Archive for the ‘geçmiş ki hayali’ Category

h1

Çılgın Kalabalıktan Uzakta

1 Haziran, 2016

2013 Nisan’ıydı. Nereden aklıma geldi, bilmiyorum, şehirlerin en sevdiğim yerlerini yazmayı düşündüm buraya. İstanbul’da Gezi Parkı, Ankara’da Kale. Ankara için başka yerler eklenebilir, ama İst’da tekti Park. O yüzden bunu yazmadan olaylar çıkınca sinir oldum. O iddiasız ama kritik konumdaki ama tehlikeli ama aynı zamanda da sakin parkı öncesinde ben seviyordum. Milyonlar değil. Üstelik daha sevgimi ilan edemeden herkesin sevgilisi olmuştu.

Orada geçirdiğim hoş bir saat vardı. Bir film festivalinin sonundaki Pazar akşamında, Park’ın hemen dibindeki bürolardan birinden (yanındaki caddedeki Pamukk, K.Koç, veya aşağı doğru Gümüşsuyu’nda Varan veya Ulusoy) Ankara’ya otobüse binecektim gece yarısı. Beklerken parkta bir banka oturdum ve radyodan maç dinledim. Fener’in şampiyonluk yolunda önemli bir maçıydı. Antep’le oynuyordu. İnanması zor gelebilir ama Antep’in de bir şampiyonluk iddiası vardı. Bir takım daha vardı yarışta, muhtemelen GS. Devreyi Antep deplasmanda 3-0 önde kapatmıştı. O Fener takımını sevmiyordum. Başında Denizli vardı -sevmem. Forvetleri Revivo, Rapaiç -sevmem, sevmem, özellikle de Kennet Anderson -o daha Türkiye’ye gelmeden sevmezdim, hiç sevmem. Antep’in şampiyon olmasını isterdim, sonradan Bursa için hissettiğim gibi. Her gerçek sporsever underdog masallarını sever.

2. yarıda dinlemeye başladım maçı. Fener teker teker atmaya başladı. Yanıma oturan amca, önümden geçen tekinsiz tipler… Yaşadığın birçok anı hatırlamazsın da bazıları nedense yerleşir. 4-3 yendi Fener. Antep’in maçı satıp satmadığı hala bilinmiyor.

Parkın otobüs duraklarının yanındaki merdivenlerden girişi de hoştu. Klasik bir iyi mimari tanımlama cümlesi olacak ama birkaç basamak sonrasında meydanın o karmaşasından uzaklaşmış oluyordunuz. Sokak çocukları maç yapardı, merdivenlerin bitimindeki o geniş alanda. Ki ben Park’ın ilerlere, Divan Oteli’ne dek uzandığını, o bölümlerini bilmiyordum o zaman. Olaylar sırasında “Park’ın Divan Oteli yanındaki çıkışı” gibi şeyler duyduğumda çok şaşırmıştım. Hoş yeşillikler, gizli gibi duran merdivenler varmış meğer.

Bölgenin AKM tarafını da çok özel bulurdum. AKM’nin önündeki, alandan ayrılan geniş alan süper huzurlu bir buluşma alanıydı. Yanındaki, pahalı ama kaliteli duran Gezi Pastanesi ve yine okuyana garip gelecek ama AKM’nin yanındaki otoparkın altındaki devlet tiyatrolarının deneysel sahnesi. Orada bir oyuna gitmemiş olsam (kötü bir modern Hamlet) ben de şimdi herhalde karıştırıyorum, uyduruyorum derdim.

Ama en çok da -ki bu okunan bir blog olsaydı orayı kesin yazmazdım, 3 yıl önce de bu yüzden takılmış da olabilirim, çünkü duyulsun istemezdim- o otoparkın yanındaki dolmuş ve taksi duraklarının çay ocağı. Ya da benim İst.’da en sevdiğim restoran.

Orayı nasıl keşfettiğimle ilgili hiçbir fikrim yok. Ya bir arkadaşım götürdü ya da ben geçerken gördüm. Ama çok yedim. Kilim serili bir bank, önünde muşamba kaplı, alçak, masamsı birşey, diğer tarafında tabureler. Sonrasında 2. bir bankla biraz daha uzattılar. Ama toplam en fazla 8-10 kişilik bir yer. Menüleri de yıllarca değişmedi. Menemen, pilav ve ciğer. İstediğin kombinasyon alabiliyorsun tabi.

7 kişilik, İst’a özgü dolmuşların (önceden eski Amerikan arabalarıydı, korumayı beceremediler tabi) şoförleri ve taksiciler dışında giden de olurdu oraya. Daha çok da dizi çalışanları. Hem yer hem yanındakilerin ilginç diyaloglarını dinlerdin.

AKM boşaltılıp tüm meydan elden geçerken dolmuş durakları da taşınmıştı. Çay ocağı da yokolmuştu tabi. Ama sonradan dolmuşların yerine taksiler sıralasandığığ için yine konduğuyla ilgili çokça hayali bir fikrim var. Bakmaya da korkmuştum gittiğimde.

Reklamlar
h1

Bill Clinton için geç değilse hiçbirimiz için geç değil

22 Ocak, 2016

Startalk diye bir program var Nat.Geo.’da. Neil deGrasse Tyson diye bir astrofizikçi, Richard Dawkins, Christopher Nolan gibi ünlülerle söyleşip seyircili stüdyoda bir komedyen ve bir bilimciyle o söyleşiyi yorumluyor. Geçen hafta Bill Clinton konuktu. Bahsettiği konular, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan önce kendi büyük çarpıştırıcılarının (Desertron) olduğu ama ona kongreden parayı alamadığı için iptal olduğuna üzüldüğü, ama Genom projesini tamamladığı için memnun olduğu filandı. (Adamlar başka şeyler konuşuyorlar, bizim herhangi bir politikacının bilime bakışını düşünün bir de.)

Yalnız yaşlanmış. Ama bu, ülkesinin ilk First Gentleman’ı olup Hillary ile gezilere gittiği ülkelerin first lady’leri ile takılırken onu engeller diye düşünen var mı? Yoook.

Clintons -billclinton-eating

Burayı okuyanların malumudur, 2007’de seçimler öncesinde Gül ve Hillary’nin başkan olacaklarını, başkan ülkeye geldiğinde de Bill’in Hayrünisa ile flörtleşeceğini yazmıştım. Bunlardan hiç olası gözükmeyen olmuş, çok olası gözüken olmamıştı. 2 başkanlık seçimi sonrasında Hillary yine en büyük aday olarak başladı yarışa. Ne partisinde ne de karşıda öne çıkan bir isim yoktu. Başkanlık için gereken şeylerden birisi tanınırlık (bizde de öyle: Ekmel) ve tanınır tek bir Cumh.çi aday gözükmüyordu. Hillary için durum çok kolay duruyordu. Sonra Trump adaylığını açıkladı. Duyduğum anda parti adaylığını kazanacağına emindim. Başkanlık yarışı ise açık hale gelmişti.

Hillary’ye kendi partisinden de hiç beklenmeyen güçlü bir rakip çıktı, Bernie Sanders. Hillary ülke çapında önde görünse de 2 hafta sonra seçimi ilk yapılacak eyaletlerde Sanders önde.

Amerika’da parti içi yarışın saçma bir çizelgesi var. Eyalet seçimleri aynı anda yapılmıyor, böylece ilk yapılan eyalet seçimleri tamamen momentumu belirliyor. Bunu 2004 seçiminde acı bir şekilde yaşamıştım. O yıl Eylül’de gittiğimde ilk 10-12 gün otelde kalmıştım ve bu yüzden berbat hissediyordum. Önceki evimden yaz öncesi ayrılmıştım, yeni ev arıyordum ve oradaki 2 yıl sonrasında kalabileceğim arkadaşım yoktu. Gecesine 100-110 bayılırken ne zaman ev bulabileceğimi, yani bulduğumda ne kadar içeri girmiş olacağımı bilmiyordum.

O günlerin kahramanı Howard Dean olmuştu. Otelde 1 ya da 2 akşam Demokratik Parti adayları münazarasını izlemiştim. 7-8 aday arasında bir köşedeki bu Vermont valisi Amerika için resmen sosyalist kaçan fikirlerle ve dinamikliğiyle çok sivrilmişti. Büyük şirketler yerine küçük bağışlarla finanse ediyordu kampanyasını, bu yolla rekor para toplamıştı (demokrat parti için rekor, yoksa Bush’un 5’te 1’i), interneti kullanıyordu ve gençler onu benimsemişti. Ülke çapında da önde gidiyordu.  Ama ilk seçimin olduğu Iowa gibi küçücük bir eyalette 3. olunca birden tüm anketler değişivermişti. Ve Bush’a karşı kazanması mümkün olmayan (çünkü iyi görünmüyor, sevimli değil ve ünsüz) John Kerry kazanmıştı parti adaylığını.

Howard Dean-4

Sonrasında Dean partide önemli bir isim oldu, ama bir türlü bakan filan yapıp iyi kullanamadılar adamı. Keşke bu seçimde aday olsaydı. Clooney bir film yapmıştı onun adaylık sürecisini, Ides of March diye.

Bernie Sanders da Vermont’tan, senatör. Ailenin politikacılara giydirip duran (ve Sözcü okuyan) sinirli amcasına benziyor. Kendisini açıkça sosyalist olarak isimlendiriyor (gerçi abd usülü tabi). Gelir dağılımı konusundaki fikirleriyle çok kalp kazanıyor. Ben de sevdim adamı. Ama partinin solundan geldiğinden, hatta yakın zamana dek partili değil, bağımsız olduğundan -adaylığı kazanırsa- başkanlığı kazanması zor geliyor bana.

Bernie SandersBernie Sanders-2

Hillary’nin asıl 2004’te aday olması gerekirdi aslında. Parti adaylığını da rahat kazanırdı, Bush’u da yenerdi. Mevcut başkana karşı yarışmak çok zor diye bir anlayış var, o yüzden aday olmamış olmalı ama bahsettiğimiz Bush yani. 2008’i de Dean’in kaybetmesine benzer bir şekilde kaybetti Obama’ya. Parti içinde çok önde görünürken eyalet seçimlerinin hemen öncesinde Oprah’ın filan desteğiyle birden rüzgar Obama’ya dönmüştü. Üzülmüştüm, çünkü Obama sempatik olsa da liderlik karizması ve içi dolmayan değişim sözcüklerinden fazlasını vaat etmiyordu. Başkanlığı da orta oldu bu yüzden.

Hillary bir türlü başkan olamazsa üzücü olacak. Bir kadının başkanlığa bu kadar yaklaşması zoe. Ama ondan önce bir Clinton olmasından gelen bir sempatim var kendisine. Chelsea’yi de çok sevimli bulurdum ben. Düşünsene, kayınvalide ile kayınpeder Hillary ve Bill. Yazık oldu.

Clintons -1976-2

Trump’ın başkan olmasınıysa düşünemiyorum bile. O dünyada yaşanmaz. O, parti adaylığını kaybetmez gibi geliyorbana, henüz kesin olmasa da.

Başa dönelim. Bill’e yakıştırıyorsanız kendinize de yakıştırın. Takın takıştırın.

h1

Geçmemesi gereken her yerde geçen yol-1

24 Ekim, 2013

Aylardır A4 kapısı diyorlar, ben de bir türlü anlayamıyorum nereyi kastettiklerini. Evet, vişnelik, 100. Yıl filan, yurtlar tarafındaki kapıdan bahsediyorlar, biliyorum, ama ben bu kapı isimlerini niye bilmiyorum diyorum.

Aslında galiba o kapıların isimlerini hiçbir zaman tam öğrenemedim. Mantık sıralamasıyla gitmiyordu. İşte, hep önünden geçilen Eskişehir Yolu girişi vardır. İzmir’den Ankara’ya ilk gittiğinde bak, odtü dersin. Girişinde heykel olan bir okul. Bir de yurtlar tarafındaki kapı vardır. Bazen birinden girersin, ama öbüründen çıkman gerekir. Görevliye söylersin, kabul etmez, sen de kartını bırakıp diğer kapıdan çıkarsın. Sonra o kapıdan geri dönerken oradaki görevliye laf anlatmaya çalışırsın. Görevli kapının adını söyler, şu kapı diye, sen de he dersin.

Bazen de kapısız girmeler olurdu. İlk yıllarda Bilkent kapısı yokken oradaki tellerden az girmedim. Şimdi sevimli duruyor olabilir, ama giysileri tele takmamak, sonra ayakkabıları çamura bulamak yaşarken hiç de sevimli gelmezdi.

Oradan girmenin asıl yararı, mesafeden kazanmak değildi tabi. ODTÜ’ye girebilmek her zamanda önceden belli olmayan bir riskti. Olay olduğunda kesin almazlardı. Olmadığında da kafalarına göre almayabilirlerdi. Benimse sık sık girmem gerekirdi çünkü ülkenin (dünyanın?) girmesi en zor üniversitesinde sevgilim vardı (“bir sevgilim vardı” diyecektim ama o zaman birkaç sevgilimden biri oradaymış gibi duruyor).

Bazen Eskişehir Yolu’nda kapıdan önce tellerin arasından ormana dalardım. O ormanlık alandan girişteki kulübenin görüş alanından çıkmış şekilde içerideki yola çıkmak, bunu da bir an önce yapmak gerekirdi, çünkü ormanda jandarmaların dolaştığı rivayet edilirdi. Çift yönlü korku faktörü.

Birçok zaman da direk kapıdan girip kulübenin yanından soğukkanlı tavırlarla geçip (benim işte, hergün kartımı göstere göstere sıkıldım) dolmuş beklemeye geçerdim. Görevli gelen dolmuştakilerin kartlarını kontrol eder, o inince sakince ben binerdim. Sizin kartınız dendiğinde gösterdim dediğim, sorulduğu anda dolmuşun geldiği / otostopçu alacak arabanın durduğu da olmuştur.

Hiç yakalanmadım, giremediğim de sadece bir kez oldu sanırım. Sonraki yıllarda 4 dönem ders aldım, sadece birinde resmi belgem vardı, ama ders aksatmadan giderken hep girebildim.

Yıllar sonra odtü’lü olduğumda biraz da bu yüzden çok değerini bildim. Ama kendimi de tam bir odtü’lü görmedim -bu işler lisansla ilgili.

Okulum odtü’deydi, işim odtü’deydi, evim odtü’nün dibindeydi. Evimi pek severdim. O yüzden endişeyle merak ediyorum, nereden geçiyor bu yol diye.

odtü ormanı -talan -19 ekim -ilerideki beyaz araba ile büyüklüğünü kıyaslayın -zekituncay

Heryer de çamlık, makilikti. İşte yurtlar, sonra konukevi, yani bir alakamın olduğu bir kızın kaldığı yurt, ondan hemen sonra bizim hocaların lojmanı, o kız ilk akşam ayrılırken bana sarıldığında bizim hocalar görmüş müdür, sonra kapıya giden yokuş, yürüsek mi otoştop mu, yokuşun sağında jandarma karakolu, yürürsek nöbetçi ere selam verelim, kapı ve benim eve 10 dk yol. Tipi fırtınalı bir günde sadece okula gitmeye çalıştığım için o yolda hasta olmuştum.

O evde farklı gruplara mangal partileri verirdim. Salonda okunacak ödevleri duran öğrencilerle yiyip içtiğimiz de oldu. Ödevi veren de bugünlerde üniversiteyi temsil eden adamdı (dün araziyi gazetecilere göstermeye gitmiş de işçiler ona bile dayılanmış). Onu haberlerde gördükçe beni hatırlayanlar da vardır o öğrencilerin arasında çünkü az kopya davamız olmamıştı. Adam da benim tarafımı tutmamıştı.

Evin yakını da makilikti. Hatta birgün bir kızla o makiliğe piknik yapalım diye girdik de tartışmaktan piknik birşeye benzemediği gibi dönüşte girişi kitlemişlerdi, zor döndük.

Diğer taraf, hocaların villa tipi lojmanlarının olduğu taraf da ağaçlıktı. Oradan diğer kapıya dek geniş bir arazi çamlık. Her çamlık bir çiftin evi.

O yüzden şimdi: Söylesenize, nereden geçiyor bu yol? Anılarımın üstünden mi? Nereden geçtiniz, yaşanmış-yaşanmamış hayallerimin üstüne mi çıktınız?

odtü yolu hatırası -22 ek -dr a recep tekcan
“Odtü yolu hatırası” demiş sağdan 2. Dr. A. Recep Tekcan, belediye PR başkanı, bowling ve dart federasyonu başkanı. Dr. demiş miydim?

odtü -22 ekim -eskişehir yönü katliamı -tombirella

Kesilen ağaçlar-olaylar hep 100. Yıl tarafında derken bu fotoğraf iyice şaşırttı beni. Burası bayağı Eskişehir yolundan bakış, kapı da hemen sağda. Derken dün şu haritayı gördünce anladım:

odtü açılan yol ve avm

Üstte Eskişehir Yolu’ndan, kapının hemen sağından-doğusundan başlıyor yol, ormanın içinden lojmanlarla vişnelik (mez.der.) arasından geçip diğer kapının yakınından Dikmen’e doğru kıvrılıyor. Orman yerine geçebileceği boş araziler var diyenler vardı. Gerçekten de yukarıda yolun başladığı yerin hemen sağında Şap Enstitüsü var (ilk gördüğümde o ne yahu demiştim, hala aynı şeyi diyorum), boş araziler var.

h1

Franca Rame

31 Mayıs, 2013

IMG_4940

Bu kitabın alınmasının biraz sefil bir hikayesi var. Dario Fo Nobel almıştı. Herkes de çok şaşırmıştı. Sonuçta, politik ve etkili oyunlar yazan ama edebi kimliğiyle bilinmeyen biriydi. Açıkçası o zamana dek yaşadığını bile bilmiyordum ben, zamanında yazdığı oyunları oynanan bir yazardı benim için. Birkaç ay sonra da Pisa’ya geldi oynadığı oyunla Dario Fo.  Biz de gittik.

Biletleri çok sevdiğim iş arkadaşım Cristina almıştı. Son günlerim diye bir hediye gibi düşünmüştü. Salonda Dario Fo’nun oyunla ilgili kitabını satan bir genç adam vardı. Ben de Cristina’ya almıştım. 12 bin liretmiş (arkasında yazıyor)-6 dolar filan-, kendime alamadım. Yoktu yanımda o kadar. Sonra oyun başlamak üzereyken tekrar kalktım, oyunun anısı olarak kaçıramazdım. Adam telaşla oyun başlıyor, yerinize derken alın size 8 ya da 9 bin liret, ok mi dedim. Tamam tamam hadi dedi adam. Ben de kitapla yerime döndüm.

Karısı Franca Rame ile oynuyordu Dario Fo. Bir anarşistin (karakolda) kaza sonucu ölümünü belgesel niteliğinde hicvediyorlardı. Kendi yakın tarihlerinden iz bırakan (bizde fazla olağan çoklukta yaşanmış) bir ölümü, JFK filmindeki gibi her ayrıntıyı didikleyerek inceliyorlardı. Olayın fazla komediye malzeme edilmesi çok içime sinmemişti benim. Çıkışta Cristina ile uzun uzun tartıştık. O bunu etkili bir protesto olarak görüyordu, ben bir ölüm komedi malzemesi olmamalı diyordum. Böyle böyle onun karşı tarafındaki evine kadar yürümüştük, ben nehrin tiyatroyla aynı tarafında otursam da.

Bir de izlerken adamı muhtemelen TRT günlerinden gayet iyi tanıdığımı farkettim.

Franca Rame - Dario Fo4

Çok güzel bir çiftti Dario Fo-Franca Rame. Her türlü işlerinde birliktelermiş 60 yıldır. Hatta belki Nobel’i beraber almaları gerekirdi diye düşünmüştüm. İşte o Franca Rame dün ölmüş. Tiyatroyla geçen ömrü dışında 2006’da senatoya girmiş, 2 yıl sonra duyguların buz gibi olduğu bir yer diyerek istifa etmiş. Zaten kadının hayatı epik bir roman gibi. 60’lar boyunca politik, hatta ajit-prop militan tiyatrosu yaptıkları için ’73’te faşistler tarafından kaçırılmış, hatta o sırada te ca vü ze uğramış. Bunu anlattığı bir oyun da oynamış.

pagina11

Ve bu yılın başında eşine bir aşk mektubu yazmış (bence eşinden çok tiyatroya bir aşk mektubu bu):

… “Çok üzgünüm çünkü işsizim. İşimi kaybettim.”
“Nasıl işini kaybettin? Sabahtan akşama bilgisayar başındasın, gözlerini kaldırmadan yazıyorsun, yazıyorsun.” (cevap veren, gökten yatağına inmiş bir yıldız.)
“Evet ama o benim işim değil. Ben tiyatroya doğdum. 8 günlükken sahnedeymişim. Hep oynadım. 8 günlükten 81 yaşına. Bir oyunumuz vardı, “Olağandışı İki Başlı”, Berlusconi üzerine bir taşlama. Ama ’83 yılıydı, kaç yıl geçmiş?”
“Bay Komik’i unutuyorsun. Çok şey yaptınız.”
“Haklısın. Ama artık o bile yapılmıyor.

Dario Fo’ya yardım etmekten mutluyum. O benim herşeyim. Metinlerini elden geçirmek, basına hazırlamak, ama özlediğim birşey var. Bu da yaşamı sevmeme engel oluyor.
Bu yüzden ölmek istiyorum.
Ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Küveti doldurup bileklerimi kessem?
Ama sonra beni o kırmızılıkta bulanların yaşayacağı korkuyu düşünüyorum.
Pencereden mi atlasam? Ama aşağıda ağaçlar var ve ölmeyip her tarafımı kırmakla kalırım: ayak parmağımda kafaya alçılı.
Uyku ilacıyla kendimi zehirlesem… onu denedim zaten bir kere… 3-4 hap ve su… bir süre dayandım, sonra kafam masada sızdım.
Kısacası, ölmek çok zor şey.
Kısmen beni durduran şey, Dario’ya, Jacobo’ya (oğulları), aileme, Nora, Mattea, Jaele (ailenin en güzeli), tüm aileye, arkadaşlarıma vereceğim acı.
Cenazemi de düşünüyorum ve gülümsüyorum. Kadınlar, birçok kadın, yardım ettiklerim, yakın olduklarım, arkadaşlarım, düşmanlarım da… kırmızı giyinmiş, ciao bella’yı söylüyorlar.

Çalışmıyor olmak ne kadar üzücü.”
“Neden bir oyun sahneye koymuyorsun?”
“Ama Dario’yla o kadar alıştım ki. Onu ’51’de sahnede tanıdım… turnelere çıktım, başarı kazandım… hatta fazlasıyla. Yıllarca birşey yapmadıktan sonra 2012 Eylül’de Picasso oyununu iki kere oynadık. Ya şşşşimdi?
“Birçok sergilenmemiş materyalin var. Tek kişilik bir oyun sahneye koyabilirsin.”
“Haklısın. Evet, yapabilirdim… ama sonra Dario’yu akşamları televizyonunda karşısında izole bir şekilde düşünüyorum… sonra yatağa panjurları, kapıyı kapamadan gidiyor. Çarşafların arasında o dönüp durmaları hissedebiliyorum. O yüzden burada, onun yanındayım. Onu çok seviyorum… ama öyle üzgünüm ki… mutsuzum… merhaba, ben gidiyorum.

Dario, yazdığım herşey sana tiyatroya dönmezsem melankoliden öleceğimi anlatmak için. Büyük bir öpücük…”

Franca Rame - Dario Fo

Franca-Rame un Dario Fo -auf-der-B-hne

Biraz klişe olacak ama gerçekten artık böyle insanlar yapmıyorlar.

h1

Bereketli Topraklar Üzerinde

1 Kasım, 2009

GDO’lu ürünlere vize çıktığını Defne Hanım’ın blogundan öğrendim (tüm konuyu oradan öğrendiğim gibi) ve çok üzüldüm. Oysa Express’in Eylül-Ekim sayısında GDO’ya hayır platformu üyesiyle yapılan söyleşiden bu yönetmeliğin çıkmayacağını anlamıştım (Tarım Bk.lığı karşıydı, önce yasa çıkması gerekiyordu).

Bazı konular var ki birçok farklı yönleri var ve üzerlerine net bir fikre sahip olmak çok zor. Bu konu onlardan değil. GDO’lu ürünlerin veya GDO’lu tarımın hangi yönüne baksan elinde kalıyor. Direk sağlığa zararlı olmaları çok mümkün, kalıtımsal zararlar bırakmaları olası, pahalı, dışarıya bağımlılık yaratıyor, bağlayıcı anlaşmalarla kendi tohumlarını kullanamaz oluyorsun, yakınlardaki doğal tarım üretimine gen atlamasıyla zarar veriyor, dirençli bakterilere yolaçıyor-doğanın dengesini bozuyor, vs.

Bu durumda böyle bir yönetmeliğin geçmesi, istediği kadar kısıtlayıcı madde barındırsın (biz çok iyi biliyoruz o kısıtların pratikte nasıl işlediğini), ülkene ihanettir. (Böyle kararlar da tipik olarak sağ iktidarlarda çıkar zaten. sırf bu yüzden, yani tipik paragöz sağ bir iktidar olduğu için bile akp lanetlenmelidir -2 yıl önce çeşitli sebeplerle oy verenleri hatırlıyorum da, hatta bloglar arası bir tartışma bile yürümüştü).

Çarş. gecesi Genç Bakış’ta da tartışıldı GDO’lar. Çok doğru konuşanlar -özellikle Ziraat Müh.leri odası başkanı- dışında destekçileri de vardı GDO’nun, Sabancı’dan bir hoca ve programın yapıldığı Ankara Üniv. tarla bitkileri bölüm başkanı. 2.si biraz daha ılımlı olsa da ilki ateşli bir taraftarıydı alien üretiminin. Bu işte hiç anlamadığım birşey. GDO tohumu satan şirketler tarafından desteklendiklerine inanmıyorum (ya da inanmamak istiyorum). Bu durumda neler okuyorlar da zararlı olmadıkları, hatta yararlı oldukları hükmüne varıyorlar?

Bir de bir kız öğrencinin sorusu vardı. “GDO’lu ürünlerin sağlığa zararlı olduğunu biliyoruz da (‘tahmin ediyoruz da’ olmalı doğrusu) dünyada aç çok insan var ama yeterli besin yok. Bu tohumlar üretimi artırdığına göre (bu konuda çelişkili veriler var, hatta üretimi artırmıyor olmaları daha mümkün) kanserli de olsalar hiç yoktan iyidir. Aç kalmak mı daha iyidir, kanserli de olsa birşey yemek mi?”.

Dumura uğratacak sözler. Böyle bir mantığı ben de gütmüştüm zamanında. İngilizce dersinde debate yapıyorduk iki grup halinde. Ortaokul hazırlıkta. ‘Uzaya mı gitmeli, yoksa o parayı Afrika’daki aç ülkelere mi göndermeli’ idi konu. Kendim seçsem uzayı seçerdim ama bizim gruba açları tutmamızı söylemişti hoca. Son konuşmayı ben oldukça ağdalı sözlerle açlar… açken… diye yapmıştım ve o sayede sınıftakilerin oylarıyla biz kazanmıştık. Yalnız, dersin sonunda duygu sömürüsü yaptığımı söylemişti bana oy verenler bile. Bence de öyleydi. Yani bu mantıktaki ucuzluk 12 yaşında bile farkediliyor. Ama hadi o yaşta öyle düşünebilirsin, veya hadi diyelim 14-15. Ama üniversite öğrencisiysen insaf yani.

___________________

Konu ile ayrıntılı bilgi için en iyisi Defne Hanım’ın blogunu takip etmek. Çok özet bir tavsiye notu isterseniz, ülkemize -de facto olarak- girmekte olan GDO’lu ürünler mısır, soya, kanola ve pamuk. Sonuncusunu yemediğimiz için diğerlerine yoğunlaşırsak kanola ve mısırözü yağı, soya lesitini barındıran bisküvi-çukulata ve benzerleri, mısır şurubu kullanmış olması muhtemel hazır ürünler (gazoz, kola, bira -sadece Efes’te şeker var, zaten birada şekerin ne işi var-, yine marketlerin bisküvi koridorunda olan herşey, dışarıdan aldığınız şuruplu tatlılar, vs.), yani gayet uzun bir liste olağan şüpheliler. GDO’lu yemlerden beslenen tavuklar gibi ikincil etkiler de sözkonusu.

h1

“Ben tüm hayatımı burada Clara ve Peter’le geçirmek istiyorum dede.”

4 Eylül, 2009

Yıllar önce biri, eski bir sevgili, ‘hayattan beklentin ne’, veya ‘en çok istediğin şey nedir’ anlamında bir soru sormuştu. Onun beklentisi biraz klasikti, sıcak ve eğitimli bir yuva. Ben böyle soruları ciddiye alan biri olarak normalde pat diye cevap veremem, ama o gün hiç beklemeden çok yakın bir arkadaş grubu demiştim. Ama tabi, öncesinden düşünmüştüm, bir numaralı dileğimin içinde birinin, yani bir hatun kişinin olması gerek. Mesela, bu ilkine bağlanabilir, özel birinin de bir parçası olduğu bir arkadaş grubu diye. O özel kişi grubun içinden çıkabilir mesela (4 Nikah 1 Cenaze’de Charles-Hugh Grant, kendisine aşık olan Kristin Scott Thomas’la beraber olsa fena mı olurdu?) veya sonradan eklenir (Amerikalı’nın, yani Andie Mc Dowell’ın yaptığı gibi). Ama tabi aslında özel biri olsa olsa 1.5. dilek olabilir, dilekleri tekil parçalara ayırmak gerek çünkü. Yoksa, silerken ovaladığın lambadan çıkan cin sorar 3 isteğini. Sen de başlarsın, Pasifik’teki büyük adalarımın mali işleri için şirketime Porsche’la giderken önünde son anda durduğum Vespa’yı kullanan ve Real Madrid-Barcelona maçına bileti olan güzel kız diye…

Neyse, o da (Vespa’daki kız değil, muhabbete geri döndüm) ‘biri bile bulunmuyor, bir grubu nasıl bulacaksın’ demişti. Ben de doğru yerde bulunabiliyor diye geçirmiştim içimden. Bulur gibi olduğum zamanlar oldu çünkü. Birara ortaokulda, birçok zaman lisede, yaz tatillerinde bazen oğlanlarla, bazen kızlarla (ama genelde ayrık), üniversitedeyken bir dönem sanki tiyatro grubumla, ama ondan çok film festivali yaptığım grupla, arada yine lise sınıfımla, devamında da yeni birileri olmadan yine tekrardan lise arkadaşlarımla. Ama zaman geçtikçe anladım ki o filmlerdeki, dizilerdeki hayat orada, pelikülün üzerinde kalacak. Zaten o değil midir beni ve adını koymadan birçok insanı etkileyen şey? 4 Nikah’ı söylemiştim, ayrıca aynı formülü güden İngiliz filmlerinde, Hugh Grant’in kendisini yeni birisiyle tanıştırmak için uğraşan arkadaşlarının olduğu Notting Hill’de, Bridget Jones’un, o Darcy ile sarılırken araba camına yapışıp seyreden arkadaş grubunda, sonra Seinfeld’de, Friends’te, çok sevmesem de How I Met Your Mother’da, daha öncesinde Dawsons’ta ve onun taklidi Kavak Yelleri’nde, Kuzeyde Bir Yerde’de, Cold Feet’te, sevimsiz Sex&The City’de, hatta Toy Story’lerde, Dead Poets Society’de ve çoğu okul filminde, ve Oceans serisinde…

Böyle gruplarım hiç kalmadığı gibi olan tekil dostluklarım da eridi. Zaman ve uzaklığı kaldıramıyor insanlar. Veya dirençsiz çıkıyor ilişkiler. Bu açıdan bakınca ve yarışma programlarında dostlarını stüdyoya getiren insanları gördükçe -ki bu benim en önemli sorunlarımdan biridir: 1. Roland Garros’u kazanınca tribüne çıkıp kime sarılacağım, ve 2. Bir yarışma programı için beraberimde stüdyoya kimi götüreceğim- kabul etmem gerektiğini anlıyorum. Madem esas isteğim buydu, ben bunu başaramadım.

İstemiştim ki iyi, kötü birşey olduğunda anlatacak birden çok insanım olsun; sırlarımızı bilelim, ve en zayıf ve en güzel yanlarımızı; birimizin bir derdi için ikiden fazla kafadan ses çıksın; iki kişi arasında bir sorun olduğunda hep beraber uğraşalım iyileştirmeye; aramızda 3 Silahşörler ruhu olsun; biri bir ilişkiye başladığında en önemli kriterlerden biri grubun da sevmesi olsun, hatta o yeni çıkılan kişi biraz çekiştirilsin; bayramlarda, yılbaşlarında, tatillerde kimle demeyelim, nereye diyelim; birlikte olmak, çoğunlukla farkında olunmayan ama arada bir sıcaklığı içine kadar işleyen bir güzellik olsun.
Olmadı.

h1

Piyano için 92 eser

17 Haziran, 2009

Dün yanlış saymadıysam 92 piyano parçası dinledim. Sabrımı da takdir ettim. Çocuk gösterilerinden oldum olası imtina ederim. O, anne-babaların çocukları diğer anne-babalara kendilerini göstersin basıncı, çocukların ileride ne türlü travmalara yolaçacak endişeli halleri, karşılaştırmalar, sürekli video-fotoğraf çekimleri, ortamın ağır havası… Bence çocuk gösterisi dediğin ancak hepsinin dansedip eğlendiği bir gösteri olmalı (sonra perde inince de arkada başbakan bir kızla öpüşürken görülmeli -yoksa bu bir filmde var mıydı?).
Ama yıllardır kaçıyordum, dün artık bahanem kalmamıştı. Beklediğim kadar korkunç değildi neyse ki. Hatta bazı çocuklar çok iyiydi.

Gösteri sırasında kendi öğrenim zamanlarıma gittim. Doğru dürüst bir yönlendirme olsa neler olabilirdim. Hadi ilkokul, ortaokulda olmadı, ama benim küçücük bir lisem vardı (kaldı ki büyük olsa ne olur, daha fazla rehberlikçi bulundur). Orada ne iş yapardı rehberlik öğretmeni hanım? Herkese tek tek bak şu dersin iyi, şu testte çok iyisin, neyle ilgileniyorsun, bir başkasına voleybolda çok iyisin, beden terbiyesi ile konuşalım, Amerika’da bir üniversitede burs ayarlamaya çalışalım, vs. demesi gerekmez mi? (hatta ideal olarak bu konuşmalar ortaokulda filan başlamalı). Ben kendisiyle bir kere konuştum. Organize bir kopya olayında müdür ve yardımcısının son kararını (the final verdict) beklerken bizi çağırmıştı, atılmanız çok olası, kendinizi hazırlayın demişti. Hatta oğlanlardan biri ağlamıştı galiba. Ben hiç inanmamıştım öyle birşey olacağına. Hatta bu hareketi hayatımda gördüğüm en densiz hareketler arasında saydım. Neyse ki hoş bir kadındı.

{Postun bu noktasında yine 40 dk. mola verdik. ve yine bol bol sallanma. bu sefer üstüme kot mont, altıma koyacak gazete, yanıma bol nevale aldığımdan daha rahat. ama belki tanıdık olmasından, belki saatin 2 saat daha erken olmasından daha az büyülü. Sonra yine karanlıkta bilinmedik sulara yelken açtık ve yine şoförü Karun Hazinelerine doğru dümen kırmaya ikna edemedim}.

Devam etmeden önce piyano için yazılmış en güzel eserlerden Chopin’in valsini (opus 69, no.2) koyalım pikaba.

92 eseri dinlerken dalıp gidecek bolca vakit vardı. Benim böyle gösterilerim olmadı dedim başta. Sonra hatırladım. İlkokulda bir yılsonunda bir şarkı söylemek için çıkmıştık sahneye. Üç kişi o zamanlar popüler olan ‘neler oluyor şu hayatta’nın sözleriyle oynayıp haylaz öğrenci şarkısı haline getirmiştik. Yalnız (bu ayrıntıyı hatırladığıma sevindim), tam çıkmak üzereyken bir oğlan çıkmak istemedi, utanıp. Biz de hemen yeni birini aradık koltuklar arasında, çünkü üç kişilik yazılmıştı şarkı. Neyse ki birini ikna ettik. Ve kazasız belasız üç kişi çıktık. Hoş olmuştu, tek bir mikrofona eğilerek. Ama tabi hiçbir kaydı yok. Zaten bugünün ruhunu taşıyan birkaç kişi dışında veli de yoktu.

Sonra sınıftaki birkaç ortaokul gösterisi de var, ama şimdi onları anlatmak hafif utandırıcı.

___________________________________

Mim adı verilen şeylerdeki sorular bana ortaokulda kızların anı defterlerindeki anketlerden daha anlamsız geliyor (bana ne mesela, birinin okuduğu kitabın 26. sayfasının 4. satırıdındaki cümleden), ama anlatacak hoş ilkokul gösterileri olanlar anlatsa hoş olabilir.

h1

insanın en güzel hali: isyan hali

14 Ocak, 2009

Bizimki herhalde varolanlar arasında en apolitik üniversiteydi. Ama tabi o bile şu ankilere göre bayağı politikti. Sürekli bir politik tartışma yürürdü, paneller düzenlenirdi. Konuyu hatırlamıyorum, herhalde güncel politika ile ilgili birşeydi, tartışmanın konukları arasında Yalçın Küçük de vardı. O gün, işletme binasındaki herhalde C Blok Anfi’de tanışmış olduk önce kırmızı kaşkolüyle dikkat çeken Yalçın Küçük’le. Konuşması da gayet etkileyiciydi. Tartışmada sürekli zıtlaştığı ve sürekli bastırdığı kişi, ekonomi ve idari bilimler dekanı, düzen adamı, kapitalist (en büyük hakaret) Ümit Berk man’dı. Çıkışta yanımdan geçerken yanındakilere “kaç yıl geçti, hala aynı yerde” diyordu Ü. Berkman sinirli sinirli, Y. Küçük’ü kastederek.

Son yıllarda iyice meczup ve ırk’sal söylemlerin peşinde gibi görünebilir; ama ben Yalçın Küçük gibi kişilerin varlığını bir ülke için çok önemli buluyorum. Ülkenin entellektüel seviyesini yükselten, her daim muhalif birileri. Muhalifliğinden ötürü hem 71 hem 80’de üniversiteden atılmış, ayrıca TİP’ten de atılmış, hep tek tabanca olmuş, defalarca ve senelerce sadece fikirlerinden ötürü içeride yatmış biri.

Şimdi böyle bir adamın böyle bir örgütün içinde yeralacağına mantıklı düşünen kim inanır? O örgütün üyeleri onu okuyor diye mi suçlanacak? Ne var, belki beni de okuyordur aynı kişiler. (Benzer bir gözaltı yorumu için: balbay yazısı).

≈ ≈ ≈ ≈ ≈

Bir süre önce düşündüm ki normal şekilde yetişmiş bir TC vatandaşından tek adamlık gerektiren işleri iyi yapan biri çıkmaz. Yani, başbakanlık, teknik direktörlük, hakemlik filan. Bunlar çok kapsamlı düşünmeyi, analitik ve çok değişkenli bakmayı gerektiren işler. O işleri yapabilecek niteliğe sahip olanların sayısı zaten azken onlar da o pozisyonlara yükselmeden elenir zaten (yedirmeyecekleri için, toplumumuza fazla geldikleri için,…).
Aslında o tek adamlığa yükselmiş kim olursa olsun çok sert eleştirilerle ilk fırsatta yerlebir edilmeye çalışılır. Bazı nadir karizmatik (eşittir: arkası sağlam, kendisi de konuşmasıyla korku salan) kişilerse ilah-tanrı-imparator filan ilan edilir. Bunun da etkisiyle, zaten aşağılık kompleksi-yükseklik kompleksi arasında gidip gelmek genlerinde olan bir TC vatandaşı iyice megalomanlaşır. Bakınız, son yıllarda o mesleklerde sivrilmiş tek adamlarımız: Tayyip, Terim, Ahmet Çakar. Zaten düşünürseniz ismi üzerinde uzlaşılmış, toplumun geniş kesimlerince sevilen, yorumcuların-uzmanların çoğunun takdir ettiği bir tek adamımız da yok bayağı bir yıldır.

[Bunu, bu sezon ligdeki fahiş hakem hataları üzerine düşünmüştüm. Kapsamlı analiz gerektiren, dışarıdaki çeşitli baskılardan izole olmayı gerektiren, kendi egonu iyice geri atman gereken bir iş hakemlik. Anlık olduğunu da hesaba katınca bir penaltı kararı bile (artık üç alternatif içerdiğinden: penaltı mı, devam mı, yoksa aldatmadan dolayı sarı kart mı?) gayet zor bir karar -bu sezon çalınması gereken pozisyonların çok azında penaltı kararı verilmesinden belli].

Anlaşılan başsavcılık da böyle. Böyle geniş kapsamlı bir davayı yönetemediğini, davanın sınırlarını çizememesiyle ve yaptıklarının sonuçlarını düşünemediğinin belli olmasıyla gösterdi başsavcı. Tabi bu, tüm bu anlamsız tutuklamalarda bir artniyet olmadığı varsayımına dayanıyor. Ama ‘bir silkeleyelim, bir şey çıkmazsa da pislik atmış oluruz’ mantığı varsa durumumuz fena.

[başlık Y. Küçük’ün.].
[Bir de TR sinema tarihinin en iyi filmlerinden Mayıs Sıkıntısı çarş. akşam 10’da].

h1

Geleneksel yeniyıl yazısı: San Miniato’lu Enrica

3 Ocak, 2009

İki yıldır her yılın başında böyle bir şey yaptığımı istatistik kısmından hatırladım geçtiğimiz haftalarda. En çok okunan yazı “geleneksel yılbaşı yazısı” diye görünüyordu. Ben de bu yıl hangi kızı yazayım diye düşündüm. Seçmek için kız isimleri sözlüğüne başvurayım dedim. Rastgele bir sayfa açtım. Feriştah, yok, o pek uygunsuz olur; Fergüzar, hmm, o benden büyüktü; Ferigül, o daha çok yeni. Böyle derken kriter ne olmalı diye düşündüm. Evet, maksat hatırlamak. Kıyıda köşede kalmış minik hikayeleri kayda geçirmek. O yüzden çoktan unuttuğum ve nedense birkaç haftadır aklıma gelen Enrica (ismini hatırlamıyordum baştan. sonra yazmadan pat diye chiesa geldi aklıma. garip de geldi, kilise anlamına gelen isim mi olur diye, ama demek öyleydi dedim. ama herhalde fiorentinalı futbolcu enrico chiesa’dan garip bir çağrışım oldu):

________________________________________

Okulun kafeteryasında tanışmıştık. O kafeteryada bayağı bir insanla tanışmıştım zaten. Hatta orada birkaç ay bile yiyip birileriyle tanışmamak için gayet asosyal olmak gerek bence. Ne biçim tezat ki 2-3 yıl çoğu öğlen gittiğim amerika’daki okulun kafeteryasında tek bir kişiyle tanışmadım. Mekan tasarımı da kültürle nasıl içiçe. Amerika’da yalnız gitmişseniz (ki çoğunluk) hep tek başınıza oturuyorsunuz, o kafeteryadaysa uzunlamasına 8 kişilik masalarda yanınızdaki ve karşınızdaki ile sürekli iletişimdesiniz. Suyu rica edebilir miyim? Buyrun, Fransız mısınız? Hayır, sadece r’leri söyleyemiyorum -biraz daha doğudan. Bulgaristan?

Ya yemekte ya da öğrenci olmadığımdan kaçamak bir şekilde kupon aldığım sırada tanışmış olmalıyız. 2800 liretti başta yemekler, sonra 3200 oldu. 1.5 dolar filan. O para için gayet iyi yemekler. İçecek dahil. İçecek demişken hep derim: kola-fanta çeşmelerinin yanında bir de bira çeşmesi. Öğlen bile.

Neyse, bir de uzun boylu arkadaşı vardı. Onlar muhabbet ederken bir şekilde tanışmış olmuştuk. Sono Turco filan ilgilerini çekmişti. Sonra 1-2 kere daha karşılaştık, hoş oldu sohbetler. Kumral kıvırcık saçları olan Enrica şeker bir tipti. Görüşelim filan denmiş olmalı ki bende telefonu vardı. Bir Cumartesi akşamı yakındaki bir yerde çekici bir ortaçağ gecesi vardı. Hani, şurda ballandıra ballandıra anlattığım gibi bir eylence hali.

Bir cesaret aradım. Böyle böyle şuraya gideceğim ben bu akşam, gelir misin? Biz de şuradaki tiyatro şenliğine gideceğiz, istersen sen bizle gel. O şenlik ilanını da görmüştüm ama benim aklıma koyduğum çok daha çekiciydi. Normalde başkalarını dinlemem, yalnızlık filan takmadan ne istiyorsam onu seçerim. Ama bu durum biraz farklıydı. O anki tereddütümü pek net hatırlıyorum. Tamam, nasıl gideceksiniz, trenle mi? Hayır, arabayla, seni istasyondan alırız (bari evden alsalardı).

3 kız ve ben Enrica’nın minik arabasıyla gittik. 3 kızla vakit geçirmek eğlenceli olduğu kadar zordur. Kızlarsa severler yanlarında bir erkeğin olmasını. Hem uğraşmak için, hem de klasik, daha rahat etmek açısından. Yolda çok rahat değildim diye hatırlıyorum, özellikle birini hiç tanımıyordum.

Minik şehrin, hadi köy diyelim, köyün sokaklarını dolaşıp girişte aldığımız harita ve programdan aktiviteleri arıyorduk. 9 numaralı yer burası mı? 9:30′ta burada bir oyun varmış. Ya da kuklalar, şaklabanlar, sokak göstericileri, müzikli şovlar… Bir sihirbazlık gösterisi vardı bir yerde. Adam etrafındaki kalabalığa bakıp bir gönüllü aradı. Ve Enrica’yı seçti. Sonra onu hipnotize edip taşıma hareketleri filan yaptı. Çapkınlık kokan tavırlarla. Kıskanmıştım. Enrica da pek memnundu halinden, biraz sinir edici bir durum. Sonra açıkhavada bir yerde bir şeyler yiyip içmiştik. Akşamın gerisinden başka kaydadeğer birşey hatırlamıyorum.

Birkaç gün geçti ve ben hayatımda başka hiç yaptığımı sanmadığım birşeyi yaptım: Uzun boylu arkadaşını arayıp konuşalım mı dedim. Nedir dedi. Telefonda olmaz, yarın öğlen kafeteryada buluşuruz dedim. Kafeteryada konuya biraz zor girip Enrica dedim, ne hoş filan. Ama dedi, onun sevgilisi var, başka şehirde. Ciddi mi? (Tıp okuyordu Enrica) Evet, hatta bitirince beraber yaşayacaklar. Hmm, tatlını yiyecek misin?

Sonra pek birşey olmadı doğal olarak. Pek rastlamadım da. Sanırım yaz tatili girdi araya 1-2 aylık. Birkaç hafta sonra San Miniato’da bir tiyatro festivali vardı. San Miniato, trenle gitmesi pratik, ortaçağ evlerinin ağırlıkta olduğu, şöyle orta boyutlarda bir şehir, diyelim kasabaydı; festivali de iki hafta kadar süren ciddi birşey. Birkaç oyuna gitmiştim. Birinde bir kilisedeydi oyun. Çıkışta veya girişte beklerken ona rastladım. Ailesiyle gelmişti oyuna. Aa, napıyorsun burada dedi. İşte, festivale geldim. Sen dedim. Meğer onlar oralıymış. Hoş olmuştu karşılaşma. Ama hepsi o kadar, sonra bir daha gördüğümü hatırlamıyorum. But that’s ok. Öykü bu denli minik olunca hüzünlü bile denemez sanırım.

h1

Planlanmayan yazı

3 Ekim, 2008

Perşembe akşamı sohbet programlarının üçünü de seyrettim. Cem Mumcu -ki ben onu önceki tv görünümlerinden daha çok sapık bir psikiyatrist olarak tanımıştım. Hele Müjde Ar karşısında sözlerinin 10’da 9’u cin.sel içerikli olunca bellemiştim adamı. Ama bu programda çok dinlenebilir bir adama benziyor. Neyse işte, adamın programı açarken anlattığı bayram anısı çok acaipti. Arada alıp başını gidermiş, arabaya atlayıp. Kimse bilmezmiş nereye gittiğini. 1 veya 2 gün uykusuz olurmuş bazen. Sonra kendini bilmediği yerlerde bulurmuş. Birinde yolda, karayollarında çalışan bir adam karısını ve çocuğunu vermiş yanına, Ankara’ya gidiyor musunuz diye. O da gitmese de giderim deyip almış.

Birinde de, veya aynı olayın devamında Konya Ilgın’da çook büyük bir köprüden geçiyormuş, Allah Allah bu ne ırmağı bu kadar büyük burada demiş, şu nehir yok, bu nehir burada değil. Sonra kenara çekip inmiş. Bakmış karanlıkta. Aşağısı mezarlık. Ama üzerinde isim yazmayan taşlar. Kırık dökük. Sonra kasabaya gelmiş. Sabah gelirken bir simit almış, kahvehaneye oturmuş. Okula giden çocuklar gelmiş. Onlarla konuşup okula gitmiş. Okulda konuştuğu bir adam “burada İstiklal mahkemeleri kurulmuştu zamanında. 120 kişi asıldı. Cesetleri kuyuya atıldı. Kuyunun üstüne de bu okul yapıldı” diye anlatmış. Kasabada bir de hep ileride gördüğü bir türbe kubbesi varmış. Şunu bulayım diye arabaya atlamış. Dönmüş dönmüş bulamamış. Yolda yaşlı bir kadın görüp sormuş türbe nerede diye. Kadın da bizim bahçede, seni götüreyim demiş. Türbeye girmiş Cem Mumcu. 2 güne yaklaşan uykusuzluk ve o ürkütücü deneyimlerden sonra, karanlık bir ortam. Çakmağını yakmış. Türbede yatan bir ceset, üzerine sadece bir battaniye örtülmüş. Birkaç dua okumuş. Sonra kendini tutamayıp yaklaşmış. Korksa da battaniyeyi kaldırmış. Altı…. turşu kavanozları. Yaşlı kadın meğer turşuları türbeye koymuş, serin diye. Büyük olan biri de kafa gibi çıkmış bir tarafından. (adam daha iyi anlattı tabi, ama başlamışken duramadım).

Ben de öyle kaybolmak istiyorum işte, başımı alıp. Ama mutlaka Anadolu’da. Yani Rumeli de olabilir, ama bu topraklarda.

Benim de böyle ilginç hikayelerim var mı diye düşündüm, bir programa katılsam anlatacağım. Bayram hikayeleri türünden. Ankara ve tatil yöreleri arasında yapılan otostop yolculukları var, üniversite döneminden. Evet, birinden fena olmayan hikayeler var. Ama onu anlatmayacağım şimdi. Diğer yolculuktan, o birkaç yıl sonra olmasına rağmen çok az şey hatırlıyor olmak daha çok ilgimi çekti.

Ankara’dan Marmaris’e bir iş yolculuğu. Üniversitenin son aylarında bir işe girmiştim. Part-time denebilecek, çok da önemsemediğim birşey. Marmaris’te bir otelin bir işini yapıyorduk. Patronlardan birinin arkadaşının otelinin biraz saçma bir işi. Bir kere gitmiştik. Bir de bayramda gidecektik. Havaların ısındığı bir 9 günlük tatil. Yine insanlar güneye akıyor. Bilet almamıştım, sonra da kalmamıştı. Zorlamadım da, çıktım yola. Okul yolunun önündeki Eskişehir yolu. Sonra nelere bindim, çok hatırlamıyorum gerçekten. Ama çok temiz olmuştu. İki arabayla gittim sanırım. İkincisi de direk Marmaris’e giden bir aileydi hatta. O zaman da kötü hikayeler vardı, oradan buradan gelen, ama bu kadar yoğun değildi tabi. İnsanlar alıyordu.

Marmaris’e gelir gelmez hemen işini yaptığımız oteli aradım. Daha önce orada kalmıştık diye, ve otel sahibi (patronun arkadaşı olan) de çok iyi davranmıştı o zaman. Onu istedim, ismimi de söyleyip. Adam kimmiş deyip aldı telefonu, duydum açıkça. Sesler geliyor arkadan. Adam aloo aloo diye bağırıp kapattı telefonu. Sinir oldum acaip, ama tekrar aradım, istedim yine, garson gitti, sonra gelip bilmemne bey (iyi ki unutmuşum adını) müsait değil dedi. İçimden ettiğim küfürleri sıralamayayım. Sanki ben illa sizin otelde kalacağım deyip zorlayacağım adamı. İlla öyle bir beklentim de yok zaten. Ne zaman buluşacağız, neler yapacağız diye de soracağım. Ayrıca, doluysan da düzgünce söyle.

Bir pansiyonda yatıp sonraki gün gittim otele. Bizim patronla da o gün buluşacaktık. Baktım, restoran kısmında eşi, annesi filan oturuyorlar. Merhabalaştık, nerede kalıyorsun dedi, şurada. Ne zaman geldin, dün, nasıl geldin, bilet bulamadım, otostopla geldim dedim. Çok içimden geldi, doğrusunu anlatmak. Hmm, dedi, şöyle bir baktı. Ben de ona arkadaşını şikayet ettim. Dün telefonuma çıkmadı, hatta duymuyormuş gibi yaptı dedim. Otel doludur filan dedi, ama ayıp ettiğini o da anladı sanırım. Çalışma olmayacak, yoğun burası dedi. O da tatile gelmiş gibiydi zaten, iş miş hikaye. Benim oraya gidiyor olmamı düşünmeden tatil planlamışlar.

Otel sahibine de rastladım. Tam hatırlamıyorum ama şöyle gibiydi: Adam biraz soğuk davrandı başkalarıyla otururken, ben de “dün duymamış gibi yapmanıza gerek yoktu bilmemne bey” dedim. Ne telefonu dedi, ben de iyi günler deyip yürüyüp gittim.

Ben de o gün atlayıp eve, İzmir’e gittim. Yoktu öyle bir planım ama iyi oldu. Yolda otobüste Kemal Sunallı bir film oynuyordu. Evde bir güzel anlattım olanları, iyi geldi sevgi dolu insanlar. O iş de kısa süre sonra tarih oldu zaten.

O ayıp edilmişlik hissi ama, şu an bile karnımı kastı. İzin vermemeli insan böyle davranılmaya

§ §

Şu an yine biraz kırgın olabilirim. Ama insanın iyi ki eski sevgilileri var. Arada bir burada adı geçen eski sevgili Radikal’de geçen ayki yazımı okumuş. Yazdıkları çok güzeldi. -Ayıp olmayacaksa- küçük bir kısmı şöyle:

Ilahi Simon, her zaman sen ve 80 bin “Cinli” vardi. eger cinliyi turk olmayan olarak alacaksak, cnbce’de avengers izlerken de sen ve 80 bin “cinli”ydiniz. adam gibi recitation yapmaya calisirken de sen ve 80 bin “cinli”ydiniz…

tamam bir sanatçi, filozof, mucit olmayabilirsin. kimse seni tanimiyor da olabilir. toplumumuzun standartlarına gore basarili bir insan oldugunu bile iddia edemeyebiliriz… ama icini gorebilseydik, hicbir hemserini heyecanlandirmayan konulara heyecanlandigini, hiçbir komsunun umursamadigi konulari umursadigini, hicbir meslektasinin cesaret edemedigi potlari kirdigini…” vs. demiş.
Bir kişiye bile böyle birşey düşündürtüyorsan, o kişinin şu an neyin olduğundan bağımsız olarak, çok ‘iyi’ birşey değil mi?

h1

geç kalmış intikam bozulmuş bir yemektir

9 Ağustos, 2008

Çok yıllar önceydi. Pek bir hayranı olduğum minik kız yakınımızdaki şık şehre gelecekti. Biletlerin ne zaman çıkacağını filan takip ettim. Ama 50 bin lire verip vermemeye tam karar veremedim. Öyle çok para da değil, 25 dolar filan ediyordu. Ama o zamanlar kıçıkırık paralara yaşıyorduk zaten. Zaten kısa süre sonra da tükenmişti biletler.

Konser akşamı yine de gittim eski tiyatronun önüne, bir ümitle. Cerco un biglietto diye bir kartonla. Benim gibi 10-20 kişi vardı. Bulacağımızı düşünüyorduk. Ama konser başladı, pek satan olmadı. Ancak bir kişinin bulduğunu hatırlıyorum. Salona alırlar dedik, boş yer olur, ek sandalye koyarlar, vs., ama pek oralı olmadılar. Bari konser sonlarında kapıları açarlar dedik, soğuktu, bekledik, almadı kapıdaki izbandutlar. Sanki hafif bir yağmur da vardı, çok üşümüştüm. Ama topu topu 1 saatti konser. Yuh desem de kızın zaten 2. albümü çıkmıştı daha, herhalde şarkısı yok demiştim. Eve dönmek yerine bir tür film festivali vardı, Fransız filmleri olabilir. Sonradan neresi olduğunu çıkartamadığım bir yerde bir filme girdim geç saatte. Filmi de hatırlamıyorum. Zaten sonrasında da hasta olmuştum.

Kızcağız İstanbul’a da gelmişti sonrasında, ama gidemedim. Aradan geçen yıllarda -sinemalar dışıbnda- bir daha bulunduğum şehre gelmedi.

Yakınlarda aşık olduğum kızlar listesi yapmak vardı aklımda. En başta yine o olacaktı.

Bu gelişinde sevgili lizzle ile gidecektik. O yüzden daha bir anlamlanmıştı. Birsürü nasıl alalım konuşmasından sonra pek kolayca alındı, bastırıldı biletler. İstanbul bir türlü içimden gelmese de bu yüzden gittim. Yılların intikamı da alınacaktı böylece.

Ama bilindik hikaye tekrarlandı oldu. Kara büyü, lanet, nazar, ya da bize ne. Liz gelemedi. Herşeyin anlamı azaldı. Gitmesem mi dedim ama niye olmasın… Kuruçeşme pek de sevimli bir yer değildi bu konser için. Kızcağızın ince tınılarının büyük bir sahneye uygun olacağına, bir arenaya hitap edebileceğine pek emin değildim. Soğuk başladı. Öyle de devam etti. Sindiremeden. Zaten sahneyi görmek de kolay diildi, önüne gelen 15-20 kişinin birden sırık gibi olmama olasılığı sıfıra yakındı. Ses düzeni başarısızdı. Işıklar daha da kötüydü, şarkıcının karanlıkta kaldığını ilk defa gördüm.

1 saat oldu. Her zamanki meğsi’lerinden deyip gitti. O kadarmış. Buna bis için çağrı bile yapılmaz, insaf diye düşündüm. Döndü, Debut’tan bir şarkı hafif gönlümü alır gibi oldu. Sonra da bundan sonra eve gideceğiz diyerek başladığı, eğlenceli ve kağıtların uçuştuğu (aynı şeyi biz lise1’de yapınca sınıfçak cezalandırılmıştık) declare independence. Etti 1 saat 10 dakika. Yıllarca gelmediğin, o kadar bekleyeninin olduğu, pahalı biletler yaptığın bir yerde ayıp bence. Hatta fiasco. Kızı hala çok seviyorum ama demek konser veremiyor işte.

h1

quelche foto

17 Temmuz, 2008