Archive for the ‘renkli hayat’ Category

h1

Şifon

12 Aralık, 2014

[Aslında bu yazıya Eurythmics’ten there must be angel, playing my heart yakışırdı ama ben en sevdiğim Eurythmics şarkısını çaliim: Would I lie to you. Hem çalıp hem okumanız maksadıylan.]

Telefonda konuşuyorduk, arkadaşım alışverişe gittiğini söyledi. Neler aldın dedim. Alışveriş sohbetini pek seviyorum. Erkekler alışveriş sevmez savını tek başıma çürütebilirim. Şifon bir gömlek dedi, der demez içimden yeşil dedim. Düşünmedim, düşünsem siyah derdim, sonra da beyaz. Ama düşünmedim ve aklımda çok net yeşil kelimesi belirdi. Ben birşey demeden arkadaşım yeşil dedi. (Bu arada, yeşil şifon gömlek de almak için garip bir tercih değil mi? [Gerçi şifon artık her yerde. 2 yıl önce 2 günlüğüne Milano’ya gitmiştim, moda devlerinin vitrinleri şifon doluydu. Bugün ülkede, hangi gelir düzeyinde olursa olsun, şifonsuz bir düğüne rastlayacağınızı sanmıyorum.])

Bu tür minik minik şeyler bazı dönemler çok başıma geliyor. Burada da birkaç kere bahsetmiştim bu fantastik ‘karşılaşmalardan’ (veya ‘aydınlanmalardan’/’zihin açıklıklarından’/’gaipten haber almalardan’:))

Bu aralar daha çok tv’yle ilgili oluyor:
Spooks diye çok iyi bir BBC dizisi var, İngiliz gizli servisi MI-5’ın bir birimiyle ilgili. Homeland’in daha kurgusal ve tempolu bir versiyonu. Çok da acımasız, karakterlere bağlanmaya gelmiyor, sık sık sevilen bir ajanı öldürüveriyorlar. Geçenlerde bir bölümde yine kahramanlardan birini öldürdü teröristler. Gazeteciyken çok şey bildiği için zorla ajanlığa geçirdikleri çok sempatik bir adamdı. Cidden üzüldüm, adam başka yerde oynuyor mudur ki, oynasa da ben görmem dedim. Ve sonraki gün alakasız bir dizide rastladım.

Benzeri birşey, bir arkadaşıma Amerika’da da dizilerin patladığını anlatıyordum. Tim Roth bile dizide oynuyor dedim. “Dönemin belki de en iyi aktörü, o ve şey, şey, neydi adı”. Bir türlü gelmedi aklıma. “Hani Prestige’de oynuyordu.” Sonraki gün bir gençlik dönemi filmi oynuyordu tv’de, All The Little Animals -Christian Bale. John Hurt’le iyi bir ikili olmuşlardı, sevimli, basit bir film.

Bir İtalyan kanalında Zodiac’a rastladım. Hani şu, gerçek ve çözülememiş seri katil hikayesi. Herhalde seri katil hikayelerinin en ünlüsü, hatta belki temayı meşhur eden hikaye. Ama hem filmin ortasındaydı hem de anlayacak kadar, hele de o filmi anlayacak kadar İtalyancam yok. Keşke bizim kanallarda oynasa dedim. Hop, sonraki hafta cnbc-e’de. İzledim.

Bir de hisler var. Onlara genel olarak inandığımı söyleyemem. Ama geçen Cuma akşam az uyuyup uyanmıştım dışarı çıkmadan. Onun etkisiyle çok garip hissediyordum. Sanki ciddi birşey olacak ve normal gidişat bozulacak gibi. Tam doğal bir felaket olacak gibi birşey. Sonra o gece iki kere ciddi sallandık, 5.2 ve 5 şiddetinde. Pek korkmam öyle şeylerden, ama ikisinde de bayağı sallandık. Hatta bir süre oturduğum yerde sallanmaya devam ettim, artık sallanmadığımıza emin olamadım.
Bu arada, bizim minik şehrimizde olunca ülkede kimsenin haberi olmadı. İst’da olsa bugüne dek tek gündem o olmuştu, “büyük İst depremi mi geliyor” sorusunu duymaktan bıkmıştık.

Yalnız, nazara inanmaktan kaçamıyorum. Geçen gün mesela, otoparkta bir komşuya rastladım. İlginç bir adam, biraz aksi sanırım, pek sevilmiyor, ama benim aram iyi. 2-3 yıl önce de bir felç geçirmişti ama şimdi iyi. Neyse, tam arabamın önünde rastlaştık ve hep ondan bahsettik. Adam övüp durdu arabamı, hep iyi taraflarından bahsettik. Oysa eski bir külüstür. Çıkardığı sorunlardan, mesela ilk aldığımda çok yağmur yağan bir gün su geçirdiğini filan hiç konuşmadık mesela. Sevmem böyle şeyleri. Adam gidince bir kaza filan yapmasam bari dedim. Ve o günün akşamında aşağıdaki kazayı atlattım işte.

Would I lie to you, sevgili okur?

Reklamlar
h1

Aksak kaygılar, 9-8’lik endişeler

13 Aralık, 2013

– Girdim, bakınıyorum, ama ben bu insanların abartısız birini bile tanımıyorum. Doğru mu geldim? Oysa benim buradakilerin yarısını tanımam gerekmiyor muydu? Birine şunun düğünü mü diye sorsam ayıp mı olur?

Şu kız bana niye gözünü dikmiş de bakıyor? Tamam, fena giyinmedim ama bir bak, geç. Hayır, beğendiğin için bakıyorsan pardon ama yanlış zamanlama. Tamam şu an etraftakileri tanımıyorum ama mutlaka birilerini tanıyacağım, otelin ismi doğru gibi çünkü. Tam da sana sormayı düşünmüştüm, ama olmaz şimdi, yanlış anlarsın. Hem dikkat edersen ben sana bakmıyorum, anla yani.

– Geç kalarak ne kadar ayıp ettim acaba? Geç derken başlama saatinden yaklaşık 2 saat. Ama o kadar yoldan geliyorum. Üstelik de sürpriz.

– Bir akraba tarafından kolundan tutulup piste sürükleniyorsun, neredeyse zorla. Pist denen de masa olmayan her yer. Şimdi orada içinden geldiği gibi kendine müziğe bırakmak mı evladır, yoksa ayağını bile oynatmadan durup sadece el çırpmak mı? Tabi 2.si de, bu sefer de oturup izleyenler “bu da kazık mı yutmuş?” demesin? Tersi, ya hoşuna giden birşey çalar da bir iki figür yapmak istersen?

– Peki, oturmak mı evladır, yoksa kalkıp eşlik etmek, insanları yalnız bırakmamak mı? Bizde laf bitmez, ilkinde amma oynakmış derler, ikincide öyle oturdu, herkese bakıp durdu.

– Yalnız, önce iki yanındaki kişi ortaya çıkıp fandiri fandiri hareketler yapar. Sonra bir yanındaki ortaya gelir, fandiri fandiri yapar. Şimdi o halkadaki yerine döndüğü anda sıra sana gelmiş stresi mi olur, birileri hadi hadi dedikçe bu stres çığa mı dönüşür, ya hele ortaya geldiğinde kendini müziğe kaptırır, sonra kendine geldiğinde insanları durup sana garip garip bakarken bulursan? O zaman onu beklemeden hemen kaçsam mı?

– Tamam, dansediyorsun, küme küme gruplar var. Olayın genel momentumu içinde kendini tanımadığın insanların, yani oğlan tarafının grubunun içinde bulsan garip mi olur?

– Dansedenleri kaydederken ne güzel, kimse birşey demiyor. Normalde olsa kimseyi kaydedemezsin durduk yerde, düğünde ‘kaydedilebilir zone’.

– Niye ne çalarsa çalsın, bir süre sonra Ankara havasına bağlıyor? Resmen Ankara havası tüm oyun havalarını yutmuş. Bir ara mastika neyse, şimdi o. Ya da kebabın tüm Anadolu yemek kültürünü yutması gibi birşey.

– İleride şu masadakileri tanıyor muyum? Kuzene sorayım bari. Yok, tanımıyormuşum, iyi bari. Ondan kurtulduk ama ya peki, benimle konuşan kadın? Onu soramam da, hep yanımızda.

– Sürekli oynayan güzel kız kim acaba? Gidip tanışılmaz da şimdi. Friends’teki Joey gibi “How you doin” demek vardı ama yapsan onlarca yıl kimsenin dilinden düşmezsin artık. Kızın birşeyinin birşeyini anlatırken “hani Simon’un düğünde flört ettiği kız vardı ya, onun amcasının yengesi” derler.

Hop, slow. Dansetsem kimse birşey demez herhalde. Hem o da oturuyor. Derken başka kuzen gelir, dansedelim der. Tamam, bu benim en sevgili kuzenim, yanaklarını kahvaltıda ekmeksiz yiyebilirim ama yani, oldu mu şimdi?

Bari ailece giderlerken sorayım. Şu gidenler kimdi? İlk kuzen tanımıyormuş. Yine oldu mu şimdi? Neyse, bir yerden çıkar herhalde.

– Yalnız, ne kadar olaysız bitti. Daha “biliyor musunuz, evli çiftlerin dörtte biri düğünlerde tanışırmış” diyecek, dediğim kişi tarafından da “a, doğru, ben de eşimle düğünde tanıştım” cevabını alacaktım. 4 Nikah 1 Cenaze usulü.

h1

Kasiyerin bir anlık şaşkınlığı

7 Aralık, 2012

Başlıktan bunun yine klasik bir hırsızlık hikayem olduğunu sanmayın. Gönül hırsızlığı hiç değil.

Birkaç günlüğüne eve gelmiş, uykusuzluktan akşamüstü yatmıştım. Uyandığımda yandan fısıltılar geliyordu. Allah allah, kim ki diye kalkıp baktım, Hürrem’miş. Gerçekten de dikkat edin, o dizide sürekli fısıldayarak konuşuyorlar. Özellikle haremde. Belli ki bu bilerek yapılan birşey, millete saray entrikasına şahit oluyormuş hissi vermek için.

Dışarıda abartılı bir yağmur yağıyordu. Zaten Alsancak kordon sular altında kalmış. Ama birkaç şey alınacaktı. Mecburen çıktım. Yağmur ormantizminden de hiç anlamam. İnsanı kısıtlar, dışarda dolaşamazsın, ıslanır, hasta olursun, giysilerin bozulur, ayakkabıların mahvolur. Yağmur sevenleri yeni bir süet montla o yağmurda dışarda görmek isterim.

Önce ekmek, sonra tansaş’ta birkaç şey. Çok sevimli iki kızkardeş vardı içerde ama neyse, şimdi konumuz o değil. Girdiğim kasada otomatik kapı açıldıkça acaip rüzgar geliyordu. Ben zımbırtıları torbalarken boş kalan kasiyer kız kalkmıştı, kapının önünde dışarı bakarak yanındakine “bende şemsiye de yok, her zamanki kapüşonlu montumu da giymedim bugün” dedi endişeli. Saat 20:45 civarıydı, bir saat onbeş dk sonra çıkacaklardı. Güvenlik görevlisi de hava tam organik dedi. Harbiden de organik olmanın, toprağa karışmanın havasıydı tam.

Arabaya dek ıslandım, hem de şemsiyeyle. Ayaklarım su içinde kaldı. Kapüşon olsa neye yeter… Sonra annemin gözlüğünü almam gerekiyordu. Yollar sular altındaydı, dönsem mi diye diye gittim. Oradan ıslana ıslana ev, gözlüğü bıraktım, birşey aldım, koştur koştur tekrar çıktım.

Yine tansaş. Bir çalışan bu yine niye geldi diye baktı. Aynı kasiyere geldim, size şemsiye getirdim dedim. Yüzündeki ifadeyi kaydetmek isterdim. Şemsiyem yok diyordunuz dedim. Teşekkür etti ama ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle. Ben itiraz eder mi diyordum, ama anlaşılan öyle bir olasılık yoktu. “Ama benden alırsınız sonra” dedi. “Tabi alırım” dedim. Normalde açıklama yapardım, ben şemsiyeyle bile ıslandım gibi birşey derdim, ama o anda hiç uzatmak istemedim, anında çıktım.

Tanımadığım birinden böyle birşey okusam herife bak, yaptığıyla övünüyor diyebilirdim. Ama kendi derdimin o olmadığını biliyorum (o anı anlatabilmek). Zaten kendi kendime yazıyorum bir süredir; kendime ne övüneceğim?

Hem bu iyilik değil. Yarı vaktini para almadan sosyal projelere vermek iyilik. Veya Coca Cola reklamındaki, tren gelirken hemzemin geçitteki minivan’ı iten adam iyi (Arjantin’denmiş, görüntünün tümü şurada. Zaten öyle kaba bir toplum olduk ki olması gerekene iyi diyoruz. Oysa öyle bir havada kızın eve nasıl gideceğini düşünmeyene hayvan bile denemez. Hem zaten evde bir şemsiye patlaması var 1-2 yıldır.

Benim için  olayın değişik tarafı, onun hoş bulduğum biri filan olmaması. Böyle şeyler pek olmuyor. Belki hep belli kasiyerleri seçtiğimden, ya da zaten tanımadığınız birinin birşeye ihtiyacı olduğuna kaç kere şahit oluyoruz ki?

h1

Ha oranın sağcı lideri, ha buranın sağcı lideri

2 Kasım, 2012

Geçen hafta bugün, yok aslında birkaç gün daha önce Berlusconi’yi gördüm. Uydurmuyorum, gerçekten. Katedral karşısı bir anıtın dibine oturmuş, börek yiyecektim. Çok acıkmıştım ama börekler hafif bozulmuş gibiydi, onları güvercinlere bırakıp hemen ilerideki Galleria’ya girdim, bir pizza mı yesem diye. Galerinin içi olabilecek en pahalı markaların küçük dükkanlarıyla dolu, bir anlamda prestij mekanı. Birkaç restoran da var, ama pizza en ucuz şey olduğundan çok pahalı olmaz diye düşündüm. Hatta yola çıkmadan Milör’ün kitabına göz atmıştım da şehirde önerdiği 2-3 restorandan biri bu galerideydi, ben de daha turistiğini bulamadın mı diye laf etmiştim.

Neyse, bir dükkanın önünde kalabalık toplanmıştı. Birşey dağıtmadıklarına göre ünlü biri vardı içeride. Kim olabileceğine dair hiçbir isim geçmedi aklımdan. Neredeyiz, hmm, ona göre mesela Gisele Bündchen? Ama onun öyle hemen uzaktan tanınacak kadar belirgin bir tipi yok ki. Ben sokakta görsem tanımam mesela. Güzel kadın dersin de Gisele Bündchen demezsin -ki bence güzel de değil. Başka isim de aklıma gelmedi açıkçası.

Sonra bir dalgalanma oldu, dükkandan çıktı ünlü kişi. Göremedim ben başta. Kim dedim yanımdaki oğlana, Berlusconi dedi, tanımadın mı der gibi. Görmedim ki dedim. Sonra yakınımdan geçti ayan beyan. Bir numarası yok işte, bildiğin Berlusconi. Çıktığı mağaza da bir gümüşçüydü ve ismi Berlusconi’ye çok benziyordu, Bernasconi gibi birşey. Herhalde kendi dükkanı diye düşündüm. Adamın medya holdingi, hipermarket zinciri ve Milan’ı var, bir gümüşçüsü mü olamayacak? Değilmiş ama.

Aradan bir hafta geçmedi, hapse mahkum olduğunu okudum Berlusconi’nin. İşte, fena halde nazarım değer benim.


[galeriden vitrinler]

Tayyyip kadar kafa sız birini görmedim. %50 oyun var, cumhuriyet tarihinde olmayan bir destek bu. En yakın muhalefetin oyu maksimum %25. Ve sen hala gidip onların cumhuriyet kutlamalarına karşı şiddet uyguluyorsun. Adama oy veren biri olsam çıldırırdım herhalde (gerçi akp’ye oy verenlerin de aynı kafada -yani kafasızlıkta- olmasını beklemek gerek).

Tayyyip bu noktaya herkesle kavga ederek, tüm aykırı sesleri bastırarak, sindirerek gelmiş olabilir. Ama artık oraya geldikten sonra orada kalmak için yapması gereken şey, herkese gülücükler dağıtmak, açlık oruçlarını bitirmek için elinden geleni yapmak, ‘içerideki gazetecileri salıyorum’ (yani benim özgür yargım salıyor) demek. Ama onda o bakış nerde…

Türk televizyonları “Romney seçilirse” demeye başlamış olmalı. Kampanya aylardır sürüyor, ama son günler gelmeden haber olmaz bizde. Baştan söyleyeyim, öyle bir olasılık yok. Genel oy sayımı yakın olsa da sonucu delege sayısı belirlediği için, Obama da delege sayısında net bir şekilde önde olduğu için kaybetme olasılığı yok gibi. Belirsiz 7 eyaletin 2-3’ünü alsa yetiyor -ki anketlerde 4’ünde önde, 1’inde geride, 2’si ortada.

Bu delege sistemi de Amerikan sisteminin büyük saçmalığı tabi. Eyaleti 1 oy farkla bile kazansan eyaletin tüm delegeleri kazanıyorsun. Süper saçma bir sonuç (mesela Obama genel oyu %5 gibi abartılı bir oranla kaybetse ama delegede kazansa) çıksa da sistem tartışılsa; ama olmaz tabi.

Bizim basın da hep ‘hangisi kazanırsa bizim için iyi olur’ şeklinde bakar bu seçimlere. Bunun senin içini, onun içini yok, bir cumhuriyetçi dünya için kötüdür [bir demokrat da daha az kötüdür]. Bunu o kadar yaşadıktan sonra bir bilgiye dönüşmüş olması gerek artık. Herşeye de sıfırdan başlamayalım lütfen.

Bu arada, demin o gümüşçünün adını ararken rastladım: Galerinin ortadaki dört köşesinin üçünde Prada, Louis Vuitton, ve o Bernasconi, dördüncüde de bir McDonald’s varmış uzun yıllardır. -mış çünkü ben ilk gitmeden tam bir gün önce kapanmış. Galerinin sahibi belediye çıkarmış. McDonald’s da onlara 24 milyonluk bir dava açmış hatta. Açsınlar tabi, klasik bir seçkincilik örneği bu. Yıllar boyunca abartılı kiralarını almayı bilmişlerdir ama. Ama beni daha ilgilendiren kısmı, son gün beş bin kişiye bedava menü dağıtmışlar. Yemem aslında ama tüm bu hikayenin içinde çekici geldi. Börekler de bozulmuşken iyi olurdu.

h1

Handel’in Rosmene’ye ettiğidir

20 Haziran, 2009

18:10, Kumrucu Şevki: Bir sucuklu, bir peynirli. Paket. (orada ‘here or to go?’ derlerdi, burada ‘burada mı yiyeceksiniz, paket mi?’. tamamen aynı olması global dünyanın hükmü olsa gerek).

20:45, otobüs: Bir yandan poğaça kırıntılarken dışarıyı seyrediyordum. Otobüs boşça. Arkamdaki kız da arkasını dönmüş, batan güneşi seyrediyordu. Ben de dönüp bir kurabiye verdim.

21:30, Odeon (Küçük Tiyatro): Tam sahnenin karşısına hem de etrafı boş bir yer bulup etrafıma bol bol minder toplamanın konforuyla rahat rahat kuruldum.

21:40, aynı yer: Geç gelen bir çift dibime oturdu. Ve abartısız sürekli konuşup durdular. Bir oyuncunun kostümünden, kutu koladan, etraftaki insanlardan, oyunla ilgili ipe sapa gelmez şeylerden. 10 sn. bile sahneye bakamayan birileri buraya kadar niye gelir diye merak ediyor insan. İst. olsa görünmek ve görmek derdim. Ya buraya? Muhtemelen Selçuk veya Kuşadası’nın, eline davetiye gelmiş bir devlet veya belediye görevlisi, yemekten sonra ‘hadi hanım, biraz hava alalım’ demiş.

22:30, hala aynı mekan: Bela çiftten biraz uzaklaşılan 2. perdede kendisini korsanlardan kurtaran Imeneo ile değil de önceden sevdiği Tirinto ile evlenmeyi istemektedir Rosmene. Ama ailesinin ve Imeneo’nun baskısı ile istemediğini seçer. Koro da insanın arzularını değil mantığını izlemesi gerektiğini, şükran ve onurun duygulardan ve bağlılıktan güçlü olduğunu söyleyip iyice saçmalar.

23:40, gelinen otobüsün yanı: Arka koltuktaki kızla -ufka yakın bile görülen- yıldızlardan, Şirince üzerinde gökyüzünden ve çeşitli planlardan konuşuyorduk.

01:40-55, Konak Meydanında bir durak: Aynı kızla sohbet tükenince çeşitli ritmler yapmaya başladık. Ama hayır, tinerci çocuklar ve akşamcı abiler etrafımıza toplanıp bize katılmış, bir cümbüş, bir eğlence gitmiş değil.

02:15, KSK iskele: Baykuş denilen salak otobüs iskelede durdu, şoför ve kırmızı burunlu bilimum amca indi. Aşağıda sigara içme seansı başladı ve bitmek bilmedi. Önümdeki sakallı tipe sordum, müthiş belediye planlamacıları otobüsü iskeleden buçukta hareket edecek şekilde planlamış.

02:35-55: Girne’den eve yürüyüş. Bizim muhit ne zaman ‘uyumayan muhit’ ilan edildi bilmiyorum ama envai kumrucu, dondurmacı, köfteci, waffle’cı hala açık. Ama en acıklıları, aralarında çok fazla üremiş arabalı ızgaracılar. Bunları diziler yanlış yönlendiriyor olmalı. Bir İst. Masalı’ndaki dayı, 2. Bahar’daki Ali Haydar, onlara özenen Aşk Yakar’daki Filibe köftecisi, Annem’in pazaryeri köftecisi Vahide Gördüm, arada stadyum yakınlarına köfte ekmeğe giden Efe ve aşçısı Mösyö, hatta Yol Arkadaşım’daki seyyar lokmacı.

05:00: (Mümkün değil eve gelir gelmez yatamam) TNT’de Kuzeyde Bir Yer başladı. Mike Monroe dalgıçlık kıyafeti almak istediği için kasabalı arasında para toplar, doktor Joel kıskanır. Aralarında güzeller güzeli Maggie olmalı. O kıza benim de zaafım var. Sanırım bayılmadan kapattım tv’u.

h1

Zeki Müreeeen!!

16 Mart, 2009

Yarım saat filan olmuştu başlayalı ve aralıklardan birinde “Last week we were interrogated at the Atlanta Airport. You know, to be an immigration officer, you need to have zero IQ, be very rude, and despise people… and be very big” dedi adam. Tahmin edersiniz ki ben o anda havaya girdim.

Bir mail adresime sürekli sürekli şu kanalda şu oynayacak, bu haftaki konserler bunlar, sinemada bu başladı diye mailler geliyor. Buraya ne zaman geleceğim kesinleşir kesinleşmez hemen baktım bu süre içinde neler var diye. Buradayken son bir altın vuruş yapmak niyetiyle. Ve ne şans ki o vardı. Zeki Müreeen! İstanbul konserinden beri (kaçırdığıma en üzüldüğüm konserler sıralamasında ilk 10’a girer) adamın ismini duyar duymaz böyle diyorum. Hatta yanımda bir Türk olsa bir sessizlik anında Zeki Müren diye bağırırdık diye düşünüyorum. Hele Jel olsa.

Önce 3 şarkılık bir grup. Sonra 60’ların sonlarından BBC’den çeşitli müzik klipleri. Ve o. O ana dek konser havasında olmayan, öyle içkilerle filan takılan salon o sırada birden coştu. Ben açıkçası çoğu parçasını bilmiyordum. Ama adama bir sempatim vardı. Gerçekten de çok nevi şahsına münhasır biri. Bir salon beyefendisi. Aynı zamanda serseri (e, rock’çı). Ve teatral, hafiften oynamaya hazır bir havası, bir de arada feminen pozları var. Bunlar tek bir kişide buluşuyorsa o muhtemelen İngilizdir.

img_0094

Bence biraz kısa (1.5 saate yakın) ve hoştu. Beklediğim kadar harika değildi belki ama bunu da kaçırsam üzülürdüm. Zaten tarihi ayarlarken beni gözetmiş. Böylece Washington konserleri serisini kapamış olduk.

Bunu kutlamak için de one day if you’re bored, by all means call.

[Maili gönderiyorum, anında 1 saat önce gönderilmiştir diyor. İkide bir bilgisayarın saati 1 saat geri gidiyor. Microsoft’la gugıl’ın bizim saatleri 1 hafta önce ileri aldığımızdan haberi olmayabilir mi acaba?]

h1

Kurt kuzularla bir binanın içinde yapayalnız

6 Mart, 2009

7 pm: Binaya giriş. Yorgunluk bariz ama önce hevesimizi almak için biraz mağazaları yoklayalım.

8 pm: Günlerdir biriken uykusuzluk bugün feci çıkıyor. Yat diye bağırıyor vücudum. Önce Mangonun yanında yatıyorum. Ama ileride oğluyla bağırarak konuşan bir Doğu Avrupalı yüzünden daha boş yerlere ilerliyorum. 36 nolu kapının yanında artık yatağım. Sesler var ama uykuya dalıyorum.

10:30 pm: Arada seslerden uyanıp durdum. Televizyondan veya önümdeki sırada konuşan iki adamdan sesler geliyormuş gibi geliyordu ama kalktığımda kimse yok. Televizyonda da sadece kokpit görüntüleri. Biraz önce birsürü insanın dolaştığı koridorlar bomboş, uzun uzadıya sıralanan koltuklarda oturan kimse yok. Görünürde tek yaşam formuna rastlanmıyor. Üzerime kapıyı kitleyip gittiler mi nedir. Veya ben uyurken ölümcül bir virüs çıktı, herkes sığınaklarda. Ve ben insanlığın sonunu burada tek başıma bekleyeğim. Bari bir de karşı cinsten birini bıraksalardı. Ama o zaman flörtgen durumların bir zevki olmazdı sanırım. Valla bebek, bir tek senle ben varız, artık yersen.

img_2133

11:00: Etrafı keşfe çıkıyorum. Adada yenecek bitkiler var mı gibi bir gezi bu. Ortadaki bir kafeteryanın elma ve muzlarından alalım. İşlem bittikten sonra görüyorum ki her yere yaklaşmayın, alarm var yazmışlar. hahah, demin niye çalmadı o zaman, bizi salak sandınız galiba.

img_2118

Yalnız, şu mağazalarla beni tüm gece aynı mekana kapamak bana pek iyi bir fikirmiş gibi gelmedi:

img_2108img_2116img_2164

Neyse ki uslu günümdeyim.
Ortaya şu yaşlı taşıdıkları arabalardan bırakmışlar. Birara gezmeli.
Tek tük polisler dolanıyor. Masaj koltuklarına oturmuş iki Rus kadın ve ileride başka arkadaşları var, hepsi o.

1:30 am: Uyku gel diyor. Nasıl istersen. Evime geri dönüyorum. Üstümdekilerden sıkıldım, üzerimi değiştireyim. Bu konuda rahat olmak ne güzel. Yalnız insan gerçekten düz yatınca kıvrılıp yatmaya göre daha fazla üşüyor. Saçma ama gerçek şu vücut yüzeyini küçültme meselesi.

5:40 am: Bu konuda önceden başka fikirlerim vardı ama sanırım en kötü uyanma şekli başında boru gibi konuşan bir Portekizli. Hayır ama, yaşlı Portekizli temizlikçi, genç Portekizli temizlikçiye hayat dersleri vermek için kilometrelerce uzanan salonda niye benim başımı buldu. Üstelik uyandırma eyleminden sonra gittiler, 2 dk. sonra tam aynı noktaya dönüp devam ettiler. Meğer dibime giren şu şeyi seyretmeye gelmişler (hergün görmüyorlar mı?). Yine de beklediğimden bayağı fazla uyudum.

img_2137

6:00 am: Günlerdir düşündüğüm sahne gerçekleşiyor. (Seyretmediğim) Terminal’deki Tom Hanks gibi yeni gelenleri tuvalette günaydın diye selamlıyayım diyorum bornozla. Tamam, bornoz gerekmez, diş fırçalarken filan.

8:00 am: Hayret, hala dolmuş değil terminal. Bu saate dek uyunurmuş demek, ah körolası çöpçüler. Yalnız, insanları gördükçe (virgülün önemi) buralar benim, evimden çıkın diyesim geliyor.

11:00: Gece boyunca uzaktan beni izleyen Penelope’ye veda vakti.

img_2144

1.5 günlük yolun o sırada daha ortalarında olduğumu biliyorum da ikinci kısmın ne feci sıkıcı olacağının henüz farkında değilim.

h1

onlar yıldız, sen birşey diilsin

10 Eylül, 2008

Cuma akşamüstü 6:40. Sığacık’ta Teos antik kentini arıyorum. Kahverengi levhalar bitti. Geçtim mi acaba. Kıvrıla kıvrıla giden yollarda kimse yok. Bcörk çalıyor. Demiştim, bu kız stüdyo şarkıcısı, konser vermemeli. Gerçi tam Yavuz Aydar’ın Stüdyo FM saati. Ama antik Teos’ta trt3 çekmez herhalde? Çekiyormuş. Hava çok güzel. Antik kente şöyle bir bakıp sonra şöyle bir denize gireceğim. Akşama da sevgili dizim Kavak Y.’nde düğün sahneleri çekilecek. Hayat küçük anlarda güzel olabiliyor. Zaten hayat o küçük anların toplamı demeyin, değil, daha fazlası.

Etraftaki tek canlıyı görünce durup soruyorum. 20 metre sonra solda diyor. Gerçekten hemen ileride birkaç sütun var. Birkaç basamak, birkaç taş. Teos’ta 10 kişi filan yaşıyormuş herhalde. Veya arkadaki boş alan kazılmamış mı yoksa. Keşke kamyonetle gelseymişim, salona antik bir sütun iyi giderdi.
________________________________________

Gece 1. Efe, arada, dar bir geçitte, nişanlısı o sırada telefonla kendisini terkettiği için nikahı kıymaktan vazgeçen (“Neşe bana kıydı ama ben o nikahı kıyamam! Ben artık ölü bir nikah memuruyum! Benim kıydığım nikah geçerli olmaz!) nikah memurunu iknaya çalışıyor:

Kayıt! Oyun!

– Bak bakayım bana! Hiç yakışıyo mu sana! Ne var hatun seni terk ettiyse! Sen koskoca bir nikah memurusun! Görev herşeyden önce gelir doğru mu?

– Doğru da…

– De’si da’sı yok! Görev bu! Hiçbir şeye benzemez! Bi doktor ameliyat masasında hastasını bırakıp gider mi? Gitmez.. bi komutan savaş meydanında askerlerini bırakıp gider mi? Hayır! Sen de içerdeki gelinle damadı bırakıp gidemezsin! Şimdi giriyoruz içeri! Basıyoruz bağrımıza taşları, oturuyoruz masaya, aslanlar gibi kıyıyoruz nikahımızı!

– Kıyıyoruz anasını satıyim! Yemişim Neşe’yi!… koskoca nikah memuruyum ulan ben!

Bi önden Efe açısından, bi nikah memuru açısından, bi close up Efe, bi close up nikah m., hepsi çeşitli tekrarlarla. Ama ikisi de iyi oyuncu, her seferinde farklı vurgular kullanıyorlar, eğlenceli oluyor sahne. Görebilirsiniz, haftaya cumartesi, 20 eylül, 22:15 sonrası.

Ondan önceki sahne sırasında da lizzle’ın mesajı geliyor, tepkiyle sizin telefonunuz muydu diye soruyorlar bana. yok canım.
________________________________________

Üç saat öncesi. ‘Ayşe Hanım Teyze’, ‘Canan’, ‘Gönül Hoca’ televizyon seyrediyoruz. Canan’ın diğer dizisi başlayacak. Kötü bir dizi, ama ilk defa yanımda oturan kişi aynı zamanda ekranda. Hatta yanımdaki kişi az sonra ekranda ölüyor! Ayşe Hanım teyze çok sıcak, ne ise o, Canan’ın canı sıkılmış çok, Gönül’ün annesi orada, akrabaları geliyor. Mine sevgilisi ile geliyor, oturuyor biraz. Gerçek olmayan kardeşi küçük kız bilardo toplarıyla oynuyor, onun gerçek babası da bizle oturuyor. Öyle oturuyoruz, dizilerden konuşup. e, demek onların da hayatı öyle.
________________________________________

Ondan da 1.5 saat öncesi. Annem sonradan diyor ki telefon çaldı, senin sesin, restoran gibi bir yer, kız sesleri geliyor. Ekranda gösteriyorum, kız sesi dediğin ses bu oğlanın sesi. Nasılsa son çevirdiğim numara çevrilmiş o sırada. Efe ile yemekte konuşuyoruz. Hırsız-Polis’ten, Uğur Yücel’den, Amerika’da film çekimlerinden…
________________________________________

Gece ilerleyen saatlerde karanlık yollarda eve dönerken hiç de iyi hissetmiyorum

h1

insanın tüm tanrıları aklındadır. boşa gider verilen kurbanlar

5 Temmuz, 2008

Bu bir lanet olmalı. Ne zaman Fefesus’ta bir konsere çok tok, hatta çıkmadan alelacele yediğimden tıkabasa dolulukta gitsem konser öncesi mükellef bir açık büfeli kokteyl oluyor. Başka zaman belki o kadar ilgi göstermeyeceğim et yemekleri, bir sos doldurulmuş domatesler, biberler veya çeşit çeşit içkiler gözümde büyüyor. Hatta 3 yıl önce Celcius’taki kokteylden bir uzo yürütmüşlüğüm de var. Ama ne zaman belki kokteyl vardır diye aç gitsem hiçbirşey olmuyor.

Dün konser Celcius’taydı, kokteyl de Liman Yolu’nda. Davetli misiniz, konsere mi geldiniz? Gazeteci. Yalan da değil. Şu an bu yazıda yaptığım gazetecilik diil mi?

Bir içki sonrasında Büyük Tiyatro’dan Kütüphaneye giden yolda tek başına yürüyen çiçekli elbiseli genç bir kadın vardı. Kimse yalnız gitmiyor bu gösterilere. Hele oradakilere. Ne şans ki içeride de yanyana oturduk. Numarasız sırada bir biz vardık. Sohbet ettik biraz. Yunan protokol konuşmalarından sonra gösteri başladı. Genel tanımla gösteri, çünkü gelenlerin hemen hiçbirinin neye geldiğini bilmediğine eminim. Mario Frangulis Söylüyor’du gösterinin ismi. Ünlü (yani yakışıklı) bir tenormuş. Ama açıklamasında Öripides’in kayıp trajedisi Feydon (Phaethon diyenler olabilir ama biz Yunancanın okunuşunu İngilizce yazımıyla yazmayacağız herhalde) dünyada ilk defa sergilenecek diyordu. (100 yıl kadar önce oyunun bazı bölümleri Mısır’da mumyalara sarılı papirüslerde bulunmuş). Ben de lirik bir oyun bekliyordum.

Arada koronun tiradlarını şarkı halinde söylemesi dışında klasik bir tragedyaydı. Hikaye bilindik. Artemis’le evlenmek üzere olan Feydon, babasının güneş tanrısı, Artemis’in de erkek kardeşi olan Apollon olduğunu öğrenir annesinden. Fedon düğünden vazgeçmek isterse de gerçeği bilmeyen babası Artemis’le evlenmesinde ısrar eder. Feydon gerçek babasına gider ve onu ikna etmek için ne isterse yapacağını söyleyen Apollon’dan arabasının (güneşin) dizginlerini ister. Böylece gerçek babasını herkes anlayacak, babası da düğün ısrarından vazgeçecektir. Apollon bunu istemese de mecburen kabul eder. Ama güneşi yönetmeyi bilemeyen Feydon önce çok yukarıdan gider, dünya soğur. Sonra çok yakından gider, yerler kurur, (Etiyopya) çöl olur, Etiyopyalılar’ın tenleri de siyah olur. Bu felaketi durdurmak isteyen Zeus da bir yıldırımla arabayı parçalar, Feydon feci şekilde can verir. Annesi ve babası ağıtlar yakar.

Altyazı vardı neyse ki, ama biz biraz uzaktaydık ve ben küçük fontu ucu ucuna görüyordum. Bayağı da kaçırdığım oldu. Oysa tragedyaların en güçlü tarafı pat pat güçlü sözleridir. Bakınız başlık, veya “insan başkalarına çok iyi akıl verir. Ama görmez kendi hatalarını”, “Erkek gizemli olanı ister”.

İki perde denmişti ama selam verdi oyuncular, arkada korodaki kızlar birbirine sarıldı. Zaten Feydon ölmüştü, daha ne olsun. Gidenler oldu. Ama bekledik biz. Önlere geçtik hatta. Meğer 2. kısım apayrıymış, tarih boyunca Apollon için söylenen ilahiler. Fena değildi şarkılar. Ama artık isimlenen Bayan C’nin telefonu çaldı. Bir süre titreşimde bıraktıktan sonra çıktı konuşmak için. Geldikten sonra tekrar çaldı telefonu. Açtı, konuştu, 2 dk. kadar. Öndekiler biraz lafetti. Yine fazla birşey demediler. Durum kötü dedi Bayan C. Abisi arıyormuş, kötü şeyler olmuş. Biraz sonra tekrar çaldı telefonu, yine açtı, birkaç dakika konuştu. Bu sefer yandan, önlerden daha fazla lafeden oldu. Bana da söylediler, Yunanca söyleyin kapatsın diye (yani herhalde öyle birşeyler). Yine fazla birşey yapmadılar, ben olsam çantamdan bir penny’lerden bulup kafasına atardım. Gitmem lazım, belki bir otobüs bulurum dedi. Bulamazsın, bitmeden gitmez otobüsler dedim. Sonra çıkıp tekrar konuştu. Geldiğinde iyice endişeliydi. Gitmeliyim, belki birşey bulurum dedi. İyi, ben götüreyim dedim. Zaten bize yakın oturan bir arkadaşına gidiyor diye bırakacaktım. Çıktık şarkının ortasında. Oysa bitirmeyi isterdim tabi ilahileri.

Gereksiz bir durummuş oysa. Abisi başka bir şehirden arıyormuş. Annesi arkadaşında demiş. Arkadaşını aramış o da. Arkadaşı da açmadan onu arayıp napayım diyormuş. O da açma, ben gelince senin telefondan ararım demiş. O yüzden de bir an önce gitmek istemiş. Bu durumun bu kadar endişelendirici boyutunu anlamak zor tabi. Hatta o kadar ki:
– Yola çıkmadan ben bir tuvalete gideyim, bir dakikamız vardır herhalde.
– Olur, ama oyalanma.

– Bir saniye şu koltuğu birazcık toplayayım.
– 30 saniye vaktin var. Artık yolda hızlı gidip telafi edersin.

Skör’ün koyduğu ve çok beğendiğim hedikedi albümü bile gerilimi çok azaltamadı. Oysa gece yolculuğu ne müthiş şeydir. 1 saat 5 dk. sonra arkadaşının evine gelmiştik.
Sonrasında eve giderken biz bu maceradan ne anladık Templar, dedim. Yalnızlık/Bekarlık… öz.gür.lük, sul.tan.lık’tır. En azından %99. Sorun zaten kalan %1’i bulmakta.

h1

Whole Foods’un Peynirci Güzeli

20 Haziran, 2008

Geçenlerde Whole Foods’u anlatmaya boşuna başlamamıştım. Şimdi bitirmesem ayıp olur.

Whole Foods’un peynirci güzeliyle münasebetimiz tam ne zaman başladı, emin değilim. Bundan yaklaşık 1 yıl önce (ama 1.5 kadar da olabilir, veya başka birşeyde, hiç emin değilim) bir gün peynir kısmında Oynama Şıkıdım çalıyordu. Orada her zaman olan latin güzel bir kızla aslında kasiyerlik yapan başka bir kız konuşuyorlardı. Çalan Şıkıdım olunca ben de katıldım. Sonra işte, Tarkan, göbek atmak, tüm Türkler göbek atmayı bilir mi, hemen her kadın bilir, erkeklerin de bazıları, a, erkekler de oynar mı, gibi neşeli bir konuşma yaptık. Diğer kız biliyordu göbek atmayı, onu da latin sanıyordum da değildi de Lübnanlı mıydı, tam hatırlamıyorum. Çalan cd de onundu zaten.

Ondan sonra 2-3 görüşmede o muhabbeti sürdürdük. Bazılarında müzik vardı peynir kısmında, birisinde yönetim tüm mağazada tek müzik istemişti. Sonra birkaç karşılaşmada selamlaştık. Ama, zamanla o selamlaşmalar da kayboldu. Benim marketi tekrar tekrar dolanıyor oluşum da pek yardımcı olmadı. Ben bir bölmeden bir kere geçip kısa zamanda marketten çıkan biri değilimdir. Özellikle de böyle hem ekmeklerin, hem tatlıların, hem peynirlerin, hem de şarapların olduğu bir bölüm olunca o. Ama bu yüzden sanki biraz etrafında ısrarla dolaşıyormuş gibi dikkat çektim birden fazla kere. Sonrasında sanki beraber çalıştıklarına bahsedilmiş, onlar tarafından bakılıyor gibi hissettim. Zamanla yanyana bile selamlaşmadan geçer olduk. Nadiren ben selam dedim, o cevap verdi. Ama hafif gerilimli bir ortam.

Sürekli de birilerine yardımcı olurken, birileriyle sesi çıkarken görüyordum. Markette eğlenen, birilerine takılan biri varsa hep o oluyordu. Yakın zamanlara gelince ben biraz laflayalım artık, dedim. Bahane olarak bir Yunan peynirini seçtim. Çökelek benzeri, keçi-inek karışımı müthiş bir tat. Ona anlattım, işte böyle böyle, yok mu bugün, göremedim dedim. Manouri dedi, buldu bir parça. Denemelisin, çok güzel dedim. Bir sonraki görüşümde sordum, denedi mi diye, hayır. Birkaç gün sonra tam marketten çıktım ki biri arkamdan seslendi hey diye. O durumda bugün yanlış birşey yaptık mı, üstümüz aranırsa temiz miyiz diye düşünürüm, meslek gereği. Yok, temizim, iyi. Oymuş meğer. Denemiş bir parça, tortillaya koyup. Harika dedi. Ben tavukgöğsü kızartınca üzerine sürüyorum dedim. Vejateryenmiş.

Neyse, sonraki bir gün peynirleri yerleştiriyordu bir bölmede. Yanına gittim, konuştuk biraz. Birgün görüşelim dedim. Tamam, numaramı vereyim dedi, verdi. Nuiva’ymış ismi. Meksikalı olduğuna emindim nedense. Salvadorluymuş (El Salv. demedi, Salv. dedi). Gündüz de bir İtalyan restoranında çalışıyormuş. Haftada 50-60 saat. Tek boş günü Cumartesi kalıyordu. Ben de haftaya gideceğim dedim. Sanki biraz değişti yüzü.

O Cuma otobüste rastladım. Haftasonu için denize gidiyormuş. Ben de Çarş. dönüyordum. Görüşemedik. Ama Pt. markette gördüğümde ne zaman döneceğimi biliyordu. Ki ev arkadaşlarım dahil, orada gideceğim günü bilen-hatırlayan başka yoktu. Üniv.ye başlayacakmış sonbaharda. Sarılalım deyip sarıldı (amerikan tarzı sarılma, pek sarılmaya benzemez ya, neyse). Öyle işte.

h1

anna karina’nın gözleri futbol topu gibi (metroda aynı koltuktaydık, oradan biliyorum)

31 Mayıs, 2008

Anna Karina’nın bir gözleri var, şöyle bir açıp bana baksa ne dese inanırım. Mesela, dese ki Gök çek’ten daha iyi belediye başkanı olmaz, ne doğru söyledin der, başımı sallarım.

Anna Karina, beyazperdenin en güzel kadını değil. Ama rahatlıkla en Fransız kadını olduğu iddia edilebilir. [O Fransız sineması ki ne kadınlar çıkarmıştır (belki en güzellerini); Bardot, Seberg, Deneuve, Adjani, Beart, Binoche, Tautou, Depardieu…]

Anna Belmondo’ya bozukluğun var mı der. Bir şarkı mı çalayım istiyorsun der Belmondo. Evet diye gülümser Anna. Tamam, ne istiyorsun, itsi bitsi, diye sorar. Hayır, Şaarl, der Anna. Aznavur? Evet, başını sallar sevimlice. Belmondo bozukluğu atmaya giderken de Anna’nın önüne dana gibi bir resim bırakır. Sevgilisi başka bir kadınla. Fair playe uymayan bir hareket. Hiç dayanamadığı şarkıda Şarl ‘sen kendini bırakıyorsun’ derken Anna gözlerini resimden alamaz.

Film biter (sonra tabi). Ben çıkmadan, ilk girdiğimde vitamin aramak için boşalttığım çantamı yerine yerleştirirken bir kız beni bekler geçmek için. Pardon deyip çekilirim. Geçerken farkederim, kızın gözleri Anna Karina gözleri. Sonra ben biraz oyalanırım. Şehirde en sevdiğim salona veda etmek için. Sonra otobüse giderken önümde ışıkta durur -otobüs-. Adama el etsem mi, ama bu o mu, hem zaten almaz, derken sonradan kaçırdığımı anlarım. İşin yoksa şimdi şehri boydan boya katet metroylan. Neyse, istasyonda merdivenin başındayken tepesinde Anna Karina gözleri. Tren gelirken yakınız. Sonra kapı açılırken merhaba. Merhaba der o da. -Aynı sıradaydık. -Öyle mi? -Ona benziyorsunuz. -Yok canım. -Gerçekten. Aynı gözler. -Yok, yok. -Ama ne kadın, di mi? -Gerçekten. Sonra aynı sırada oturup konuşuruz. Sert bir aksanı var. Amerikalı, ama değil bir aksan. Yarım saat sonra o iner. Ben yine çekilirim yol vermek için, 1 saatte 2. kere. -Güzel bir sohbet oldu. -Gerçekten gözleriniz aynı. Güler, iner.

h1

Amnezya Anestezya

19 Nisan, 2008

Dün çok uzun bir süre sonra ilk defa yaşadığımı hissettim. Önce film festivalim kapsamında gündüz Rivette’in Langeais Düşesi’ne gittim. Bir Balzac uyarlaması, hoştu. Ama tabi İstanbul’da oynamadığından (festivalde var sanırım ama farketmez) muhteşemdi ve olağanüstüydü ve büyüleciydi. Neyse, sonra tiyatroya gidecektim. Kabul edeyim, film festivali yalan oldu. Ama minik bir tiyatro festivali ışığı göründü gözüme, çünkü 3 oyunuyla Rainpan 43 diye bir grup gelmiş birkaç günlüğüne. Kısacası deli bir ikili.

1 saatten fazla vardı. Yakındaki sevdiğim bir mağazaya girdim. Daha önce aldığım, boyu kısa mı ki dediğim pantolonun uzununu buldum. Sonra kasada tuvalete gitmiş kasiyeri 10 dakika, sonra 10 dakikada bir gelmesi gereken otobüsü 20 dakika bekleyince küçük bir festival koşturmacası bile oldu.
Tam oyun saatinde tiyatroda oldum, biletim de yoktu oysa. Ama gişedeki oğlan sağolsun, toplu bilet kesti, yoksa 3’ü birden astronomik olacağından hangisini elesem diyordum. Oyun (Amnesia Curiosa), festival bitince anlatırım, tam kafama göreydi. Bitince biraz oyalandım. Çıkarken oyuncular da fuayede sohbetteydiler. Küçük tiyatroların özelliği.

Oradan metroya doğru giderken karşıma pek sevdiğim süpermarketim çıktı. Şehirde tek gitmediğim şubesi. İçerisi benim güvenli ama diğer yandan fazla seçkinci ve sıkıcı muhitime göre çok daha kaotik, hareketli (vibrant diyelim en iyisi) ve mülti-kültürel birşeyler barındırıyordu. Çilek parçalarını tattığın kasenin başında iki siyah oğlan -biri feminen görünümlü- onlardan önceki asyalı kızlara güzel miydi diye laf attılar, kızlar kıkırdadı, uzaklaştı. Sonra ben de başında ağzımıza bir yerine birsürü atarken aşık oluyorum buna dedi biri, ama unutma tek taraflı olacak dedim ben. Genç, yaşayan bir kitle vardı içeride.
Metroya kadar sokak genel olarak hareketliydi zaten. Cafeler, restoranlar, barlar. Sokakta yürüyenler vardı bir defa. Ve benim oradan olsa olsa 2. geçişim filan.

(Şu tarzda) Çok güzel bir gündü. Ama bir yandan da acıklı. Anlatabiliyor muyum?