp olmayan öğeler-kişiler de var. Ama gayet özenli. Bazen bir sahne beklemeyeceğiniz hoşlukta çıkıyor. Ben şu, diğer bir Gencebay sahnesine tav olmuştum mesela. Bu 2 dk.da (kısacık diye vurguluyorum) nasıl bir sakinlik var, ve orada kendilerini oynadıkları nasıl da belli. Ve sözlere bakınca (“ne ben işe gitsem ne sen ayılsan”) iyi ki basket kortunda bu şarkıyı söylememişiz.

Deminki sahne aynı zamanda bence diziyi en iyi temsil eden ve gerçekten bayıldığım şu sahneye de pas atıyor. İşte bunu sakın kaçırmayın. Sonra sorarım.

h1

anap da gitmez sanıyorduk

25 Kasım, 2009

Ankara’da belediye otobüsü. Arkalarda bir kadın telefonda konuşuyordu sanırım. İzmir’de çok daha az rastlanıyor bu görüntüye. Biri konuşacak oldu mu, 5 dk.ya geliyorum filan deyip kapatıyor. Uzun uzun sohbet hali Ankara’da çok daha yaygın. İşte böyle belirsiz, yasak mı-değil mi, yasaksa yaptırımı ne, olunca sonucu da böyle oluyor.

Neyse, sonra yoğun tartışma sesleri gelmeye başladı. Gerekli bir şey konuşmuyordunuz ki sohbet ediyordunuz diyordu bir kadın. Diğeri, nereden biliyorsunuz dedi diğeri. Bu minvalde devam etti bir süre yükselen sesler. Sonra dışarıdan katılan adamlar da oldu. Genelde konuşan kadını eleştiriyordu adamlar. Ama biri, “kapalı diye böyle diyorsunuz, açık olsa bir şey demezdiniz” dedi. Anladım ki konuşan kadın kapalıymış. “Ama olmaz ki, siz politika yapıyorsunuz, ne alakası var” dedi. Hararet büyümüştü. İlk eleştiriyi yapan 30’larındaki kadın sinirliydi, “hata bende zaten” diye söylene söylene Bahçeli’de indi.

Dişçim askere gidecekti. Zaten bir süredir adamın hayatını yakından izliyor gibiyim. Evleniyor, doktorayı bitiriyor, çocuğu oluyor, askere gidiyor. Pazarları da dalıp avlanıyor genelde. E, iyi kazanıyor sayemizde, biz ödüyoruz, o yaşıyor.

Neyse, gitmeden önceki son gününde dişimi bitirecekti. Rengini beğenmeyince geri gönderdi. Bana da “1 saat dolaşın, İzmir’de değildiniz bir süredir, özlemişsinizdir” dedi. Ben de çıkıp yakınlardaki Zara’ya gittim. Deri bir ceket beğendim, bomber tarzı (2. dünya savaşı pilotlarından esinlenilen). Benden sonra bir oğlan denedi. Yanındaki arkadaşı iyi oldu dedi. Deneyen beğenmedi. “İyi olmadı mı” dedi bir ses. Baktım, belli belirsiz bana sormuş arkadaşı. “Bence de iyi, beğendim ben o ceketi” dedim. Benim tarzım değil, dedi diğeri. O sırada dikkat ettim, oğlan, yani deneyen son derece Arda’ya benziyordu. Söyleyecek yer arandım. Onlar asansör beklerken ben de yaklaştım.

“Siz çok Arda’ya benziyorsunuz. Söyleyen çok olmuştur herhalde” dedim. “Yok, hiç olmadı” dedi ve çok şaşırdı oğlan. Ben de onun şaşırmasına şaşırdım. Arkadaşı “evet ya, aynı küçük vücut-büyük kafa” dedi. İkiliden o, arkadaşı ile daha fazla ilgilenendi sanki -Sancho Pancho sendromu. İki erkeğin böyle beraber kıyafet bakınması enderdir ama, böyle arkadaşlık iyi birşey. Arda benzeri kabullenemedi benzerliği. Sakaldandır, o da böyle bırakıyor ya, dedim. Yine inandırıcı olmadı. Ara katta durduk. O ana dek konuşmamış olan Zara çalışanı kız “bence de benziyorsun” dedi ve kimseye bakmadan indi asansörden. “Giderken son sözü koydu” dedi arkadaş olan.

Dişçim ağzımın içindeyken bir yandan yanındaki bölüm arkadaşı kızla konuşuyordu. Dekan gibi şeyler geçti. Duydunuz mu dedi bana. Ağzımın içinde tüpler filan varken konuşulmuyor da. Yoo demeye çalıştım. Seçim yapılmış. Oyların % 80’ini alan hocanın dekan olacağına herkes eminken YÖK 3-5 oy alan seçim 3.sü hocayı atamış. Böyle olacağını bilseler bir aday daha çıkartır, o hocayı 4. yaparlardı dedi dişçim.

Kamuda çalışıp benzer şeyler yaşamayan var mı bilmiyorum ama genel seçim zamanında bloglar arası yürüyen tartışmalarda akp’yi savunanlar vardı -şimdi imkansız görünse de. Sevdiğim bir blog yazarı kadrolaşmayı savunuyordu, beraber çalışmak istedikleri adamları göreve getirmeleri gayet normal diyordu. Bir kulübe teknik direktör atanırsanız kendi yardımcılarınızı götürebilirsiniz. Ama kulübün altyapısında yıllardır çalışan ve genç takımdan yetişen tüm oyuncuları kendi oğlu gibi iyi tanıyan hocayı da attırırsanız önemli bir bilgi birikimini kaybedersiniz. Ki bunun üstüne, hepimiz iyi biliyoruz ki akp’nin kadrolaşması iyi üretmek için değil, kendi ideolojisini hakim kılmak için.

7 yıldır baştalar, yakınlarda bırakacakları da yok. Zaman zaman akp’ye sıkışmışız gibi gelebilir, ama herkes bir şans bulur, herkes sırasını savar.

h1

Klasik bir 121 günü

2 Mart, 2009

121’de sadece dörtlü koltuklarda yer vardı, birbirine doğru bakan. 60’larında üç adam. Yandaki dörtlüde de kadın oğluna söyledi, oğlu kalktı, yaşlı bir adama yer vermek için. 70-80’lerinde bir adam oturdu. Ve daha ilk dakikada adamın niyetini anladım. Yanındaki kadının çantasına bakıyordu, bir kısmı kendisine doğru geliyor diye. Derdi bir an önce sohbete dalmaktı. Nitekim onu söyleyip hemen girişti muhabbete.

Kendi dörtlüme döndüm. Çaprazda, cam kenarındaki adam uyukluyordu. Diğer ikisi de birbirine işaret edip gülüyordu. Uyandıkça diğeri de gülüyordu. Böyle, yanyana dükkanlarda çalışmış veya aynı mahallede büyümüş, sonraki yıllarda arada kahvanede beraber takılmış tiplere benziyorlardı. Çaprazdaki, Halit Kıvanç’ın genç haline benzeyen adamın tipik gay tavırları vardı ve çok sevimli duruyordu. Karşımdaki de göbekli, neşeli biriydi. Yanımdakine pek bakamadım. Alaybey, yani Karşıyaka çıkışından sonra denizle yol arasındaki bölgede, önünde yüzlerce kez geçsem de daha önce hiç dikkat etmediğim bahçeli evlerden bahsettiler. Birinde çaprazdakinin abisi oturmuş yıllarca, nemden durulmuyormuş. Sonra yol boyunca gördükleri birçok şeyden bahsettiler. Muhtemelen o yolu beraber gitmemişlerdi uzun süredir. Değişimden memnundular genelde. Arada karşımdaki de uyukluyordu, bu sefer diğerleri birbirini dürtüp gülüyordu.

Bu esnada yan cenapta işler yürümüştü. Sanırım bir huzurevinde kalmakta olan amca hemen münasebeti kurmuştu yanındaki kadınla. Kadının memurluk yaptığı yerde bir tanıdık biri bulmuş, oradan girip resimlerini göstermekte olduğu karısından ve çocuklarından çıkmıştı. Ama oğlu hayırsızdı. Ahh o.

Sonra ben Alsancak’ta indim.

h1

bir günde oldu.

7 Şubat, 2009

Θ Şehrin karşı tafafına gittim. Otobüs, feribot, otobüs. 2. otobüste karşıma bir orta yaşlı -yaşlıya çalan bir kadın oturdu. Sinirli. Yani normal gibi ama sinirli. Feribot 40 dk. sürüyor, di mi, dedi. Evet dedim. Afedersiniz, size anlatabileceğimi düşündüm dedi. Gezmek için karşıya gittim geldim dedi. Sonra anladım ki 1.5 saatte tek bilet ödeme avantajından yararlanacağını düşünmüş ama otobüste karttan bir bilet parası düşmüş. Aslında 90 dakikayı geçmemesi gerek ama belki ilk feribota erken binmişsinizdir dedim. Evet, doğru dedi, bakın siz ne doğru dürüst anlatıyorsunuz. Şoföre sormuş, o da terslemiş. “Eğitimli, birsürü çocuk yetiştirmiş biri gibi değil de 10 çocuklu, köylü bir kadın gibi davrandı bana” dedi. O sırada da bir damla yaş süzüldü gözünün kenarından. Öyledir, konuşulmaz onlarla dedim, geç geldi deyince bağırmaya başlarlar. Sonra kalkarken iyi akşamlar dedim.

Θ Mağazanın deneme kabinlerinin önünde, aynaya bakmakta olan genç adam döndü ve sizce iyi oldu mu, çok mu bol dedi, gömleği için. İyi dedim, yakasından anlaşılır aslında, o tamamsa tamamdır. Yakasını kontrol etti, teşekkür etti. Sonra iyi akşamlar dedi giderken. Hayatın en demokratik yüzü bu bence. Orada olduğunuz sürece, kim olursanız olsun, hadi diyelim çok çok farklı biri olmadıkça, size sorulacak o soru.

Θ Dönüşte bol yağmur, feribota giderken üç kişiyiz, Alman bir kadın, genç bir kadın (şemsiyeyi size de tutayım dedim, istemedi), ben. Üçkuyular iskelesinde kocaman güzel bir panoda İzmir çevresindeki kasabalar ve antik isimleri, İzmir’in isminin nereden geldiği de. Ama durup okumanın imkanı yok. Arka taraftaki ne güzel görünüyor diye düşündüğüm tuvalet kötü kokuyor. İskelenin geniş salonu, birkaç kişi bekliyoruz, camların öte yanı yağmur yağan deniz.

Θ TV’de bir film. Buongiorno Notte -Günaydın Gece. Küçük bir grup Hristiyan demokrat başbakan Aldo Moro’yu kaçırma planları yapar. Tam adamın ayarlanan eve getirileceği sırada komşu kadın kapıyı çalıp gruptaki kıza bebeğini emanet eder birkaç dakikalığına. Sonra eylem sırasında düzenli işine gider genç kadın, hatta teyzesiyle aile toplantısına bile gider. Başbakan içeride gizli bir yerde tutulurken eve rahip gelir, evi kutsamak için. İronik olarak değil ama bunlar (en azından aleni ironik değil), gayet ciddi. Pink Floyd kullanımı pek hoş. Aldo Moro karakterinin bilgeliği, sükuneti, genç kızın -Maya Sansa- bana yakın güzelliği ve tabi fischia el vento. fischia el vento (filmden karelerle).

Θ TV’de ikinci film. Jeff Bridges bizim okulda hoca. Ve fıstık gibi sevgilisi asistanıymış zamanında. İlk defa sevdim okulumu. Gerçi illa vurgulayacaklar, o zamanlar aralarında birşey yokmuş, yeni olmuş. İtalyan filmindeki idealist, aramızdan ve sevimli terörist profillerinden sonra çocukları öldüren, korkunç ve herşeye muktedir Amerikan filmi terörist tiplemeleri pek itici.
Filmde (film eskice, öyle pat diye karşılaşmazsınız diye düşünüp sonunu söylemiş oluyorum, ama istemeyen bıraksın tabi) bir Rosemary’s Baby havası vardı bir yerde. Sonu da onu aratmadı valla. Alıştığımız iç ferahlatan sonlardansa pek bir diken üstünde kalakaldım. Filmin adını aldığı Arlington Road, benim en sık gittiğim -ve eve iki durak- sinemalardan birinin bir sokak altıymış. Gidince kesin uğrayıp bakıcam, herşey yolunda mı, önünde polis kordonları olan bir ev var mı… Sonra FBI – Edgar Hoover binası yerinde mi… Merak ettim yani.

h1

Ay çıktığı zaman güzelliği katedrallerden aşağı atarlar, cam gibi cam gibi.

27 Haziran, 2008

Pazara ilk girişimde gözlerim kamaştı. Renk cümbüşü, insan cümbüşü. Pazarı görmeyeli bir yıla yakın olmuş, Aralık’ta bi anlaşmazlık vardı pazarcılarla belediye arasında, açmamışlardı.
Müze gezer gibi geziyorum ben pazarı, etnografya mübarek. Nasıl steril bir hayat yaşamışım aylarca, gereksiz gereksiz.

Bir süre sonra tekrar gözlerim kamaştı pazarda. Ama göz kamaştıran, deniz tarafındaki olmadık bir çıkıştan çıkıp (kimse çıkmaz o taraftan) sonra da arabalar arasında sırra kadem bastı. Sırra kadem basanlar hep en güzelleri oluyor.

Ω Ω Ω Ω Ω

Orada o kadar yıl görmediğim miktarda uzun saçlı erkek gördüm birkaç günde sokakta. Ve küpe, ve düzensiz karışık saçlar, küpe, ve benzeri birçok şey. Oradaki hayatın sterilliğinin, yapaylığının (hatta neredeyse toplumsal faşizan bir düzenin) daha iyi bir sembolü olabilir mi?

Migros:
– Bu peyniri iade edeceğim.
– Tarihi mi eskiymiş?
– Yok, tarihi yeni de bayatlamış. Rengi resmen gri.
– Belki özelliği odur.
– Hiç sanmıyorum. Zaten adı beyaz peynir. Taahhütlerini tutmamış oluyorlar böylece. Gri peynir demiş olsalardı, neyse.
– Tamam, ürünle kasiyere söyleyin.
– Hangi ürünle?
– Alacağınız ürünle.
– Ürün mü alacağım?
– Almayacak mısınız?
– İyi, alayım.

Praktiker:
– O arabayla giremezsiniz.
– Carrefour arabalarını sevmiyor musunuz?
Güler güvenlikçi.

Banka:
– Annemin kredi kartı ödemesi. İsim şu bu.
– Baba adı ne?
– Bilmiyorum.
– Dedenizin ismini bilmiyor musunuz?
– Bilmiyorum. Burada ailevi meselelere mi gireceğiz? Hiç görmedim ki.
– Doğum yılı?
– Eski bir tarih.
– Burada eski bir tarih -2 diyor.
– Olabilir, büyük gösterilmiş nüfusta, eski zamanlar bunlar.
– Başkasıyla karışmasın diye soruyorum.
– İnanın bizim soyadımızdan başka yoktur.
– Burada birçok çıktı.
– Annemin adı soyadından başka olamaz, merak etmeyin. Diğerleri de bizim ailedendir.

Diğer banka:
– İnternet şifresi alabilir miyim?
– Telefondan müşteri hizmetlerini arayın.
– Aradım, bankadan alın dediler.
– 2 kimliğiniz var mı?
– 1 kimliğim var.
– 2 kimliğiniz olmadan veremeyiz.
– 1 kimliğin nesi yetmiyor?
– Biz hem ehliyet, hem nüfus cüzdanı istiyoruz.
– Peki ya benim ehliyetim yoksa?
– O zaman başka kimlik getireceksiniz.
– Başka bir kimlik çeşidi yok ki. Hadi, neeyyysee.

En basit işlemlerde bile mantığını koruması zor olabiliyor insanın. Bunlar bir yana, bazı genel kuralları kabul etmeyesim var benim. Niye mesela, kasa aralarından çıkamıyoruz da marketin taaa bir ucundaki çıkıştan çıkmalıyız? Niye bazı yerlerde araba almak için 1 ytl atmak zorundayız? Bunun mantığı nedir? Ben hiç para almadan alışverişe çıkamaz mıyım? İlk İtalya’da bir markette görmüştüm bu hareketi. O zamanlar paran arabada kalıyor sandığımdan hiç almazdım araba. Kıl olmuştum bu uygulamaya, gayet az olsa da atılan para.

Θ Θ Θ Θ Θ

Bunların, gereksiz olsa da bir mantığı vardır. En salak argümanın bile bir mantığı vardır. Ama, kırmızıda, birkaç metre (eşittir birkaç saniye) kazanmak için ışığı görmeyecek şekilde ileride duran, sonra da 30 sn. yeşil yandığını farketmeyenlerin, üstelik bunu bir kere yapınca ders almadan tekrarlayanların en ufak bir mantığı olamaz. Onlar çok seçilmiş salaklar. Üstelik gayet çoklar. (Başvuran herkesi almışlar).

∂ ∂ ∂ ∂ ∂

Geleli beri gerekli gereksiz insani temas arayışındayım. Bankamatikten yapılabilecek işlemleri şubeden, internetten yapılabilecekleri telefonla yapıyorum. Kasiyerlere, mağaza çalışanlarına aklıma gelen herşeyi soruyorum. Özlemişim. Hele kibar olduklarında arkadaş olalım mı diyesim geliyor. Kaba olduklarındaysa dövesim. Sanki bağışıklığımı -geçici olarak- kaybetmişim kabalığa.

¿ ¿ ¿ ¿ ¿

Geçen gece 3’te dışarı çıktım. Ay vardı, hava çok güzeldi, palmiyeler felan…

ψ ψ ψ ψ ψ

10 temmuzda Caetano Veloso varmış, Açıkhava’da. (Adamın adı bile melodi gibi, öyle deyil mi?) Ben gidemem büyük olasılık, ama ben yine de bunu duyunca cucccurrucccuuu demek istiyorum, Palomaaa. (Bir blog konserine dönse ne güzel olurdu, öyle deyil mi?