Archive for the ‘‘issi’ Category

h1

kaderden başka sargı yok

12 Mayıs, 2015

Sık sık yazdığım gibi bizde nazara inanılır. Geçen gün üçlendi-dörtlendi-beşlendi (hangisiydi?) dedikleri türden bir gün yaşamıştık. Elektriklerin kesildiği o meşum Salı’nın bir gün öncesiydi. Birkaç saçma şey olmuştu. Önce buzlukta unuttuğum soda patlayıp camları saçılınca oradaki birçok yiyecek çöpe gitti. Sonra birkaç düşürme-kırma-saçma daha yaşandı ve dışarı çıktım. Otoparktan çıktıktan 50 mt sonra yolun benim tarafımdaki bir bisikletli dönüp baktı. Yakınlaşırken bir daha dönüp baktı. Allah Allah, niye bakıyor ki, yanında geçecek yer var çünkü. Geçerken farkettim, polismiş. Aynı esnada kemeri de taktım. Normalde otoparkta takarken biraz ihmal. Yoksa o yüzden mi? Aynadan baktım, bir kalem ve defter çıkardı, plakaya doğru baktı ve yazmaya başladı. İnip ama taktım bakın desem mi? O 50 metrede polise rastlayıp ceza yediğime inanamadım bir süre. Ki hiç bisikletli polis görmemiştim burada. Aslında hiç trafik polisi görmedim desem yeri, hiç durdurulup belge sorulmadım mesela.

[O ceza gelmedi sonra. Yazdığına emindim, sistemin içinde bir yerlerde kayboldu sanki.]

Eve girerken ne çok aksilik oldu diye sayıyordum. O anda elimdeki gözlüğüm yere de değil, alt kata düştü. Neyse ki kılıfındaydı.

Neyse, o günki olaylar bir ‘göz’e bağlandı. Bugüne geldik. Önce dolaptan birşey alırken arkadaki bir saklama kabı yere uçtu, her yer cam oldu. Normal, olabilir. Ama fena olay gece yaşandı. Annem 1-2 gün içinde gideceği bir taziye ziyareti için brownie yapmıştı. Zorla uğraştı da onun için. Dolapta geniş bir borcamda duruyordu. Gece yarım dilim yedim. Yerine koydum. Kapak tam kapanmayınca biraz ittirdim, ama çok dengesinin bozulduğunu, yamulduğunu sanmıyorum. 1-2 saat sonra tekrar açıp birşeyler aldım. Hemen değil, 2-3 sn sonra bu borcam da yere doğru uçtu. Ne kadar kötü hissettiğimi anlatamam. Ölmek istedim neredeyse. Bugün anneme verebileceğim en iyi hediye onu kırmamaktı, becermiş oldum.

Bütün kırmalar tabak-çanakların elimden düşmeden, sadece bulundukları yerden sıkılmasıyla olduğundan kafamda para çevirmeye karar vermişler. Bilemiyorum, onun yerine o parayla bana birşey alsalar daha dikkatli olurdum.

h1

62.si

24 Mayıs, 2010

Geçen yılki festivale (festival: tabi ki Cannes) Radikal yazarı bir kızla gitmeyi konuşmuştuk. Ciddi ciddi. Belki bastırmalıydım, bastırmadım ve gitmedik. Arkadaşı Yekta Kopan hergün oradan program yapıyordu ve ona fazla kıskandıran mesajlar gönderiyordu.

Festivale gitmek için tam doğru kişiydi o çünkü halktan sıradan biri olarak elinizi kolunuzu sallayarak gidemiyorsunuz festivale. Ya basın akreditasyonunuz olmalı ya da çok önceden (bir yıla yakın) başvurmuş ve sayılı kabul edilmiş sinema öğrencilerinden olmalısınız. Zaten gidemezdik dediğimde o, akredite olurduk gazete sayesinde demişti ve ben şu an bunu düşününce kafamı kırsam mı diye düşünüyorum.

Aradan bir yıl geçti. Kocca bir yıl. Çad’dan bir adam jüri özel ödülü alacak bir film yaptı. Dalan Çan ve Kelebek‘in genç oyuncusu adam en iyi yönetmen ödülü alacak bir film yaptı. Tayland’dan genç bir oğlan (resmen) Altın Palmiye alacak bir film yaptı. Bense aynı dönemde bazen bir enkaza dönüşmüş gibi hissediyorum. (Enkaz ve Panayır diye bir film yok muydu? Deminden beri inatlaşıyoruz gugıl’la).

Aynen bir hafta önce yazdığım gibi ayağa kalkmanın yolunu bulmalıyım. Bunun kaçarı yok. Elimdeki en büyük güç, kaybedecek bir şey olmadığı. Bir kez bile ölüme yaklaşan insan artık bilir ki korkacak birşey yok. En kötüsünü gördün zaten, bundan sonrası ancak daha iyi olabilir. Ha olmadı, o zaman da bırakırsın. Ölüm fikrinin en rahatlatıcı tarafı bu. Her zaman öyle bir olasılık olduğu için de hiçbir zaman bırakmaya gerek yok.

Dalan Çan yazımda iyi bir laf etmişim, (o filme gitmenin zor olduğuna dair): “Zaten filmin evin yanındaki sinemada oynayanına ve siz salona girince başlayanına hayat demiyorlar.”

Kolay değil. Ama sadece ayağa kalkmak değil, kalkarken de çıtayı yukarı koymak lazım. Törene bir yanında annesi bir yanında Penelope ile giden, ödül alırken önce annesine, sonra da “eşlikçim, aşkım” diyerek Penelope’ye teşekkür eden J.Bardem’den neyim eksik? Hiçbir şey olmasa 6.hissim ondan güçlüdür (bir de muhtemelen matematiğim).

Bir de daha iyi çalarım. Şimdiye dek bunla hiç övünmedim. Hikayelerimi de hep sakladım. Ama artık yeter, di mi? İnsan kendi değerlerini unutmamalı. Kendisini bilmeli, kendi zengin tarihini unutmamalı. Devrim denilen şey bunların inkarıyla olmuyor zaten, onlarla oluyor.

O kırmızı halıya basmıştım ben zamanında. Gün gelir, Penelope’yi de çalarım.

h1

Bursa Şampiyon

4 Mayıs, 2010

Buranın yeni yetme okurlarındansanız bilmezsiniz, bu blogun en sevdiği şeylerden biri ben demiştim demektir. Ama bunu sonradan söylemekle yetinmez, önceden der. O yüzden şimdi bir kere daha diyeyim: Ben demiştim.

Templer’in önceden ben demiştim dediği şeyler arasında, bahislerin 1’e 6 verdiği sırada Gül’ün cumhurluğu ve Bill Clinton’la Hayrünissa’nın first eşler olarak gözgöze Topkapi’yi gezeceği yeralıyordu. Obama araya girince 2.si tutmamış olabilir ama eminim Hillary ile geldiğinde Bill bir göz kırpmıştır Hayrün’e.

Bu sezonun başında fikstürü görünce mail grubuna “şampiyonluk son haftaki Bursa-Beşiktaş ve Fener-Trabzon maçlarına kalır, inanılmaz heyecan olur” diye yazmıştım, Bursa ile Fener arasında (isteyene forward ederim). Çoğunluğun görkemli transferli GS’ye baktığı, Bursa’ya kimsenin bakmadığı bir dönemde. Şimdi kesin öyle olacak olması.

Bu hafta Bursa boş geçip 3 puan alırken Fener, tüm zamanların en büyük pisliklerinden Gökçek’in takımı ile oynuyor. Ve bu alemin en bizans takımının Fener olduğunu bir Fenerli olan Templer bile kabul eder. Yani o maç karanlık olabilir.

Ve Fenerli Templer de Bursa’nın şampiyonluğunu ister. Çünkü sempatik Fener eskiden ayaktakımının, sokaktaki boyacının, hücum futbolunun-şov futbolunun ve Hababam’ın takımıyken, şimdi Fenerium’un, cipli siyah gömleklilerin, yenelim de nasil yenersek yenelim, federasyonu da diğer takimlari da ezelim takımıdır. Takımlar arası güç ve para dengesi öyle açıldı ki bir İstanbul büyüğü için ligi kazanmış olmanın anlamı kalmadı. Oysa Bursa’nın kazanması cidden bir devrim, bir dengeleme hareketi.

Bursa kesin şampiyon diyemem ama Fener’in son hafta Trabzon’a puan kaybetmesini beklediğimden (o da kupa maçına bağlı: kupayı Fener alırsa kesin) güçlü bir olasılık bu (%60-70). Bursalıların son maça Beştaş karşısında ve gergin seyircisinin önünde elleri kollarına bile dolaşacak olsa kazanmalarını bekliyorum.

__________  _________

Templer Templer demişken bugün farkettim de buranın okuyucu topluluğunun büyük kısmı S. Templar’ın the saint olduğundan bihaber. Yani, bu insanlar S. Templar’ı tanımıyor. Allahım ne günlere kaldık diyorum.

_______  ___  _____  ___

2 gün önce buhran, azap ve kahır içindeyken bir sonraki yazıda laylom yazan blogçu durumuna düşmek istemem (nefret ettiğim onlarca blogçu tarzından biri). Ama bugün önüme top düştü.

Karşıyaka genç takımının idman sahasının yanından, içimde tarifi imkansız ıstıraplar içinde yürürken birden sahanın boyu 20 metreyi bulan tellerini geçip özgürlüğün tadını çıkaran bir top önüme düştü. Şimdi, önünüze bir top düşmesi iyi bir şeydir. Çünkü: 1- hünerlerinizi sergileme şansı bulursunuz, 2- top insana iyi gelir, 3- bir top bir kızdan çok daha iyidir. Hatta en kötü top en iyi kızdan iyidir.

Toplar çantalarında tirbüston taşımaz, bağrınızı deşmez. Top yuvarlaktır, kızlar köşeli. Top can acıtmaz. Ne toplar yedim kaleciyken. 2 dk. sonra oyuna devam ettim. Kızlar can acıtmakla kalmaz. Ne kızlar yedim böğrüme, severken. Hayatıma devam edemedim. O yüzden zaten çantamda top taşırım, ama çantamda kız taşımam.

Hayat fena, tüm kızlar ölsün. ‘İç gerek yok onlara.

h1

“Ben tüm hayatımı burada Clara ve Peter’le geçirmek istiyorum dede.”

4 Eylül, 2009

Yıllar önce biri, eski bir sevgili, ‘hayattan beklentin ne’, veya ‘en çok istediğin şey nedir’ anlamında bir soru sormuştu. Onun beklentisi biraz klasikti, sıcak ve eğitimli bir yuva. Ben böyle soruları ciddiye alan biri olarak normalde pat diye cevap veremem, ama o gün hiç beklemeden çok yakın bir arkadaş grubu demiştim. Ama tabi, öncesinden düşünmüştüm, bir numaralı dileğimin içinde birinin, yani bir hatun kişinin olması gerek. Mesela, bu ilkine bağlanabilir, özel birinin de bir parçası olduğu bir arkadaş grubu diye. O özel kişi grubun içinden çıkabilir mesela (4 Nikah 1 Cenaze’de Charles-Hugh Grant, kendisine aşık olan Kristin Scott Thomas’la beraber olsa fena mı olurdu?) veya sonradan eklenir (Amerikalı’nın, yani Andie Mc Dowell’ın yaptığı gibi). Ama tabi aslında özel biri olsa olsa 1.5. dilek olabilir, dilekleri tekil parçalara ayırmak gerek çünkü. Yoksa, silerken ovaladığın lambadan çıkan cin sorar 3 isteğini. Sen de başlarsın, Pasifik’teki büyük adalarımın mali işleri için şirketime Porsche’la giderken önünde son anda durduğum Vespa’yı kullanan ve Real Madrid-Barcelona maçına bileti olan güzel kız diye…

Neyse, o da (Vespa’daki kız değil, muhabbete geri döndüm) ‘biri bile bulunmuyor, bir grubu nasıl bulacaksın’ demişti. Ben de doğru yerde bulunabiliyor diye geçirmiştim içimden. Bulur gibi olduğum zamanlar oldu çünkü. Birara ortaokulda, birçok zaman lisede, yaz tatillerinde bazen oğlanlarla, bazen kızlarla (ama genelde ayrık), üniversitedeyken bir dönem sanki tiyatro grubumla, ama ondan çok film festivali yaptığım grupla, arada yine lise sınıfımla, devamında da yeni birileri olmadan yine tekrardan lise arkadaşlarımla. Ama zaman geçtikçe anladım ki o filmlerdeki, dizilerdeki hayat orada, pelikülün üzerinde kalacak. Zaten o değil midir beni ve adını koymadan birçok insanı etkileyen şey? 4 Nikah’ı söylemiştim, ayrıca aynı formülü güden İngiliz filmlerinde, Hugh Grant’in kendisini yeni birisiyle tanıştırmak için uğraşan arkadaşlarının olduğu Notting Hill’de, Bridget Jones’un, o Darcy ile sarılırken araba camına yapışıp seyreden arkadaş grubunda, sonra Seinfeld’de, Friends’te, çok sevmesem de How I Met Your Mother’da, daha öncesinde Dawsons’ta ve onun taklidi Kavak Yelleri’nde, Kuzeyde Bir Yerde’de, Cold Feet’te, sevimsiz Sex&The City’de, hatta Toy Story’lerde, Dead Poets Society’de ve çoğu okul filminde, ve Oceans serisinde…

Böyle gruplarım hiç kalmadığı gibi olan tekil dostluklarım da eridi. Zaman ve uzaklığı kaldıramıyor insanlar. Veya dirençsiz çıkıyor ilişkiler. Bu açıdan bakınca ve yarışma programlarında dostlarını stüdyoya getiren insanları gördükçe -ki bu benim en önemli sorunlarımdan biridir: 1. Roland Garros’u kazanınca tribüne çıkıp kime sarılacağım, ve 2. Bir yarışma programı için beraberimde stüdyoya kimi götüreceğim- kabul etmem gerektiğini anlıyorum. Madem esas isteğim buydu, ben bunu başaramadım.

İstemiştim ki iyi, kötü birşey olduğunda anlatacak birden çok insanım olsun; sırlarımızı bilelim, ve en zayıf ve en güzel yanlarımızı; birimizin bir derdi için ikiden fazla kafadan ses çıksın; iki kişi arasında bir sorun olduğunda hep beraber uğraşalım iyileştirmeye; aramızda 3 Silahşörler ruhu olsun; biri bir ilişkiye başladığında en önemli kriterlerden biri grubun da sevmesi olsun, hatta o yeni çıkılan kişi biraz çekiştirilsin; bayramlarda, yılbaşlarında, tatillerde kimle demeyelim, nereye diyelim; birlikte olmak, çoğunlukla farkında olunmayan ama arada bir sıcaklığı içine kadar işleyen bir güzellik olsun.
Olmadı.

h1

Melankoli tüm hücrelerime sızıyor, NBC de kapıda bekliyor

6 Ocak, 2009

İçimden gelen şeyler: 1 ay evden çıkmamak, birkaç gün uyumak, saatlerce bir noktaya gözlerimi dikip bakmak. Fazla değil, normal duygulanımlar bile bünyeme yasaklansın istiyorum. Kritik bir seviyeye gelince alarmlar çalsın, doktorlar gelsin, beni uyutsun. Kaza geçireyim (Yeni Hayat misali), kazadan sonra günlerce uyutulayım. Gerçi kalıcı bir hasar olmaması nasıl garanti edilecekse. Belki de o yüzden o kitabın altadı ‘bir kitap okudum hayatım değişti’ idi. Kitaba kandım, sakat kaldım.

Yıllar önce bu ruh halime uygun, uzun ve duru (duru: sıkıcı’nin iyi hali), daha doğrusu, durgun planlar içeren küçük birşey yazmıştım (çiziktirmiştim). O aralar bu tarz birkaç Hong Kong filmi olmuştu çok hoşuma giden, ama henüz bu planların filmini yapan Nuri Bilge Ceylan’ı seyretmemiştim. Sanırım kısa zaman öncesinde Mayıs Sıkıntısı vizyonda oynamıştı, ben de birkaç gün sonra Ankara Film Festivali’nde seyredecektim. O şeyin yazıldığı kız hayran olmuştu o filme; ben de bir gece filmin devasa afişini, yine festivaldeki başka bir film sırasında -filmi de fazla kaçırmadan- Dil Tarih Coğrafya’nın iyi korunan binasından yürütmüştüm (meşakkatli ama iyi bir iş olmuştu doğrusu).

Bir de Washington’a ilk gittiğimde bir Türk filmleri programında oynamıştı Mayıs S.. Okuldan Çinli bir kızla gitmiştik.

Sonraki iki filmini kaçırdım. 3 Maymun bahsettiğim gibi yarım kalmıştı filmde ismim anons edilince. Bir de adamın sıcaklığını yakından gördüm Ekim ayı içinde.

NBC ile ilk münasebetim bunlardan yıllar önceydi ama. Ankara Film Festivali’nin kısa film yarışmasına katılmıştı Koza ile. Seyretmemiştim ama profesyonelliği ile çok övgü almıştı film. Adamın festivale gönderdiği kaset festival bitiminde benim kaset arşivimde yerini almıştı. Ama yıllar boyu öyle durdu. Taa soonra, Mayıs Sıkıntısı’nın Koza-Kasaba ile bir üçleme olduğunu okuyunca aa, demiştim, o Koza bende. O zaman seyrettim, sonraki iki film için iyi bir alıştırma gibiydi. O sırada okulda gösterdiğim filmlerden önce bir kısa film gösteriyordum (biraz işkence eder gibi). Bir filmden önce de Koza’yı göstermiştim.

Geçen gün, zamanında burada bıraktığım birsürü kutuyu incelerken yine elime geçti Koza. Adamın profesyonel olduğu festivale gönderdiği kasetten belli. Hangi kısa filmci kasedine bir kapak yapar, hem de böyle iyi bir kapak?
img_0526

Ne mutlu size ki seyredeni çok çok az olan Koza, Kasaba’dan önce oynuyor Çarşamba gecesi, e’de (cnbc-e’de). Devamında ayboyu, Mayıs S., Uzak, İklimler… O fotoğraf karesi görüntüleri tabiy ki sinemada seyreylemek gerek, aynı şey olmaz (sanırım özellikle Uzak’ta), ama yine de önemli bir fırsat bu -benim gibi seyretmediği olanlara-.

h1

Kendine acımak güzel bir histir

10 Aralık, 2008

İncinmişsindir. Biri sana hiç beklemediğin bir ayıp etmiştir. Çok açık haksızlığa uğramışsındır. Ta içinde hissedersin bunu, en derin zerrelerine kadar yayılır. Gidip yatağa, yorganın altına girmek istersin.
Belki sonra bir kitap açmak. Bir süredir duran, pek elinin gitmediği birşey. Depresif bir hal değildir ki bu, öyle konsantre olunamayan, veya başka şey yapılamayan. Tersine, birçok şey yapmak istersin. Zamanla. Gerçekçisindir. Çok.
Uysalsındır ve mahzun. Hayat devam eder. Tartışmazsın, kızmazsın. Kızdıracak şeylere başını çevirirsin. Zaten bundan kötüsü olamaz. Sakin davranırsın günlük hayatındakilere. Kibar, en pratiğinden, fazla diyaloğa girmeden, mesafeli, neredeyse resmi. İçine dönmüşsündür.
Bu güzeldir çünkü sıcak bir histir. Sonuna dek hissedersin. Başka zamanlardaki yaşadığın şeylere teğet geçen, hissetmeyen sen değilsindir.
Kimseye anlatmazsın olanları. Hoş, anlatacak kimse de yoktur. Hayatındaki herkesi bir başka görürsün. Onlar aynı onlardır, bakan sen başka bir sen.Hem onların içyüzünü görürsün hem önceki sen’in. Önyüzeylerini değil, içinden arkasını, bir düzey ilerisini, bir kat altını, bir safha dibini. Kendinle ilgili yüzleşmek istemediklerin önünde beliriverir.
Mahzunluğun bir kısmı ondandır. Durum acıklıdır. Ama bunu görmek de birşeydir. Bir başlangış için yer vardır. Çok güçlü değilsindir belki o an. Ama ileride olabileceğini bilirsin. Sezon boyu yapılacak maçlar için oksijen biriktirmeye Alpler’e gitmiş bir takımın oyuncusu gibi.
Tek farkla, bu bir takım sporu değil, bireysel bir spordur. Tenis gibi içedönük. Ve tek amacın vardır, wimbledon’ı kazanmak. Son topu da kazanıp geleneksel olarak coşkuyla kenar demirlerine ve insanların omzuna basa basa tribüne çıkılan, sevenlere ve nişanlıya sarınılan an geldiğinde soğukkanlı bir şekilde ellerini cebine sokup göğü seyredeceksindir. Sonra da sana gümüş tabağı veren York düşesini (ah, Di hayatta olacaktı) belinden kendine çekip öpeceksin.

h1

La vita cambia. Cambia la vita.

6 Kasım, 2008

Farkettim de bu İzmir günleri nasıl da üniversite mezuniyetinden sonraki İzmir günlerine benziyor. Alışkın olmadığım farklı bir İzmir vardı o zaman. Karanlık, üşüten, yalnızlığını yüzüne vuran bir İzmir. Her zamanki gibi açık, güneşli ve hafif değil.
O günler de aynı bugünler gibi belirsizdi. Yine sanki çok seçeneğim yok ve olanlar da iyi değil gibi geliyordu. Yine mecburiyetten bir yerlere devam etmeyi düşünüyordum. Yine günler boş geçiyordu ve yine şehirde kimseyi tanımıyordum. Aksi gibi, uzakta da arkadaşlarım tükenmişti. Yine vakti belli olmayan birşeyleri bekliyordum. İtalyan Kültür’e gitmiştim. Vaktini kaçırmasam yine giderdim. Ama çok sonradan, o zamanlar kendimden neler yapabilirmişim, ne seçenekler olabilirmiş de görmemişim demiştim.

ξ ξ ξ ξ ξ ξ

Bir arkadaşıma hayatımı yalnız geçireceğim, sevgili ve arkadaş olmadan dedim. Bu öngörün mü kararın mı dedi. Herhangi bir insan nasıl böyle bir karar alabilir ki. İnsan dediğin mahluk başkaları olmadan varolabilir mi? Issız bir adaya düşen bir adamı düşünün. Özlediği, hayatının çeşitli özellikleri, alışkanlıkları mıdır, yoksa insanlar mıdır? Aslında, bir gemi onu kurtardığında, yani daha evine gitmeden özlediklerine kavuşmuştur. Evindeki sevdiği insanları görmek hariç. Diyelim ki bu adam, orada doğmuş. Blue Lagoon tarzı. Ama anne-babasından biliyor ki başka insanlar, medeniyetler var. Yani, kavuşmak istediği birileri yok. Daha gemi yanaştığında istediğine kavuşmuştur.

Buradaki tüm fikir, o da eğer varsa, beklentileri küçültmek. Şu an birçok kişiyle ve mutlu olabilirdim demektense bunu hiç düşünmemek. Kaldı ki benim 1 numaralı hayalim neydi. Ama öyle görülüyor ki ben ileride “bu da bir türlü mutluluğu bulamadı” denilen amca, iş arkadaşları yemeğe çağırdığında “bu akşam misafirlerim var” deyip sonra evde yalnız oturacak, hep bir yerlerde arkadaşları olduğunu söyleyecek kişi olacağım. Sakallı (görünümüme bakacak kimse olmadığından), kitaplara gömülmüş gibi duran ama açık sayfaları okumadan uzak diyarlara gömülüp gidecek biri.

Yine de ölmeden bu başlıktaki isimle (hayat değişir, değiştir hayatı) bir kısa film çekeyim diyorum. Sonra kültür sanat programlarına basın bültenleri gönderirim, birkaçına konuk giderim, Türk asıllı İtalyan yönetmen olarak isim yaparım. Bunları derken filmi çektim bile. Bu çalışmada sembolik bir anlatım tutturdum. Minimalist bir altyapının üstüne biraz nihilism, biraz sinizm (cynism) ekledim. Deneysel küçük bir başyapıt oldu.

h1

Gamzedeyim, deva bulmam

20 Mayıs, 2008

İleride bugünlere baktığımda bunları nasıl yaşadım ben diyeceğim. İleride dediğim, yıllar sonra değil, buradan kaçar kaçmaz.

Yaşamayan bilemez. (Artık bir blogdan anlayış beklememeyi öğrenmeye çalışıyorum zaten, ama) 3 tam Amerikalı Amerikalı ev arkadaşının olmasını, birinin sevgilisinin sürekli evin bir parçası haline gelmesini, sıradan düşüncesizlikleri – ayıpları bir yana, yeni ev arkadaşı kızın sürekli kapı çarpmalarını, bunu çok olağan bulmasını, diğerlerinin de çok olağan bulmasını, o, diğer bir ev arkadaşı oğlan ve birkaç gün kalan annesinin aralarında kapı çarpma yarışması yapmalarının bünyede yarattığı gerilimi, çok serin geçen günlerde sırf Mayıs diye sürekli pencere açık yaşamalarını, evin bazen Ocak’tan beter soğuk olmasını, ev demişken burayı hiçbir zaman evim olarak görmediğimi, buradaki her ince detayı, hayatımın diğer kısmı ile hiçbir şekilde karıştırmadan hayatımdan çıkarmak istememi, o yüzden güzel geçmesini değil, sadece geçmesini istememi ancak benim anlayabileceğimi farkediyorum. Hayatın yaşanmayan geçici dönemlerini kabullenmeye çalışmak birşey, ama sonra başkalarının aynı dönemi yaşayarak geçirdiklerini görmek
yaraya kezzap atmak gibi geliyor.

Bitse de gitsek diyorum. Ben sınıfça götürüldüğümüz sinemada o eğitim programını seyrederken. “Alkol kötüdür, öldürür, süründürür, bünyede tahrip olunmaz yaralar açar”. Ama sonra film bitiyor ve ışıklar yanınca görüyorum ki herkes, tüm sınıf arkadaşlarım, hatta öğretmenler dahil, yan salona kaçıp Kutsal Hazine Avcılarını seyretmiş. Biri diğerine Indy’nin içkileri nasıl diktiğini anlatıyor, diğeri trende başka bir maceraya doğru giderken çok sevimli Karen Allen’a yaralarını öptürdüğü (bir de şurası çok acıyor) sahneyi. Bilinçaltım tahrip oluyor, artık ömrüm boyunca neden olduğunu anlayamadığım bir eksiklik hissi eksik olmayacak, o yaşta bile biliyorum.

h1

h . i . . ç

22 Nisan, 2008

Yapıştırılmış araba camı

Orta halli kasabalarda sık sık görebileceğiniz eski arabalara benzeyen bir yanım var. Çok eskiden, artık neredeyse hatırlanmayan bir zamanda kırılmış camım bantlarla yapıştırılmış duruyor.

– Kalp camdandır, bilirsin? Kırılan cam yapışır? Yapışmaaz.

Kırık bir camın iyi bir tarafı da vardır. Tekrar kolay kolay kırılmaz. Bilmiyorum, belki asıl-eski halindeki gerginliği olmadığından. Ben de eskisine göre daha zor kırılıyordum. Bunun, buradaki ruhsuz hayatla ilgili olduğunu sanıyordum bazı bazı. Diilmişşşşşşşşşşş.

Gece

Geceleri bir türlü yatamıyorum. Gelmiyor içimden. Birşeyler eksik. Tamamlanmamış. Arıyorum. Ne arıyorum, emin değilim. Eşini arayan birşeyler var içimde. Anlamlı birşeyler. Ruhumu doyuracak. Ruhumu doyuracak insanlar tanıyorum. Hergün gittikçe uzaklaşan. Sonunda boşboş ararken buluyorum kendimi. Kabulleniyorum ister istemez. İstemez.

USA

Yıllar geçtikçe buradaki günler daha iyiye gitmedi. Sanki gittikçe de kötüye gidiyor. Özellikle bu dönem hayatımda olan güzel hiçbirşeyi hatırlamıyorum. Beni sevindiren birini, bir sürprizi, bir hediyeyi, sadece özlediği için edilen bir telefonu, bir sevgi gösterisini. Doğumgünümü de bir şekilde tebrik eden bir arkadaşım bile olmadı (eski sevgililerden biri sadece).

Geçen gün bir arkadaşıma, bu dönem iyiye giden tek arkadaşıma sürekli birileriyle dışarıda oturulup içilen sahnelerle dolu idealize bir hayat betimliyordum. Konu farklı farklı yerlerden oraya gelmiş oldu iki kere. Bu o kadar da anormal birşey değil ki dedi. Banaysa o kadar anormal geliyor ki o hayat.

Geçmiş teorisi (ve ilahi adalet)

Buradaki yılların böyle rezil geçmesinin çok da kötü olmayan bir yanı var diyorum. Genel olarak zamanın kötü geçmesinin. Çünkü geçmiş oluyor. Şimdi var, şimdi püff ve yok. Çok güzel de geçmiş olsa sonuçta geçmiş olacaktı. Geleceğe kalan izleri ve direk, somut etkileri dışında bir anlamı yok belki de.

Bunu derken tabi ki biliyorum yaşananların değerini. Görmezden geliyorum. İnsanı ayakta tutanın geçmişi olduğunu kim benim kadar iyi bilebilir ki? Bazı yıllarım var ki 5 yıl boyunca anlatılabilirim.

Bu da bir tür adalet dağıtımı olabilir. Şimdiye dek iyi yaşayan ileride tadacaktır acıyı. Geçmişinde acılar olan ın da yakındır mutluluğu bulması. Ama benim diyet ödediğim yetmedi mi? Hadi ama!

Suret

İnsanlara feci şekilde inanıyorum. Tanrıya inanmak gibi birşey bu. Nadiren de olsa yeni ve güzel bir insan tanıyınca inancın tazelenmesi gibi birşey oluyor bu. Patlak düzen, parasal sistem, egoist toplum, pil halinde kültür, kaba canlılar vs. ama işte orada hala tanımadığın, naif ve çiçek gibi biri var.

Peki ya, böyle önemsediğin biri, çok kırarsa seni? Sanki “tanrım, nerede adaletin” dediğin bir gün karşına çıkıyor da “ne adaleti, ben seni diğerlerini eğlendiresin diye yarattım” diyor.

Son günler

Cumartesi, hiç kusura bakmasın, bok gibiydi. Pazar daha fena. Pazartesi okulda beni üzen öğrencilerim ve resmen sinirle ters davranan öğrencilerim oldu. Yorgun argın dönerken metroda yanında yerde oturmuş birşeyler ören bir kadın olan bir adam çigan ezgileri çalıyordu kemanla. Önüne birşeyler koyup uzaktan resmini çekerken no more photographs diye bağırdı sertçe, çalmaya devam ederken. Herşey ne kadar rezil, katlanılmaz, can sıkıcı, sinir bozucu filan derken kendimi gelecek olana hazırlıyordum belki de.

Her canlı ölümü düşünecektir

Yani, en direk, en kısa yoldan. Bunu hiç aklına getirmemiş, kendini buna hiç yakın hissetmemiş birine acımalı sanırım. Çünkü onlar direkten dönmemiş, hayat sonrasında en güzel yüzünü gösterdiğinde yeterince değerini bilememişlerdir.

Ama o anları yaşaması kolay değil tabi.

hiç

Aynı konuşmanın devamında, dışarıda birileriyle oturulup içilen filan, ben hiç kimseyle hiçbirşey yapmıyorum dedim. hiç mi dedi arkadaşım. hiç dedim. hiç’in i’leri uzadı, her yeri kapladı. O uzayıp giden i’ler ve bıçak keskinliğindeki ç’ler üzerine kompozisyonlar yazabilirim. i’ler buradan kıtanın ucuna, Patagonya’ya bir taraftan gidip diğer kıyıdan geri döndü, yukarı çıkıp Alaska’dan arada yüzmekte olan buz parçacıklarının üzerinden Sibirya’ya geçti. Rusya’dan Mongolya, sonra Arabistan (aslında bir süre lütfen kimse Arabistan demesin) yarımadası, oradan Güney Afrika derken… Domino taşı gibi dizilmişti i’ler. En soldakine minik bir dokunuş, hepsi devrildi teker teker. Düzen içinde bitmeyecekmiş gibi gelen, uzayıp giden i’leri birden dev gibi bir Ç kesti. O krater büyüklüğünde Ç bütün i’leri yuttu. Başka da söyleyecek birşey kalmadı.

250

Buranın 250. postuydu bu. Böyle olsun istemezdim. Ama kaderden kaçılmaz öyle değil mi? Bunu da başka bir vesileyle, bir pavyonda çalışan kıza nasıl aşık olacağımı anlatırken yazacaktım. Bir sonraki gün evlenecekken son gece diye arkadaşlar tarafından eğlence olsun düşüncesiyle Ankara’dan binilen arabayla habersiz götürülen bir Sincan pavyonunda, hepsi bir köşede sızıp kalmışken, kapatmaya yakın, çalışanlar etrafı süpürürken ve kötü ve sarhoş bir uvertür bulutların üstünden bıraktım ben kendimi, sonunu düşünmeden duygular sarınca beni derken masanın karşısındaki, bir şekilde orada çalışan kızla bazen konuşup bazen susarken herşey tamamlanacak, diyecektim. Ama işte, kaderden kaçılmaz, öyle değil mi?

h1

so broken

16 Şubat, 2007

Çöpü atmak için mutfak kapısını açıp bir adım attığımda ayaklarımı yerde hissetmiyorum. Neyse ki tutunup havada parende atmamayı başarıyorum. Ama farkediyorum ki arka bahçemizde (evet, benim bir arka bahçem var, ama yanında 3 tane nurpotu gibi ev arkadaşım da var, en son ne zaman deliksiz uyuduğumu unutturan) yerler kar filan değil, o alan tamamen bir buz pistine dönmüş. Bazı alışveriş merkezlerinin uyduruk buz pistleri kadar var neredeyse. Şöyle bir 3’lü salçov yapılır. Hatta böyle küçük yerde çalışan sonra büyük pistte uçar herhalde.

Ama biz şimdilik şu çöp torbasını hemencecik şuraya bırakalım. Zaten bu havada ne körolası çöpçüler gelir ne de sinek filan yaşayabilir. Uçarken donar herhalde.

Zaten uçarken donmayan bir tek benim. Bu havada bile ona buna kırılmayı başarabiliyorum. So brokeeeen diyorum.

Şarkıdaki gitarlardan, eski salonumdaki Flamenko festivalinin kaçmakta olduğunu hatırlıyor, Penelope’nin söylediği ile yetiniyorum.

Tüm kaçanlar, tüm geçenlerin yanında flamenkonun ne önemi var diyorum. Hayat kaçıyor, Sevgi kaçıyor, Arzu kaçıyor. İndiğim metro hızlanıp uzaklaşırken penceresinden bana bakan gözleri de hızlanıp uzaklaşan kız kaçıyor. Sureti duruyor, ama Aslı kaçıyor.

Volver volver diye bağırıyorum. Aynen. Geri döneceğim. Ama nereye?..

Kanıma çok yoğun bir his yayılıyor, zehir gibi yavaş yavaş tüm organları ele geçiriyor. Artık kolumu, bacağımı, nereyi soktuysa emip atmak için çok geç. Kessek bile işe yaramaz. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, ekran kararıyor, oda kararıyor, dünya kararıyor.

Panzehiri geç de olsa hatırlıyorum. Cause Nobody Loves Me, .and, it’s true,…… not. like. you. do, diyor Beth Gibbons. Hücrelere teker teker, kendinden emin ve sakince ulaşıyor ses. Rahatlıyorum. Kendimi yıllardır hep oturmak istediğim o koltuğa bırakıyorum. Tüm eşyaların üzeri örtülü, dışarda gün aydınlık belli ama içeri az sızıyor kalın kadife perdelerden. Koca malikanede bir tek ben varım. Her yer toz, yer yer örümcek ağları. Bırakıyorum kendimi artık eskimekten yumuşamış koltuğa, örtüsü esniyor, tozlar kalkıyor. Şarkı tekrar ve tekrar ve tekrar çalıyor. Kımıldamıyorum. Maddesini bulmuş keşler gibiyim.

h1

ben seni unutmak için sevmedim

3 Aralık, 2006

Cumartesi gecesiydi. Su kaynatıyordum, papatya çayı için. Ev arkadaşlarımdan biri çıktı bodrumdan. Çaydanlığı (çaydanlık değil aslında, su kaynatıcısı) sen mi temizledin, yeni olmuş, sağol dedim. Evet dedi. Bir iki şey daha dedim. O da kısa cevaplar verdi. Ama yüzünden tavrından sevgisizlik akıyordu. Yerin dibine girdim. Deyim anlamıyla değil. Özgür bırakın kelimeleri, her seferinde yeni bir yere gidebilsinler. Yerin beş kat altında bir mağarada üzerime kapandı giriş. Kocaman bir kaya çektiler oraya, açabilirsen aç. Açıl baharat açıl. Açıl yulaf açıl. Açıl nalet şey açıl. Gecem karardı.

Çook sevilmedim ben (=sevilmediğim çook oldu). Sevenim kadar sevmeyenim vardı. Hep uçta. Bilgiç ve inatçıysan, zaman zaman sevimsiz olmayı göze alıyorsan, hoşuna gitmeyene ona göre davranıyorsan öyle olur zaten. Çocukken de bir parça böyleydi ama son yıllarda arttı. Farklı kaldım. People are strange when you are a stranger diye bir şarkı sözü tanıdık geldi mi bilmem. Farklılar sevilmez.

Birşey hoşuma gitmeyince uzaklaşırım. Uzaklaşınca uzak davranılırsın. Ne yazık ki ‘ah, bir yerde yanlış mı yaptık da ondan böyle oldu’ demez senden başka kimse. Uzak davranılınca uzaklaşırsın. Uzaklaşınca sevilmezsin. Artık orada bir grup, köşede sen varsındır. Al, hayatımın liseden beri bir açıdan özeti.

Gruplar, mutlu birleşmeler, eğlenceler, partiler, çiftler, çok yakın arkadaşlar, iki çift halinde gezen tipler, üçlüler, beşliler hep bir yerde uzaktan izleyen ve ihmal edilmiş birilerini hatırlatır bana. Birkaç kişi eğlenip bir kişi üzüleceğine her beraber oturup sıkılsınlar. Toplam faydacı değil, eşitlikçiyim yani.

Düşününce farkettim, sevmeyenler arasında birara sevenler ama sonra sinir olmaya başlayanlar, sevmek isteyip yapamayanlar, yaptığın bir iyiliğe veya sevgine cevap vermeye çalışıp beceremeyenler de çok var. Öyleleriyle ortak mekanınız ortadan kalkınca ilişkiniz de bitiyor zaten.

Sevgisizlik görmemenin en iyi yolu çekilmektir. İlaç gibi bir şarkı çalmaya başladı tam şu anda radyoda (işte bu yüzden radyo severim). Hey you, out there in the cold, getting lonely, getting old, can you feel me… Kendime çalıyorum. Diyorum bir süre çekileyim insanlardan. Yalnızlık güç de verir. Sevenini sevmeyenini daha iyi hisseder, daha iyi bir anlar insan.