Archive for the ‘polit büro’ Category

h1

– Kaderimize razı mıyız?

18 Nisan, 2017

Bir hafta – on gündür yazacaktım, başlığı da ‘- Kaderimize razı mıyız? – Hayır’ olacaktı. Sonuç-çukla beraber değişti tabi. Ama içi benzer:

Kavak Yelleri’nin (- ay, yine mi kavak yelleri? – bir sn, birşey anlatıyorum) 2. sezonunda kendi karakterine uymayan bir hikaye vardı. Biliyorsunuz, dizi romantik komedi denebilir, bu kısımsa açıkça Türkiye profili:

Aslı ve Su bir kenar mahallede, gecekondudan bozma rezalet bir eve taşınırlar. (Dizide de rezalet diye geçer, ama ev sahibi evi kesin “burada dizi çekildi” diye pazarlıyordur.) Sonradan Aslı’nın ablası da bebeğiyle gelir. Bunlara mahallenin serserileri musallat olur. Aslı’ya tam bir kenar mahalle serserisi, ablasına da bakkal. Aslı pislik serseri yüzünden klinikteki işinden atılır, o da polise şikayet eder. Bir de bakkala göz koyan bir ev sahipleri kadın vardır. İki taraftan baskı sürer, mahalleyi de dolduruşa getirirler. “Zaten eve girip çıkan erkekler” filan. Bir akşam serseri tip arkadaşlarıyla beraber Aslı’yı evinin önünde kaçırmaya kaçırmaya kalkar. Eve gelen Atakan (Mösyö) kurtarır, eve sığınırlar. Serseriler evi taşlamaya başlar. Ev sahibi kadın ve bakkal da gelir, tüm mahalleyi dolduruşa getirir, hepsi evi taşlar. Camların hepsi iner. Kızlar şok içinde bir köşeye sığınır. Kapıyı zorlarlar, Atakan kapının arkasına masa, koltuk koyup güçlendirir.

Bunları nasıl bu kadar iyi hatırlıyorum. Çünkü daha yeni izledim. Haftaiçleri her gece yayınlıyorlar. Ve bölüm tam bu noktada bitti. Ve bu bölüm tam da geçen Cuma gecesi yayınlandı. Olayın nasıl devam edeceğini Pazartesi gecesi görecektik. Peki, arada ne olacaktı? Bir referandum. Ve bu referandum tam da o kızların sonunun ne olacağının, kurtulup kurtulmayacaklarının referandumuydu.

Kaybettik mi? Yok, fena halde kazandık. Sadece mücadele bitmedi.

Şunu herkesin anlaması gerek: Güvenecek olan sadece kendimiziz. Seçim hırsızlığını herkes bekliyordu ama herkes de hazırlıksızdı. Bizim hazırlıksız olmamız anlaşılabilir ama partilerin olması kabul edilemez. Mesela, 2015’ten beri, yani 3 seçimdir chp’ye müşahid ağını sadece sandık güvenliği ve ysk sonuçlarını kontrol etmede değil, o gece sonuç vermede de kullanması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Hele ki şimdi aa rakipsiz, eskiden en azından cha vardı. Öncesinde Emrehan Halıcı’ya (öncesinde bilgi işlemden sorumlu gnl bşk yard.sı oydu), şimdi de Erdal Aksünger’e o kadar çok yazdım ki bunu. Bunlar öyle yüzer yorum alan kişiler değil, birini görmemiş olmaları mümkün değil. Hepsini bırakın, bu öyle atla deve bir fikir değil. Seçim sonucunun aa’ya bırakılamayacağını görmek çok mu zor?

Sistemi kafamda kurmuştum bile. Bina sorumlusu sonucu ilçe sorumlusuna bildirir, o il sorumlusuna. Küçük birkaç il birleştirilir. Yaklaşık 50 kişinin sisteme bilgi girme hakkı olur. Hepsi önceden eğitim alır. 170 bin mi ne müşahidin var, bulunmaz bir ağ. Oysa, dün geceden beri tek sayısal veri gelmedi chp’den.

Ama artık chp tartışmaya da gerek yok. Sadece onları unutmamız gerek demeye çalışıyorum. Chp sorun da değil, çare de. Bundan sonra başkanlık seçimi oyu filan vermem ben. Göstermelik meclise de oy vermem. Kimsenin de vermesini istemem. Ne bu sistem meşrudur ne yapılacak seçimler. Yani partiler filan yok artık, bundan sonra hareketler var, biz varız.

Yolumuz kısa değil. Ama işler Tayyyyip’in beklediğinden de kötü olacak. “Sonu ne olursa olsun, kazanan haklıdır, kimse sesini çıkaramıyor zaten”, ve hatta “atı alan Üsküdar’ı geçti” demeyeydi (yalnız bazen nasıl da itiraf ediyor yaptıklarını), cb olarak kalırdı. Hatta sonraki seçimi de kazanırdı. Şimdi kendi sonunu da, hatta daha iddialı konuşayım, siyasal İslam’ın da sonunu getirdi.

Biz arada gül gibi yıllarımızı kaybettiğimizle kalacağız sadece. Bazen bakıyorum da 3-4 yıldır, özellikle 7 haz seçiminden beri hayatımı yaşamıyorum. Haksızlığa dayanamamak bitiriyor beni.

Somut konuşayım. Kimse konuşmuyor, ben diyeyim: İçeride hukuki birşeyi kazanmamız mümkün değil. ABD’den birşey çıkmayacağını gördük bile. AB’den? AB ile ilişkilerin daha iyiye gitmesi mümkün değil. Ama beklediğimiz sertlikte “referandum sonucunu tanımıyoruz” açıklaması gelmeyebilir. Zaten onlara bel bağlayamayız. Kendimizden başka güvenecek kimsemiz yok. Bunu onlara, hatta ona yedirmeyiz.

Sonra tabi, Pt. Efe geliyor, camdan girip kızları koruyor. Deniz duyup tek başına kalabalığa dalıyor. O dayak yerken Efe (ki o sırada araları berbat) çıkıp onu kurtarıyor, içeri çekiyor. Serseriler eve benzin döküyor. Mecburen dışarı çıkacakları sırada Efe’nin polis abisi ve polis minibüsü geliyor, kalabalığı dağıtıyor. Ama macera bitmiyor, bu serseriler 1-2 bölüm daha olay çıkarıyor. Sonları kodes (olsa gerek).

Önemli kısmı unutmuşum: Deniz, Atakan ve Mine o pisliği tuzağa düşürüp yakalarlar. Bir sandalyeye bağlayıp etrafına çember şeklinde benzin döküp yakarlar. Pislik “sizde nerede o yürek” der, onlar da bunun üzerine benzini onun üzerine de dökerler. Korkudan ölür, ama üzerine kibriti attıklarında anlaşılır ki bidonu değiştirmişler. Polis sonra.

 

h1

Mümkün mü?

22 Aralık, 2016

Baştan söyleyeyim: değil.

Bu politik bir blog değil. Kimse buraya benim politik fikirlerimi okumaya gelmiyor. Benim de 10+ yıl sonra hala bu blogu tutuyor olmamın nedeni o değil.

Ama ülkede hayat böyle devam ederken durup da göze gelmeyen, minik ama anlamlı ayrıntılardan bahsetmek mümkün mü?

Birkaç haftadır sık sık ülkenin yaşanırlığı kalmadı diyorum. İlk, yurt yangınından sonra söyledim bunu. Yurtta çocuklarını yaşatamayan ülkede yaşanmaz. Bazı şeyler kaza diye geçiştirilemez. Çünkü 2016’dayız ve elektrikten kaynaklanan bir yangını önlemek için neler yapmamız gerektiğini gayet iyi biliyoruz. Ülkeyi yaşanmaz kılan da kimsenin o standartları, yetmez!, ‘en üst standartları’ aramıyor oluşu. (Yeni ve iyi kablolar olacak, devre kesici olacak, duman alarmı olacak, tavandan spreyleme olacak, tabi ki yangın merdiveni olacak.) Bunların bir-ikisini anlatabiliyorsun, ama çoğunu değil.

O sırada herşey de birbirine karışıyor. O önlemlerin hiçbirimizin evinde olmaması başka, bir yurtta olmaması başka. Hiçbir yurtta olmaması başka, hiç kontrol edilmemiş, inşaat ruhsatı bile olmayan bir tarikat yurdunda olmaması başka.

Alışmak, başkasının değil, kendi haklarını da istememeye dönüşüyor. Beşiktaş’taki katliam gecesi hiçbir yetkili kamera karşısına geçmedi. Oysa geçen yıl yine hemen hemen aynı saatte olan Paris saldırılarından sonra 02:30’da kamera karşısına geçmişti Tayyyyip. Gece boyunca kaç kişinin öldüğü söylenmedi. Hatta ölüm olduğu bile 3-4 saat sonra Tayyyyip’in yazılı açıklamasıyla geldi. Çünkü artık kimse haber verilme hakkının peşinde değil.

Konu aptallık değil, kimse düşünmek istemiyor. Düşünmek dünyanın en kaçınılan, en zor eylemi. O yüzden en absürt, en salakça fikri bile, kolayca alınacak hale getirip yanına 2 garnitürle satabiliyorsun. Tabi bu, ne kadar yaygın bastırdığına bağlı. Soma için, yurt yangını için sabotaj dediklerinde onu kimse yemiyor. Çünkü anca cılız bir ses söyleyebiliyor onu. Ama bir intihar eylemine topluca feto dediklerinde bayağı alıcısı oluyor o fikrin. Yanında “Feto’dan soruşturulmuş”, “darbeden sonra izin almış” filan demek yetiyor, sonradan doğru çıkmamaları hiç önemli değil. Çünkü karşılarındakiler ki zaten insanlara ulaşma şansları çok daha az, akıllı bir şekilde karşı çıkmıyor. İnsanlar düşünmüyorsa durumu en basit haliyle vereceksin. “Sabotaj mı? Bu olayın daha önce olmaması mucize.” “Feto mu? Adam Halep’in intikamı için öldürüyorum diyor. Cumhurb. hayır, sen yanlış biliyorsun,  feto için öldürüyorsun diyor. Siz ölüme giderken tiyatro yapan yapan adam gördünüz mü?” “Geçen hafta Rus konsolosluğuna ışid bayraklarıyla yürüyenlere en ufak müdahale oldu mu?” Bunlar yerine, “feto olsa bile” deyince o insanılmaz absürt argümana meşruyet kazandırıyorsun.

Neyse, günlük örneklere girmeden çıkamıyorum konudan.

İnsanlar birden düşünmeye eğilim kazanmayacağına göre bu ülke de kolay kolay yaşanılır olmayacak. Aslında gayet iyimserdim ben. Orada burada tanıdığım, tanımadığım karamsar insan görünce dayanamayıp iyimserlik aşılıyorum. Geniş zaman çünkü hala farklı düşünmüyorum. Bunlar akp’nin en iyi günleri. O referandum kolay geçmez. Akıllı bir muhalefet kazanır. Akılsızı da az farkla kaybeder. Kaybetmek de her şeyin sonu değil. Çünkü artık iktidarın isteyebileceği hiçbir şey kalmaz. Artık vermesi beklenir, ne istediysen verdik, düzelt hayatlarımızı/ülkeyi denir. Ama sorun, onları kolayca devirip ülkeyi yaşanılır hale getirecek, bunun için birleşecek, akıllı ve cesur hareket edecek bir kitle/muhalefet var mı? Ki sorunlarımız dev. Bu pislikler işi çirkinleştirmeden de gitmez.

Kısacası, değil ama yaşanabilirmiş gibi yapıyoruz. Başka da şansımız yok. Tivitır’da filan Şam’da yaşayan Suriyelileri görünce orada hayatın nasıl devam ettiğini anlayamıyorum bazen. Ama ne yapabilirler ki. Burada da mümkünmüş gibi yazmaya devam edeyim diyorum. Aslında sadece bunu yazayım demiştim:)

Demin, Isabella Rossellini’nin çektiği kısa filmleri gördüm. Bir Isabella Rossellini hikayem var, hep yazmayı düşündüğüm ama bir yandan da kaçındığım. Birkaç güne yaziim artık.

h1

Bill Clinton için geç değilse hiçbirimiz için geç değil

22 Ocak, 2016

Startalk diye bir program var Nat.Geo.’da. Neil deGrasse Tyson diye bir astrofizikçi, Richard Dawkins, Christopher Nolan gibi ünlülerle söyleşip seyircili stüdyoda bir komedyen ve bir bilimciyle o söyleşiyi yorumluyor. Geçen hafta Bill Clinton konuktu. Bahsettiği konular, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan önce kendi büyük çarpıştırıcılarının (Desertron) olduğu ama ona kongreden parayı alamadığı için iptal olduğuna üzüldüğü, ama Genom projesini tamamladığı için memnun olduğu filandı. (Adamlar başka şeyler konuşuyorlar, bizim herhangi bir politikacının bilime bakışını düşünün bir de.)

Yalnız yaşlanmış. Ama bu, ülkesinin ilk First Gentleman’ı olup Hillary ile gezilere gittiği ülkelerin first lady’leri ile takılırken onu engeller diye düşünen var mı? Yoook.

Clintons -billclinton-eating

Burayı okuyanların malumudur, 2007’de seçimler öncesinde Gül ve Hillary’nin başkan olacaklarını, başkan ülkeye geldiğinde de Bill’in Hayrünisa ile flörtleşeceğini yazmıştım. Bunlardan hiç olası gözükmeyen olmuş, çok olası gözüken olmamıştı. 2 başkanlık seçimi sonrasında Hillary yine en büyük aday olarak başladı yarışa. Ne partisinde ne de karşıda öne çıkan bir isim yoktu. Başkanlık için gereken şeylerden birisi tanınırlık (bizde de öyle: Ekmel) ve tanınır tek bir Cumh.çi aday gözükmüyordu. Hillary için durum çok kolay duruyordu. Sonra Trump adaylığını açıkladı. Duyduğum anda parti adaylığını kazanacağına emindim. Başkanlık yarışı ise açık hale gelmişti.

Hillary’ye kendi partisinden de hiç beklenmeyen güçlü bir rakip çıktı, Bernie Sanders. Hillary ülke çapında önde görünse de 2 hafta sonra seçimi ilk yapılacak eyaletlerde Sanders önde.

Amerika’da parti içi yarışın saçma bir çizelgesi var. Eyalet seçimleri aynı anda yapılmıyor, böylece ilk yapılan eyalet seçimleri tamamen momentumu belirliyor. Bunu 2004 seçiminde acı bir şekilde yaşamıştım. O yıl Eylül’de gittiğimde ilk 10-12 gün otelde kalmıştım ve bu yüzden berbat hissediyordum. Önceki evimden yaz öncesi ayrılmıştım, yeni ev arıyordum ve oradaki 2 yıl sonrasında kalabileceğim arkadaşım yoktu. Gecesine 100-110 bayılırken ne zaman ev bulabileceğimi, yani bulduğumda ne kadar içeri girmiş olacağımı bilmiyordum.

O günlerin kahramanı Howard Dean olmuştu. Otelde 1 ya da 2 akşam Demokratik Parti adayları münazarasını izlemiştim. 7-8 aday arasında bir köşedeki bu Vermont valisi Amerika için resmen sosyalist kaçan fikirlerle ve dinamikliğiyle çok sivrilmişti. Büyük şirketler yerine küçük bağışlarla finanse ediyordu kampanyasını, bu yolla rekor para toplamıştı (demokrat parti için rekor, yoksa Bush’un 5’te 1’i), interneti kullanıyordu ve gençler onu benimsemişti. Ülke çapında da önde gidiyordu.  Ama ilk seçimin olduğu Iowa gibi küçücük bir eyalette 3. olunca birden tüm anketler değişivermişti. Ve Bush’a karşı kazanması mümkün olmayan (çünkü iyi görünmüyor, sevimli değil ve ünsüz) John Kerry kazanmıştı parti adaylığını.

Howard Dean-4

Sonrasında Dean partide önemli bir isim oldu, ama bir türlü bakan filan yapıp iyi kullanamadılar adamı. Keşke bu seçimde aday olsaydı. Clooney bir film yapmıştı onun adaylık sürecisini, Ides of March diye.

Bernie Sanders da Vermont’tan, senatör. Ailenin politikacılara giydirip duran (ve Sözcü okuyan) sinirli amcasına benziyor. Kendisini açıkça sosyalist olarak isimlendiriyor (gerçi abd usülü tabi). Gelir dağılımı konusundaki fikirleriyle çok kalp kazanıyor. Ben de sevdim adamı. Ama partinin solundan geldiğinden, hatta yakın zamana dek partili değil, bağımsız olduğundan -adaylığı kazanırsa- başkanlığı kazanması zor geliyor bana.

Bernie SandersBernie Sanders-2

Hillary’nin asıl 2004’te aday olması gerekirdi aslında. Parti adaylığını da rahat kazanırdı, Bush’u da yenerdi. Mevcut başkana karşı yarışmak çok zor diye bir anlayış var, o yüzden aday olmamış olmalı ama bahsettiğimiz Bush yani. 2008’i de Dean’in kaybetmesine benzer bir şekilde kaybetti Obama’ya. Parti içinde çok önde görünürken eyalet seçimlerinin hemen öncesinde Oprah’ın filan desteğiyle birden rüzgar Obama’ya dönmüştü. Üzülmüştüm, çünkü Obama sempatik olsa da liderlik karizması ve içi dolmayan değişim sözcüklerinden fazlasını vaat etmiyordu. Başkanlığı da orta oldu bu yüzden.

Hillary bir türlü başkan olamazsa üzücü olacak. Bir kadının başkanlığa bu kadar yaklaşması zoe. Ama ondan önce bir Clinton olmasından gelen bir sempatim var kendisine. Chelsea’yi de çok sevimli bulurdum ben. Düşünsene, kayınvalide ile kayınpeder Hillary ve Bill. Yazık oldu.

Clintons -1976-2

Trump’ın başkan olmasınıysa düşünemiyorum bile. O dünyada yaşanmaz. O, parti adaylığını kaybetmez gibi geliyorbana, henüz kesin olmasa da.

Başa dönelim. Bill’e yakıştırıyorsanız kendinize de yakıştırın. Takın takıştırın.

h1

Kendinden geçen insanlar ülkesi

22 Eylül, 2015

2 haftadır birşey yazmayı çok istedim. Ama kendinden birşey yazmayı imkansız kılan bir ortam vardı. Bu da büyük bir haksızlık.

Çok kısaca geçeyim, zaten bilinen şeylerin üstüne söyleyebilecek tek sözüm bu:

Ulusalcı-milliyetçi kesimin akp-tayyyyip’e söyleyebildiği tek şeyin “bunları siz semirttiniz” olması çok fena. Bu çünkü, “şimdi doğru yapıyorsunuz” demek. Zaten semirmemiş olmasa da Kandil bombalandıktan sonra elindeki bütün güçle, gerekirse büyükşehirde bombalarla cevap vermeyecek miydi pkk? Bunu görmek için çocuk kafası yeter.

Belirleyici olan ve ileride en çok bakılacak olan, 25 Temmuz’da Kandil’in bombalanması kararı. Öncesinde pkk polisleri öldürmüştü ama barış dönemindeki ilk cinayeti değildi. O bombalama kararını duyduğum anda eyvah dedim ben. Oraya götüren Suruç katliamının da aynı planın parçası olup olmadığını bilmiyorum. Net bilgisi olmayanın emin olarak iddia etmesi zor.

Pkk’nın hdp’yi bitirmeye çalıştığını da düşünmüyorum. Onlar akp devletiyle savaşıyor, hdp’ye etkisini düşünecek durumları yok. Masum olduklarını hiçbir zaman düşünmedim, yanlış anlaşılmasın. Komşunla anlaşmazlığın olan bir bölge var. Adam hak iddia ediyor, bahçesine katıyor, oraya geleni vururum diyor. Sen de çalışanlarından birine oraya git diyorsun. Baştan kimin haklı olduğu, hatta komşunun bir katil olduğu, senin adamını bilerek ölüme gönderdiğin gerçeğini değiştirmiyor.

Bu arada, pkk ateşkesten bahsederken haftasonunda yine vurdu tsk kandil’i.

h1

Seçim sayıları ile ilgili bildiğim herşey

2 Haziran, 2015

1- KOALİSYON

Bizim demokratik bir seçim sistemimiz var. …
“Nasıl yani” tepkisi için bir es verip devam edeyim. Tabi ki baraj hariç. Ama temsil oranları bakımından hiç fena değil. 2011’de:
chp’nin oyu %26, mecliste sandalye oranı %24.5,
mhp’nin oyu %13, mecliste %9.6,
hdp’nin oyu da, meclis yüzdesi de %6.4.
Sadece akp %49.8’e mecliste 59.5. En büyük parti bir parça kayrılıyor d’Hondt’ta, ama diğer sistemlere göre çok büyük bir kayrılma değil.

Tabi ki bence olması gereken tam oyun oranında temsil edilmek. Ama çok kötü örnekler de var. Mesela, geçen ay bizim Birleşik Krallık’ta muhafazakarlar %37’yle parlamento çoğunluğunu aldı. UKIP %12.5’la sadece 1 vekil çıkardı (oyları patladıysa da genel başkanları meclise giremeyince istifa etti). İskoç ulusalcılar %5’in altında oyla 58 vekil çıkardı.

Bizde bunun nedeni, seçmenlerin barajlı sisteme adapte olması ve hdp çizgisinin çok iyi organize olması (baraj olmasa aynı oyla sadece 6 fazla sandalye alacaklardı).

Bunu bildiğimden, akp’nin 30 Mart’ta %43.3 aldığını görünce ümitlendim. Mecliste %50 civarına denk geliyor olmalıydı. İl il hesapladım yerel seçime göre. Tam 275 çıktı (+ 3, ya da en fazla 5, çünkü mesela İst. oylarının 3 seçim çevresine dağılmasını ve hdp’nin bağımsızsızları ne kadar organize edeceğini tahmin etmek zor). Sınır. Yani akp çoğunluğu çok riskli demekti bu.
Bu hesabı yaptığım excel dosyasının tarihi 17 Nisan. 2014.

Birkaç ay geçti. Geçen yılın sonlarında hdp %8’lerde gözükünce (yani akp’den 1-2 puan alınca) kesinleşti. Akp tek başına iktidar olamayacaktı. Bunu herkese anlatmaya çalıştım. Ama insanlarda akp yıkılmaz algısı vardı, kimse ikna olmadı. 2-3 ay önce, Mart’ta, Nisan’da anketler gelene dek.

(O yüzden hdp parti olarak girince sinir oldum. Tam akp’nin güç kaybı resmileşecekken bunu riske ediyorlardı. Ki son 1 ayda akp 276 altında kalsın diye oy vermeye karar verenler olmasa geçemezlerdi.)

Koalisyonları da son 1 ayda tartışmaya başladık. Ama hala deadlock benzeri bir ifade duymadım. Bir konuya kafamızın basması için son gününün gelmesi gerekiyor.

Kurulabilecek 3 koaliyon vardı, akp-mhp, akp-hdp, chp-mhp-hdp. 3.sü fazla zor. Diğer ikisi de hiç kolay birliktelikler değil. Akp-mhp’yi birbirine yakın gören çok ama sonra yıllarda mhp’nin tek söylemi akp karşıtlığı üzerine. Akp’nin hdp’yle biraraya gelmesini de mhp’ninkine yakın görüyordum ama beni şaşırttılar.

Yani, kolay yürüyecek bir koalisyon olasılığı görünmüyor. Bu da tekrar seçim, tekrar benzer sonuç ve tıkanma olasılığı demek.

2- SEÇİM BARAJI

Barajın sebebi Kürt partilerinin engellenmesi değil. Yoksa, bir noktada pazarlık konusu yapardı onu akp. Zaten hdp bağımsız girince kaybettiği vekil sayısı 5-10 arası. Akp için bu kadar direnmeye değmez. Hala ikna edici gelmediyse Tayyyyip’in geçen yıl önerdiği 2 alternatif seçim sistemi de (barajsız dar bölge -tek vekillik seçim bölgeleri- ve %5 barajlı daraltılmış bölge -5’er vekillik seçim bölgeleri-) hdp’nin işine yarıyordu.

Barajın sebebi diğer sağ partilerin, dp’nin, sp’nin ve kurulabilecek yeni bir sağ partinin önünü kesmek. 2002’de dyp %9.5, yp 7.25 alıp meclis dışında kalıp eridi. 2007’de dp son bir hamle yapıp 5.4’te kaldı. 2011’deki %50 de bütün bu oyların toplanmasıyla gelen bir koalisyon. Hatta sonrasında o seçimde 0.75’ler alan has parti ve dp’nin başkanları da transfer ettiler baraj sayesinde.

Akp’yi bitirecek tek şey alternatif bir sağ parti; en büyük başarısı da şimdiye dek bunun önünü kesmesi. Hep yeni bir sağ parti dedikodusu edilir mesela Ank’da, ama kimse baraj altında kalması çok olası bir girişime cesaret edemez.

Bu arada, olması gereken baraj seviyesi de 3-5-7 değil, ya 0 ya da 1. Benim önerim, 1 bölü milletvekili sayısı. Yani ülke milletvekili sistemi olsa 1 vekil çıkarmak için gereken oy oranı. (1/550 = %0.2)

3- SEÇİM HİLELERİ

Akp seçmeni dışındakiler arasında seçimi adil bulanlar ve seçim sayımını güvenilir bulanların oranı %6. Korkunç ve ötesi.

Açık Toplum vakfı -Koç ünv -seçim adaleti anketi -5 may 15-2Açık Toplum vakfı -Koç -seçim adaleti anketi -sayım -5 may 15-2

Seçim hilelerini önlemenin 2 mecrası var. Biri sandık başı, diğeri de sisteme yanlış girilen sonuçlara itiraz. Organize olmuş örgütlerimiz-partilerimiz olsa 2.si ilkinden kolay. Seçsis’i çok gizemli ve karmaşık bir program sanıyor herkes. Oysa ysk sandık sandık sonuçları açıklıyor. Gerisi de toplama işleminden ibaret. Elinde ıslak imzalı ve mühürlü seçim tutanağı olan partinin işi zor değil.

Geçen yıl chp’nin seçim takip sistemi önemli bir girişimdi ama belli ki salakça organizasyon hataları yaptılar. O yüzden merak ediyordum yine yapacaklar mı diye. Geçenlerde öğrendim, hem onların hem hdp’nin hem oy ve ötesi’nin benzer bir girişimi olacakmış.

Birkaç haftadır bunun nasıl yapılması gerektiğini kurguluyorum kafamda. 150 bin sandık görevlisi merkezde diyelim 500 kişiye bağlanır. Bir kişiye 300 sandık görevlisi düşer. Merkezdeki bu kişiler aldıkları sonuçları girer. Ysk karşılaştırması ve fark olan yerleri sistem hemen tüm herkese gösterir. Ayrıca, seçim gecesi sonuçları duyurmaya da yarar bu. AA’ya mecbur kalmayız. Pazar gecesi çok can sıkacak çünkü AA, baştan en az 5 puan fazla gösterecekler akp’yi, hem hilelere yer açmak için hem de o algıyı yerleştirmek için. Akp 41 alacaksa gece 12’de yatan biri 44-45 bilecek.

Bu sonuncuyu bir türlü duyuramadım. Sosyal medya, sesini duyurduğun illüzyonu yaratıyor. İşin bu yanını kimsenin düşündüğünü sanmıyorum. Sonuç takibin ne kadar iyi işlediğini göreceğiz. Ama sonuçta hile engellemede şimdiye kadarki en etkili çaba olacak. Ama keşke 4 gönüllü grup (oy&ö, Türkiye’nin oyları, Ankara’nın oyları, Sandık başındayız) biraraya gelmiş olsa, partilerle de paslaşıp ülkedeki tüm sandıklara daha iyi yayılsalardı. Zaten 4 ayrı gönüllü grubun varlığı süper saçma değil mi? Bölünmeyi ve gücü o kadar seviyoruz ki bunda bile biraraya gelemiyoruz. Oysa merkezi planlamanın çok kritik olduğu bir alan bu.

Aslında, sayım ve tutanakların birleştirilmesi süreçlerini sandık müşahitlerine bırakmadan herkes izlemeli. 17’de herkes sandığına diye önemli bir çağrı yapıyor Kılıçdar da, çünkü geçen gün birisi İst’da bir okula dışarıdan giderek 1200 oyun yanlış işlenmesini engellediğini anlatıyordu.

Böyle beklemiyordum ama pek sıkıcı bir yazı oldu bu. Kaç aydır yazacağım, bari seçim geçmeden yazayım diye böyle oldu galiba.

Unutmadan:
meclis dağılımı tahmin-2-2

Son satırı eksik kalmasın diye ekledim ama biraz gereksiz oldu aslında. Gerçekleşeceğini sanmam.

h1

Bağlarıyla ünlü ama bağı olmayan şehrimiz

29 Mayıs, 2015

– Ankara’ya varınca akp şehrine gelmiş gibi oluyorsunuz. Havaalanı sonrası yol boyu akp mv adayı şu, akp adayı bu, o, sonra toplu halde pozları, sonra Gökçek’in belediye reklamları, kilometrelerce böyle sürüyor. Farkettim ki, tabi ilçemden çok çıkmadığımdan akp harflerini birarada neredeyse hiç görmüyorum. Ya da vatan p.’ni-mhp’yi ne kadar görüyorsam o kadar.
Bu arada, geçenlerde komşulardan birinin vatan p.’ci konuşmalarına tanık oldum 1-2 kere. Yaşadığım şehir aynı zamanda Vatan p.’nin kalesi maalesef.

– Bu şehre geldikçe ilginç politik dedikodular duyuyorum. Sanki ülke genelinin bildiğinin en az 2-3 katını biliyor Ank.lılar. Mesela:

Bir hastane açılışına Tayyyyip’i çağıralım demişler, arayıp hastanemizi cb açar mı diye sormuşlar. Kalem md. açar ama 5 bin kişi garantisi isteriz demiş ve akp’ye yönlendirmiş. Teşkilattan aradıkları kişi biz 5 bin kişiyi Çankırı’dan, Kırşehir’den getirtiriz ama kişi başı şu kadar yol parası demiş. Vermişler. Nereden geldiğini bilmedikleri otobüslerle gelmiş adamlar. Oturup saatlerce bunaltıcı sıcakta çadırda beklemişler, Tayyyyip açmış, gitmiş. 5 bin kişi çarpı min 40 (80-100 de geçiyor) olsa birkaç yüz bin tl akp’nin, ya da yiyen kimse onun kasasına girmiş. Bunu çarpı hergün diye okuyun.

– Yıllar önce Tayyyyip’in hastane önünde kriz geçirirken araçta kilitli kaldığını, korumanın balyozla camı kırdığını bilirsiniz herhalde. Ben onun ne krizi olduğunu bilmiyordum sanırım, bayıldı diye biliyordum sadece. Hastaneye getirmişler. Doktor Emine’yi aramış, kullandığı bir ilaç var mı demiş. Emine “bb’ımız ilaç kullanmaz” demiş. Doktor içinden etmiş küfürlerini. Sonra kalem md usulca epilepsi ilacı kullandığını söylemiş.

– Bir spor fedarasyonu değerlenen bir bölgede (İmcek’ti galiba) bir arazi almış hazineden. Devlet görevlileri şaşırmış, böyle bir araziyi Gök çek’ten nasıl kaçırdınız diye. Ank’yı satmasından sadece Arınç değil, partinin geneli şikayetçiymiş. Sattığı da sadece cemaaat değil tabi.

IMG_2845IMG_2847IMG_2851
Sırasıyla: Sen değil, Renault / aşının millisi mi olur, ve zaten büyük çoğu ithal / insaf, 94’ten beri sizde şehir, yapsaydınız.

h1

Sembollerle yaşayanlar, kutsallarla ölenler

28 Şubat, 2015

Tarihin Arka Odası’nın eski zamanları, bir şekilde domuzlara gelmişti konu. Pelin Batu “bir dükkanın vitrininde küçük şirin bir domuzcuk biblosu var diye insanlar girmiyormuş, tepki gösteriyorlarmış” demişti. Erhan Afyoncu da “ben de girmem, önünden bile geçmem, mendebur hayvan” demişti. Resmen iğrenmişti adam. Doçentti o zaman, sonra prof oldu sanırım.

Tüm bir dini birkaç sembolle, kutsalla tanımlıyoruz. Onlar da hep yasak, dokunulmaz şeyler. Siyasetimiz de aynı. Hatta bizim için en önemli konular hep böyle.

Bunları Gezi günlerinde farketmiştim. O günlerin en ünlü ve gereğinden çok fazla konuşulan 2 olayıyla. İkisine de velev ki şeklinde yaklaştım. Velev ki biri camide bira içmiş, so what? (‘velev ki’ ve ‘so what’ aynı ifadenin 2 dilde karşılığına benziyor, ama ‘velev ki’de fazladan bir varsayım var. Tam olarak da bir kalıbın 2 parçası: velev ki şu, so what.)

Böyle bir suç mu var mesela ceza kanununda, camide içki içmek diye? ‘Kutsal mekanlara saygısızlık’ diye birşey geçiyordur herhalde, o da muhtemelen para cezası veya çevrilebilir birşeydir. O kadar tartışılan, “şu resimdeki bir bira kutusu”, “hayır, kola” diye incelenen böye bir suçtu yani.

Ki çok olası gelmişti bana. Polis saldırıları arasında boşluklar oluyordu. Her yer de büfe dolu. Nasıl kola alan olduysa bira alan da olmuş olabilirdi. Sonra elindeyken polis saldırmıştır. Koşarak kaçarken dökmemeyi nasıl başarmıştır bilmiyorum.

Orada yaralılar varken bunun tartışılıyor olmasındaki mantık noksanlığı çok zorladı beni. Kendim gibi bakan kimseleri de göremedim. Birileri önceden planlayarak bir camiye gidip içki içse mesela, bundan somut olarak kim zarar görür? Ki kimse “birazdan polis bizi camiye sürer, orada içeriz” de dememiştir zaten.

Bir tek, o günlerde tanıdığım  Dücane Cündioğlu bir kanalda “camiyi sığınılacak bir mekan olurup girmelerine sevinmemiz gerek, ayakkabıyla girmişlerse ne olacak ki, temizletilir” demişti.

Diğer olayı star gazetesinin sayfasında, Elif Çakır’ın yazısında okumuştum. Altındaki yorumlarda bir kız “yalan söylemediği ne malum” demişti. Altında ona yönelik 200-300 civarı küfür ve tehdit vardı. O hissi yaşamışsanız bilirsiniz, yoksa anlatması çok zor. Şok olmuştum. Buydu bizim ülkemiz. Mesela, Sivas bir istisna değildi. O kız ve o 200-300 kişi bir kasabada biraraya gelse yine aynısı yaşanırdı.

O olayda velev ki demek zordu, ama o gün cevap verebildiğim kadar kişiye “velev ki gerçek, o kadar kafa travması geçirenlerin canı yok mu” tarzı şeyler yazdım. Ama o olayla beraber tüm ülkece öğrenmiş olmamız gereken birşeydi bu: onlar bizi kendilerinden görmüyordu. Onlar için değerli canlar ve değersiz canlar vardı, ve bu o ümmetin parçası olup olmamakla, hatta nihai hedefe hizmetle alakalıydı. Bunu hala anlayamamış insanlar gördükçe şaşırıyorum.

O olaya hiç yalancı birini tanımamış gibi yaklaştı insanlar: İlkokulda koşarak çıkarken takılır, düşersin, pantolon sökülür. Annen koşma dediği için evde hikaye, o kötü, şişman çocuk seni itmiş, merdivenlerden yuvarlanmış, 5 takla atmış olur. Acınmak-mağduriyet hem sana ilgi getirir hem doğru senaryo ile sevmediğin kişilerin damgalanmasını sağlarsın.

Başından beri böyle düşündüm ben. Kabataş’ta kocasını bekleyen kadın birkaç kişiyle tartışır. Gördüğü tavrı, veremediği cevabı yediremez. Zaten gezicilere sinirlenmektedir. Gerisi acting. Ben bir süre sonra anlattığı şeye bir parça olsun inandığına, yani yaşadığına da eminim. Her toplumda %5 civarı borderline insan var. Doktor raporu almak için 5 gün sonra kendisini morartmış birinden bahsediyoruz.

Benim gibi düşünenlere saf-salak deniyor ama hepsi tamamen önceden planlı olsa basit bir kayıt alacak kadar bir sahne sergilenirdi. Birilerinin başörtülü bir kadını ittirip düşürdüğünün görülmesi yeterdi, o anda kesilirdi mesela görüntüler.

Bu tabi ki Tayyyyip’in ve bilindik gazetecilerin kandırıldığı, masum olduğu anlamında değil. Toplumu bölmek ciddi bir suç. Zaten Kabataş’ta bir insanın bir diğerinin üzerine işeyebileceğine inanmak için gerzek olmak gerek.

Bu konudaki tartışma programlarını izlemek de son derece sinir bozuyor. Çünkü kimse “görüntüleri gördük, hiçbir şey olmamış, üstelik etrafta güvenlik görevlileri var. Bakın bunlar da hala konuşamayan Lobna Al-Lamii, kafatasının bir kısmı alınan Mustafa Ali Tonbul ve polisin kör edip ateşe atıp öldü diye bıraktığı Hakan Yaman” diyemiyor. Herkes herşeyi biliyormuş gibi davranılıyor, insanları bilgilendirmeyi, fikirlerini değiştirmeyi kimse akıl edemiyor.

Örnekler bizle sınırlı değil. 2014 yazında da “Mescid-i Aksa’ya postallarıyla girdiler” diyordu Tayyyyip. Hep bir taraf sadece kutsal-temiz-dokunulmamış-iyilik dolu-cennetten bir parça, diğer tarafsa tamamen alkolik-serseri-salyalı-ateist-pis-cehennemden düşmüş. Bu dinci bakışta açık bir kişilik bozukluğu var. Senin o bozukluğa eğilimli olmana gerek yok, çevrenden gelen dinci telkinler seni öyle yapar.

Griyi anlatmak zor tabi. Beyin kolayı seçiyor, iki uçtan birine gönder beni diyor. Semboller buna aracı, hatta ‘iyi-temiz’ ve ‘kötü-çirkin’in programlanmış karşılıkları. Algıda başörtüsü belli bir değeri alıyor, Yahudi veya içki de öyle.

Çıldırtıcı örnekler her yerde olduğu gibi burada da gereğinden fazla yer kaplıyor; ama benzeri bir sembolcülük dinciler dışında da mevcut tabi. Atatürk figürü, Anıtkabir, milli marş. Yine özün önüne geçen öğeler. Ama bir din kadar provoke edici olamıyorlar. O yüzden Atatürk’e hakaret bir şiddet doğurmuyor, ama Danimarka’da veya Fransa’da yayınlanan ve normalde hiç görmeyecekleri, hatta hayatlarının çok uzağından geçecek bir karikatürden sonra onlarca kişi ölüyor.

Bunlara karşı bence tüm sembolik suçları kaldırarak başlamalı. Hiçbir kimseye, hiçbir şeye hakaret suç olmamalı. Nasılsa ediliyor. Hebdo sırasında birisine “siz de alınmayıverin” yazmıştım da ne sığ bir bakış demişti. Yoo, bu kadar basit.

Şunla bitireyim: 2013 Haziran’ın sonlarıydı. Alsancak’ta, Gündoğdu’da anıtın önünde oturan hardcore bir Atatürkçü grup vardı. Orta yaşlı bir adam ve birkaç genç orada oturma nöbeti tutuyordu. Oradan geçerken kendiliğinden oluşan bir foruma denk geldim. Heyecan üst düzeydeydi. Kemalist vurgunun fazlalığını görünce ben de söz alıp “kimseyi ayırma hakkımız yok, Mustafa Kemal’in askerleri de gelsin, Mustafa Keser’in askerleri de, kimsenin askerleri olmayanlar da” dedim. Orta yaşını geçmiş bir adam çok bozuldu. Askerliğini Mustafa Keser’le beraber yapmış, severmiş, iyi adammış ama Mustafa Kemal’le karşılaştırmak, haşa yani. Birkaç genç anlatmaya çalıştı, bu bir slogan diye, ama o diretti.

Bu arada benim vapura yetişmem gerekiyordu. Başka bir forumda tanıştığım odtü’lü bir oğlanla oralarda karşılaşmıştım. O, Kemalist grubu sevmeyip çay içmeye gitmişti, bense tersine ortamın sahiciliğini sevmiştim, vapur için sözleşmiştik. Ben kaçar gibi ayrılmamak için kalabildiğim kadar kaldım. Sonra koşa koşa zar zor vapura yetiştim. O bisikletliydi. Ortalarda bir bisiklet göremeyince ön tarafa geldim. Vapur iskeleden ayrıldı, o iskelenin önüne doğru geldi. Uzaktan selamlaştık. Bir daha da rastlamadım.

h1

CHP dediğimizde asıl dediğimiz

26 Aralık, 2014

Yatalı biraz olmuştu ve aklımda birsürü şey varken hemen uyuyamayacağım belli olmuştu. O sırada alt komşunun bağırarak telefonla konuştuğunu duydum. Benim minik odamın hizası onun da çalışma odasıymış, arada konuştuğunu duyuyorum. Yıllar önce bahsetmiştim, eski vekil.

“Atatürk’e … diyen birinin partide … yapılması…” herşeyi duymuyordum. Ama bu kadarını duyar duymaz Mehmet Bekaroğlu’ndan bahsediyor herhalde dedim. Nitekim bir süre sonra Bekaroğlu dedi. Bekaroğlu konusunda yorumum yok.

Ondan 1-2 hafta önce bir kuzenim (kuzenlerimin sayısını bilmiyorum, bir ara sayayım) “Kılıçdaroğlu partiyi ne hale getirdi, Muharrem İnce seçilmeliydu” diyordu. Ondan da 1 yıl kadar önce onun anne-babası ve o taraftan akrabalar varken “chp’de çok fikir değişikliği olup durduğu, akp gibi olunamadığı” gibi bir cümle geçmişti.

Biz içerik değil, duruş arıyoruz. Güçlü duruş ve söylediğinin arkasında durma, dediğini yapabileceği görüntüsünü verme. Yoksa, tayyyip’in, önceden de vardı da, özellikle son 1.5 yılda fikir değiştirmediği konu az. Ama öyle bir görüntü vermiyor. Tüm sülalece aynı söylemi (her zaman her konuda birkaç cümle basitliğine indirgenmiş ezberler) kafamıza kakıyorlar. O bakımdan, hiç sevilen bir figür olmasa da Baykal’ın duruşunu arıyor sanki insanlar. Bu arada, Ümit Kıvanç’tı galiba, “biz eskiden tavır derdik, artık duruş diyorlar” diyen.

Ben, birazdan açık edeceğim gibi bu chp’den genelde memnunum. Ama ben bile bazen bir sağlamlık-ilkelilik eksikliği hissediyorum. Kılıçdar’ın birçok konudaki tavrı o kadar “isteyen istediğini yapsın” oldu ki mesela ilkokulda türban konusunda “isteyen aile çocuğunu örter” der diye korkuyordum. Çünkü, türbana kamuda ve mecliste evet derken bu kırmızı çizgiyi çekmek gerekiyordu, çekmediler.

Chp’nin sorunu, genel başkanın kim olduğu değil, yukarıdaki 3-5 kişinin kim olduğu. Kılıçdar çok iyi bir 2. adam olurdu mesela, aynı yolsuzluk dosyalarıyla ilk çıkışında olduğu gibi. Veya şu an yanında çok iyi 2.-3. adamlar olsa iyi bir başkan da olabilir. Şu an mesela Kılıçdar’a iyi akıl verir dediğiniz kim var, veya chp’de 2. adam kim? Gürsel Tekin mi? Başka kim var etkili? İşte sonra Ekmel gibi çok kötü (tanınmadığı için aday olarak bile düşünülmemesi gerekirken) kararlar alınıyor. MYK’ya bakınız.

Ben uzun yıllardır ’87-91 dönemi shp’sini sayıklıyorum. Yönetiminden adamlarına, enerjisinden Kürt raporu gibi ürettiklerine. İşte bu chp, o shp’ye en çok benzeyen parti. Başörtüsü ve Kürt politikası gibi Baykal döneminin en kemik 2 konusunda önemli bir dönüşüm yaptılar. Bunun sonucunda çok küskün oldu tabi. Bir de oy kazanma-ilkelilik ayrımını yapamadıkları yerler oldu, oluyor. Ekmel gibi Sarıgül’ün de yanlış bir karar olduğu bugünlerde görülüyor. (Ama İst çok önemliydi ve kazanmak istediler ve  Sarıgül’ün aldığı oy, chp’nin o seçimde İst’da alabileceği maksimum oydu [ama İst akp’nin kalesi ve İst’u kaybetmesi mümkün değildi, o yüzden Gürsel Tekin aday olmalıydı, cb için de kesin Şafak Pavey]).

Ama elimizde başka bir alternatif yok. Hdp’lilerin hem Gezi’de hem yolsuzluk konusunda akp’ye arka çıkmak için sınırlarını zorlamaları benim için kabul edilemez ölçüde. 2 konuda da “ama”sız ve “darbe”siz açıklama gelmedi resmen hdp’den. Sonra, Irak ve Suriye’de Kürtleri değil, İslamcı teröristleri desteklediği çok bariz bir hükümetle beraber hareket etmelerini kendileri de açıklayamayacak bence birkaç yıl sonra. O cenahta sanki herşey Öc alan’ın çeşitli aşamalarda serbest kalmasına endeksli gidiyor.

Ülkece chp’ye giydirmeyi seviyoruz, sosyal medya chp’yle alay etmeye bayılıyor. Ama bütçe konuşmaları oluyor, chp’ye kulak veriyoruz. Gezi’den Soma’ya chp’li vekiller öne çıkıyor. Yolsuzlukla, Roboski ile onlar ilgileniyor. Kaç meclistir görmediğimiz sayıda chp vekili yaptıkları herşeyle takdir topluyor.

(Dün Levent Gök Roboski için vur emri verildiği sırada mgk olduğunu, yani devletin tüm üst kademesinin o karardan haberdar olduğunu ve mit’in 28 Aralık’tan birkaç gün önce pk k’nın önde gelenlerinden Bah oz Erd al’ın ülkeye girip eylemlerde bulunacağı raporu verdiğini anlatıyordu. Ayrıca, sınır köyünün hemen yukarısında bir tugayın olduğunu ve tugay komutanlığının oradan sadece köylülerin geçiş yaptığını bildiğini de. Homeland senaryosu olsa bu kadar salaklık olur mu dersin.)

Gezi’den sonraki yaz birkaç koldan parti kurma girişimleri olmuştu. Ama içinde olduğun geminin gittiği yerden tam memnun değilsen yeni gemi inşa etmezsin. Zaten o kadar çoksak gemimizin yönünü değiştiririz. Ama biz beraber çalışmayı bilmiyoruz. Nasıl, gezi’den sonra bir parti politikasında uzlaşamayacaksak chp’de de aynı sorunu yaşıyoruz. Bkz. Emine Ülker Tarhan çapsızlığı. Veya Muharrem İnce: sevimsiz buluyorum, ama o kadar çok oy aldıysa yönetimde yukarılarda olmalı. Veya, ’87 döneminin çok önemli 2 ismi, Ercan Karakaş-Fikri Sağlar, yıllardır 2. adam olmaları gerekirdi. Parti meclisinde hep çok oy alırlar, ama Fikri Sağlar’ı Mersin b.şehir adayı bile yapmadılar, en azından E.Karakaş artık myk’da. Diğer yandan, Karayalçın’ın İst il bşk’ı olması iyi bir gelişme.

Hepsini toplarsak chp’yi pamuklara mı sarmalı, katran ve tüye mi bulamalı? 2 alternatif varsa bence pamuklara sarmalı, bunun için de gerekirse işgal etmeli. Öyle gidip çay-börek yemelik, bir gün konuşmalar dinleyip sonra bırakıp giderek değil. Fikirle ve sürekli zorlayarak. Mesela, cb seçiminde de, yerel seçimde de aday açıklamaları çok geciktiğinde gerekirse gidip gn mrkz binasında uyuyarak. Çünkü siyaset birarada yapılıyor.

Bunu da yine geçen yılın yazında forumlar sırasında farkettim. Benim ülkeyi idare etmek için kendi başıma muhteşem fikirlerim vardır. Senin muhteşem fikirlerin vardır. Ama seçime girersek ikimiz de muhteşem birer oy alırız. Yani biraraya gelmemiz gerekir. Ülke yönetimi için birbirimizden bağımsız geliştirdiğimiz yüzlerce, hatta binlerce konudaki fikirlerimizin tamamen aynı olması da imkansız olduğuna göre karşılıklı olarak oradan buradan çekiştireceğiz biraz.

%0.1’lik parti olmak kolay. Ama siyasetin varlık sebebi ülkeyi yönetmek. Tabi bunu söylediğim forumda herkesin tkp’li olduğunu çok geç farkettim. Tek niyetleri 15-20 yıl sonrası için adam toplamaktı. Hatta en son gittiğim gün, ülkede hararetli olaylar olurken birisi “Venezüella ile ilgili şu filmi izleyelim” dediğinde dönüp yanımdakine “ah, tkp’liler” dedim. Oğlan “ben de tkp’liyim” dedi. En azından anlayışlı çocuklar, dayak atmıyorlar.

h1

Hayrünisa – Bill Clinton flörtü için geç değil

14 Ağustos, 2014

2007 yılı, Nisan ayı. Cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyorduk. Tüm gazeteciler eksiksiz “Tayyyip köşke çıkar” diyordu. Bense akp’nin Gül’ü aday göstereceğine emindim.

Biz seçime 3 hafta kala adayları bilemezken o esnada abd’de parti adayları aylardır yarışıyordu ve başkanlık seçimine 1.5 yıl vardı. Benim yıllardır beklediğim Hillary önde gidiyordu. Ben de Hillary’nin başkan olarak ülkeyi ziyareti sırasında Hayrünisa’nın Bill Clinton’ı ilk eşler olarak gezdireceğini, gazetelerde “Topkapi sarayını gezerken ikili arasındaki gülüşmeler dikkat çekti” haberinin çıkacağını öngörmüştüm (uydurmuştum demek istiyor).

Sonra, tr’de beklenmeyen oldu, Gül aday oldu; abd’de beklenen olmadı (ya da daha az beklenilen oldu), Oprah faktörüyle Obama kazandı.

Geçti 7 yıl. Bizimkinin görev süresi doldu, abd’dekinin süresinin bitmesine 2 yıl kaldı, yani seçim iklimine girdiler. Hillary demokratların adayı olacak gibi duruyor . Ama Obama’nın ratingi şu an çok düşük olduğundan bir demokratın işi zor.

2-3 ay önce yine bir Hayrünisa – Bill Clinton beklentisine girsem mi diyordum. Ama akp’de artık başka bir olasılık mümkün değildi. Zaten artık iyice belli oldu, Gül’le tayyyip çevresi çoktan kopmuş. Ankara dedikodusu: Önemli bir dış konuk geldiğinde başbakanlıktan köşk kurmaylarına “Gül’le ancak 15 dk görüşecek, politikaya girilmeyecek” deniyormuş.

Ondan da önemlisi, Tayyyip yine aday olmasa yorum “herşey oldu, cb olamadı” olacaktı. Kimi aday gösterecekler tartışması başladığı anda şu (o da Gül, beeelki Cemil Çiçek’ten başkası olamazdı) bir isim söymediği sürece başka türlüsü mümkün değildi. Milletvekillerini toplayıp bir isim yazmalarını istiyor, Gül diyen 1-2 kişi hariç (%99’un üstünde) kendi ismi çıkıyor, oradan sonra başka alternatif yenilgi demek.

O zaman niye son ana dek düşündü? Kişisel ihtirası yüzünden partiyi mahvetti yorumu gelmesin diye. Herşeyi kontrol edebilmek için, gidişatı bozmamak için. Ama bozdu. Bir fomül bulduğunu düşündü, ama bundan sonra akp’de ciddi bir çatışma çıkmaması zor. Herkes başbakan-cumhurb. çatışması diyor, ama daha önemlisi, parti içi 2. adamlık, yani başbakanlık çatışması olacak. Öne çıkan bir isim yok çünkü. Ve bir de başbakan olacak ismin nasıl oy alacağını düşünün, mesela Davutoğlu’nu mitinglerde filan konuşurken canlandırın. Yani bundan sonra gidişat iyi.

Tüm anketçiler aynı şeyi diyor: Gül aday olsa ülkede %80 çapında bir onay yüzdesi varmış. Böyle isimler de kolay kaybolup gitmezler. İddiamda ısrarcıyım. Ya da ısrarımda iddiacıyım. 2019’da Gül cumhurbaşkanı seçilir. 2016’da da Hillary -umarım- başkan olur. Tr’ye gelirse kocasıyla Hayrünisa arasındaki yakınlaşmaya da şahit oluruz artık. Bill’i düşününce o konuda bir şüphe yok zaten.

Hadi bakalım.

 

h1

and introducing… Leon rolünde Sümeyyye

25 Şubat, 2014

nikitabdheader

Nikita ne müthiş film. Son zamanlarda sık sık anımsıyorum. Geçen ay Leon’la beraber tv’de oynamıştı, ama ondan değil. Geçen hafta NBA all-star’da üçlük yarışmasını kazanan Belinelli’ye Leon diyorlarmış, cidden benziyor, ama ondan da sayılmaz. Yeri gelirse anlatırım, hoş bir hikaye benim için.

Bugün düşündüm de iyi bir western, kötü bir tarihi ‘kılıç filmi’, ’60’lerin Fransız suç filmleri ve ’70’lerin Holivud’unu niye seviyorsam Nikita’da da o var. Sahici bir macera, insanı içine alan bir atmosfer, çekici bir konu.

Nikita

Çok da tanıdık gelmişti bana, suça bulaşıp gizli servisin kullandığı kız, aylarca sıkı çalışma ardından götürüldüğü doğumgünü yemeğinin yine iş çıkması, o restoranın kaçış duvarının örülü olması, ona kadınlık anlatan ustalar ustası Hanna Schygulla, sonra tanıştığı sevimli kasiyer adam (demek ben ondan kasiyerlerle kafayı bozdum), onunla çok hoş bir ilişki yaşarken bir yandan ‘yaptığı’ işler, ve önemli bir işte çok zorda kalınca işi toparlaması için gönderilen temizlikçi.

Temizlikçiye gerçekten de temizlikçi diyorlardı ve adam öyle sağlam bir film karakteriydi ki bir sonraki film o oldu. Leon, sevimli olsa da o -uğraşılmış- sevimlilik aynı zamanda filmin başarısından da yiyordu biraz. İlk filmde temizlikçi Viktor’u çekici yapan o sevimli taklitleri değildi zaten.

Nikita -the-cleaner

Bu akşam işte tüm bu kayıtlar yine aynı filmi hatırlattı. Zorda kalınca paraları sıfırlaması için gönderilen Sümeyyye aynı bir Viktor-Leon.

Yalnız, durum gerçekten içler acısı. Ne olursa olsun, (bir uçta) nefret et, (diğer uçta) oy ver, farketmez, böyle bir ülkenin (yani bir kültürü, tarihi, gelenekleri olan büyük bir ülkenin) başbakanının bu duruma düşmesi çok üzücü. Hepimiz için utanç verici. (‘Biz niye utanalım, o utansın’ diyen olacaktır, ama) Ben hep aynı şeyi iddia ederim. Herkes başa geçmek ister. Tam bir deliyi, bir salağı da seçsen o da başbakan olur. Sorun seçendedir. Böyle bir adamın %50 ile seçildiği bir ülke bu. Bu ülkenin gördüğü en büyük utançlardan birini yaşıyoruz.

Ve tabi ki bunu biliyorduk. Ben birkaç yıldır kafayı yiyordum, chp niye kısır gündemi takip ediyor da yolsuzlukları araştırmıyor diye. Hepsi de (en azından birçoğu da) önümüzde duruyordu. Emlak, sit alanı, çevre koruma kurulu, vb. yolsuzluklarının yeralmadığı hafta geçmiyordu gazetelerde. Ama öyle bir kanıksama dönemi geçiriyoruz ki bu resmen bizi salak bir toplum yapmış. Bir ‘ayakkabı kutusu’ imgesi gerekiyor illa bize. Ama o kutudaki para ile ev alınmış olsa kimse umursamayacak. Bu son konuşma da bu aptallığımızın vurgusu zaten. “Yeter ki evinde para bulunmasın, git ev al” deniyor açıkça. Çünkü ev olunca iş karışacak, bizde amaaan, almış işte filan diyeceğiz. Gemi bile kesmiyor bizi, ev mi kesecek…

tayyyip -sümeyyye

Ve işin 2. bir yüzü var. Diğer bir rezil tarafımız. Bunları açıklayan, gündemi istediği gibi değiştiren, elinde belli ki her kesime karşı kozları olan ve bunları yeri geldiğinde açıklayan bir grup var. Onlar ne oluyor bu durumda? Demokrasi savaşçısı mı? Hayır, Tayyyip’e gösterdiğimiz tavrın aynısını onlara göstermemiz gerek.

17 Aralık’tan sonraki haftada da aynısını düşünmüştüm. Bu, muhalefet için çukulatalı dondurma. Al, istediğin gibi hazıra kondun, iktidarın her türlü tutarsızlığı döküldü, sana yemek kaldı. Ama çok büyük fırsat teptiler. Chp’nin yapması gereken, bu kavgada taraf tutmak değil, Akp’ye “Yolsuzlukların üzerine git, ben de cemaate karşı mücadelende yanındayım” demekti (ve “nihayet anladın, biz yıllardır söylüyoruz sana”. Hele ki Chp’lileri bile yanına çekmeye çalışan, yardıma muhtaç bir akp vardı. Ondan sonra Tayyyip’in Chp’ye karşı diyeceği hiçbir şey kalmazdı, çünkü her lafın sonu “adamlar haklı”ya çıkardı.

Yine aynı durum. Ortaya çıkanları lanetlemek, bunların kaydedilmesini de lanetlememek anlamına gelmiyor. O pislik, bunlar da pislik.

İnsan doğal olarak Jaguar’ı delen davul günlerini özlüyor. Bir hediye Jaguar’dan erimişti Anap. Eski saf günler işte.

h1

NO WAY OUT!

24 Aralık, 2013

Şubat 2012, Alman Cumhurbaşkanı -ki böyle birinin ismini çok duymadığınızdan da tahmin edebileceğiniz gibi, aynı bizdeki gibi sembolik değeri ağır basan bir mevkidir- istifa eder.

Cumhurb. Christian Wulff, 2009’da Aşağı Saksonya eyaleti başkanı iken Miami’ye yaptıkları aile gezisi sırasında Air Berlin’in hediye olarak ekonomi biletlerini first class’a çevirdiği ortaya çıkar. Eyalet yasaları 10 euro’nun üzerinde hediyeyi yasakladığından Wulff, durum ortaya çıkınca 3000 euro farkı öder. Bunun üzerine adamın tüm şahsi işleri araştırılır. Yeşiller Partisi, parlamento soruşturmasında adama yerel bir işadamı olan Geerkens’le bağı olup olmadığını sorar, hayır cevabı gelir.

Wulff’un ev alırken aldığı borçla ilgili dedikodular üzerine Der Spiegel araştırmak için adamın tüm finansal dosyalarına ulaşma izni ister 2010 sonunda -ki bu arada adam cumhurbaşkanı seçilmiştir. Reddedilir, mahkemeler, filan sonunda dosyaların bir kısmına izin çıkar yaklaşık 1 yıl sonra. Aynı dönemde der Spiegel, Wulff’un ev alırken bir bankadan yarım milyon euro borç aldığını öğrenir ve kendisinden (bankadan değil cumhurb.’ndan) bunun bilgilerini ister. Wulff da belgeleriyle borcu Geerkens’in karısından aldığını açıklar. Düşük bir faizle ne zaman ödeneceği belirtilmemiş bir borçtur.

O zaman yerel parlamento soruşturmasına yalan cevap verip vermediği konusu ortaya çıkar. Wulff, Geerkens’le bir bağı olmadığını, parayı karısından aldığını söyler, yanlış anlaşma için özür diler. O borcu birkaç ay içinde, bir bankadan aldığı kredi ile ödediğini açıklar. Ama Bay Geerkens, para karısından hesabından çıksa da borcu verenin kendisi olduğunu söyler. Bankadaki kredi anlaşmasında da aracı olduğu ortaya çıkar.

Der Spiegel bu araştırmayı yayınlamadan bir gün önce Wulff gazeteciyi arar ve onları mahkemeye vermekle tehdit eden bir mesaj bırakır. Der Sp. makaleyi -tabi ki- yayınlar ve bu mesajdan da bahseder. Bu sırada Cumhurb. tv programlarında bu konuda soruları yanıtlar. Der Sp.’i aradığında sadece bir gün ertelemelerini rica ettiğini söyler. Der Sp. kendisinden tüm mesaj kaydını açıklamak için izin ister, Wulff vermez. (Bu aşamada çoktan Orta Dünya’da geçen bir fantezi romandan bahsettiğimi düşünmenizden korktum.)

Bu sırada, eskiden Wulff’un Geerkens’in avukatı olduğu ortaya çıkar. Başka konular da ortaya atılır. Wulff çiftinin Audi’den aldıkları bir arabada indirimli taksitler ödediği iddiası karşılıklı reddedilir. Wulff çiftinin bir başka işadamı ile gittikleri tatilde tüm masrafların o işadamı tarafından ödendiği iddia edilir. Wulff, masrafların kendi kısmını ödediğini iddia eder.(Yok, eminim, çoktan uydurduğumu düşünüyorsunuz.)

Aynı işadamı ile ilgili başka iddialar da çıkar. Wolff eyalet başkanıyken bu işadamı eyaletten birkaç milyonluk bir kredi garantisi almıştır. Ve yine birkaç yıl önce Wolff çiftini Oktoberfest sırasında Münih’e davet edip otel masraflarını değil, iyi oda farkını(!!!) ödemiştir -muhtemelen Wolff’un haberi olmadan.

Bu konulardan sonra savcılık Wolff’un dokunulmazlığının kaldırılmasını ister. Bir gün sonra da, Bild’in olayın üzerine gitmesinden yakl. 2 ay sonra, Wolff istifa eder.
(teenager ağzıyla: gerzeaak, bir ‘Amerika, komplo’ diyememeeş).

_____________________

Tüm bunlar bana son derece normal görünüyor. Biz abartılı derecede ‘memur devletten geçinir’ kültürüyle yaşıyoruz. Bir bürokrat tanıdığınız varsa bilirsiniz, yüksek derece memurların özel harcaması diye birşey yoktur, herşey devlettendir. Tabi ki bu olaylar onun çok üzerinde ama bahsim, normallerin 2 farklı kültürde nereye konduğu. Tepkiler de ona göre.

Açıkçası, ben yıllardır büyük bir skandal bekliyorum. Ama ben daha çok Tayyyip’in çocuklarıyla ilgili bekliyordum bunu, diğer çocuklardan çıktı. Tabi, Tayyyip hala dokunulabilir değil. Şu an onu koruyanlar (hatta ölmeye hazır olanlar), o zaman nasıl bir terör estirirdi, düşünsenize. Yoksa, şu an, onlar dahil herkes biliyor nasıl yediklerini. Aynı nazi Almanya’sında Musevi komşularının ortadan kaybolmasını görmezden gelen Almanlar gibi.

Neler döndüğünü yıllardır hep beraber biliyoruz. Şimdi toplasam onlarca imar skandalı haberi çıkarırım. O kadar alıştık ki vaka-i adiyeden oldu.
“Adamlar yiyor, ama çalışıyor” geyiğinin bir kesimdeki gerçekliği bir yana,
“Adamlar yiyor, ama Kürt sorununu çözüyor” diyen bir kesim,
“Adamlar yiyor, ama dindarları koruyor, öne çıkarıyor” diyenler, hatta
“Adamlar yiyor, ama hayatıma (hayat tarzıma) karışmıyor” diyenler vardı (yaklaşık geçen yıla dek).

Yıllardır bu chp ne zaman bu konuların üzerine gidecek diyorum mesela ben. Hatırlayın, Kılıçdar böyle dosyalarla sivrilmişti ama genel bşk olalı beri partiden böyle bir hamle hiç gelmedi. Oysa Özal’ı zamanında bitiren (cumhurb.’na kaçıran) ‘davulu delen Jaguar’ olmuştu.

O yüzden şimdi “adamlar da amma yemiş”, “iddialar çok vahim” diyenleri, hele köşecileri filan hiç anlayamıyorum. Anlamanız için bir savcının harekete geçmesi mi gerekiyordu? Üstelik, daha neler var. Remzi Gür, Zapsu, Çalık, pat diye akla gelen isimler. Gemiler uçuşuyor, görmezden geliyoruz. Daha neler, kimler, serpilenler, semirtilenler, çok, çoook büyük bir parsa. Herkesin bildikleri vardır. Eski bir arkadaşımın eşinin babası mesela, anlaşılan, akp yakınlığıyla madenler işletiyor, servet büyük.

Komployla savuşturmaya çalışmaları, onlara hala inanan bir kesim ve bakanların hala istifa etmemesi (etmişler de Tayyyip geri çevirmiş: istifa sunulmaz ki, edilir, gidilir) tabi tamamiyle inanılmaz şeyler. Kendilerinin AB’ye uyum için değiştirdiği polis yönetmeliğini geri değiştirmeleri, atanan ek savcılar filan, yapabilecekleri herşeyleri yapıyorlar. Ama bundan sonra ne yapsalar yetmez. Ayakkabı kutuları yeni Jaguar’ımız oldu. Bundan sonra Çıkış Yok.

Bu arada, zavallı Amerika. Ülkede kim bok yese suçlusu onlar oluyor. Üstelik, uzunca bir dönem boyunca gördüğümüz en TR dostu hükümetti bu. Daha birkaç ay önce 3 rating kuruluşu da notumuzu artırdı -sonuncusu Tayyyip oradayken. Obama İsrail’e gittiğinde Mavi Marmara için özür dilenmesini sağladı. Tayyyip yanlılarına bunları söylediğinde bilgisayar devrelerini yakacak cevaplar geliyor. Kandırılabilme düzeyi bu kadar düşük olunca da bir türlü yaranamıyor şu Amerika. (Yalnız, büyükelçiyle ilgili yalan ve tehditlere bir süre içinde sağlam bir tokat gelecek, dediydin dersiniz).

h1

Geçmemesi gereken her yerde geçen yol-1

24 Ekim, 2013

Aylardır A4 kapısı diyorlar, ben de bir türlü anlayamıyorum nereyi kastettiklerini. Evet, vişnelik, 100. Yıl filan, yurtlar tarafındaki kapıdan bahsediyorlar, biliyorum, ama ben bu kapı isimlerini niye bilmiyorum diyorum.

Aslında galiba o kapıların isimlerini hiçbir zaman tam öğrenemedim. Mantık sıralamasıyla gitmiyordu. İşte, hep önünden geçilen Eskişehir Yolu girişi vardır. İzmir’den Ankara’ya ilk gittiğinde bak, odtü dersin. Girişinde heykel olan bir okul. Bir de yurtlar tarafındaki kapı vardır. Bazen birinden girersin, ama öbüründen çıkman gerekir. Görevliye söylersin, kabul etmez, sen de kartını bırakıp diğer kapıdan çıkarsın. Sonra o kapıdan geri dönerken oradaki görevliye laf anlatmaya çalışırsın. Görevli kapının adını söyler, şu kapı diye, sen de he dersin.

Bazen de kapısız girmeler olurdu. İlk yıllarda Bilkent kapısı yokken oradaki tellerden az girmedim. Şimdi sevimli duruyor olabilir, ama giysileri tele takmamak, sonra ayakkabıları çamura bulamak yaşarken hiç de sevimli gelmezdi.

Oradan girmenin asıl yararı, mesafeden kazanmak değildi tabi. ODTÜ’ye girebilmek her zamanda önceden belli olmayan bir riskti. Olay olduğunda kesin almazlardı. Olmadığında da kafalarına göre almayabilirlerdi. Benimse sık sık girmem gerekirdi çünkü ülkenin (dünyanın?) girmesi en zor üniversitesinde sevgilim vardı (“bir sevgilim vardı” diyecektim ama o zaman birkaç sevgilimden biri oradaymış gibi duruyor).

Bazen Eskişehir Yolu’nda kapıdan önce tellerin arasından ormana dalardım. O ormanlık alandan girişteki kulübenin görüş alanından çıkmış şekilde içerideki yola çıkmak, bunu da bir an önce yapmak gerekirdi, çünkü ormanda jandarmaların dolaştığı rivayet edilirdi. Çift yönlü korku faktörü.

Birçok zaman da direk kapıdan girip kulübenin yanından soğukkanlı tavırlarla geçip (benim işte, hergün kartımı göstere göstere sıkıldım) dolmuş beklemeye geçerdim. Görevli gelen dolmuştakilerin kartlarını kontrol eder, o inince sakince ben binerdim. Sizin kartınız dendiğinde gösterdim dediğim, sorulduğu anda dolmuşun geldiği / otostopçu alacak arabanın durduğu da olmuştur.

Hiç yakalanmadım, giremediğim de sadece bir kez oldu sanırım. Sonraki yıllarda 4 dönem ders aldım, sadece birinde resmi belgem vardı, ama ders aksatmadan giderken hep girebildim.

Yıllar sonra odtü’lü olduğumda biraz da bu yüzden çok değerini bildim. Ama kendimi de tam bir odtü’lü görmedim -bu işler lisansla ilgili.

Okulum odtü’deydi, işim odtü’deydi, evim odtü’nün dibindeydi. Evimi pek severdim. O yüzden endişeyle merak ediyorum, nereden geçiyor bu yol diye.

odtü ormanı -talan -19 ekim -ilerideki beyaz araba ile büyüklüğünü kıyaslayın -zekituncay

Heryer de çamlık, makilikti. İşte yurtlar, sonra konukevi, yani bir alakamın olduğu bir kızın kaldığı yurt, ondan hemen sonra bizim hocaların lojmanı, o kız ilk akşam ayrılırken bana sarıldığında bizim hocalar görmüş müdür, sonra kapıya giden yokuş, yürüsek mi otoştop mu, yokuşun sağında jandarma karakolu, yürürsek nöbetçi ere selam verelim, kapı ve benim eve 10 dk yol. Tipi fırtınalı bir günde sadece okula gitmeye çalıştığım için o yolda hasta olmuştum.

O evde farklı gruplara mangal partileri verirdim. Salonda okunacak ödevleri duran öğrencilerle yiyip içtiğimiz de oldu. Ödevi veren de bugünlerde üniversiteyi temsil eden adamdı (dün araziyi gazetecilere göstermeye gitmiş de işçiler ona bile dayılanmış). Onu haberlerde gördükçe beni hatırlayanlar da vardır o öğrencilerin arasında çünkü az kopya davamız olmamıştı. Adam da benim tarafımı tutmamıştı.

Evin yakını da makilikti. Hatta birgün bir kızla o makiliğe piknik yapalım diye girdik de tartışmaktan piknik birşeye benzemediği gibi dönüşte girişi kitlemişlerdi, zor döndük.

Diğer taraf, hocaların villa tipi lojmanlarının olduğu taraf da ağaçlıktı. Oradan diğer kapıya dek geniş bir arazi çamlık. Her çamlık bir çiftin evi.

O yüzden şimdi: Söylesenize, nereden geçiyor bu yol? Anılarımın üstünden mi? Nereden geçtiniz, yaşanmış-yaşanmamış hayallerimin üstüne mi çıktınız?

odtü yolu hatırası -22 ek -dr a recep tekcan
“Odtü yolu hatırası” demiş sağdan 2. Dr. A. Recep Tekcan, belediye PR başkanı, bowling ve dart federasyonu başkanı. Dr. demiş miydim?

odtü -22 ekim -eskişehir yönü katliamı -tombirella

Kesilen ağaçlar-olaylar hep 100. Yıl tarafında derken bu fotoğraf iyice şaşırttı beni. Burası bayağı Eskişehir yolundan bakış, kapı da hemen sağda. Derken dün şu haritayı gördünce anladım:

odtü açılan yol ve avm

Üstte Eskişehir Yolu’ndan, kapının hemen sağından-doğusundan başlıyor yol, ormanın içinden lojmanlarla vişnelik (mez.der.) arasından geçip diğer kapının yakınından Dikmen’e doğru kıvrılıyor. Orman yerine geçebileceği boş araziler var diyenler vardı. Gerçekten de yukarıda yolun başladığı yerin hemen sağında Şap Enstitüsü var (ilk gördüğümde o ne yahu demiştim, hala aynı şeyi diyorum), boş araziler var.