Archive for the ‘no comment’ Category

h1

Futbol, what is it for?

3 Nisan, 2013

Gassaray yenilirse normal sonuç, sürpriz olmaz. Ama ya yenerse (tur atlarsa), işte o zaman büyük olay olur‘ sözlerine bakmayın siz. Bir olasılık daha var: rezil olmak.

O yorumları yapanlar futbolun esas amacını unutuyor, ya da daha doğrusu hiç bilmiyor.  Futbol niçin oynanır diye sorduğunuzda herkes ya kupa kazanmak için, ya para kazanmak için der. Oysa onlara cevap vermek kolaydır. İlkine:

– Peki, kulüpler niçin kupa kazanmak ister? O kupa altın değil ki bozdur bozdur yat kat al.

– O zaman kupa kazanmayan ama final oynayan (mesela uefa kupasında final, şampiyonlar liginde yarı final) takımlar niye başarılı bulunur, bunla övünür?

– Türkiye züpper liginde 18 takım vardır, ama bunların 14’ü sezona şampiyon olmak için başlamaz, peki niçin başlar?  diye sorup çürütebilirsiniz.

Para kazanmak için diyenlere de “futbolcular para kazanmak isteyebilir (ki onlar da bunu prestijsiz istemez), ama kulüplerin asıl amacı para olmaz, yöneticiler kulübün kazandığı parayı alıp çıkamazlar ki, o zaman o para niçin istenir?” diye sorabilirsiniz.

Futbol  prestij  için oynanır. Tüm maçların, tüm para kazanma hedeflerinin, kupa hedeflerinin esas amacı budur.

O yüzden, bir maçın üç değil sayısız, bir eleme turunun iki değil, yine sayısız sonucu vardır. Sürklase edip elersiniz, can çekişerek elersiniz, penaltılarla elersiniz, hakem kararları sayesinde elersiniz, hakem kararlarına rağmen elersiniz,… ya da elenirsiniz, vb. Gerçek sporseverler de o sonucun nasıl geldiğini hiç unutmaz.

Özellikle bugünlerde Gassaray Real’i yenecek güçte diyenler çıkmışken dua etsin GS’liler de rezil olmasınlar.

Reklamlar
h1

Washington’ın ortasında kaldırım çökmüş, bir kişi ölmüş

24 Temmuz, 2012

Washington’ın ortası, işte Beyaz Saray var, DünyaBankası-IMF, birkaç bakanlık, kamu kuruluşunun merkezi yakınlarda, mesela KızılHaç’ın, yardım kuruluşu USAid’in merkezleri var, büyük lobiciler var, hep aralıksız kocaman binalar, hep beton. O binalardan birinden çıkıp metroya gitmekte olan bir adam kaldırım çökünce hayatını kaybetmiş.

Pek inandırıcı olmadı, di mi? Ben yazdım, kendimi bile inandıramadım. Bilim kurguda görseniz saçma gelir.

Peki, Londra’nın ortası desem? Piccadilly-Trafalgar arası, Scotland Yard, 10 Downing Street, St.James Park filan, iş çıkışı modern klasik çizgili takım elbisesi ve yaz olmasına rağmen şemsiyesiyle yürüyen bir İngiliz… fazla zorluyorum, farkettim.

Almanya desem imkansız, İskandinavlar düşünülemez. Güney Avrupalılardan biri desem daha mı inandırıcı olurdu? Portekiz-İspanya da olası gelmedi bana. Roma’nın altı antik şehir diye olabilir gelmesin, onlar da çok zaman harcar güvenliğe.

Bu olay nerede olsa hiç şaşırmazdık? Güney Amerika? Arjantin deseniz onlar G.Amerika’nın Avrupalısı gibi geliyor bana. Rio, kenar mahallelerinin yoksulluğuyla aklınızı çelmesin, şehrin ortası demiştim. Onların gelişmişi bizden gelişmiş olmalı. Ama Meksika deseniz belki.

Ama Hindistan, Pakistan veya G.Afrika Cumh. hariç tüm Afrika kıtasında olsa bu olay, en ufak şaşırmazdık sanırım.

Gazeteleri geç okuyorum bazen. Bu haberi de evvelsi gün kaza raporu haberiyle öğrendim. Meğer, bir ay önce Ankara’nın en orta yerinde, meclisin, birkaç bakanlığın, Genelkurmayın ortasında, Hava Kuvvetleri’nin önünde, hergün binlerce memurun yürüyerek Kızılay’a gidip geldiği yolda kaldırım çökmüş, mecliste bir inşaatta çalışmaya başlamış bir işçi hayatını kaybetmiş. Hazırlanan rapor da “tam o anda oradan geçmesi aksi tesadüf” ifadesini kullanmış.

Metro kazısı nedeniyle o bulvarın 10 Haziran’da kapatılacağı söylenmiş, sonra kapatılma 25 Haz.’a ertelenmiş, çökme de 22’sinde oluyor. Kazadan sonra hemen kapatılmış tabi.

Bu ülke insanın aklını, mantığını çok kötü zorluyor. Ve bu sürekli oluyor. Daha geçen hafta iki farklı yerde metrobüs bağlantıları çöktü. Birinde birkaç kişi düştü, yaralanan olmadı, diğerinde bir işçi öldü, ikisi yaralandı. Ayrıca, bu son olaydan birkaç gün önce meclisin kanalizasyon bağlantılarını yapan bir işçi daha toprak altında kalarak hayatını kaybetmişti.

h1

Duygu gastede

8 Haziran, 2012

Geçen gece yatmadan önce buradaki ilk yazılarıma bakmıştım. WordPress’e geçtikten sonraki ilk 3 yazımı bir makalenin özet, giriş ve literatürüne benzer yapmıştım. Ben blok linki vermem dikkat ederseniz, ama sadece o literatür yazısında sevdiğim blokları listelemiştim (Mayıs 2006 itibariyle). Hemen hepsi de aynı zamanda sevdiğim kişilerdi (Sotiz’i hala çok severim, Jelatin’i de tabi). O listede Duygu’nun varlığı, hatta orada Duygu’dan arkadaş olarak bahsetmiş olmam çok garip geldi bana okurken.

Duygu bu blokta kritik bir dönemeç oldu. Öncesinde de blok yazıyordum eski adreste, ama kendi kendime, başka bloklardan haberdar olmadan ve hiç okunmadan (yazmanın en güzel şekli). Sonra internette bir gazete haberine yazdığı ayrıntılı bir yorumdan (muhtemelen evrimle ilgili bir konuydu) ismini arayıp bloğunu bulmuştum Duygu’nun. New Orleans’ta biyoloji doktorası yapıyordu. Sonra, diğer blokçulara atlamam ve onların bana atlaması oradaki yorumlardan oldu ilk.

Sonra bir süre  muhabbetimiz oldu onla. Dertleşirdik. Sonra biraz rahatsız olduğum şeyler olmuştu galiba ki sürdürmedim. Tam hatırlamıyorum ama her türlü mecradan çıkmasından ve öğretici tavrından olmalı.

Bunları düşünerek yatmıştım. Sonraki sabah kalktım, gazetede kapakta (malum, tabloitlerin ön sayfaları değil, kapakları oluyor, hatta her gün 2-3 kapakları oluyor) Duygu’nun kocaman fotoğrafı. Hatta gmail’de kullandığı fotoğrafı. Kendi çocuk aldırma hikayesini anlatmış.

‘Bu tartışmayı ben kendi hikayemi anlatarak çözerim’ düşüncesi pek anlamlı ve hoş gelmedi bana (insan Amerika’da böyle hisselere kapılıyor ama bu biraz fazla). Bu ülkede evli kadınların %22’si kürtaj yaptırmış. Yani, onlar ve en yakınlarındaki insanları düşününce ülkenin büyük kısmının yakından bildiği bir hikaye bu.

Özgürlükleri savunmasını beklediğiniz gazetelerin yaklaşımı da gayet salakça bence. Ülkede bağnaz sözlerden başka birşey duymamış yalın çoğunluğa karşı önemli bir fırsat bu. Akıllarına tek bir doğru söz soksan bu çok önemli. Bu durumda yazılacak olan da, o kesimin zaten konuya karşı olma sebebi olan (yani ‘günah işlemiş, yasak olsa ne o günahı işlerdi ne de en başta ona yolaçan günahı’ deyip geçeceği) bir hikayeyi vermek değil, bir, hatta birkaç trajediyi iyice incelemek olmalı. Daha bugün 16 yaşında bir kız sokak ortasında doğurup kaçmış.

Geçenlerde elektra’nım’ın söylediği bir sözü düşünürken aydınlandım: Kürtaj bir hak olmadan önce bir mecburiyettir. Bunun kararını anne verir, ve  bunun tartışması da olmaz. Yoksa durum şöyle oluyor:

– Devlet, ben hamileyim.
– Tamam, doğuracaksın.
– Hayır, aldıracağım.
– Yapamazsın, yasak, yaparsan hapse atarım.
– Bebek benim karnımda. Nasıl bana bunu 8 ay daha taşıyacaksın dersin? Çok istiyorsan al, kendi karnına koy.
– Ben anlamam, taşıyacaksın, taşımazsan hapistesin.
– Ben sana söylemezsem sen nereden bileceksin ki? Gider, bir ebeye aldırırım, ruhun bile duymaz.
– Ebeyi de atarım hapse.
– Ben de ağır şeyler taşırım, merdivenlerden yuvarlanırım.
– O zaman sen de ölürsün. Zaten o günahı işlediğine göre haketmişsindir.
– O zaman ben de düşürücü ilaç içerim. Amerika’da mutlaka yapmışlardır. Daha yapmadılarsa böyle bir pazar görünce mutlaka yaparlar.
– Ben de tuttuğumu atarım içeri. Zaten önemli olan uygulamak değil, yasayı çıkarmak.

Bu yüzden zaten, o yasayı çıkaramazlar, yakında unuttururlar.

h1

h . i . . ç

22 Nisan, 2008

Yapıştırılmış araba camı

Orta halli kasabalarda sık sık görebileceğiniz eski arabalara benzeyen bir yanım var. Çok eskiden, artık neredeyse hatırlanmayan bir zamanda kırılmış camım bantlarla yapıştırılmış duruyor.

– Kalp camdandır, bilirsin? Kırılan cam yapışır? Yapışmaaz.

Kırık bir camın iyi bir tarafı da vardır. Tekrar kolay kolay kırılmaz. Bilmiyorum, belki asıl-eski halindeki gerginliği olmadığından. Ben de eskisine göre daha zor kırılıyordum. Bunun, buradaki ruhsuz hayatla ilgili olduğunu sanıyordum bazı bazı. Diilmişşşşşşşşşşş.

Gece

Geceleri bir türlü yatamıyorum. Gelmiyor içimden. Birşeyler eksik. Tamamlanmamış. Arıyorum. Ne arıyorum, emin değilim. Eşini arayan birşeyler var içimde. Anlamlı birşeyler. Ruhumu doyuracak. Ruhumu doyuracak insanlar tanıyorum. Hergün gittikçe uzaklaşan. Sonunda boşboş ararken buluyorum kendimi. Kabulleniyorum ister istemez. İstemez.

USA

Yıllar geçtikçe buradaki günler daha iyiye gitmedi. Sanki gittikçe de kötüye gidiyor. Özellikle bu dönem hayatımda olan güzel hiçbirşeyi hatırlamıyorum. Beni sevindiren birini, bir sürprizi, bir hediyeyi, sadece özlediği için edilen bir telefonu, bir sevgi gösterisini. Doğumgünümü de bir şekilde tebrik eden bir arkadaşım bile olmadı (eski sevgililerden biri sadece).

Geçen gün bir arkadaşıma, bu dönem iyiye giden tek arkadaşıma sürekli birileriyle dışarıda oturulup içilen sahnelerle dolu idealize bir hayat betimliyordum. Konu farklı farklı yerlerden oraya gelmiş oldu iki kere. Bu o kadar da anormal birşey değil ki dedi. Banaysa o kadar anormal geliyor ki o hayat.

Geçmiş teorisi (ve ilahi adalet)

Buradaki yılların böyle rezil geçmesinin çok da kötü olmayan bir yanı var diyorum. Genel olarak zamanın kötü geçmesinin. Çünkü geçmiş oluyor. Şimdi var, şimdi püff ve yok. Çok güzel de geçmiş olsa sonuçta geçmiş olacaktı. Geleceğe kalan izleri ve direk, somut etkileri dışında bir anlamı yok belki de.

Bunu derken tabi ki biliyorum yaşananların değerini. Görmezden geliyorum. İnsanı ayakta tutanın geçmişi olduğunu kim benim kadar iyi bilebilir ki? Bazı yıllarım var ki 5 yıl boyunca anlatılabilirim.

Bu da bir tür adalet dağıtımı olabilir. Şimdiye dek iyi yaşayan ileride tadacaktır acıyı. Geçmişinde acılar olan ın da yakındır mutluluğu bulması. Ama benim diyet ödediğim yetmedi mi? Hadi ama!

Suret

İnsanlara feci şekilde inanıyorum. Tanrıya inanmak gibi birşey bu. Nadiren de olsa yeni ve güzel bir insan tanıyınca inancın tazelenmesi gibi birşey oluyor bu. Patlak düzen, parasal sistem, egoist toplum, pil halinde kültür, kaba canlılar vs. ama işte orada hala tanımadığın, naif ve çiçek gibi biri var.

Peki ya, böyle önemsediğin biri, çok kırarsa seni? Sanki “tanrım, nerede adaletin” dediğin bir gün karşına çıkıyor da “ne adaleti, ben seni diğerlerini eğlendiresin diye yarattım” diyor.

Son günler

Cumartesi, hiç kusura bakmasın, bok gibiydi. Pazar daha fena. Pazartesi okulda beni üzen öğrencilerim ve resmen sinirle ters davranan öğrencilerim oldu. Yorgun argın dönerken metroda yanında yerde oturmuş birşeyler ören bir kadın olan bir adam çigan ezgileri çalıyordu kemanla. Önüne birşeyler koyup uzaktan resmini çekerken no more photographs diye bağırdı sertçe, çalmaya devam ederken. Herşey ne kadar rezil, katlanılmaz, can sıkıcı, sinir bozucu filan derken kendimi gelecek olana hazırlıyordum belki de.

Her canlı ölümü düşünecektir

Yani, en direk, en kısa yoldan. Bunu hiç aklına getirmemiş, kendini buna hiç yakın hissetmemiş birine acımalı sanırım. Çünkü onlar direkten dönmemiş, hayat sonrasında en güzel yüzünü gösterdiğinde yeterince değerini bilememişlerdir.

Ama o anları yaşaması kolay değil tabi.

hiç

Aynı konuşmanın devamında, dışarıda birileriyle oturulup içilen filan, ben hiç kimseyle hiçbirşey yapmıyorum dedim. hiç mi dedi arkadaşım. hiç dedim. hiç’in i’leri uzadı, her yeri kapladı. O uzayıp giden i’ler ve bıçak keskinliğindeki ç’ler üzerine kompozisyonlar yazabilirim. i’ler buradan kıtanın ucuna, Patagonya’ya bir taraftan gidip diğer kıyıdan geri döndü, yukarı çıkıp Alaska’dan arada yüzmekte olan buz parçacıklarının üzerinden Sibirya’ya geçti. Rusya’dan Mongolya, sonra Arabistan (aslında bir süre lütfen kimse Arabistan demesin) yarımadası, oradan Güney Afrika derken… Domino taşı gibi dizilmişti i’ler. En soldakine minik bir dokunuş, hepsi devrildi teker teker. Düzen içinde bitmeyecekmiş gibi gelen, uzayıp giden i’leri birden dev gibi bir Ç kesti. O krater büyüklüğünde Ç bütün i’leri yuttu. Başka da söyleyecek birşey kalmadı.

250

Buranın 250. postuydu bu. Böyle olsun istemezdim. Ama kaderden kaçılmaz öyle değil mi? Bunu da başka bir vesileyle, bir pavyonda çalışan kıza nasıl aşık olacağımı anlatırken yazacaktım. Bir sonraki gün evlenecekken son gece diye arkadaşlar tarafından eğlence olsun düşüncesiyle Ankara’dan binilen arabayla habersiz götürülen bir Sincan pavyonunda, hepsi bir köşede sızıp kalmışken, kapatmaya yakın, çalışanlar etrafı süpürürken ve kötü ve sarhoş bir uvertür bulutların üstünden bıraktım ben kendimi, sonunu düşünmeden duygular sarınca beni derken masanın karşısındaki, bir şekilde orada çalışan kızla bazen konuşup bazen susarken herşey tamamlanacak, diyecektim. Ama işte, kaderden kaçılmaz, öyle değil mi?