Archive for the ‘pelikül’ Category

h1

and introducing… Leon rolünde Sümeyyye

25 Şubat, 2014

nikitabdheader

Nikita ne müthiş film. Son zamanlarda sık sık anımsıyorum. Geçen ay Leon’la beraber tv’de oynamıştı, ama ondan değil. Geçen hafta NBA all-star’da üçlük yarışmasını kazanan Belinelli’ye Leon diyorlarmış, cidden benziyor, ama ondan da sayılmaz. Yeri gelirse anlatırım, hoş bir hikaye benim için.

Bugün düşündüm de iyi bir western, kötü bir tarihi ‘kılıç filmi’, ’60’lerin Fransız suç filmleri ve ’70’lerin Holivud’unu niye seviyorsam Nikita’da da o var. Sahici bir macera, insanı içine alan bir atmosfer, çekici bir konu.

Nikita

Çok da tanıdık gelmişti bana, suça bulaşıp gizli servisin kullandığı kız, aylarca sıkı çalışma ardından götürüldüğü doğumgünü yemeğinin yine iş çıkması, o restoranın kaçış duvarının örülü olması, ona kadınlık anlatan ustalar ustası Hanna Schygulla, sonra tanıştığı sevimli kasiyer adam (demek ben ondan kasiyerlerle kafayı bozdum), onunla çok hoş bir ilişki yaşarken bir yandan ‘yaptığı’ işler, ve önemli bir işte çok zorda kalınca işi toparlaması için gönderilen temizlikçi.

Temizlikçiye gerçekten de temizlikçi diyorlardı ve adam öyle sağlam bir film karakteriydi ki bir sonraki film o oldu. Leon, sevimli olsa da o -uğraşılmış- sevimlilik aynı zamanda filmin başarısından da yiyordu biraz. İlk filmde temizlikçi Viktor’u çekici yapan o sevimli taklitleri değildi zaten.

Nikita -the-cleaner

Bu akşam işte tüm bu kayıtlar yine aynı filmi hatırlattı. Zorda kalınca paraları sıfırlaması için gönderilen Sümeyyye aynı bir Viktor-Leon.

Yalnız, durum gerçekten içler acısı. Ne olursa olsun, (bir uçta) nefret et, (diğer uçta) oy ver, farketmez, böyle bir ülkenin (yani bir kültürü, tarihi, gelenekleri olan büyük bir ülkenin) başbakanının bu duruma düşmesi çok üzücü. Hepimiz için utanç verici. (‘Biz niye utanalım, o utansın’ diyen olacaktır, ama) Ben hep aynı şeyi iddia ederim. Herkes başa geçmek ister. Tam bir deliyi, bir salağı da seçsen o da başbakan olur. Sorun seçendedir. Böyle bir adamın %50 ile seçildiği bir ülke bu. Bu ülkenin gördüğü en büyük utançlardan birini yaşıyoruz.

Ve tabi ki bunu biliyorduk. Ben birkaç yıldır kafayı yiyordum, chp niye kısır gündemi takip ediyor da yolsuzlukları araştırmıyor diye. Hepsi de (en azından birçoğu da) önümüzde duruyordu. Emlak, sit alanı, çevre koruma kurulu, vb. yolsuzluklarının yeralmadığı hafta geçmiyordu gazetelerde. Ama öyle bir kanıksama dönemi geçiriyoruz ki bu resmen bizi salak bir toplum yapmış. Bir ‘ayakkabı kutusu’ imgesi gerekiyor illa bize. Ama o kutudaki para ile ev alınmış olsa kimse umursamayacak. Bu son konuşma da bu aptallığımızın vurgusu zaten. “Yeter ki evinde para bulunmasın, git ev al” deniyor açıkça. Çünkü ev olunca iş karışacak, bizde amaaan, almış işte filan diyeceğiz. Gemi bile kesmiyor bizi, ev mi kesecek…

tayyyip -sümeyyye

Ve işin 2. bir yüzü var. Diğer bir rezil tarafımız. Bunları açıklayan, gündemi istediği gibi değiştiren, elinde belli ki her kesime karşı kozları olan ve bunları yeri geldiğinde açıklayan bir grup var. Onlar ne oluyor bu durumda? Demokrasi savaşçısı mı? Hayır, Tayyyip’e gösterdiğimiz tavrın aynısını onlara göstermemiz gerek.

17 Aralık’tan sonraki haftada da aynısını düşünmüştüm. Bu, muhalefet için çukulatalı dondurma. Al, istediğin gibi hazıra kondun, iktidarın her türlü tutarsızlığı döküldü, sana yemek kaldı. Ama çok büyük fırsat teptiler. Chp’nin yapması gereken, bu kavgada taraf tutmak değil, Akp’ye “Yolsuzlukların üzerine git, ben de cemaate karşı mücadelende yanındayım” demekti (ve “nihayet anladın, biz yıllardır söylüyoruz sana”. Hele ki Chp’lileri bile yanına çekmeye çalışan, yardıma muhtaç bir akp vardı. Ondan sonra Tayyyip’in Chp’ye karşı diyeceği hiçbir şey kalmazdı, çünkü her lafın sonu “adamlar haklı”ya çıkardı.

Yine aynı durum. Ortaya çıkanları lanetlemek, bunların kaydedilmesini de lanetlememek anlamına gelmiyor. O pislik, bunlar da pislik.

İnsan doğal olarak Jaguar’ı delen davul günlerini özlüyor. Bir hediye Jaguar’dan erimişti Anap. Eski saf günler işte.

Reklamlar
h1

Network olmasa The Newsroom olmazdı

20 Eylül, 2013

Ülkenin iki kutbu arasında dönen laf atışmaları arasında en yabancılaştığım konu, iki tarafın birbirini daha fazla emperyalizmle, abd-israil yanlısı olmakla suçlamaları. Gittiğim forumlarda, yerel meclislerde, ya da internetteki biraraya gelelim oluşumlarında hep anti-emperyalizm geçiyor. Konu emperyalizm değil arkadaşım, hala anlamadın mı? Emperyalizm derken İspanya’yı da kapsıyorlar mı acaba? Çünkü Haziran sonu, Temmuz başında Mango ve Zara indirime girdiğinde azalan eylemci sayısını da hesaba katmak gerek. İşte tam o an:

taksim -23 haz -Fellini'ye sevgilerle
Moda blokçularının direnişe katkısı yadsınamaz. Yine de ‘bizi bırakıp nasıl gidersin’ diye bakıyor vefası eylemciler. 

En basit ve salak örnek, The Newsroom gibi bir diziyi izleyen kolay kolay Amerika’ya laf edemez. Çünkü sadece ‘iyi iş’ten değil, kötünün ve art niyetlerin en kolay hakim olduğu mecrada, yani ‘haberlerde’ nasıl iyiden ve doğrudan yana olunabilineceğini gösteriyor.

Hatta eleştiriyi de oradan almış. Ama dizi saf bir iyilik barındırıyor, eleştirenler değil. Bazen biraz fazla holivut filmine dönmüyor mu? Kesinlikle. Bunun, anlatılanı bastırdığı da oluyor bazen. Ama popüler bir diziden daha fazlasını beklemek haksızlık. Birçok zaman diyaloglar öyle bir zeka barındırıyor ki afallayarak izliyorsun. Üstüne, karakterleri benimsiyorsun, son yılların tarihi olaylarına içeriden bir yerden bakıyorsun, habercilerin üzerinde baskı kuran erk sahiplerine karşı heyecanla taraf tutuyorsun ve üst düzeyden politik tartışmalara şahit oluyorsun. Tam bir seyir zevki.

Bizim habercilerimizle olan farkları, sadece güçlüye karşı dik durmaları değil, haber yapmayı bilmeleri ve habercilik ilkelerine olan bağlılıkları. Bunlarını öğrenmek de bazen o zevkin parçası. En basiti: bir haberi iki farklı güvenilir kaynaktan doğrulatmadan verme.

the newroom-1-2

Dizideki özellikle iki fikir beni damardan yakalıyor: hala iyi işler yaparak hayatı iyileştirme fikri, ve ülkece aynı şeyi izleyip aynı şeyden etkilenme ortaklığı fikri. İkisi de artık hızlıca nostaljiye kayan fikirler.

Bana batan tek tarafsa karakterlerin basitliği. Koskoca yapımcılar filan ama iş ilişkilere gelince hepsi fazlasıyla şapşallaşıyor. Onları bize benimsetmenin yolu herhalde bu. Ekon doktoralı güzel kız, karşı cinsle ilgili tek şey bilmiyor. Veya iki yakışıklı ve usta (kirlenmiş bir kelime) yapımcı olmayacak bir kızı seviyor.

Böylece, izlemeye başlamanız için gereken şeylerin çoğunu da söylemiş oldum. Çarş. ve Cmt. 22, Pz. 19’da.

the-newsroom

Bu hafta Newsroom bittiğinde Network filminin tanıtımı girdi. Network, tv haberleri ile ilgili yapılmış açık ara en iyi film. Newsroom’la organik bağları da var. Haber stüdyosunda çalışanların dağılımı ve sunucunun idealizmi mesela. Veya Newsroom’daki Jane Fonda’nın pelikül kardeşi Faye Dunaway’in varlığı. Ama asıl benzerlik filmin mirasında olmalı. İzleyenler her bölümde anacaktır filmi. Zaten bir yorum, Newsroom için Blackberry’si olan Network demiş.

Network Cuma (20 eyl) 22’de.

network2

network -howardbeale1976

Bu arada, tv haberleri ve anchor demişken bizim özel televizyonlarla doğan 20 filan yıllık anchor’lık tarihimizde 4 önemli anchor çıkardık: Uğur Dündar, Ali Kırca, Birand, Can Dündar. Hani diyorum, hayattaki 3’ünü yakınlarda gören haber versin de yaşadıklarından endişe etmeyelim.

h1

Sevgimiziinn, aşşkımızınn üüstünnden sene geçti, yağmurr geçti, karr geçti

12 Nisan, 2013

Filmlerde, dizilerde gençlerin aşklarını izlemek çok da anlamlı değil aslında. Binbir çaba, gayret, en sonda biraraya geldiler diyelim. Film bittikten sonrasında ne olacak? En fazla 3 yıl sonra aşk bitecek, ya ayrılacaklar ya ayrılmayı düşünecekler, yeni insanlara kayacak akılları. Birbirlerine duyduklarını büyük bir sevgi değil, uçucu bir tutku, neredeyse bir saplantı olduğunu anlayacaklar, vitrindeki çantaya duyulan gibi sahip olunca zamanla biten birşey. Ya orta yaşlılar öyle mi? Değer bilirler. Hayattan beklediklerini bilirler, mükemmeli hedeflemezler, insanı hedeflerler. Gönüllerinin neye meylettiğini de görmüşlerdir artık. Mantık peşinde karar alanları söylemiyorum tabi, orta yaş aşklarını kastediyorum. Önce yaşayıp deneyimlemelisin, değmeyenleri görmelisin, aldatanları görmelisin, uyuşmadıklarınızı görmelisin, maddiyatçıları görmelisin,,, ki (kafamı yana eğip geniş bir açıyla düzleştirerek büyük bir ki yaptım) değer bilesin.

Çok nadiren da olsa çıkıyor sinemada, tv’de böyle aşklar. En klasik aşk filmlerinden -3 kere çevrilen- Love Affair (An Affair To Remember) geliyor aklıma. Haneke’nin Aşk’ı başka tabi. Bizde 2. Bahar var, bir de Canım Ailem. Canım Ailem’i aşağıda devamını izlemek istediğim diziler arasında görenler burun kıvırmıştır -emin gibiyim buna-, ama geçen ay boyunca her gece tekrarını izledikçe bir klasik olduğunu anladım. Vasat demişim burada daha önce. Evet, biraz karikatürize, bazen fazla masalsı bir dünya, ama aynı Münir Özkul-Adile Naşit aileleri gibi.

Seyrettikçe düşündüm de böyle dünyaları yaratmak kolay değil. Hele de, birbirlerini 20 yıl beklemiş çifti. [Samim (ne isim), Meliha’yı nikah masasında bırakıp (buna cold feet diyorlar) yurtdışına kaçmıştır. Yeğenlerine sahip çıkmak için geldiğinde karşı evdeki Meliha ile karşılaşır, “Samim seni öldürürüm” sahnesi yaşanır.]

canim-ailem_41081

Şu an böyle herkesin izlediği bir dizi yok. Olmayınca da anlaşamıyoruz, paylaşamıyoruz. Aynı şeyi izlemeyince mesela camdan cama ne hoş olacağından konuşamıyoruz, veya biri “ben buradaki büyük oğlanı iyi bir dövmek istiyorum” demiyor, içimizin yağları erimiyor.

Dizinin 3 sahnesini göstermek istiyorum, bir kişi bile izleyecek olsa ona:

– İlkini daha önce de göstermiştim. İlker Aksum gerçekten inanılmaz oynuyor. Feride Halim’e aşkını ilan etmiş, cevap bekliyor, ama Halim için o eski nişanlısının ablası ve hep aileden biri olmuş. Açınca direk 44:50’ye gidiyor, 4 dk izliyorsunuz, 48:50’de bana her izleyişimde olduğu gibi- gözleriniz doluyor.

– İlişkinin devamı. Feride Halim’in aklına girer bir kere. Sonra da başka bir oğlan çıkar ortaya (garantili formül: önce verip sonra geri çekmenin etkisi) ve Halim de aşık olur. Söylemek için şık bir restoranda yer ayarlar, Ozan Güven’den yardım ister, o kim olduğunu söylemeden Feride’yi oraya götürür. Ama o akşam Halim’in akrabası Gülendam fazla katmerden fenalaşır, hastaneye kaldırırlar, bu da gerisi (1:16:15’te başlıyor, Gencebay’ın Aklım Takıldı’sı eşliğinde).

– Ve bir Samim – Meliha klasiği. Meliha’nın doğumgünü. Samim bütün gün unutmuş görünür, oysa bir sürpriz hazırlar. Kardeşi Feride Meliha’yı çaktırmadan sahile götürecektir, ama kebaba dalınca kaçırır. Samim’in rakibi Aziz Meliha’yı gittiği yerde bulur, evlenme teklif eder. Sahne başlar (1:13:55’te).

canım ailem7

Ayrıcana: Şebnem Bozoklu’yla Meliha aynı kişi değil bence. Olamaz yani.

– Onur Ünsal ne sevimli oğlan gerçekten. Beni de andırıyor, yani küçüklüğümü.

– Geçen gün Küçük Kıyamet’te de izleyip bayıldım. İlker Aksum şu an en hayran olduğum Türk oyuncu. “Sevda ne zor şeymiş anam babam.”

– Dizi bitince keşke devamını çekseler dedim. Sonra, geçenlerde bir programda Şebnem Bozoklu’nun Uğur Yücel’le yeni birşey üzerinde çalışacaklarını çıtlattığını hatırladım. İkisini birleştirince… olmaz ama keşke olsa.

canım ailem9

h1

Geceyarısı Sonrası Filmleri

20 Şubat, 2013

Sanırım ben birara erdim, ama ne ara, onu bilmiyorum.

Pz. gece-sabah uyumak üzereyken aklıma geldi, geceyarısı oynayıp duran filmleri yazacaktım ben. Ama son zamanlarda pek oynamıyor diye düşündüm. Atv’de çok tekrarlayan Casanova uzun zamandır oynamıyor mesela, hep dizi gösteriyorlar diye düşündüm. Bu durumda yazmanın da anlamı olmayacaktı. Aradan 14-15 saat geçti, karşımda Casanova başladı. Bu durumda bu filmleri yazmak elzem oldu.

Bundan 5-10 yıl önce daha çok macera-aksiyon filmleri oynardı. Sık tekrarlayan filmler deyince Cehennem Silahı serisinı, Julia Roberts’lı Pelikan Dosyası, Komplo Teorisi’ni, Mel Gibson-Goldie Hawn filmlerini, ya da Denzel Washington ağırlıklı seri katil filmlerini saymak gerekirdi. Ama son 3-5 yılda en çok bu filmler çıkıyor karşınıza. Televizyon seyreden biri bu filmlere, daha çok gecenin bir yarısı illa ki rastlar:

– CASANOVA: İçlerinde en çok tekrar eden bu. Nasıl oluyor bilmiyorum. Mesela, “Hıdır, yavrum, 12-2 arası bir boşluk var, arşivden bir film kap gel” diyorlar, Hıdır da hep rafta kapıya en yakın filmi mi kapıp getiriyor ki?

David_Tennant is Casanova by_pie_liner

Casanova, annesinin bir yatılı terkettiği, hiç konuşmayan bir çocuktur. Bir gün çok şişman bir kız bir bezle onu temizlerken (- Devam edeyim mi? – EVEEET!) konuşmaya başlar, sonra da bir daha susmaz. İstenen her kılığa bürünür, istendiğinde avukat, doktor veya astronom (- Biz astrolog istemiştik – Evet, ben de astrolog demek istemiştim) olur. Kadınlar onun sahtekarlığının içindeki dürüstlüğe hayran kalır (“Yalan söylüyorum, biliyorsun” tarzı bir tarz).

Bir baloda tanıştığı bir kadınla karşılıklı aşık olurlar, ama kadın nişanlıdır ve nişanlısı zengindir. Sonrası yarı sevimli yarı acıklı bir hikayedir. Casanova bu sırada farklı kadınların birinden diğerine atlar. Birisi de erkek rolü yapıp aryalar söyleyen siyah bir kadındır.

İngiliz televizyonlarının 2000’lerin 2. yarısında en sevilen iki dizisinin iki yakışıklısı, Dr. Who’dan David Tennant ve Spooks (MI5)’tan Rupert Penry-Jones oynuyor filmde.

David TennantRupert Penry-Jones2-2

Aslında BBC’nin bir mini dizisiymiş Casanova. 60’ar dakikalık 3 bölüm, bir şekilde 2 saat oynatıyor atv. Kadroda ilk ismi geçen Peter O’Toole’u hiç görmemiş olmam da bundan herhalde.

DANSÇI OLMAK İSTİYORUM  (Gone for a Dance – J’aurais voulu être un danseur):

Eminim 2.-3. filmler bir paket halinde gelmiştir kanal D’ye. Çünkü tarz aynı, başrol oyuncusu aynı. Artık D’de olmasa da yavru kanalları tv2’de mutlaka rastlarsınız bu iki filme.

Bu film içlerinde açık ara en başarısızı. Bir filmi dolduracak net bir hikayesi de yok. Ama hoş dans sahneleri ve kendisini izleten Vincent Elbaz’ı var (İngiliz Rufus Sewell’a çok benziyor Elbaz, onun Fransız versiyonu). Vincent Elbaz dansetmek istediğini farkedince tüm işlerinden kovulur, evini, ailesini terkeder. Bir yandan da tanımadığı babasının büyük bir dansçı olduğunu sanmaktadır. Öyle.

Ma vie en l'air2005real : Remi BezanconVincent ElbazCOLLECTION CHRISTOPHEL

– HAVADAKİ HAYATIM  (Ma Vie en l’Air):

İşte bu çok sevimli bir film. Vincent Elbaz sevgilisinden ayrılmış, uçmaktan korkan bir uçuş simulasyonu denetimcisidir. Apartmana yeni tanışan Marion Cotillard’la birbirlerini severler. Bu sırada, eski ve nobran sevgili tekrar ortaya çıkar. Hayır diyemeyen Vincent eski sevgilisine döner, onun isteğiyle biriktirdiği dergileri atar, evinde yaşayan arkadaşını gönderir. Aynı reddemeyişle evliliğe doğru gitmektedir. Bu sırada, arkadaşından Marion C.’ın Fransız Guyanası gibi bir yere gittiğini öğrenir ve uçağa atlar. Korkusunu yenmeye çalışırken uçağın motorlarından biri durur. Uçağın pilotu da simulasyonda birkaç kez başarısız olsa da kıyak yapıp geçirdiği yaşlı pilottur.

– BUDAPEŞTE’DE GERGEDAN AVI  (Rhinoceros Hunting in Budapest):

Budapeşte'de GErgedan Avı

İçlerinde en ilginci bu. Bir romantik komedi-karanlık aşk filmi arası. Gece geç vakitlerin bulanık kafasına çok uygun. Genç bir adam, durduk yerde kendisini bırakıp terkeden sevgilisinin peşinden Paris’e gelir. Çok sevdiği sevgilisi, sadece bir bant kaydı bırakarak ayrılmıştır. Onun izini sürerken karşısına hiçbir şeyi olmayan, hatta giysileri de olmayan çılgın bir kız çıkar. [Klasik bir sinema yalanıdır bu kızlar, gerçek hayatta yaşamazlar, bir tek pelikül üstünde soluk alıp verirler]. Kız onun evine sığınır. Peşinde de -tabi ki- kötü bir adam vardır.

Sonra genç adam eski sevgilisinin Budapeşte’de olduğunu öğrenir, yola çıkar. Tanıştığı kız da gelir onunla. Eski sevgilisi Nick Cave’in (evet, bizzat kendisi, majesteleri) yönettiği, hayal alemini andıran bir randevu evinde çalışmaktadır.

……..

Bunlardan başka bir de, patronundan kaçmak için Galler’de bir köye sığınan, tanınmamak için de fırıncılık yapan (adı da The Baker zaten), ve -tabi ki- orada bir kadına aşık olan bir kiralık katilin hikayesinin olduğu bir film var, ama o henüz bu diğerleri kadar oynamadı.

h1

Geç bir festival günlüğü

23 Ekim, 2012

[Editörün notu: Geçen gün burada gugıl reklamları gördüm, ama sadece bir gün, sonra da geldikleri gibi kayboldular. Blogşpot’ta -1 milyon tıka 5 dolar gibi anlaşmalarla- kendi bloğuna reklam alanlara gayet kıl olan biri olarak bunun tabi ki benim değil, wordpress’in işi olduğunu söylemem gerek. Umarım geri getirmezler ki ben de wordpress’in merkez ofisini soymak zorunda kalmam. Şimdi yoğun grip yüzünden geç kalan festival günlüğüne geçelim.]

Salı: İlk gittiğim film bayağı gecikti. O hiç önemli değil de sahneye çıkan yönetmen “filmi sabaha karşı tamamladık, sonra uçağı kaçırdık, yolda da polis durdurdu” dedi. Ah, o ka ka polis. Yalnız, ben aynı bahaneyi, hele ‘yolda polis durdurdu’ sözünü birkaç yıl önce bir kere daha duymuştum. O çok daha inandırıcıydı ama. Zaten polis olsa olsa 5-10 dk.nı alır. Ama sanki bu adamların film çekmedeki gayeleri bu anları yaşamak. O koşuşturmaca, polise “portakala film yetiştiriyoruz”, seyirciye “polis durdurdu” demek. Neyse, hem film bitmemişse bu festival komitesi uluslararası yarışmaya Türkiye’yi temsilen katılan filmi izlemeden mi seçiyor yani?

– Film sonrası söyleşide oyunculardan biri, aynı zamanda filmin iki yapımcısından biri olan, Behzat’ın temiz yüzlü Cevdet’i, filmin teknik sorunlarından dolayı gayet üzgün görünüyordu. Ben de çıkışta üzülmeyin demek istedim. Yanına gidip post-production canınızı sıkmış gibi dedim. Öyle, çok hatalar vardı dedi. Ben de “ne olacak, daha uğraşırsınız, NBC bir yıl harcıyormuş bir filme” gibi birşeyler diyeceğime “Cevdet’i öyle sempatiyle izliyorum ki üzülürseniz üzülürüm” dedim. Sonra da “hatta bir arkadaşıma daha yeni ‘gerçekten ziraat mühendisiymiş, ama iş bulamayınca oyuncu olmuş gibi duruyor’ demeyi düşünmüştüm” dedim. Bu laf aslında o tereddütlü dürüst çocuğu iyi oynadığını anlatmak içindi ama hiç öyle durmadı.

– Söyleşide bir seyirci Bela Tarr, Sokurov gibi yönetmenlerin adını anarak yorum yapmıştı (adı anılan yönetmen ne kadar yetkin olursa yorum da o kadar özenti oluyor), çıkışta aynı adam etrafında 4-5 kadına “ben bir film çekseydim…” diye bir başlayan birşey anlatmaya başladı. Herhalde kadınlar “beni oynat” gibi birşey demiş olmalı ki adam “hanginiz teca vüze uğramak isterdi?” dedi (filmde öyle bir sahne vardı), kadınlar gülüştüler. Sonra bir tanesi “filmde se ks olsun, sonra zarafet olsun” dedi. Ah, bu kadınlar beni öldürecek.

Çarşamba: Film bittiğinde Cem Özer’in arkasından dışarı çıkan adam Istvan Szabo muydu? Oydu tabi. Ben koskoca Szabo ile, yani Zoltan Fabri ile beraber Macar sinemasının iki yarısından birisi olan bu adamla aynı salonda film mi izledim yani? Szabo uluslararası jüri başkanı olduğuna göre demek bu film de yarışma filmiydi. Dışarıda elini sıkıp birkaç kelime söyledim. Çok naziksiniz deyip teşekkür etti. Bugün Istvan Szabo’nun elini sıktım, daha ne olsun?

Yalnız,  film sonrası kısacık söyleşide 20 kişiysek çıkışta 19’u lüks minibüslere bindi, bir ben soğukta otobüs beklemek üzere durağa yöneldim. 23:30 filandı, en azından yağmur yağmıyordu.

Perşembe: Hayvanlar beni sever demiş miydim? 5 ördek ve ben, Ramiz’in yarı köfte-yarı sucuğunu paylaştık. Ben pek doymadım.

Cuma: Kapanış partisinde Zerre ile ödül kazanan yönetmen ve yapımcı önümdeki gruptaydılar ve sakal ve boyut bakımından aynı Coen kardeşleri andırıyorlardı. Uzun olan etrafındaki kızlara çeşitli dans figürleri yapıyordu, ama bir sırık ne kadar dans edebilir ki? Ben bir sırığın estetik zevkinden de şüphe ederim diyerek haddini aşan ve festival bünyesinde çok tartışma yaratan bir sözle bitireyim. (Adamın soyadı da Tepegöz’müş bu arada).

§  Yukarıdaki hamfendinin istediği tarzdaki filmin tam karşılığı Sylvia Kristel filmleri olmalı. Hele kısa saçlı haliyle gerçekten güzel kadındı S. Kristel. Kendisinin yüce anısına filmin, kendisinden de zarif şarkısı (ki Anılar 9 kasetinin de vazgeçilmez parçalarındandı zamanında) (& temin ederim ki link, ofis yerinde bile açılabilecek kadar masum).

h1

Rumuz Goncagül

11 Ekim, 2012

– Yaz boyu kapının yanında güneş kremi durur. Ben hiç sürmem aslında. Daha 3-4 gün önceydi, evden çıkarken gözüme ilişti, canım istedi. Bir gün önce güneş bayağı yakmıştı. Kollarımı bir güzel sıvadım kreme. Sonra vapurda sürekli kolumu yemek istedim. Tam bir deniz-plaj kokusu. Bu yıl da hiç denize girmediğimden pek özledim o kokuyu.

– Daha önce de demiştim, fesybuk’a bir tiyatro festivali için kaydolduğumu. Dolayısıyla oradaki bağlantılarım da genelde İtalyan sokak tiyatrocuları. Biri ki çok sevimli birine benziyor, 2 gün önce oyununun resmini koyup herkesi çağırmış:


[Gerçi resimden de anlaşılıyordur ama: “Ciddi bir kız, yalnız bir adamla tanışmak istiyor, en fazla 70“]

Ben de ‘aynı Rumuz Goncagül’ dedim. Daha doğrusu, “25 yıl önceki bir Türk filmine çok benziyor” dedim. Filmden de Türkan Şoray’ın annesiyle (Altan Karındaş sanırım) bir bankta talihlilerini beklediği bir resmi koyayım istedim. Hatta o sırada Müşfik Kenter, Macit Koper veya Yavuzer Çetinkaya elinde gülle geliyor olsun (onu böyle efsanevi -elit- isimler istemişken o bir sakallıya (Hakan Balamir) varır [Aristokrasiye karşı sosyalizmin zaferi!]).

Ama nerde… Filmle ilgili hiçbir resim olmadığı gibi, fragmanı bile yok. Sadece bir yerde 6-7 parça halinde filmin bütünü var. Ben de o bölümlerden, içinde en benzer sahneler olan birinin linkini verdim. O da “izledim, ama Türkçe. Anlamak isterdim” diye yazmış. Sonra da altyazılı versiyonları sormuş.  Nette yok, ama belki dvd’sini bulurum dedim. O ‘en azından İngilizce altyazılı’ diye ısrar edince de ‘tamam, kesin bulurum’ dedim.

Kısacası, dvd’sini bulabileceğimi bilen biri varsa, ya da fikri olan, ya da Beşiktaş’taki ünlü dvd’cinin önünden geçen-telefonunu bilen (Beşiktaş’ın tam ortasında, Mimar Sinan’ın karşısı bir bina, 2. katta: büyük olasılık yoktur, ama bir yerde varsa onda vardır) ya şimdi konuşsun, ya da hatırlayınca. Olmadı, Sultan’a soracağım ama ayıp olacak. Kadına ilk sözlerim ‘Rumuz Goncagül’ün videosu’ olursa alınır tabi.

– Assange’ın hikayesi, başından geçenler inanılmaz değil mi? U2’nun şarkısını biraz değiştirip gece gündüz stuck in a building, can’t get out of it diyebilir. Şimdi de Gaga onu ziyaret etmiş, habere göre 5 saat yemek yemişler. Ama 5 saat yemek yenmez ki. İşin gerisini bilmem ama müthiş bir ikili olurlar gerçekten. Megaloman psikopatla narsist teşhircinin aşkı. Çocuklarını düşünemiyorum.

h1

Herkese hitap eksiltir

26 Şubat, 2012

Sık sık bahsettiğim gibi, ben hayatımı Oscar tahminleri yaparak kazanıyorum. Ne duydum, arka sıralardan birisi “ya soyduğun müzeler?” mi dedi? Evet, o ve benzeri konularda iyi bir ‘alıcı’ olabilirim, ama çok kötü bir satıcıyım. Bir kere elime geçince bir türlü bırakamıyorum. Elime alınca bazılarına yakından cidden hayran kalıyorum. Diğerlerini de beğenmeyi öğreneyim diye saklıyorum. Yalnız, asacak yer sorunu oluyor. Bir Cezanne’ı salonuna asamazsın ki. Bir misafir gelir, şüphelenir filan. Bir banyoya asabiliyorum ki orası da 1-2 tane anca alıyor. En son aynayı çıkarıp oraya da bir tane astım ama sabah kalkınca neye benziyorum diye bakınca ‘dirseğine yaslanmış İtalyan genç kız‘ı görmek ilginç oluyor.

Hayatını kazanma konusu sorun değil de bunu kız babalarına anlatmak büyük dert oluyor. Tipik bir konuşma şöyle gidiyor:

– Demek Oscar tahminleri yaparak hayatını kazanıyorsun? Nasıl yani, herşeyi biliyor musun?

– Herşeyi bilmek gerekmiyor efendim. Ortalama kategoride 5 aday oluyor. Bilme olasılığı %20. Bahis şirketlerinin karını da koyunca %25-30’un üstünü bilince kazanmaya başlıyorsunuz. Tabi, bazen favoriler oluyor, onları da düşününce %40 diyelim.

– E, çoğunlukla kimin kazanacağı belli oluyor zaten.

– Doğru tabi, mesela bazı oyuncu dallarında öyle efendim. Ama 24 dal var, çoğunu, kısa filmleri, belgeselleri filan kimse önceden bilemiyor.

– (Şöyle bir süzer) Senin yaptığını herkes yapabilir gibi duruyor biraz araştırınca.

– Ama bunun nasıl bir çaba ve uzmanlık gerektirdiğini bilseniz. Filmleri takip et, havayı kokla, gidip akademi üyelerinin çöplerini karıştır, gerekirse gittikleri restoranlarda garsonluk yap… Tabi, bir de yılların getirdiği…

– Sürprizleri de biliyor musun peki?

– Bazen. Mesela evvelsi yıl herkes Avatar kazanır diyordu, hatırlarsınız belki, ben Hört Locker demiştim.

– Hart lakır diyorsun galiba. Pöh, Avatar dururken. Filinta gibi mavi kızlar üzerine üzerine geliyordu be.

– Tabi, çok haklısınız Sayın Kızıgüzel.

Bu sezon, yani geçen yaz sonrasındaki birkaç ayda en merak ettiğim film Artist’ti. Bir resmi bile beni cezbetmeye yetmişti. Filmekiminde ve altın portakalda oynamıştı, ikisinde de kaçırmıştım. Vizyona girecek gibi de değildi, tam bir festival filmiydi (Holivut onu keşfedip bayılana dek). Sonra gezici festivalde İzmir’e geldiğinde bir sinema derneğinin işletmesini alıp onarmakta olduğu bir sinemada izledim. Fuayede ustalar çalışıyordu,  kızlar içerdeyken tuvaletlerin kapısını erkekler kapıyı bekliyordu. Salonun perdesi bile zorlamasına tutturulmuştu ki ben girerken onu yerinden çıkardım diye ters bir kız bayağı terslenmişti.

Başlarda hayran kaldım filme, havasına ve buluşlarına. (Bundan sonrası filmin içeriğini hafiften ele verecek). Kızın adamın kıyafetlerine sarıldığı, kıyafetlerin de ona sarıldığı sahne, adamın bir panel arkasından kızla (ya da bacaklarıyla) karşılıklı dansettiği sahne, bir de sinemaya sesin gelmesiyle ilgili buluşlar. Yaklaşık yarısında bitseydi, 45-50 dk.lık mükemmel bir film olduğunu düşünürdüm. Ama ondan sonrası o kadar bilindik ve risksiz devam etti ki.

Sinemanın en çok kullanılan temalarından biridir bu. Adam bir kızı keşfeder, kız yavaş yavaş yıldızlığa yükselir. Bernard Shaw’un Pygmalion’undan (o da mitolojik bir öyküden) gelme, My Fair Lady, birkaç versiyonuyla A Star Is Born filmleri, bizde de Minik Serçe, Gönülçelen dizisi diye devam ediyor. Hele birkaç yıl önce Laurence Olivier’nin oynadığı bir film izlemiştim. Eskiden yıldız olup filmin sonunda çökmüş yaşlı L.Olivier’nin kızın afişlerine baktığı sahne bile bu filmin hikayesini özetleyebilir.

Demek istediğim şey taklit olduğu değil, herkesin seveceği bir film olmak için uğraşması, hiçbir risk almaması. (Herkes çok sevecektir Artist’i; tabi ki sessiz film mi seyreceğiz diyecek şekilci kişileri saymıyorum. Ama gayet tutucu akademi üyelerinin bile kabulunu kazanmışken böyle diyeceklere gerici demek lazım). Zaten dikkat ederseniz herkesin beğendiği filmlerin çoğu yeni birşey yaratmaktan çok eski referanslara dayanır. (Tekrar söylüyorum, seyretmeyi düşünenler bunu okumak istemez) Adamın eşyaları açık artırmaya gider, hepsini alan kişi, kızın şoförü çıkar: bunu bile kaç filmde gördük yahu? (genelde şoför değil, uşak olur).

İzlemedim ama yine eski filmlerle ilgili Hugo’nun da benzer bir tarafı olabilir gibi geliyor bana (ama daha çok seveceğim gibi bir hissim var). Fatih Özgüven de şöyle demiş: “O eski, güzel filmler klişesi, üstü kazınıp altında birşey bulunması gereken bir arkeolojik alan mı, yoksa bir acılı yiyeceğin acılı ile acısızı arasındaki farktan öte değil mi? Sinema tüketicisi ile sinema seyircisi arasındaki farkı belirleyen en önemli soru bu gibi geliyor. İkincisinin, Hugo dolayısıyla gerçek Melies’lerin tadına varmayı önemseyeceğini, ya da Dujardin’in kalaslığı vesilesiyle Gene Kelly’nin esnekliğini keşfetmenin tadına varmak isteyeceğini düşünüyor insan“.

F. Özgüven fazla iyimser, ama Dujardin-Kelly karşılaştırması hoşuma gitti tabi, adamın sempatikliğine rağmen (filmdeki herşey çok, hatta fazla şirindi zaten). Ama kızın yeri ayrı. Bir iki filmini daha izlesem aşık olabilirim (tam bir Arjantinli, yönetmenin de karısı).

“Awards! They do nothing but give out awards! Best Fascist Dictator: Adolf Hitler.” demiş, muhtemelen yarın da ödülünü almaya gitmeyecek olan Woody A. … Şimdi tahminler.

h1

Bürokrasinin festivali -2

7 Şubat, 2012

1.5 yıl kadar önce, canımın cidden sıkkın olduğu günlerden birinde birden aklıma geldi. Bir ilkokul arkadaşım var, onu aradım. Festival yapacağız dedim. 10 yıldan fazladır bir film festivali yok bu şehirde. Dediğim gibi, iyi filmler de hayatta gelmiyor. Güvenebileceğim çok kişi de yok, bu arkadaşım öyle biri. Ve evet, böyle şeyler iki kişi yapılır. 1-2 de işini bilen idari çalışan bulursun, yeter. Ama bir türlü ikna edemedim. Onun bir arkadaşı böyle şeylere meraklıymış, Hayata Artı Vakfı’yla beraber çalışan bir dernek kurmuşmuş, filan. Ama daha onunla görüşemeden ilkokul arkadaşım kayboldu. Birkaç kere uğradım (bir kitapçısı var), aradım ama ulaşamadım. Nedense bana böyle şeyler çok oluyor. Oysa, çok da sever beni.

Bu hikaye de, öyle sürüncemede kaldı. Zaten uzun vadeli yapılacak bir iş değil bu. Çok zevkli ama bizim ülkede değil. İzmir kısa film festivalini yapan adamın bir söyleşisini okumuştum. Sürekli cebinden büyük paralar veriyormuş. Ben de en fazla başlatır, bırakırım diyordum. Zaten bu şehirdeki geleceğim şüpheli.

Sonra geçenlerde sokakta çok alakasız bir yerde bir afiş gördüm. İzmir film festivaline kavuşuyor diye. 9 Eylül üniversitesi yapacakmış. Bu tip şeyleri böyle kurumların üstlenmesinin bir iyi, bir kötü sonucu olur: İyisi, böyle kurumlar finansal zorluk çekmez, vakıflar gibi batmaz. Bu aynı zamanda kötü özellik. Böyle kurumlar böyle bir etkinliği ele geçirince hayat billat bırakmaz. Batmayacakları için de vasatın hükümranlığı yıkılmaz.

İnternet sitelerine baktım geçen gün. Girişte 10 paragraflık bir yazı yazmışlar, amaçlarını anlatan. Oysa, bir festivalin amacını anlatmak için 3 kelime yeter: İyi film göstermek. Olmadı, başka 3 kelime: Şehri sinemaya boğmak. Bu giriş sayfası, aynı daha önce bahsettiğim, giriş sayfası her bölümünün kurban mesajlarıyla dolu olan Ege Üniversitesi, ve iki işletme bölümü kuran, bunun için de iki ayrı fakülte oluşturan 9 Eylül Üniversitesi mantığı.

İçerik olarak da sadece Türk filmleri ve kısa film yarışması başvuru bilgileri var. Bu ülkenin en son ihtiyacı bir başka Türk filmleri festivali olmalı. Portakal, koza, İstanbul, Ankara, siyad, yeşilçam, Malatya derken (bir tane daha olabilir) 7-8 ödül var. Bir yılda böyle festivallere katılabilecek kalitede film sayısıysa 10’u bulmuyor. Başka hiçbir ülke kendi filmlerini bu kadar ödüle boğmuyordur. Ayrıca, şehirde gayet iyi bir kısa film festivali var zaten. Şirketler de böyle ‘aynı şeyi ben de yaparım’ mantığıyla kurulup batıyor zaten.

Oysa mesela, bizim filmlerimiz Kahire’de, Selanik’te aldığı ödüllerle övünüyor da bizim ülkemizde yabancı filmlerin ödül almakla övüneceği iyi bir uluslararası yarışma yok. Hazır sıfırdan başlamışken dersin ki 10 yıl sonra belki en büyük üçten biri değil, ama bir San Sebastian, Locarno, Karlovy Vary olacağız. Veya Berlin tarzında önemli bir film pazarı olmaya oynayağız, özellikle Uzakdoğu filmlerinin batıya açılması için bir merkez olacağız. Bizse içe dönüp birbirimizi yemekten başka birşey bilmiyoruz.

Kurulan ekibin başındaki kişi, hemşirelik fakültesinden bir prof, daha ne diyiim?..

h1

Bürokrasinin festivali -1

6 Şubat, 2012

2 ay kadar önce sezonun önemli filmlerinden ikisi aynı hafta vizyona girdi: Terrence Malick’in Tree of Life’ı ve Cronenberg’in A Dangerous Method’ı. İlki benim bu yıl en çok görmek istediğim film. En sevdiğim yönetmenlerden, yaşayan en efsane yönetmenlerden T.Malick’in daha 5. filmi. Bu kadarı da yeter, ama aynı zamanda Altın Palmiye’li. İkincisini o kadar merak etmiyorum, ama o da bir Cronenberg filmi ve yılın -Melancholia ile beraber- en gözde filmlerinden. Sinemayı popüler sinema-sanat sineması diye ikiye ayıramazsınız, ama o terimleri kullansanız da ikisi de, özellikle 2.si popüler sanat örnekleri. Zaten Cronenberg, biri-ikisi hariç hep bu kategoride filmler yapar, Tarantino gibi.

Bu filmlerden Tree of Life 10 sinemada vizyona girmisti, 8’i Istanbul, 2’si Ankara. A Dangerous Method ise 14 İst., 5 Ank.. Bunların yerine -sırayla- Dardenne Kardeşler’in -Cannes’da Bir Zamanlar Anadolu’da ile jüri büyük ödülünü paylaşan- Bisikletli Çocuk’unu ve Almodovar’ın İçinde Yaşadığım Deri’sini koyabilirsiniz, sayılar çok benzer (Bisikletli Çocuk sadece İst.’da oynamış).

Diğer yandan, birkaç yıldır hangi markanın nerede kaç mağazası var diye bakıyorum (şehirlerin gelişmişliğine bir gösterge olur mu diye). Mesela, açması en zor olan mağ.aza, ikea’nın İst.’da 2, İzmir-Bursa ve Ank.’da birer mağazası var (2. mağazalarını İzmir’de açmışlardı hatta). Her yere yayılmış Mudo’nun büyük 54 mağazasının 20’si İst.’da. Lüks ürün artınca İst. yoğunluğu artıyor mu desek… yoo, Vakko-Beymen’in toplam 28 mağazasının 11’i İst.’da.

Gördüklerimin içinde en yoğun İst.’lu Za.ra: 30 mağazasının 17’si İst.’da (İst.’da kaç avm olduğunu bilen tek bir kişi bile yoktur herhalde), 4 Ank., 2’şer Ant.-Bur.-İzm., birer Eskiş.-Ad.-Mers.. Bundan ne anlıyoruz? Salon sayılarını ticari karar diye savunanlara ‘bakın, demek sadece İst. yetmiyor, başka yerlerde de alıcı çıkıyor’ diye cevap verebileceğimizi. 

İzmir, farklı bir imajı olabilir, ama bir kültür-sanat şehri değil. Hiçbir zaman da olmadı (en azından benim dönemimde). 2 yıl önce o sezonun en iyi filmlerinden Hunger oynamıştı mesela, salonda 3-4 kişiydik. Birkaç ay önce, sezonun en çok ödül almış filmlerinden Bir Ayrılık (Nadir ve Simin: Bir Ayrılık)’ta o diğer 2-3 kişi de yoktu. Salonda tektim. [Hatta Türkiye’de o filmi sinemada seyreden son kişiyim. En son İzmir’de oynuyordu film. Son gün 7 seansında tek ben vardım, zorla oynattılar. 9:15’te kimse gelmedi, oynatmadılar (salonda cüzdanımı düşürmüşüm de geri döndüğümde gördüm.)]

Özel tiyatro da yoktur burada, iyi oyun göremezsiniz. İyi film de gelmiyor. Ama şu an iyi film getirin diye bağıran, geldi mi onlara yığılan bir kitle olmaması böyle çok büyük bir boşluk olmadığı anlamına gelmez. İst.’da da salonlardaki seyirci miktarının çok farklı olduğunu sanmıyorum. Ve Bayülgen’in hep dediği gibi, ne yayınlarsan o izlenir. 30 kanaldan belgesel verirsen herkes belgesel izler. Gerekirse yaratırsın o talebi.

Bunu cebimize koyalım, yarın devam ediciiim.

h1

I got million-dollar charm, sister

24 Eylül, 2011

İnsan hiçbir zaman Türk televizyonları beni bir daha şaşırtamaz dememeli.

– Öncelikle bu sezona midesizlik hakim. Eski bir filmin geyikle çoğaltılmış rezil bir sahnesine sığınılıp dizi yapılıyor; ülkenin toplumsal gönlünde yer tutmuş bir filmin dizisi yapılıyor; tam Amerikan tarzı kadınları eleştiren yabancı bir dizinin dizisi yapılıyor: yani tam 90’lardan bu yana Holivut. Orada da ‘bir yerde bir kere başarılı olup da bizim yeterince sömürmediğimiz birşey hala kaldı mı‘ diye sorduklarına eminim, aynı bu aralar bizim yapımcıların belli ki aralarında sorduğu gibi.

– Geçen yılın en çok seyredilen iki dizisinin -ki muhtemelen bu yıl da öyle olurlar- ilginç bir benzerliği var: yabancı gelinler. Nasıl da meraklıymışız bu sarışın gelinlere. Onlara edeceğim asıl laf bu değil ama. Öyle Bir Geçer Zaman Ki’de sürekli olarak Once Upon A Time In America’nın tema müziğinin çalınıp durması kimseyi rahatsız etmiyor mu?

Diğer dizi ise beş yüzyıl (hem beşyüz yıl denebilir, hem beş yüzyıl) önce geçiyor. O zamana dair birçok şeyi bilmiyoruz, mesela insanlar nasıl oturup kalkarlar, mesela saç tokaları tam nasıldır, yemek reçeteleri nasıldır, filan gibi. Aynı devlet hüküm sürdüğü için 19.yy.’dan bildiklerimizi öncesine de yansıtıyoruz (sonra da mesela o zamanlar domates yoktu diye öğrenince şaşırıyoruz). İşte, ben bekliyorum ki senarist, yönetmen filan tek bir adet olsun yaratıcılık göstersin, bilim kurgulardaki gibi detaylar yaratsın.

– Ekran karşısında en garipsediğim şeylerden biri de süregiden dizilerdeki sirkülasyon. Ailenin oğlu birden başka bir dizide ortaya çıkıyor, sonra dizide hiç bahsi edilmiyor. Şu Öyle Bir Geçer’kinin ünlü balıkçısı bile başka bir diziye zıplamış. Hatta, Canan adlı bir dizi vardı. Oradaki Canan’ın bile bir süre sonra değiştiğini farkettim . Oyuncular mı çok hırslı, yapımcılar mı kontratlarla kendilerini korumayı bilmiyor, toplam oyuncu sayısı mı az, “demek yeni bir diziye mi başlıyorsun, beni de alsana, çok mutsuzum burada” şeklinde muhabbetler mi dönüyor?

– Neyse, aslında bu yazının asıl sebebi gördüğüm bir tanıtım. Bir fragman gördüm ve ne hissedeceğimi bilemedim. Kopyaladıkları şu -sözlerin üzerindeki- kusursuz Milos Forman sahnesi:

I got life, mother
I got laughs, sister
I got freedom, brother
I got good times man

(tüm filmi 5 kez seyretmemişseniz ayıp etmişsinizdir). Bahsettiğim şaşırtıcı fragman da şu olmakta. İşte, öyle bir sahneyi kullandıkları için iğreneyim mi, yoksa görmezden gelinemeyen enerjisine ilgi mi duyayım bilemedim. Dizinin içi tabi bu kadar başarılı olmayacaktır, ama müzikali tanıtımda bile olsa kullanmadaki cesaretleri iyi.

h1

Güzeller güzeli Ellif Hanıım* nereye kayboldu?

15 Nisan, 2011

* Ellif Hanıım İranlı gibi (Azeri gibi de olur) okunacak.

Geçen Eylül’de cnbc-e’de çok iyi bir İran filmi oynamıştı, Elly Hakkında (Darbareye Elly). Ben de Televizyonda Sinema’da bahsetmiştim. O akşam izlemeye başlamıştım. Geniş bir grup arkadaş, yani üç çift ve3 çocukları ve iki arkadaşları haftasonu tatili için deniz kıyısında bir kasabaya gelirler. Erkek olan arkadaşları Almanya’dan gelmiştir, Alman karısından da yeni ayrılmıştır. Ona ayarlamak için bir çiftin kızlarının öğretmeni olan güzel Elly’yi de davet etmiştir kızın annesi. Deniz kenarında boş ve kirli bir ev bulurlar zorla.

Çok neşeli bir gruptur. Güzel bir gün sonrasında iki kadın alışverişe giderler. Çocuklar deniz kıyısında oynar, adamlar da voleybol oynarken çocuklara göz kulak olan kadın içeri gider, Elly’ye de sen bakar mısın der. Bir süre sonra bir çocuk adamların yanına gidip bir çocuğun suda olduğunu söyler. Hepsi koşarlar, denizde oğlanı yarı baygın bulup kurtarırlar. Büyük bir telaş ve korku dolu anlardan sonra farkedilir ki çocuklara bakacak olan Elly ortada yoktur. Nerededir? Çocuğun peşinden gitmiş olabilir mi, yoksa ondan önce kimseye söylemeden ayrılmış mıdır, yoksa başka birşey?

O gün filmin tam burasında bırakmıştım. Tam hatırlamıyorum, ama sanırım akşam birşey vardı ve ben gece tekrar gösteriminde devam ederim demiştim. Sonra da unutmuştum. Bir aptallık da diyebiliriz (ya da aslında, recovery period).

Tekrar oynar dedim, bu film kanalları para harcamamak için döne döne aynı filmleri oynatıyorlar, ama oynamadı bir türlü. Şimdi anlatmam bundan dolayı değil tabi. Bu filmi güncel yapan iki şey birden oldu. Festivalin en izlemek istediğim filmlerinden birisi  Bir Ayrılık’tı (orijinal ismi pek güzel duruyor, Jodaeiye Nader Az Simin (Nader ve Simin, Bir Ayrılık)). Film Altın Ayı, 4 oyuncusu da Gümüş Ayı (en iyi oyuncu ödülü) almış. Yönetmeni Elly’nin de yönetmeni, Asghar  Farhadi.

Festivalin en gözde filmlerindendi Bir Ayrılık. Bilet kalmamıştı ama ben bir şekilde girerim diyordum. Pek giremediğim olmaz filmlere. Ama şehirden ayrılmama, şartlar, planlar ve ruh halim müsaade etmedi.

Ben de en azından birisine bir bilet alıp göndereyim dedim -dün. Acaba hangi filme? Bir Ayrılık’a ek bilet koymuşlardı, ama ondan önceki seansta da Şiir vardı, ama karşı tarafta. Birisinin seçilmesi diğerinin seyredilmemesi demek büyük olasılık. Telefonla soramayınca kendim karar vermeliyim. İkisi de harika filmler. Hangisi, hangisi? Üzerlerine bayağı bir eleştiri okuyup Şiir dedim.

Bir yandan da, bir süredir kendim için festivalde günlük film planları yaptığımdan olsa gerek, evvelsi gece uyumadan aklıma bu film ve Elly gelmişti. O filmi nasıl olup da bitirememiştim, neler olmuştu o gün?

Ve dün, bunların üstüne cnbc-e’yi açtığımda ne vardı? evet, Elly.

Çok iyi film. Bugünki İran’ın iki yüzü daha net gösterilemezdi. Peki, bu bir mesaj ve ben tercihimi değiştirmeli miyim? Hayır, izleyince anladım ki doğru kararı vermişim.

h1

Friendship or Friending?

26 Şubat, 2011

Aronofsky, son birkaç yılda en dayanamadığım birkaç filmin 2’sini (A Requiem for a Dream ve The Fountain) yönetmiş bir şahsiyet. Feysbuk hiç varolmasaydı internet farklı bir yer olurdu, insanların da kişibaşı binlerce saati kurtulurdu (gerçi Zuckerberg yapmasa 3-5 yıl sonra mutlaka bir başkası yapardı). O birkaç filmin bir diğerinin (Babel) yönetmeni Inarritu, Biutiful’un da yönetmeni.

Kısacası, Oscarlarla ilgilenmek için benim açımdan berbat bir yıl. Ama n’aparsın, ekmek parası. (Ben de hayatımı böyle kazanıyorum işte -ama sakın bunun kolay bir yol olduğunu sanmayın-).

Bu yıl öne çıkan birkaç film olmasına rağmen ödülleri Social Network’ün toplayacağı kesin gibiydi. Ama son birkaç haftada çok ani bir değişim oldu. Amerikalılar bir İngiliz’i keşfetti. King’s Speech ve tüm o İngiliz asaleti, zenaatkarlığı (craftsmanship) sinemaya karşı ‘ben yaptım oldu, siz de inanın canım’ şeklinde yaklaşan Amerikalılar (ama hep bu kadar değildi, son 20-30 yılda iyice koptu) için bir yerde ulaşamayacakları bir beceriyi, hatta güzelliği simgeliyor olmalı. Bu son dönemde çoğu meslek örgütünün (Oyuncular Sendikası, Yönetmenler Sendikası, Yapımcılar Sendikası) ödülü King’s Speech’e gitti ki bunların bazıları Oscar’ın da çoğunlukla habercisi.

Yine de belli olmaz, ikisi de alabilir. Hele bu yıl oylama sistemi de gayet ilginç. 10 aday olunca küçük bir kitlenin çok sevdiği, ama çoğunluğun pek de beğenmediği bir film kazanmasın diye oyverenlerin 2.-3. tercihlerini de devreye sokuyorlar (ayrıntısı burada anlatmak için fazla karışık). Hep beraber göreceğiz, kralla konuşma eğitmeninin kadim dostluğu mu, yoksa birbirimizi arkadaş olarak ekleyelim (yani yeni fotoğraflarını göreyim, güldüğün videoları, oynadığın oyunları bileyim, ama hakkında başka hiçbir şey bilmeyeyim, -aynı aşağıdaki yazıda geçtiği gibi- birbirimizi de hiç görmeyelim) ilişkisi mi kazanacak?

Sıralı tüm liste sineliste’de.