Archive for the ‘ti-vu’ Category

h1

Survivor seviyorum desem?

3 Temmuz, 2015

Eurosport’ta okçuluk, golf, bisiklet, hatta bilardo izlemeyi seviyorum desem sıkıcı ama üst düzey birşey yaptığım fikri oluşur. Ama Survivor izlediğimi söylesem bir güzel aşağılanırım.

Böyle kalıplar var işte. Oysa Survivor oyunları cidden heyecanlı ve ilginç olabiliyor. Bol ve çok çeşitli engellerin olduğu, havuza atlanan, biraz yüzülen, sonra bir yere tırmanılan, koşulan, tekrar çeşitli engellerin geçildiği, sonra da topların bir yere atıldığı oyunlara bayılıyorum. Çünkü ben o oyunlarda oynamayı ne çok isterdim. Ve oynayamayağımı bildiğim için de cidden kahrolasım geliyor.

Lisede kendimize göre bir olimpiyat geliştirmiştik. O ortamda yapabileceğimiz sporlar, merdiven çıkma, kısa-uzun mesafe koşu, uzun atlama, penaltı, basket serbest atışı gibi şeylerden oluşuyordu. Sonra tamamlanmadı, yarıda bıraktık. Ama böyle hazır bir oyun parkuru olsa biterdik (i.e., bayılırdık).

İş tamamen o parkuru tasarlayan ve inşa eden Arjantinli ekipte tabi. Bazen ince planlanmış numaralar oluyor. Üzerinde yürüyeceğin plaformu yerden bir ipi çekerek yerine oturtuyorsun, veya atacağın topları teleferik düzeneğiyle almak için bir değirmeni döndürüyorsun.

Ben çocukken TeleMatch vardı. Ne kadar eski, emin değilim, ama sanki çok çok eskilerden değil. Pazar sabah-öğlen-erken öğleden sonra civarlarında. O saat kuşağından bildiğimiz, western ve klasik müzik konseri; o yüzden saatine emin değilim, sanırım onlardan önce başlardı. Farklı renklere sahip 4 takım havuzda ikili ikili oyunlar oynardı. Topları bir kovaya doldurmak gibi eğlenceli şeyler. Evde herkes bir rengi tutardı filan.

Daha da hatırlayan kimseyi görmedim. Hatırlatılmamasıyla ilgili olmalı. Bazı şeyler sık sık gündeme geliyor (değiş Tonton gibi), TeleMatch hiç gelmedi. Survivor oyunları onun daha hırslı versiyonu.

Birkaç yıl önce “bu, bir tatil formatına dönüşse” diye düşündüm. Müthiş kumsalı olan küçük bir adada tanımadığın kişilerle bir grup olup karşı takıma karşı yarışsan? Kazanınca ödüller, kaybedince açlık. Tümden bir mahrumiyet. Ödüller deyince de adadaki vahşi şelale, süper oteller, nba finali, Brezilya milli takımı maçı, New York-Miami gezileri, hatta Havana filan. Yani programdaki herşey olacak, eksi kameralar. Böyle birşeye hem katılmak çok isterdim hem düzenlemek. Ama tabi, çok zengin heyecan meraklısı tatilci-yarışmacılar da bulsan, tv reklam paralarının yanına yaklaşamaz, muhtemelen o masrafı çıkarmaz (yoksa çıkarır mı:)

Denize her anlamda sıfır yaşama fikri de süper cazip geliyor bana. Yıllardır pek az denize giriyorken orada: uyan, deniz, öğlen deniz, yemek yaparken elin mi yağlandı, deniz, sıcakladın mı deniz, güneş batarken deniz, bir de belki gece deniz. Deniz de olabilecek en güzel deniz, en güzel kumsal. Hem sürekli D vitamini, bol O2, ayrıca, deniz kıyısında ve ormanlık alanda negatif iyon olurmuş, hepsi var. Tamamen sağlık gibi geliyor bana orada olmak. Tatili süper zenginlere zayıflama programı olarak mı pazarlamalı ki?

Burada da ucundan bahsettiğim, Fethiye’de gittiğim bir kamp tatili bunu andırıyordu. 20 kadar kişi kampta bir miktar askerlik gibiydi. Sabah kalk kalk sesleriyle kalkıp sonra belli bir programı uyguluyorduk. Hergün uzun bir trekking de içeriyordu. Ama fiziksel tarafından daha çok senin seçmediğin kişilerle tüm gününü geçirme tarafı benziyordu. Değişik çekici bir tarafı var, normalde biraraya gelmeyeceğin insanlarla iyi vakit geçirmenin, kabul görmenin. Rengarenk minibüste hızla giderken ayakta dansetmenin takdir edilmesinin.

Yani tabi ki programın itici taraflarının fazlasıyla farkındayım. Kameralar işin içine girince başlayan taraflar, bbg evi muhabbeti, bir türlü düzgün-sakin-anlayışlı olamayan ilişkiler, fesat arayışı. Korkunç fesat bir milletiz. Ama ondan sakınmaya çalışıyorum. Çok uzun sürüyor zaten. Acun da reytinglerin patladığını görünce sömürebildiği kadar sömürüyor (3 günden teker teker artırıp 7 güne dek çıktı). Ben de o kısımları seyretmiyorum, olabildiğince, ya da oyunla ilgili olmadıkça. Ama tabi çok yapamıyorum, ayırmak zor oluyor.

Bir de arada seçim filan (seçim gecesi de yayınlanır mı, artık bu terbiyesizlik), çok kaçırdığım için geriden geliyorum, herşeyi seyrederken yaptığım gibi. Anladığım kadarıyla, takımlar dağılmış. O zaman da o oyunların zevki kalmamıştır. Özellikle Manço’nun emaneti Doğu ve arkadaşları elenince seyredecek birşey kalmamış olmalı.

Ama şimdilik şöyle süper yarışlar izliyorum (siz de 2 dk izleseniz gerçekten neyden bahsettiğimi anlayacaksınız). Ki bu oyunun ödülü San Francisco gezisi ve orada NBA finaliydi. Birgün ben de böyle yarışlarda yer alsam, sonra kazandığımız hediyede New York’ta gideceğimiz müzikalde güzel birşeyler giymek için Acun’un verdiği parayı harcamak üzere Polo’ya gidip canım ne isterse alsam… 2-3 yıl önce yaşanmıştı bu sahne ve beni gerçekten can evimden vurmuştu.

h1

Şifon

12 Aralık, 2014

[Aslında bu yazıya Eurythmics’ten there must be angel, playing my heart yakışırdı ama ben en sevdiğim Eurythmics şarkısını çaliim: Would I lie to you. Hem çalıp hem okumanız maksadıylan.]

Telefonda konuşuyorduk, arkadaşım alışverişe gittiğini söyledi. Neler aldın dedim. Alışveriş sohbetini pek seviyorum. Erkekler alışveriş sevmez savını tek başıma çürütebilirim. Şifon bir gömlek dedi, der demez içimden yeşil dedim. Düşünmedim, düşünsem siyah derdim, sonra da beyaz. Ama düşünmedim ve aklımda çok net yeşil kelimesi belirdi. Ben birşey demeden arkadaşım yeşil dedi. (Bu arada, yeşil şifon gömlek de almak için garip bir tercih değil mi? [Gerçi şifon artık her yerde. 2 yıl önce 2 günlüğüne Milano’ya gitmiştim, moda devlerinin vitrinleri şifon doluydu. Bugün ülkede, hangi gelir düzeyinde olursa olsun, şifonsuz bir düğüne rastlayacağınızı sanmıyorum.])

Bu tür minik minik şeyler bazı dönemler çok başıma geliyor. Burada da birkaç kere bahsetmiştim bu fantastik ‘karşılaşmalardan’ (veya ‘aydınlanmalardan’/’zihin açıklıklarından’/’gaipten haber almalardan’:))

Bu aralar daha çok tv’yle ilgili oluyor:
Spooks diye çok iyi bir BBC dizisi var, İngiliz gizli servisi MI-5’ın bir birimiyle ilgili. Homeland’in daha kurgusal ve tempolu bir versiyonu. Çok da acımasız, karakterlere bağlanmaya gelmiyor, sık sık sevilen bir ajanı öldürüveriyorlar. Geçenlerde bir bölümde yine kahramanlardan birini öldürdü teröristler. Gazeteciyken çok şey bildiği için zorla ajanlığa geçirdikleri çok sempatik bir adamdı. Cidden üzüldüm, adam başka yerde oynuyor mudur ki, oynasa da ben görmem dedim. Ve sonraki gün alakasız bir dizide rastladım.

Benzeri birşey, bir arkadaşıma Amerika’da da dizilerin patladığını anlatıyordum. Tim Roth bile dizide oynuyor dedim. “Dönemin belki de en iyi aktörü, o ve şey, şey, neydi adı”. Bir türlü gelmedi aklıma. “Hani Prestige’de oynuyordu.” Sonraki gün bir gençlik dönemi filmi oynuyordu tv’de, All The Little Animals -Christian Bale. John Hurt’le iyi bir ikili olmuşlardı, sevimli, basit bir film.

Bir İtalyan kanalında Zodiac’a rastladım. Hani şu, gerçek ve çözülememiş seri katil hikayesi. Herhalde seri katil hikayelerinin en ünlüsü, hatta belki temayı meşhur eden hikaye. Ama hem filmin ortasındaydı hem de anlayacak kadar, hele de o filmi anlayacak kadar İtalyancam yok. Keşke bizim kanallarda oynasa dedim. Hop, sonraki hafta cnbc-e’de. İzledim.

Bir de hisler var. Onlara genel olarak inandığımı söyleyemem. Ama geçen Cuma akşam az uyuyup uyanmıştım dışarı çıkmadan. Onun etkisiyle çok garip hissediyordum. Sanki ciddi birşey olacak ve normal gidişat bozulacak gibi. Tam doğal bir felaket olacak gibi birşey. Sonra o gece iki kere ciddi sallandık, 5.2 ve 5 şiddetinde. Pek korkmam öyle şeylerden, ama ikisinde de bayağı sallandık. Hatta bir süre oturduğum yerde sallanmaya devam ettim, artık sallanmadığımıza emin olamadım.
Bu arada, bizim minik şehrimizde olunca ülkede kimsenin haberi olmadı. İst’da olsa bugüne dek tek gündem o olmuştu, “büyük İst depremi mi geliyor” sorusunu duymaktan bıkmıştık.

Yalnız, nazara inanmaktan kaçamıyorum. Geçen gün mesela, otoparkta bir komşuya rastladım. İlginç bir adam, biraz aksi sanırım, pek sevilmiyor, ama benim aram iyi. 2-3 yıl önce de bir felç geçirmişti ama şimdi iyi. Neyse, tam arabamın önünde rastlaştık ve hep ondan bahsettik. Adam övüp durdu arabamı, hep iyi taraflarından bahsettik. Oysa eski bir külüstür. Çıkardığı sorunlardan, mesela ilk aldığımda çok yağmur yağan bir gün su geçirdiğini filan hiç konuşmadık mesela. Sevmem böyle şeyleri. Adam gidince bir kaza filan yapmasam bari dedim. Ve o günün akşamında aşağıdaki kazayı atlattım işte.

Would I lie to you, sevgili okur?

h1

Olimpiyat izleyemezken anladım: Gitmeliydim, dalgalar kanatlarımdı

14 Şubat, 2014

Hiç abartısız aylardır Olimpiyatları bekliyorum. Yaz Oyunlarında heyecan, çeşitlilik ve doyumsuzluk oluyor; Kış Oyunlarında ise sersemletici (‘mesmerizing’ demeyi çok seviyorum), hatta hipnotize edici bir sakinlik. Hatta, aslında baştan hiç kafana takmaman gereken birşeye dalmış boş boş ekrana bakıyor olacaksın. Slalomcular hiç bitmeyecekmiş gibi kayarken yavaş yavaş kafandaki takıntılar küçülürken spikeri duymaya başlar, sporcunun kim olduğuna ve derecesine dikkat eder olursunuz.

Peki, başlayalı neredeyse bir hafta olacak. Ne anladım? Artık bu ülkede durulmayacağını.

Yayınlar anlatılamaz derecede rezalet. Birincisi yok. Yaz Olimpiyatlarına bir kanal ayırdılar diye sinirleniyordum (pek çok da haklıydım, yüzlerce yarışmaya 3-4 kanal bile yetmezdi), şimdi o da yok. Günde en fazla 3-4 yarışma veriyor Trt kafasına göre, hepsi o. Onlar da saat farkından ve oyunları normalden de erken yapmalarının etkisi akşam 7-8 arası bitiyor. Sonra da tekrar vereceklerine saatler süren süper lig/ptt 1. lig yorum programları başlıyor. Gündüz deseniz meclis tv karmaşası giriyor. Meclis yayını varken trt3 ikiye ayrılıyor. O kadar rezillik ki anlatasım bile yok. Kısacası, iki ayrı trt3 var ve biri meclis yayınına geçiyor, diğeri spora. Onun dışında aynı yayını yaptıklarından bunu da kimse bilmiyor. Kabloda olmayan, uyduda özel eklemek gereken (ve herhalde kimse bunu bilmediğinden yapmadığı) trt spor’un birçok evde olmadığına eminim. Trt3’ü açan da akşam 7’ye dek meclisi buluyor. Kısacası, normal çalışan bir insan, istese bile haftaiçi neredeyse hiçbir Olimpiyat yayınına denk gelmiyor.

Hangi yarışmaları yayınlayacakları herhalde zarla belirleniyor, eğer kadın sporcuların kıyafetleri karışmıyor diye varsayarsak. Artistik patinaj çiftler yarışmalarını vermediler örneğin. Normalde sırf bu yüzden insanların büyük tepki göstermeleri gerekirdi. Bu, dünya kupasında önemli bir maçı vermemekle aynı şey çünkü. Ama tabi ki ancak çok küçük bir kitlenin haberi oldu. Perşembe erkekler kısa programı verdiklerinde “veriyorlar işte” diyen çoktu. Birçok önemli final kaçıyor, kimse farkında olmuyor.

Spikerler nasıl biliyorsanız 5-10 kat daha kötü. Bunu anlamak için Eurosport’tan izlemiş olmanız gerek. Eurosport normalde de kış sporlarını yayınladığı için karşınızda çok bilgili anlatıcılar oluyor. Trt’ciler bu sporları 4 yılda bir görüyor ve siz ne kadar soğuksanız onlar da öyle. Bazen çok daha fena. Mesela Spikerler bildiginiz gibi, ya da daha berbat. Zamana karşı sporlarda altta +/- ile, yarışanın lidere göre farkı belirtilir ya, Cüneyt Kıran’dı galiba, -‘nin liderden daha iyi demek olduğunu bilmiyormuş. En, ennn temel şeylerden birinden bahsediyorum. Hiç bilmesen ilk izleyişte anlarsın. O ise, 1 gün ve 2 farklı spor boyunca öyle anlattı. Üstelik karışmasın diye -‘leri yeşil veriyorlar, üstelik – bitiren kişi 1. sıra diye gözüküyor. O durumda da nasıl algılayacağını bilemiyor, eski liderle yeni liderin isimleri, ülkeleri birbirine giriyordu, anlatilabilir gibi değildi.

Ama bu sırada ülkede bunu farkedip çileden çıkan insan sayısı bir avuç parmak olduğuna göre istediğini yapardı. Bu ülkede daha iyi, yani doğru dürüst yayın isteyen kaç kişi var ki… O zaman istedikleri yayını yapar, istedikleri gibi yapmazlar. Kadın sporcu kıyafeti konusu duyulduğunda infial kopar, trt geri adım atar; ama kadınlar buz pateni yerine Orduspor-Maraş maçını verseler kimsenin ruhu bile duymaz. Niye yayınlamadıklarını bile bilmezsin, bilsen ne farkeder, izleyememiş olursun. Kadın sporcu kıyafetinde ses çıkaranlar, diğer nedenlerde ortada yoktur çünkü.

Olimpiyat izlemek önemli [çünkü o dünya ülkeleri halkları olarak en önemli buluşmamız], ama en az onun kadar önemlisi, bu bir gösterge. Bu kadar ciddiyeti ve seviyesi düşük ülkede başına herşey gelir.

h1

Fahrenheit 102 and rising

31 Ocak, 2014

Bloğa bir hastalık bahsiyle dönmek haksızlık değil herhalde. Burada, olması gerekenden fazla hastalık konusu oldu ama sonuçta bu blog benim dostum, dert dökme yerim. Tabi bir de okuyanlar var, ama onlar daha çok geçerken buna şahit olmuş oluyor, arada o dostluğu blok yerine o anlık üstlenen oluyor filan. Neyse.

Birkaç gece önce yatmaya yakın birden bir bitkinlik çöktü. Midemde de bir hazımsızlık hissettim. Kesin labneden diye düşündüm. 2 gün önce de annemin midesi bozulmuştu ve birkaç saat önce yediğim labnenin tadı normalden biraz farklıydı. Bozuk gibi değil ama biraz daha tereyağımsı. Belki formülü değişmiştir veya Karfur saklamayı beceremiyordur. Yazık çünkü dolu dolu yemeyi sevdiğim birşey o. Ama sonra başka birşey yaşamadım besin zehirlenmesi sonucunu verecek.

Sonraki gün yine bitkin geçti. Geceyarısı civarı vücudumdaki her kemik, hatta her doku ağrıyordu. Bu şey bu, ateş! Evet, 100.4 F: 38 C. Amerika’da ateşten bahsetmek için 100’ün üstünde olmasını istiyorlar, bizde de 38. Ama demek ki besin zehirlenmesi değil, mikrop kapmışım. İyi de nerden? Bir süredir kasiyerlerden bile uzak duruyorum. Hatta yardımcı olma bahanesiyle torba açarken elime dokunmaya çalıştıklarında ondan bile kaçınıyorum (Halet Rezaki pozları). Bir tek bir gün önce avm’ye gitmiştim, o da yarım saat. 5 dk D&R (çocuklar mikrop yuvası), 20 dk Mudo (denediğim kaşkolleri benden önce takmış hasta birisi? bu da içimdeki Sherlock). Yalnız kaşkoller çok ucuz ve bir o kadar sıkıcıydı.

Yalnız, yüksek ateşten kötü birşey var: yükselmeye devam etmesi. Ne zaman baksam, 0.1-0.2 yükselmiş oluyordu. O saatte yatsam alışkın olmayan vücut 2-3 saat sonra uyanacağından biraz oyalanayım dedim.

Nat.Geog.’de yankesici programı vardı. Gençten İngiliz bir adam (bana da benziyor hafiften), dünyanın dolandırıcıları ile ünlü olan şehirlerine gider, en belalı tiplerin nasıl çalıştığına bakar, underground bahis-kumar olaylarını gözlemler (Scam City). New Orleans’taydı karnaval sırasında. Rio karnavalı nasıl egzotikse Mardi Gras da o kadar soysuz. O günlerde kentin en büyük caddesinde birkaç kişi silahla öldürülmüş mesela. Bir adam gençliğinden bu yana sürekli silah taşıdığını anlatıyordu. Silahsız çıktığında nasıl hissettiğini sordu sunucu. Silahsız hiç çıkmadım ki dedi. Geçen yıl kendisini soymaya çalışan silahlı 16 yaşında bir genci vurmuş. İnsan hastalık filan düşünmüyor bunu izlerken. 101.2, ilaç şart oldu.

Sokaktaki, bazıları gayet isabetli tarot falcıları, falcıları işleten adamın onu kovması, sonra o adamın tavsiye ettiği falcı kadınının sunucudan 250 dolar alması, o falcının da falcı işletmecisinin karısı çıkması, sokak illüzyonisti ve barda ona şehrin en ünlü partisine bilet satan adam. Bu sonuncusu en bariziydi. Barda şişman bir adam yanına gelir. Buluşacağım kadın gelmedi der. Aslında bu cümle ben dolandırıcıyım diye bağırıyor. Birkaç cümle sonra, sunucu bilmem ne partisine gitmek istediklerini söyler, şehrin en gözde ve zor girilen partisi. Adam bende bilet var, satabilirim der. Ne kadar? 150. 2 kişilik. Yani bir kişiyi de yanında götürebiliyorsun. Verdiği zarf mühürlü. New Orleans’ta böyleymiş. Yabancıların anlamadığı özelliklerden biriymiş bu. Ah, inanmak için nasıl zorluyoruz kendimizi. Parti girişinde bakarlar, apayrı bir yerin davetiyesi çıkar zarftan.
102. Evde majezik, aspirin ve vermidon (parasetamol) var. Sonuncuda kafein olduğundan elendi. İbuprofen türevi majezik mi, aspirin mi, bakayım.

Programın başından beri bingo cajun ve razzle dazzle denen yasaklı bir kağıt oyununu oynatan birilerini arıyordu sunucu şehirde. Kime sorsa kaçıyordu. Sonra vücudu gümüşe boyalı, üst süz bir sokak göstericisi kadından öğrenebileceğini öğrenir. Kadın “paran yetmez, öyle birşey yok” der. İki cümle birbirini dışladığı için ısrar eder adam. Sonunda kadın 300’e onu götürmeyi kabul eder. Gittikleri binada bodruma indirilir. Karanlıkta cüppeli bir adam gelir. “Bu oyunla çok kişiyi azar azar dolandırıldık, ama sonra yakayı ele verdik. Şimdi az sayıda, macera arayan zenginle oynuyoruz. Hep ya da hiç diyoruz, der ve masanın üstüne bir tabanca ve bir mermi koyar. En iyisi sen uza” der sunucuya, o da uzar. Dışarıda, korkmuş halde “Rus ruleti, vay anasını” der.

Ben de vay anasını derim, ama sonra hepsinin uydurma olması çok olası geldi. Tüm program (karşısına çıkıveren dolandırıcı, falcıları yöneten adam ve falcı karısı, gümüşe bulanmış üst süz kadın) çok kurgulanmış gibi ama özellikle de o cüppeli adam ve rus ruleti, gerçekten çok senaryo koktu. Safız, bunu değiştirmek için bu kadar uğraşmayın. Bu arada, ibuprufen it is. Farklı şekillerde çok benzer iş yapıyorlarmış aspirinle. Aspirin biraz daha mide rahatsızlığı veriyor, kanı da daha fazla sulandırıyormuş. Baştan ibuprofen alacaktım zaten ama prospektüste ateş bahsi geçmiyordu nedense. Çok garip bu eczacılar.

5 saat sonra titreyerek uyandım. Ama ne titreme, donuyorum. Ki ben evde pek üşüyen biri değilim. Son derece ince şeyler giyiyorum, hele yazı hiç sormayın. Pek örtünmem, kaloriferim kapalı olur. Üstüme birer kat daha giydim, fayda etmedi. Korkarak ince yorganın altından çıktım. Titreme acısı diye birşey varmış resmen. Kalorifere yaslanmak bile yetmedi. Bir iki saat sonra bir ilaç daha alınca ateş düştü, titreme anca geçti.

O akşam tekrar aynı seviyelere çıkmadı ateş. Sonra da geldiği gibi nedensiz gitti. Ve zonk zonk bir başağrısı geldi onun yerine. Adım attıkça zonkluyor. O kadar ateş oynamasından sonra normal belki de. Günlük dolar-borsa değişimine döndü vücut ısım, %6-7 değişip durdu. Yalnız, vücudumda bilmediğim şeylerin olması beni çok rahatsız ediyor. Artık “vücuda mikrop girdi, bakteri/virüs”, “acil suya ihtiyacın var”, “şurada ödem var” diyen sinyalleri bulmuş olmamız gerek.

h1

Network olmasa The Newsroom olmazdı

20 Eylül, 2013

Ülkenin iki kutbu arasında dönen laf atışmaları arasında en yabancılaştığım konu, iki tarafın birbirini daha fazla emperyalizmle, abd-israil yanlısı olmakla suçlamaları. Gittiğim forumlarda, yerel meclislerde, ya da internetteki biraraya gelelim oluşumlarında hep anti-emperyalizm geçiyor. Konu emperyalizm değil arkadaşım, hala anlamadın mı? Emperyalizm derken İspanya’yı da kapsıyorlar mı acaba? Çünkü Haziran sonu, Temmuz başında Mango ve Zara indirime girdiğinde azalan eylemci sayısını da hesaba katmak gerek. İşte tam o an:

taksim -23 haz -Fellini'ye sevgilerle
Moda blokçularının direnişe katkısı yadsınamaz. Yine de ‘bizi bırakıp nasıl gidersin’ diye bakıyor vefası eylemciler. 

En basit ve salak örnek, The Newsroom gibi bir diziyi izleyen kolay kolay Amerika’ya laf edemez. Çünkü sadece ‘iyi iş’ten değil, kötünün ve art niyetlerin en kolay hakim olduğu mecrada, yani ‘haberlerde’ nasıl iyiden ve doğrudan yana olunabilineceğini gösteriyor.

Hatta eleştiriyi de oradan almış. Ama dizi saf bir iyilik barındırıyor, eleştirenler değil. Bazen biraz fazla holivut filmine dönmüyor mu? Kesinlikle. Bunun, anlatılanı bastırdığı da oluyor bazen. Ama popüler bir diziden daha fazlasını beklemek haksızlık. Birçok zaman diyaloglar öyle bir zeka barındırıyor ki afallayarak izliyorsun. Üstüne, karakterleri benimsiyorsun, son yılların tarihi olaylarına içeriden bir yerden bakıyorsun, habercilerin üzerinde baskı kuran erk sahiplerine karşı heyecanla taraf tutuyorsun ve üst düzeyden politik tartışmalara şahit oluyorsun. Tam bir seyir zevki.

Bizim habercilerimizle olan farkları, sadece güçlüye karşı dik durmaları değil, haber yapmayı bilmeleri ve habercilik ilkelerine olan bağlılıkları. Bunlarını öğrenmek de bazen o zevkin parçası. En basiti: bir haberi iki farklı güvenilir kaynaktan doğrulatmadan verme.

the newroom-1-2

Dizideki özellikle iki fikir beni damardan yakalıyor: hala iyi işler yaparak hayatı iyileştirme fikri, ve ülkece aynı şeyi izleyip aynı şeyden etkilenme ortaklığı fikri. İkisi de artık hızlıca nostaljiye kayan fikirler.

Bana batan tek tarafsa karakterlerin basitliği. Koskoca yapımcılar filan ama iş ilişkilere gelince hepsi fazlasıyla şapşallaşıyor. Onları bize benimsetmenin yolu herhalde bu. Ekon doktoralı güzel kız, karşı cinsle ilgili tek şey bilmiyor. Veya iki yakışıklı ve usta (kirlenmiş bir kelime) yapımcı olmayacak bir kızı seviyor.

Böylece, izlemeye başlamanız için gereken şeylerin çoğunu da söylemiş oldum. Çarş. ve Cmt. 22, Pz. 19’da.

the-newsroom

Bu hafta Newsroom bittiğinde Network filminin tanıtımı girdi. Network, tv haberleri ile ilgili yapılmış açık ara en iyi film. Newsroom’la organik bağları da var. Haber stüdyosunda çalışanların dağılımı ve sunucunun idealizmi mesela. Veya Newsroom’daki Jane Fonda’nın pelikül kardeşi Faye Dunaway’in varlığı. Ama asıl benzerlik filmin mirasında olmalı. İzleyenler her bölümde anacaktır filmi. Zaten bir yorum, Newsroom için Blackberry’si olan Network demiş.

Network Cuma (20 eyl) 22’de.

network2

network -howardbeale1976

Bu arada, tv haberleri ve anchor demişken bizim özel televizyonlarla doğan 20 filan yıllık anchor’lık tarihimizde 4 önemli anchor çıkardık: Uğur Dündar, Ali Kırca, Birand, Can Dündar. Hani diyorum, hayattaki 3’ünü yakınlarda gören haber versin de yaşadıklarından endişe etmeyelim.

h1

Taksim bize neler öğretti:

3 Haziran, 2013

– Tayyyyip’in inadı kırılmaz, ama yanıp dönmesini iyi bilir:
Belediye başkanı olduğunda cami yapmak için Gezi Parkı’na göz dikmişti Tayyyyip. Şimdi de kışlaya taktı. Ama 2-3 hafta önce gözümüzün içine baka baka “kışla avm ve rezisans olacak” dememiş miydi? Şimdi oradan dönüverdi.

“Aşırıya kaçan polisler” derken Cmt günü korktuğunu gösterdi. Ve her sorumsuz yönetici gibi emir kulu polisleri önümüze attı. O korku geçince bir gün sonra o lafı da bırakıverdi.

– AKP’den türlü türlü sesler çıktı. Çok ses çıktı, çoğu birbirine benzemedi.

– K.Topbaş, bu sadece yol genişletme çabası, daha kışlaya bile kesin karar verilmedi, sivil toplumla karar verilir derken: a) yalan mı söylüyor, b) geçici bir itidal çağrısı mı yapıyor, c) yoksa kimseyi inandıramadan sahibini kızdırmakla mı kalıyor?

– Artık ülkede herkes olan biteni görüyordur sanıyorsun ama hala “polis haketmeyene gaz sıkmaz” diyen çok geniş bir kitle var. Sokağa çıkmayı terör yaratmak sanarak büyüdü ’80 sonrası nesil.

– Taksim’de ulusalcılarla ve faşistlerle yanyana durmadık diyen BDP’liler yine saçmaladı bence. Barış için akp’yle yanyana gelmene de laf ederler o zaman.

– Güvenecek bir haber kanalımız kalmamış. Korktuklarını biliyorduk, ama artık ayan beyan ilan ettiler:
Tayyyip’i, Topbaş’ı uzun uzun görüp dinledik de eylemcilerden konuşturulan, görüşü alınan tek bir kişiyi gördünüz mü bir Türk televizyonunda? Türk televizyonunda diyorum, çünkü yabancı kanalların her haberinde gördüm. Dahası, yaralıların durumunu bildirme, onlarla konuşma gereği duydular mı? Bu rezaletin tanımıdır. Güvenilir bir haber kanalı olmadan hiçbir şey olmaz.

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın6

taksim -31 mayıs -başka kırmızılı kadın by Sinem Babul

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın7

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın8

– Biz polis panzerinin karşısında durma cesareti olan bir kız nesline alışkın büyümedik. Böyle şeyleri anca erkekler yapardı, o da belki.

– Tokyo ve Madrid olimpiyat komiteleri pek sevinmiş olmalı. O kadar yaralı varken, onbinlerce insan terör yaşamışken böyle bir şeye sevinilmez ama bu da bir sonucu.

– Hayatı boyunca idareye en ufak karşı çıkmamış şov dünyası çocuklarının, direniş moda diye gaz yiyen kırmızılı kız tişörtü giydiği bir zamanda devrim diye birşeyin olabileceğine inanamam.

– Halkına böyle bir terörü reva gören insanın, bir pazarlık yapmadan barış için uğraşmasını mantıklı bulabiliyor muyuz? Hadi, daha direğini söyleyelim, sigara ve içkiye savaş açmış kişinin halkına biber gazı solutmasına ne diyeceğiz?

– Ülkede birikmiş bir gerilim olduğunu düşünüyordum birkaç aydır. Şüphesiz eylemlere katılanlar arasında barış görüşmelerine tepki duyanlar da vardı, 1 mayıs’ta taksim kapatılınca gerilimini boşaltamayanlar da. Yalnız, bu tepki öyle kolay kolay bitmez. Bu aralar hükümet bir hata yapsın, yine patlar.

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın2

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın3

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın4

taksim -31 may -başka kırmızılı kadın5

h1

NTV götümü ye: En korkağımız medyamızmış

1 Haziran, 2013

BBC world news’ü izliyorum. Telefonla bağlandıkları, İst.’da yaşayan sanırım İngiliz bir kadın “ben de bugün tazyikli su sıkıldım, 4 kere gaza maruz kaldım, Cihangir’deki evim de gaz altında. Tüm dünya bu görüntüleri verirken Türk medyası Miss World’ü veriyor” diyordu. Güzellik yarışmasını karıştırmasak diye düşündüm ben (sonunu izledim, kazanan dişleri çarpık olanların da güzel olabileceğini gösteren bir kızdı, zaten güzellik mükemmel olmayınca güzel) (bu ciddi bir ifade değildi, kimse yamultmasın). Zaten yarışmanın sunucularının verdiği tepkiyi haber kanallarının sunucuları yapmıyordu.

Ana kanallar, star, şov, a, d, çok büyük bir felaket bile olsa yayınlarını değiştirmeye imtina ederler. Konu onlar değil, haber kanalları. NTV haberdeyse şunlar yaşanıyordu: “Muhabirimiz Mehmet Taksim’de, evet, Mehmet seni dinliyoruz.” “Polisle göstericiler arasındaki çatışma günboyu sürdü. 12 yaralı olduğu söyleniyor, milletvekilleri de yaralandı. Şu anda arkamda gördüğünüz polis panzerine su yüklemesi yapılıyor. Evet, sendeyiz Sinem.” Sonra da bel.bşk.ıyla valinin açıklamalarına geçildi. Anacım, göstermeniz gereken o suyun yüklenmesi değil, halkın üzerine sıkılması. Ama siz sanki bunu bilmiyorsunuz.

Taksim 31-5-13 -Erdal Beşikçioğlu pics

Habercilik anlayışımız zaten diplerde. Keşke CNN’in Ohlahoma’daki hortumu nasıl işlediğini görebilseydiniz. Uzun uzun, ölümlerin olduğu ilkokulda çocukları kurtaran öğretmeni işliyorlardı. Hatta bir aile için çok değerli olan (çünkü ölen kardeşlerinden kalmış) köpeğin mucizevi şekilde hayatta kalışını gösteriyorlar. Tüm haberler kişisel, hatta bazen fazlasıyla kişisel. Bizdeyse tüm bu eylemlerde yukarıdan bakılıyor, aşağıya inilip katılan değil birçok kişiye, tek bir kişiye bile mikrofon uzatılmıyor. Kimbilir nasıl kişisel hikayeler yaşanıyor, haberimiz bile olmuyor. Mesela, bakın BBC’nin Taksim haberine.

İşin diğer tarafı, o medyaların artık ölümlerini ilan etmeleri. Kurulalı beri, NTV gibi popüler ve ciddi bir haber kanalının bizim için çok önemli olduğunu, birçok ülkede benzerinin olmadığını söylerim. Ama şu an Galataport ihalesini 700 milyona alan (hem de birkaç sene önce 3.5 milyar verilen ihaleyi 700 milyona alan) Doğuş’tan artık birşey bekleyebilir miyiz? Şu an olup bitenleri güvenerek izleyeceğimiz bir kanalımız kalmadıysa durumumuz iç açıcı değil.

Bugün de neler olduğunu sokak hizasından değil, panoramik olarak onlarca metre yukarıdan gösteriyorlar, o da olaylar durulduğunda. Ne meydandan birileriyle söyleşi var, ne yerinden anlatım, ne de katılan sanatçıları göstermek. Sanki kendi ülkemizi değil, gugıl earth’ten, kanalların muhabir göndermeye parasının yetmediği yabancı bir ülkeyi izliyoruz.

Taksim -31-5-13 -Norveç

Ama bu korkaklığın geldiğini bilmiyor muyduk sanki biz? Yıllar önce başlayan, dizilerde içki içilmemesinin istenmesi, içki şişelerinin ve kadehlerin 2 yıl önce Ramazan’da buzlanmaya başlaması, en son da bira kelimesinin bile biplenmesi, beer’ın içecek diye çevrilmesi bu korkaklığı anlatmıyor muydu? Hatta Milor’un programında restoran ismi söylenmiyor dediğimde çoğu kişinin bunu kaale alınmayacak kadar önemsiz bulduğuna eminim. Oysa, restoran ismi söylemeye korkan, bu eylemleri mi ekrana getirecek?

Taksim -1-6-13

Tayyyyip’se kendi ayıbını kendisi vurguluyor. ‘Yabancı ülkeler kendilerine baksınlar’mış. Bu, bizim yaptığımız ayıp, ama onlar daha büyük ayıplar yapıyorlar demek değil mi? Zaten, Taksim’de olanların gösterilmesi niye istenmiyor? Demek bir ayıp işliyorsun ki onun ekrana gelmesinden çekiniyorsun. Ben hem o ayıbı işlerim hem de onu kimse göstermesin demek, bu ülkede polisin mantığıdır.

h1

Rakı da bir, ayran da, içmesini bilene. Güzel de bir, çirkin de, sevdim diyene.

24 Mayıs, 2013

Al işte sana televizyonu savunmak için bir gerekçe daha. Bizi birbirimize bağlayan şeylerden en etkili şeylerden biri, ortak kayıplarımız. Adı geçtikçe içimizi acı bir şekilde gülümseten isimler. Şimdi aklıma geldiği kadarıyla mesela Adile Naşit, Kemal Sunal ve Barış Manço. Hep televizyon isimleri. Ama Barış’ın yeri ayrı, di mi? Onu hatırlamak üzüyor insanı. Çok erken bir kayıp olduğundan belki. Ve türlü türlü yerlerden çok hayatımızda olduğundan.

image28

Türki olmanın (TC’li mi demeliyim? bu kelime takıntıları beni sinir ediyor, gerçekten önemli olan şeyler yerine soyut kelimelerle uğraşıyoruz, hem illa siyasi doğrucu olacaksa Türkiye Cumh. de demeyelim, Türk, Kürt, Ermeni, Arap, Çerkes,… halklarının birarada yaşadığı toprak bütünü diyelim; bunlar pratik kısayollardır ve nasıl kullandığına bağlıdır bence), neyse, Türki olmanın temel bilgileri varsa Barış Manço’nun Doğukan ve Batıkan diye iki oğlu olduğunu bilmek de öyle bence. İşte o Doğukan survivor’da bu yıl. Sık sık o garip hüzünle izliyorum. Bu oğullar  adamın mirası gibi bize, emaneti gibi. Birçok kişinin de aynı kelimeleri kullandığına eminim onu gördükçe. Sık sık o duygusallığa geliyor program. Hele geçenlerde 2 ay sonra babasının fotoğrafını gördüğü bir sahne vardı, o, oradakiler, ekran karşısındakiler hep beraber ağladık. O zamanlarda annesi üzülmesin diye ağlamamış çünkü. 

Öncesinde bir programda anlatmış Doğukan. Manço’nun ortağı olduğu bir şirket batınca ölümünden sonra herşeylerine el konmuş, ne var ne yoksa gitmiş. Anneleri de onları uzak kalsınlar diye okumaya Amerika’ya göndermiş. Yaklaşık aynı zamanlarda oradaymışız, hatta bir yıl aynı şehirde.

İlginç bir oğlan, Serdar Kılıç gibi birşeyler yaratma becerisine sahip. Babasının zekasını aldığını söyleyebiliriz sanırım. Barış 200’den fazla şarkı yazmış ki herhalde çoğunu ortaklaşa ezbere biliyoruzdur. Mesela, İngilizce şarkılar söylediğini biliyordum da (başta he’s very old man, Nick the chopper, he’s very old man, Nick the chopper, baba bana para ver, binlik olsun, anne bana çay yap, demli olsun: bir göbek arası verdim, çocukluktan beri bayılırım bu şarkıya, bu kadar akılda kalıcıyken nasıl çok daha popüler olmadığına da hep şaşırırım) ama diğer dillerde şarkı yazdığını bilmiyordum. Fransızca da söylemiş. Hatta karısına İtalyanca şarkı bile yapmış, la casa della mamma tulipano diye – lale annenin evi -ki çocuklar olduktan sonra o da Lale anne dermiş karısına (sözler Maria Rita Epik’in: o da ismi kendisinden ünlü birisi).  Ne kadar da ona göre birşey.

Bu kadar kolay şarkı yazma becerisi en baba şarkı yazarlarında bile çok zor bulunan birşey, nicelik ve nitelik olarak bir Lennon-Mc Cartney ya da Bob Dylan düzeyi. Hiç zorlanmadan şöyle sözler yazabiliyor mesela: ‘Taş üstüne taş koya koya yarattığın dünyanın çöktüğünü görmek bir yana, bir de altında kalmak var ya’. Özellikle kariyerinin 2. yarısında daha basit ve çocuksu melodilere, sözlere yönelmiş olabilir, ama adamın yapabilirliği çok daha ileride. İlk albümünden Baykoca Destanı’nı dinleyin mesela. Ben bilmiyordum bu şarkıyı, daha doğrusu 5 mini parçalık destanı. Ekşi sözlükte birisi “bu şarkı Barış’ın sınırlarını zorladığının değil, sınırları olmadığının göstergesi” demiş. Dağlar Dağlar’ı da andırıyor zaman zaman.

Baykoca Destanı: Gülme ha Gülme, Gelinlik Kızların Dansı, Kara Haber (Turnanın Ölümü), Vur ha Vur, Durma ha Durma. (alttaki yorumcuların neredeyse hepsi farklı milletten)

[ben politikacı olsaydım, Barış’ın başlıktaki şarkı sözüyle cevap verirdim Tayyyyip’e. Ama nerde bizde o muhalefet.]

h1

Sevgimiziinn, aşşkımızınn üüstünnden sene geçti, yağmurr geçti, karr geçti

12 Nisan, 2013

Filmlerde, dizilerde gençlerin aşklarını izlemek çok da anlamlı değil aslında. Binbir çaba, gayret, en sonda biraraya geldiler diyelim. Film bittikten sonrasında ne olacak? En fazla 3 yıl sonra aşk bitecek, ya ayrılacaklar ya ayrılmayı düşünecekler, yeni insanlara kayacak akılları. Birbirlerine duyduklarını büyük bir sevgi değil, uçucu bir tutku, neredeyse bir saplantı olduğunu anlayacaklar, vitrindeki çantaya duyulan gibi sahip olunca zamanla biten birşey. Ya orta yaşlılar öyle mi? Değer bilirler. Hayattan beklediklerini bilirler, mükemmeli hedeflemezler, insanı hedeflerler. Gönüllerinin neye meylettiğini de görmüşlerdir artık. Mantık peşinde karar alanları söylemiyorum tabi, orta yaş aşklarını kastediyorum. Önce yaşayıp deneyimlemelisin, değmeyenleri görmelisin, aldatanları görmelisin, uyuşmadıklarınızı görmelisin, maddiyatçıları görmelisin,,, ki (kafamı yana eğip geniş bir açıyla düzleştirerek büyük bir ki yaptım) değer bilesin.

Çok nadiren da olsa çıkıyor sinemada, tv’de böyle aşklar. En klasik aşk filmlerinden -3 kere çevrilen- Love Affair (An Affair To Remember) geliyor aklıma. Haneke’nin Aşk’ı başka tabi. Bizde 2. Bahar var, bir de Canım Ailem. Canım Ailem’i aşağıda devamını izlemek istediğim diziler arasında görenler burun kıvırmıştır -emin gibiyim buna-, ama geçen ay boyunca her gece tekrarını izledikçe bir klasik olduğunu anladım. Vasat demişim burada daha önce. Evet, biraz karikatürize, bazen fazla masalsı bir dünya, ama aynı Münir Özkul-Adile Naşit aileleri gibi.

Seyrettikçe düşündüm de böyle dünyaları yaratmak kolay değil. Hele de, birbirlerini 20 yıl beklemiş çifti. [Samim (ne isim), Meliha’yı nikah masasında bırakıp (buna cold feet diyorlar) yurtdışına kaçmıştır. Yeğenlerine sahip çıkmak için geldiğinde karşı evdeki Meliha ile karşılaşır, “Samim seni öldürürüm” sahnesi yaşanır.]

canim-ailem_41081

Şu an böyle herkesin izlediği bir dizi yok. Olmayınca da anlaşamıyoruz, paylaşamıyoruz. Aynı şeyi izlemeyince mesela camdan cama ne hoş olacağından konuşamıyoruz, veya biri “ben buradaki büyük oğlanı iyi bir dövmek istiyorum” demiyor, içimizin yağları erimiyor.

Dizinin 3 sahnesini göstermek istiyorum, bir kişi bile izleyecek olsa ona:

– İlkini daha önce de göstermiştim. İlker Aksum gerçekten inanılmaz oynuyor. Feride Halim’e aşkını ilan etmiş, cevap bekliyor, ama Halim için o eski nişanlısının ablası ve hep aileden biri olmuş. Açınca direk 44:50’ye gidiyor, 4 dk izliyorsunuz, 48:50’de bana her izleyişimde olduğu gibi- gözleriniz doluyor.

– İlişkinin devamı. Feride Halim’in aklına girer bir kere. Sonra da başka bir oğlan çıkar ortaya (garantili formül: önce verip sonra geri çekmenin etkisi) ve Halim de aşık olur. Söylemek için şık bir restoranda yer ayarlar, Ozan Güven’den yardım ister, o kim olduğunu söylemeden Feride’yi oraya götürür. Ama o akşam Halim’in akrabası Gülendam fazla katmerden fenalaşır, hastaneye kaldırırlar, bu da gerisi (1:16:15’te başlıyor, Gencebay’ın Aklım Takıldı’sı eşliğinde).

– Ve bir Samim – Meliha klasiği. Meliha’nın doğumgünü. Samim bütün gün unutmuş görünür, oysa bir sürpriz hazırlar. Kardeşi Feride Meliha’yı çaktırmadan sahile götürecektir, ama kebaba dalınca kaçırır. Samim’in rakibi Aziz Meliha’yı gittiği yerde bulur, evlenme teklif eder. Sahne başlar (1:13:55’te).

canım ailem7

Ayrıcana: Şebnem Bozoklu’yla Meliha aynı kişi değil bence. Olamaz yani.

– Onur Ünsal ne sevimli oğlan gerçekten. Beni de andırıyor, yani küçüklüğümü.

– Geçen gün Küçük Kıyamet’te de izleyip bayıldım. İlker Aksum şu an en hayran olduğum Türk oyuncu. “Sevda ne zor şeymiş anam babam.”

– Dizi bitince keşke devamını çekseler dedim. Sonra, geçenlerde bir programda Şebnem Bozoklu’nun Uğur Yücel’le yeni birşey üzerinde çalışacaklarını çıtlattığını hatırladım. İkisini birleştirince… olmaz ama keşke olsa.

canım ailem9

h1

Geceyarısı Sonrası Filmleri

20 Şubat, 2013

Sanırım ben birara erdim, ama ne ara, onu bilmiyorum.

Pz. gece-sabah uyumak üzereyken aklıma geldi, geceyarısı oynayıp duran filmleri yazacaktım ben. Ama son zamanlarda pek oynamıyor diye düşündüm. Atv’de çok tekrarlayan Casanova uzun zamandır oynamıyor mesela, hep dizi gösteriyorlar diye düşündüm. Bu durumda yazmanın da anlamı olmayacaktı. Aradan 14-15 saat geçti, karşımda Casanova başladı. Bu durumda bu filmleri yazmak elzem oldu.

Bundan 5-10 yıl önce daha çok macera-aksiyon filmleri oynardı. Sık tekrarlayan filmler deyince Cehennem Silahı serisinı, Julia Roberts’lı Pelikan Dosyası, Komplo Teorisi’ni, Mel Gibson-Goldie Hawn filmlerini, ya da Denzel Washington ağırlıklı seri katil filmlerini saymak gerekirdi. Ama son 3-5 yılda en çok bu filmler çıkıyor karşınıza. Televizyon seyreden biri bu filmlere, daha çok gecenin bir yarısı illa ki rastlar:

– CASANOVA: İçlerinde en çok tekrar eden bu. Nasıl oluyor bilmiyorum. Mesela, “Hıdır, yavrum, 12-2 arası bir boşluk var, arşivden bir film kap gel” diyorlar, Hıdır da hep rafta kapıya en yakın filmi mi kapıp getiriyor ki?

David_Tennant is Casanova by_pie_liner

Casanova, annesinin bir yatılı terkettiği, hiç konuşmayan bir çocuktur. Bir gün çok şişman bir kız bir bezle onu temizlerken (- Devam edeyim mi? – EVEEET!) konuşmaya başlar, sonra da bir daha susmaz. İstenen her kılığa bürünür, istendiğinde avukat, doktor veya astronom (- Biz astrolog istemiştik – Evet, ben de astrolog demek istemiştim) olur. Kadınlar onun sahtekarlığının içindeki dürüstlüğe hayran kalır (“Yalan söylüyorum, biliyorsun” tarzı bir tarz).

Bir baloda tanıştığı bir kadınla karşılıklı aşık olurlar, ama kadın nişanlıdır ve nişanlısı zengindir. Sonrası yarı sevimli yarı acıklı bir hikayedir. Casanova bu sırada farklı kadınların birinden diğerine atlar. Birisi de erkek rolü yapıp aryalar söyleyen siyah bir kadındır.

İngiliz televizyonlarının 2000’lerin 2. yarısında en sevilen iki dizisinin iki yakışıklısı, Dr. Who’dan David Tennant ve Spooks (MI5)’tan Rupert Penry-Jones oynuyor filmde.

David TennantRupert Penry-Jones2-2

Aslında BBC’nin bir mini dizisiymiş Casanova. 60’ar dakikalık 3 bölüm, bir şekilde 2 saat oynatıyor atv. Kadroda ilk ismi geçen Peter O’Toole’u hiç görmemiş olmam da bundan herhalde.

DANSÇI OLMAK İSTİYORUM  (Gone for a Dance – J’aurais voulu être un danseur):

Eminim 2.-3. filmler bir paket halinde gelmiştir kanal D’ye. Çünkü tarz aynı, başrol oyuncusu aynı. Artık D’de olmasa da yavru kanalları tv2’de mutlaka rastlarsınız bu iki filme.

Bu film içlerinde açık ara en başarısızı. Bir filmi dolduracak net bir hikayesi de yok. Ama hoş dans sahneleri ve kendisini izleten Vincent Elbaz’ı var (İngiliz Rufus Sewell’a çok benziyor Elbaz, onun Fransız versiyonu). Vincent Elbaz dansetmek istediğini farkedince tüm işlerinden kovulur, evini, ailesini terkeder. Bir yandan da tanımadığı babasının büyük bir dansçı olduğunu sanmaktadır. Öyle.

Ma vie en l'air2005real : Remi BezanconVincent ElbazCOLLECTION CHRISTOPHEL

– HAVADAKİ HAYATIM  (Ma Vie en l’Air):

İşte bu çok sevimli bir film. Vincent Elbaz sevgilisinden ayrılmış, uçmaktan korkan bir uçuş simulasyonu denetimcisidir. Apartmana yeni tanışan Marion Cotillard’la birbirlerini severler. Bu sırada, eski ve nobran sevgili tekrar ortaya çıkar. Hayır diyemeyen Vincent eski sevgilisine döner, onun isteğiyle biriktirdiği dergileri atar, evinde yaşayan arkadaşını gönderir. Aynı reddemeyişle evliliğe doğru gitmektedir. Bu sırada, arkadaşından Marion C.’ın Fransız Guyanası gibi bir yere gittiğini öğrenir ve uçağa atlar. Korkusunu yenmeye çalışırken uçağın motorlarından biri durur. Uçağın pilotu da simulasyonda birkaç kez başarısız olsa da kıyak yapıp geçirdiği yaşlı pilottur.

– BUDAPEŞTE’DE GERGEDAN AVI  (Rhinoceros Hunting in Budapest):

Budapeşte'de GErgedan Avı

İçlerinde en ilginci bu. Bir romantik komedi-karanlık aşk filmi arası. Gece geç vakitlerin bulanık kafasına çok uygun. Genç bir adam, durduk yerde kendisini bırakıp terkeden sevgilisinin peşinden Paris’e gelir. Çok sevdiği sevgilisi, sadece bir bant kaydı bırakarak ayrılmıştır. Onun izini sürerken karşısına hiçbir şeyi olmayan, hatta giysileri de olmayan çılgın bir kız çıkar. [Klasik bir sinema yalanıdır bu kızlar, gerçek hayatta yaşamazlar, bir tek pelikül üstünde soluk alıp verirler]. Kız onun evine sığınır. Peşinde de -tabi ki- kötü bir adam vardır.

Sonra genç adam eski sevgilisinin Budapeşte’de olduğunu öğrenir, yola çıkar. Tanıştığı kız da gelir onunla. Eski sevgilisi Nick Cave’in (evet, bizzat kendisi, majesteleri) yönettiği, hayal alemini andıran bir randevu evinde çalışmaktadır.

……..

Bunlardan başka bir de, patronundan kaçmak için Galler’de bir köye sığınan, tanınmamak için de fırıncılık yapan (adı da The Baker zaten), ve -tabi ki- orada bir kadına aşık olan bir kiralık katilin hikayesinin olduğu bir film var, ama o henüz bu diğerleri kadar oynamadı.

h1

Dizi muhabbeti

14 Ocak, 2013

Eniştemlere gitmiştim. Muhteşem Y. izliyorlardı. “Mihrimah gerçekten güzelmiş, portresini yaptırmış, oradan gördüm” dedim. “Güzeldir ya, biz de çok severiz onu” dedi eniştem. Yok dedim, yani gerçek Mihrimah. Evet evet, Kavak Yelleri’nde oynardı dedi eniştem. Kızıyla beraber uğraştık, Pelin birşeyden değil, the real Mihrimah’tan bahsettiğimizi anlatmaya, ama olmadı.

Dizi ilk başladığında bir Radikal yazarı kuaförde Süleyman’ın oğlunu öldüreceğinden bahsettiğinde kadınların filmin sonunu söylemiş gibi davranmasına şaşırdığından bahsetmişti. Sorun, sadece tarih bilmemek değil. Gördüklerinin -genelde- gerçek kişiler olduğunu farketmemek.

………

Ben Muhteşem Y.’a hiçbir yaratıcılık barındırmadığı için çok laf ederim. Yani, nasıl gelecekte geçen bir bilim kurguda gelecekteki yaşamla ilgili ilginç ayrıntılar olmalıysa 500 yıl önce geçen bir dizide de benzer şeyler olabilirdi. O zamanki hayata dair birçok ayrıntıyı bilmiyoruz. Saç tokalarını, temizlik malzemelerini, kapı kollarını, pencerelerin açılıp açılmadığını. Kaldı ki illa uydurmaları da gerekmiyor, bir kısmı müzelerde var. Bize biraz ilginç ayrıntılar gösterebilirdi o güne dair -uydurma&gerçek.

………

Çok etkileyici bir oyun (piyes) vardır, Becket diye, Jean Anouilh’in. Hatta Richard Burton’la Peter O’Toole’un oynadığı müthiş bir filmi de vardır. Bir kralla sağ kolu (danışmanı-yaveri) arasındaki ilişki. Muhteşem Y.’ın seyretmeye değer kısımları da aynen o ilişkiden izler taşıdıkları yerler. Bu, dizi ilk başladığında vardı biraz, Pargalı kendi kişiliğini sorgulardı. Şimdi o ilişki çözülürken çok daha karikatürize olsa da (‘Pargalı iktidar hırsına kapılır’ diye bir cümlede anlatılabilir) yine de yer yer ilginç bu sayede.


İşler Güçler’de görmedikleriniz diye bir bölüm yapmışlar. Tek tek tüm oyuncularla sohbet-mülakat yapmışlar, diziyle ilgili sorular soruyorlar. Gayet eğlenceli olmuş. Yalnız, bir süre sonra birşey bana fena halde batmaya başladı. Tüm oyuncular eksiksiz, mülakatı yapan yönetmen ve senaristi aşırı derecede övüyorlar, onlar da bunu yok canım şeklinde karşılayacağına veya konuyu değiştirmeye çalışacağına direk hoşuna gidiyordu. Hepsi tek tek yönetmenin önceki işlerine hayranmış, teklif gelince inanamamış, bu dizi de şöyle müthiş, böyle müthiş işler çıkarıyorlarmış. Sonuçta 90 dk bu grubun övülmesiyle geçiyordu.

Amerikan sitcomlarında mutlaka yapılır böyle bölümler. Biri de yazarlarımız çok iyi der, ama o kadar. Daha çok kendi kamera arkası anılarını anlatırlar. Hele Cemcir’in yaptığı gibi “ilk bölümü yaptığımızda bunu aşamazlar dediler. Bakınız 2. bölüm, bakınız 4. bölüm, 12. bölüm, 16. bölüm” diyen çıkmaz. Nasıl bir hırstır ve megalomanlıktır bu?

Mülakatı yapan senarist-yönetmen grubu aynı zamanda sınıfın arkasında oturup milletçe inek tiplerle alay eden oğlan çocukları gibiydiler. Teknik ekibi oynayan abilere yaklaşımları pek sevimli gelmedi bana. Ne konuştuğu anlaşılmayan boom’cu oğlan “ben en çok şu sahneyi sevdim” dediğinde “biz senin neyi sevdiğini biliyoruz, hava yastıklarını” demeleri işi tam ergen aba zan muhabbetine döndürdü (o sahnede kendinden çok uzun bir kısa sarılıyordu oğlan). Bir yönetmen, kendi oyuncusundan (o kızmasa bile) televizyonda nasıl hava yastığı diye bahsedebilir ki?


Behsat’ın da filmi oynadı bu arada. Bir sahnede içeri aldıkları kişileri konuşturmaları gerekiyor. “Amirim, bunlar yetiştirme yurdundan, şerbetlidir onlar dayağa, konuşmazlar” diyor Hayalet. Behsat “sen başka yol biliyor musun” diye soruyor Harun’a. Yo diyor Harun. Ben de bilmiyom diyor Behsat. Gayet bilindik bir sahne, dizide de benzerleri bol.Konuşturması mı gerekti, ayağını suratına yapıştırır Behsat. Sadece dövmez, aşağılar da. Sonuçta o dayak işe yarar, dövdükleri de hep bunu hakeden kişiler olur. Sonra da bu diziye doğru şeyleri savunuyor, haklının yanında, solcu-ilerici derler. Her hafta 1-2 tane okuduğumuz karakolda dayak haberlerinden biriyle bunu üstüste koyunca ortaya ne çıkıyor peki?

Anadilde savunma hakkı geçiyordu mesela bir bölümde. Ama öyle meseleleri arka plana koyarak (ama üzerine hiçbir şey demeyerek) yapılan şey, kendilerine prestij sağlamaya çalışmaktan başka birşey olmaz, o anlamda popülist olur.  Asıl, bu dizinin polis dayağını eşi-benzeri olmayan bir şekilde olumlayan, polisin gerektiğinde suçlu gördüklerini iyice bir benzetmesini haklı gösteren bir dizi olduğunu farketsin artık herkes. Seveceksek de buna rağmen sevelim.


Televizyonun son 1-2 yılda giderek daha düşük beğenilere göre düzenlenmesinin nedeni belli oldu. Meğer AB grubunun reytinglerdeki oranı azaltılmış. Ayrımı da eğitimle değil, direk gelirle yapmaya başlamışlar. Önceden bakardım, AB’nin ve genelin tercihleri ciddi biçimde farkederdi. Artık genele hitap etmeyecek bir programın, en azından büyük kanallarda yapılma şansı yok. Vasat ülkeye hakim artık.

Geçen yıl Son dizisi vardı mesela. Harika değildi, ama her Berkun Oya işi gibi farklıydı. Tabi ki hiç seyredilmedi.  Sadece halk değil, eleştirmenler de fazla karışık ilan etti. Radikal’in demirbaşı Orhan Tekelioğlu “yazar kendi yarattığı bulmacaya aşık olmuş” diye tanımladı. Oysa öyle karışık filan değildi. Sadece sırrını son bölüme dek saklıyordu. Ama en salak anlatılara alışmış beyinlere karışık geliyordu. Geçenlerde Berkun Oya anlatıyordu. İsveç’ten almışlar diziyi ve çok beğenmişler.

Peki, hiç mi güzel birşey yok? Televizyon haberciliği üzerine çok iyi yazılmış The Newsroom tekrar başlıyor cnbc-e’de, Çar.ları 9’da. Karakterler çok inandırıcı diyemem, empati kurulabilsin diye fazla saflaştırılmışlar, ama hikayeler, hem de geçen yılın gerçek haberleri üzerine gelişen olaylar müthiş başarılı. Bizim gibi, iki haber kanalının Doğ.. (noktalı yere joker gibi xx koyun, olsun size iki büyük holdingimiz) holdingin bünyesinde olduğu bir ülke için özellikle önemli bu dizi.

Sadece bir zaman lordu değil, aynı zamanda hayal gücünün de kralı olan Dr. Who Pazarları cnbc-‘e’de, 9’da.

Ve bazılarının tüm zamanların en iyi dizisi dediği, bir klasik nasıl bugüne uyarlanırmış diye ders veren, süper zeki dizi Sherlock bbc entertainment’ta, Pz. ve Pt.’leri 9’da. Sherlock’un bir blog yazarı olması, Watson’ın olay yerinden laptopının kamerasıyla aktardığı görüntüleri Sherlock’a izletmesi gibi ayrıntılarla başedebilirseniz benzersiz bir zeka fırtınası göreceksiniz. İngiltere’de en çok izlenen dizilerdenmiş Sherlock. İşte onlar Sherlock izliyor, biz de bu izlediklerimizi izliyoruz.

h1

Tabi ki babanın çiftliği

26 Aralık, 2012

Tayyyip’in son yıllarda ntv’ye 3. konuk oluşu bu, benim hatırladığım kadarıyla. İlkinde sert soru sormaya aday Banu Güven vardı. Müthiş bir gazeteci değil (müthiş gazeteci için The Newsroom’u izleyin) ama gayet cesur biri Banu Güven. Ama sonra, programına uyarılara rağmen Leyla Zana’yı çıkardığı için kovuldu. Geçen yıl seçim öncesi ntv sohbetinde ise Ruşen Çakır vardı. Hatırlarsınız, “ama öldü efendim” ‘den bahsetmiştim; Hopa’da gaz nedeniyle ölen emekli öğretmen akrabalarıymış, yayında onu sormuştu. Ne oldu? Kovuldu.

Bu yıl, Türk sağının yüce şahsiyeti, Özal’ın has adamı Mehmet Ali Barlas vardı. NTV’deki değişimin özeti. İnanmadığı şeyleri söylemez Barlas, ama inandıkları da sağcıların daha fazla hoşuna gider. En azından söyleşinin önemli bir kısmında Tayyyip’i onaylayacağını biliriz. Öyle de oldu.

Peki, her zaman herkesle kavga eden Tayyyip bugün en sert kime çıktı? ODTÜ yönetimine. Geçen gün Ankara Emniyeti’nin çıkışına hafif tepki vermiş olabilirim, ama şimdi orada dur bakalım.

Birkaç ay önce Çankaya Üniversitesi mühendislik fakültesi dekanı istifa etmiş. Bir milletvekili, kızı/oğlunun sınıfı geçmesi için üniversite yönetimini aramış, yönetim de dekanı. Dekan da yapmam demiş, istifa etmiş. Rektör yardımcısı da görevinden ayrılmış. Bunu bana anlatan kişi de akp’nin kontrol edemediği çok az üniversite kaldı, biri odtü demişti.

Not meselesi tabi çok abartılan bir konu. Daha çok yandaşları işe alma, muhalif çalışmalar yapmama, devlet projelerinden pay alma gibi konular söz konusu. Yani odtü karşıtlığı geçen hafta olmuş değil.

______________________

Tayyyip’in çalışma ofisindeki böceğe takıldı herkes (bu eski bir haber değil miydi?). Bu sırada diğerleri kaçtı. Mesela, şöyle başladı Tayyyip (metin şurada):

“Bir defa Türkiye’de kuvvetler ayrılığı prensibini en güçlü savunan partinin lideriyim. Kimse bunu eğip büküp sağa sola çekmesin.”

sonra ilerleyen kısımda da şöyle dedi:

Nermin Yurteri: Ama meclise sunulan tasarıda bazı farklılıklar var bu başkanlık kararnameleri çıkarma yetkisi ve meclisi fesih yetkisinin olması başkanın kuvvetler ayrılı ilkesine tamamen aykırı.

Recep Tayyip Erdoğan: O anayasayla ilgili bir konu millet size böyle bir yetki veriyorsa mesela şimdi referanduma gidiyorsunuz millet diyor ki ben başkana bu yetkiyi veririm diyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün döneminde işi nereye bağlamıştı nihai karar merci TBMM’dir demişti. O zaman Gazi kuvvetler ayrılığından bahsetmiyordu kuvvetler birliğinden bahsediyordu. İşi getirip TBMM adına cumhurbaşkanına yetkiyi veriyordu. O günün savaş şartları filan belki bunu bu şekilde ama ölene kadar bu şekilde devam etti ve bunu İnönü’de kullandı.

Mehmet Barlas: Siz şu anda Türkiye’nin başbakanı olarak Amerika’nın başkanından daha güçlüsünüz. Amerika’nın başkanı istediği kanunu çıkartamıyor istediği atamayı yapamıyor. Başbakanlık sistemi daha güçlü daha etkili niçin başkanlık sistemini düşünüyorsunuz?

Recep Tayyip Erdoğan: Burada parlamentonun gücünü daha da arttırmak, bir defa referanduma açık bir yapıyı bizim güçlendirmemiz lazım. Biz iki referandum yaptık ama daha da fazla olması lazım.

Pardon ama ülkede gazeteci mi yok? Gazeteci olmasına da gerek yok. Biraz dinlediğini anlama ve mantık yeterli. Yani biri de çıkıp “o zaman siz ilk söylediklerinizi yalanlamış oluyorsunuz, basbayağı kuvvetler ayrılığına karşısınız” niye diyemiyor?

Daha kötüsü de var. Birazdan göreceklerinize orta değil, direk gollük pas demek bile ayıp olur. Adam bizzat getirip topu kale çizgisinde bırakıyor. Sizin tek yapmanız gereken orada duran topa dokunmak. Üstelik karşıdan geliyorsunuz. Yani kaçırmanız fiziğe aykırı:

Mehmet Barlas:(Çeşnicibaşınız var mı diye sorduktan sonra) Mideniz bozulsa kuşkulanır mısınız?

Recep Tayyip Erdoğan: Mide bozuklukları hele hele bu organik inorganik bu olaylardan sonra sürekli tehdit altındayız. Hiç birimiz belki istisnai olanlar vardır organik gıdalarla beslenmiyoruz ki bizim hanım bu işlerde çok hassastır. Onun içinde resmi konuttaki bütün şeylerimizde bunlara dikkat ediyoruz mümkün olduğunca. Ama yeşili alıyorsunuz bütün o yeşil bitkilerde, aldığınız süt öyle, yoğurt öyle. Vatandaşta bu imkanları bulamıyor. Kanser niye bu kadar artıyor hep yanlış beslenmelerden kaynaklanıyor. Biz geldiğimizden bu yana SGK olarak sağlıkta yaptığımız ödemeler bire dört bire beş arttığı halde maalesef mücadele devam ediyor.

Bunu duyan kişi “Ee, o zaman anacım, niye ülkeyi GDO cenneti yaptınız? Niye ülkedeki mısırların %90’dan fazlası ve soyanın hepsi GDO’lu? Niye GDO’lu ürün kullanan üreticiler bunu pakette belirtmek zorunda değil (mesela bunun Ülker’le olan ilişkinizle bir ilgisi olabilir mi?)?” diye niye diyemiyor, ha niye diyemiyor?

Azıcık cesaret, azıcık konular arası esneklik, azıcık hazırcevaplık zekası. Başka bir isteğim yoktu.